10.04.2010

bir portre için taslak

ahmet oktay


gece bir geyik bahçesidir bazan
ürkek, korkulu, nefes nefese
çünkü hep birileri gelecektir
hep birilerine gidilecektir
düşlerin ve şarapların üstüne
işte düş de, şarap da bozgunda
tatsızdır camın önündeki deniz
süzülen martılardan ne çıkar
geldiler gürültüleriyle
beşli, onlu bir can sıkıntısı

hiç kıpırdamaz, hiç anlamaz
çünkü biz demek ben değiliz
kuşun nasıl uçtuğunu bilmeyiz
bir yeşilin ne olduğunu da
bir geceye mi çıkıldı? onlar da var
yürekleri ve elleri nasırlı
kimseler bir şey anlatmıyor
çiçeğe, suya, göğe ait
nasılsa bir aradalar

saatler ölümle bitişik ama bilinmez
işte gidiyorlar mı? gitsinler
bardak ve sokak onun olur böylece
bozulmuş estamp bir gökyüzüydü
bazı adamlarla daralan
böylece kalkar engel
bir duyudur oturduğu yerde artık
çocuklarla çocuk olan
çıkarır salar mavi kuşları
kendi göğüne kendindeki ormandan

demek gittiler. iyi öyleyse
duyabilir saatlerle ölümü
isterse eşkıya bir aşkla süsler
bazan da acılarla onu

iskelede bir vapur vardır, o güzel
iki kişi yeter dünyayı anlamaya
birinin ağlamasıdır herkesin ağlaması
tutar yüzünü elleriyle siler

ne olur geyikleri bahçede bırakın
ne anlatabilir çoklar çoklara
işte bir cam parçası, bir çakıl
hadi gidip biraz yalnız kalın
elbette kavgamız yine kavga
elbette aşkımız yine aşk
bakın konyaklar içiliyor
hüzünden yapılıyor denizler
ama hadi, yalnız kalın

bir çocuk mu ağlıyor? duydu
çünkü bütün çocuklar ondan geçer
kırık oyuncakları, kirli yüzleriyle
kamburunu çıkartır, usulca yürür
en iyi böyle duyulur gece
gece çoğaltılmış bir umudur
sessiz vapurlarla, kısık ışıklarla
adamlar bir şey arar içkilerden
kadınlar bekler yünleri ve hüzünleriyle

o da bir kadındır sıkıntılar yapan
renkli kağıtlar ve elişleriyle
elbette büyütür bir gökyüzünü
el sallar gece otobüslerine
bir gazete alır, bir cümle yazar
çünkü herkes korkar yalnızlıktan
ve her yerde bir intihar vardır

kendisiyle yenilir her hüzün
bırakın geyikleri bahçesinde
birlikte söyleyelim teklerden koro
"her yerdeki intiharları durduralım
her biçimdeki intiharları durduralım"
ama hadi, yalnız kalın

ihtiyar kemancı

nihat genç

imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

sağcılar anadan doğma keloğlandır, otoriteye bağımlı, şansa, tesadüfe inanan, kazanmak için bu hayatta, mutlaka bir yol aranıp bulunabileceğine safça inanırlar. solcular, anadan doğma tilkidir. planla, akıllarıyla hareket eder, otoriteden nefret eder, fazlasıyla kritik yaparlar, bu yüzden bin parçaya bölünür, her şeyi eleştirerek hayatta yaşanacak bir şey bırakmazlar, elinden tutunacak hiçbir değer, umut kalmaz. sağcılar malkoçoğlu gibi fedai filmlerine, solcular tek başına bağımsız yaşayan kovboy filmlerine hastadır.

hacıbayram'a bitişik ogüst tapınağının altında kocaman teneke bir levha: "bu alan altındağ belediyesi tarafından düzenlenmiştir." yazıyor. tabela, düzenlenen alandan daha büyük.

dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitimi derslerinin ilk dersi, "takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi öğrenir. bir sporcu düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse, bodoslama, yüzükoyun yere düşer. aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. bakın hala, istanbul'un fethini öğretiyorlar. bu nesle birileri "düşmeyi" öğretsin. bir tarafımızı kırmadan "düşebilmek."

cahilliğin ne olduğunu insan kurban vermeden anlayamıyor.

o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, nerdeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti. (ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.)

geceleri devleşir çocukluk sevgilim.

neden tanrı'nın yan mahallelerde büyümüş çocukların dudak kenarlarına çok fazla; ama çok fazla tuz koyduğunu hala anlayabilmiş değilim.

aşık olma koşullarının imkansızlığı aşkı gülünçleştirir; ama imkansızlıkla baş etmek, hayat denen bu maceranın niteliğini artırır. belki de topluluk içindeki bireyin özgürlüğü, onurunun adı: aşk.

meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!

insan dilenciye gönlünden ne koparsa verir; ama işini aşkla yapana gönlünü verir.

sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.

yoksulluk ve cehalet, iyilik ve kötülük bilmez. cehalet ve yoksulluğun hiç merhameti yoktur.

mısır, lahana, hamsi. bu besinler, karadeniz'de doğan her çocuğa talihsiz bir beden veriyor. volkan gibi kavurup, enerji fışkırtan bedenini genç bir çocuğun uslandırması, kontrol etmesi mümkün değil, yürüyen bir trafo. her bir karadeniz erkeği dev bir teknoloji. bu karmaşık teknolojiyi ancak babaerkil, hiyerarşik yasaklarla bir nebze dindirmek mümkün. durmaksızın hareket eden motor gibi insanlar. bu teknolojiyi mafya, devlet yüzyıllardır kullandı. türk devleti, türk mafyası kabakçı'dan beri laz uşaklarını baş köşeye oturttu. kabakçı'dan beri osmanlı sarayı, topal osman'dan beri cumhuriyet hükümetleri korumalarını hep karadeniz'den seçti.

tabiatın tasarladığı tam bir deliliktir karadenizlinin bedeni. bitki ve hayvanlardan elde edilen besinin enerjisini hemen orada harcamak zorunda. bedenindeki gerilim o dakikada denetimden mermi hızıyla çıkar. karadenizli çocuk; ani kararlar, reflekslerle, bedenini yakan inanılmaz sıcaklığın kurbanı, kölesi olur.

zehirli bir ok iftira. ilkel insanların, ucuna zehir sürdükleri kargılarına benziyor. onur kırmaktan öte. kişiliğinizi infilak ettiriyor. bir anda patlıyorsunuz. iftira atan adamı en fazla cahillikle, yalancılıkla suçlarsınız. ama iftiranın kurbanı çok kötü durumda. daha da aşağı çekiliyor. kötülükler içinde capcanlı yaşayan en büyük felaket iftira. iftira, hızlı, derinden hemen kana karışır. iftira zehrinin rengi tamdır. ruha hızla giren bıçak gibi. iftirayı koruyan geleneksel sözler de vardır. ateş olmayan yerden duman çıkmaz. yarası olmayan gocunmaz. hikaye.

psikopat olmasaydım yazar da olamazdım; yazarlık için gerekli şey, ancak ruh hastalarına özel derin hayal gücüdür, bu hayal gücü, derin korkular ve derin aşağılık duygularıyla açığa çıkar.

insan gurbette düşünceye dalarsa meyve gibi çürür.

içinde fatih, kanuni, mustafa kemal, selçuklular, savaşlar dolu milli tarih tezlerinin ağır müfredatları mütevazı ölçülerle çekilmeli. yerine, ağırlıklı olarak ovalarımız, ürünlerimiz, akarsularımız, denizlerimiz, bitkilerimiz, ürünlerimiz ve endüstrilerimizle yepyeni bir coğrafya, yepyeni bir kültür teziyle yeni bir tarih yazmak zorundayız. imf ve kim, hangi niyetle masamıza gelirse gelsin, "bütün dünya bizi sikecek" korkusuyla götümüzü büzüp oturmaktan başka işe yaramıyor bu tarihçi ideolojiler. bu milli tarihçi, bu avcı ideolojiler, imf ve serbest piyasaya karşı oldukları bu yüzyıllık sloganlarla, ancak batı'nın kapatması, metresi, cariyesi, orospusu olurlar.

bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir. tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir.

9.04.2010

hikaye

ece temelkuran

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikayesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.

dünya kocaman bir hikayedir. o hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran. ve geçmişte, ekseriyetle, korkunç sırlar vardır, hep kan.

her kötü hikaye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.

dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.

başkalarının hikayelerini dinlemeyenler, bir gün hikayelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.

benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.

kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.

hikayeler çığlıklardan daha güçlüdür. hikayeler, gürültülerden daha uzun sürer.

iyi insan vs. kötü insan

bertrand russell

hepimiz 'iyi' insandan ne anladığımızı biliriz. ideal iyi insan içki ve sigara içmez, küfretmez, yalnız erkeklerin bulunduğu bir toplantıda orada hanımlar varmış gibi konuşur, kiliseye aksatmadan gider, her konuda isabetli fikirleri vardır. haksızlığa karşı derin bir nefret duyar ve günahı cezalandırmanın bizim acı bir görevimiz olduğunu bilir. titizlikle yürüttüğü mesleki faaliyetleri yanında hayır işlerine de hayli zaman ayırır. yurtseverliği ve askeri eğitimi teşvik eder. işçilerin ve onların çocuklarının çalışkan, serinkanlı ve erdemli olmalarını destekleyebilir ve bunu o konulardaki başarısızlıkların gereğince cezalandırılmasını sağlayarak yapar. belki bir üniversitenin mütevelli heyeti üyesidir ve yıkıcı fikirleri olan profesörlere görev vermeyerek eğitime yönelecek saygısızlığı önler. kuşkusuz, her şeyden çok da, dar anlamıyla "kişisel ahlakı" kusursuzdur. iyi insanın özünde hükümet yanlısı olması yatar. iyi insan, düşünceleri ve eylemleri iktidar sahiplerine hoş gelen kişidir.

"iyi" insanın özünde hükümet yanlısı olması yatar.

'kötü' bir adam sigara, arada bir de içki içer; hatta damarına basıldığında ağzını bile bozabilir. sohbetleri her zaman ağza alınacak türden değildir; güzel havalarda bazı pazar günleri kiliseye gitmek yerine kırlarda dolaşır. yıkıcı fikirleri de vardır; örneğin, barış istiyorsanız savaşa değil barışa hazırlanmanız gerektiğini düşünebilir. hatalara karşı tutumu bilimseldir; tıpkı arıza yapan otomobiline olan tutumu gibi. vaazların ve hapis cezasının, patlak bir otomobil lastiğinin tamirine yararı neyse, kötü alışkanlıkları düzeltmekte de yararının o kadar olduğunu iddia eder. yanlış düşünce konusunda daha da terstir. ona göre 'yanlış düşünme' sadece düşünme, 'doğru düşünme' de sözcükleri papağan gibi tekrarlamaktır. bu durum, onun her türden garip fikirleri olan kişilere yakınlık duymasına yol açar. çalışma saatleri dışında yaptıkları, sadece hoşlandığı şeylerle uğraşmaktan; ya da, daha kötüsü, iktidar sahiplerinin rahatına dokunmayan bazı önlenebilir kötülükler konusunda huzursuzluk yaratıp ortalığı karıştırmaktan ibarettir. 'kişisel ahlak' konusundaki bazı kusurlarını, gerçekten erdemli olan kişiler gibi özenle gizlemez; kendini, dürüst olmanın iyi bir örnek olmaktan daha iyi olduğu gibi yanlış bir düşünce ile savunur. sıradan ve saygın bir vatandaşın sözünü ettiğimiz bu niteliklerin bir veya birkaçını taşıyan bir kişi hakkındaki kanaati olumsuzdur; bu nedenle bir hakim, bir öğretmen veya bir vali gibi yetkileri olan görevler almasına izin verilmez. bu tür işler yalnız 'iyi' insanlara açıktır.

8.04.2010

dinle küçük adam

wilhelm reich

önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.

kendi mutluluğunu tüketen, yiyip bitiren sensin.

ona toplum dışı, insandan kaçan biri gözüyle bakarsın. çünkü büyük adam, senin o bomboş, gevezeliklerle dolu partilerine gitmektense çalışma odasına kapanıp düşünceleriyle baş başa kalmayı ya da deney odasına kapanıp çalışmayı yeğlemiştir. parasını senin gibi hisse senedine yatırmayıp bilimsel araştırmalarına harcadığı için deli dersin ona.

çünkü büyük adam sana benzemez. yaşamının amacı yığın yığın para biriktirmek ya da kızlarını toplumsal konumu iyi birileriyle doğru dürüst evlendirmek ya da bir siyasal göreve atanmak, adının başına bir yığın büyük sözcükler eklemek ya da nobel ödülü almak değildir.

sen, unutursun küçük adam. ama büyük adam; doğası gereği unutmaz. sanma ki, kin besler büyük adam, sanma ki öç alır, yalnızca senin neden böylesine bayağı davranışlarda bulunduğunu anlamaya çalışır.

kapanamayacak yaralar bile açsan, büyük adam, yaptığın yanlışlardan ötürü senin yerine acı çeker. bu yanlışların büyük olmasından değil, küçük ve değersiz olmalarından dolayı acı çeker. seni bu gibi şeyleri yapmaya iten nedenleri bilmek ister.

uçmaktan korkuyorsun, yükseklerden ve derinliklerden korkuyorsun sen.

ben hem biyolojik, hem de kültürel açıdan bir melezim ve tüm sınıfların, ırkların ve ulusların zihinsel ve fiziksel ürünü olmaktan gurur duyuyorum. senin gibi safkan olmadığım ya da senin gibi katıksız bir sınıfın üyesi olmadığım için gurur duyuyorum. senin gibi bütün ulusların, ırkların ve sınıfların küçük faşisti, tutkulu bir yurtseveri, milliyetçisi olmadığım için gurur duyuyorum.

yaşam, plazmanın kasılmalarıyla başlar, bir hahamın dualarıyla değil.

doğayı düzeltmeye kalkışma. bunun yerine, onu anlamaya ve korumaya çabala. boks maçı yerine kitaplığa, lunaparka gideceğine yabancı ülkelere git.

amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır.

hoşlanmadığın bir gerçekle karşılaştığında, delilik tanısını koymakta ne usta olduğunu biliyorum.

ben, hiçbir uygarlığın kölelerle kurulamayacağını söylüyorum. bu korkunç 20. yüzyıl, platon’dan bu yana ortaya çıkan her kültürel kuramı anlamsız hale getirdi. insan kültürü henüz varlık göstermiş bile değil, küçük adam!

yaşamdan zevk almak için ekonomik koşulları iyileştirmen gerekir.

coşkusal veba: birisini öldürmeye karar verdiği anda, o kişide öldürme eğiliminin başgösterdiğini öne sürüyor hemen.

binlerce yıllık bakış açısından görebiliyorum seni. binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. kendinden korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum. kasılmış bir beden yerine canlı, yaşayan bir bedenin olsun istiyorum. çocuklarından nefret etmek yerine onları sevmeni, karına evlilik gereği işkence yapmak yerine onu mutlu etmeni istiyorum.

7.04.2010

yırtılan ipek sesiyle

cemal süreya


bir süstür kara abanoz, kakılır fildişiyle. odu ocağı harlı
tutar, evi barkı şenlendirir. ve bir ilaçtır, taşla
demir arasında günlerce dövülmüş. balkıyıp duran
bir dermandır yaranla birlikte

yırtılan ipek sesiyle;

çakırpençe hekimler tarafından en eski
bahnamelere düşülmüş bir beğençe gibidir.

yırtılan ipek sesiyle;

serin ve rahat ateşini düşün ibrahim'in. niçin serin?
niçin rahat? onu düşün. işte ibrahim'in ateşi gibidir.
cilası gitmiş gümüşü parlatır. iyi gelir sayrılıklara:
inme, hummalar, bayılma, gaseyan, hatta ölüme

yırtılan ipek sesiyle;

güneşle birlikte bahçelerde mavi gözlü bir aslan dolaşır

yırtılan ipek sesiyle;

mavi gözlü bir aslan, esrik bir aslan. zurayk dediler
adına. mısır'da. tolonoğulları zamanında. sevgili yabancı,
aslanları düşünerek bir şeyin yeni farkına varmalısın:
insan sevişirken bütün çağlarda birden oluyor,
geçmiş çağların hepsini birden yaşıyor bugünle
birlikte. ve bu gerçekten böyle oluyor. bu bakımdan
bir erginliktir sevişmek.

yırtılan ipek sesiyle;

ya gelecek zamanlar? diyorsun. sevgili yabancı,
bir erginliktir aşk. ne var ki mutluluğun kendisi
değildir. yine de en büyük kanıtıdır onun. insanın
aslan kanıtıdır, güneş kanıtıdır aşk

yırtılan ipek sesiyle;

çin'de aslan yoktu eskiden. marco polo
seyahatnamesi'ndeki aslanların hepsini kaplan olarak
düzeltmen gerekir. bu yüzden aslan kelimesi bir
kere geçer çince'de. ejderha kelimesi geçen
onun yerine, sayısız geçer

yırtılan ipek sesiyle;

dilimizde sekiz kere geçer aslan: arslan, arıslan,
arsılan, asılan, arstan, arıstan, arsıl, aslan.
güneş de geçer bir o kadar

yırtılan ipek sesiyle;

sevgilim, hacer'in bedeninden kesilen et parçası
bütün göksuyunu dolaşır. senin bedeninden et
kesilmez. ama kesilse, mevsimin bir parçası olur

yırtılan ipek sesiyle;

ekinim kalın yerdedir
ekinim yufka yerde

yırtılan ipek sesiyle;

çarşılardan
erkek bakır
dişi bakır

yırtılan ipek sesiyle.

burkulmuş altın hali güneşin

sen bir çocuksun, annen sinirden bir de
sevinçten doğurdu seni

yırtılan ipek sesiyle;

bir çocuksun sen, bedeviler gibi ezberindeki
şiirlerle bulmak zorundasın çölde yitirdiğin yolu,
yeryüzü şenliğinin azımsanamaz bir parçasıdır
yaktığın ateş, kıvrıldığın dönemeç, açtığın
şemsiye, kucakladığın yaşlı ağaç; iyi çocuksun;
tuhaf çocuksun; ağzını burnunu tıkasalar
gözlerinle soluk alırsın; gözlerini bağlamaya kalksalar
el ve ayak tırnaklarınla, kalsiyum
ve kalker destekler seni, yeraltı suları destekler seni

yırtılan ipek sesiyle;

bütün evler boşaltılmış, herkes dışarı dökülmüş,
taşıtlar adam almıyor, sinemalar tıklım tıklım,
sokaklarda insan başlarından bir nehir, meydanlarda
insani tabaka görülmemiş bir çiçeğin taç yaprakları gibi

yırtılan ipek sesiyle;

sen ve seninkiler ovalarda değil, denizlerde değil,
durgun ve çalkantısız ve bulanık ve ılık göllerin dibinde
büyüdünüz, sıkış sıkış, en yalın, en ilkel, birbirinizi
yiyerek. arada sırada güvercin kanadı bir aydınlıkla
taranıyordu bakışlarınız, o kadar. bu yüzden seni
başarı hanesine yazmıştır mavi oksijen; desteklemiştir seni

yırtılan ipek sesiyle;

şimdi hınçla ve karışık düşüncelerle üflenmiş
camdan burkulmuş altın halini görüyorsun güneşin

yırtılan ipek sesiyle;

bir arkadaşın vardı ki
neşeliydi el ilanları kadar
ve gözlerinde küçük bir çayır sesi

biri de vardı ki
on yıl kadar önce yenikapı'dan
kesilmiş odun yığınları arasından geçerken
ne gelirse söylerdi ağzına
her şeyi öperdi

hep alçak sesle konuşan
biri de vardı ki
kederini soylu kılmak için
yüreğindeki kurşun yarasına
aşktandır derdi

yırtılan ipek sesiyle;

biri de vardı ki
operetlerde harcadı seni

yeraltı suları bir sebzelikten geçer gibi tatla geçiyor cesetler
arasından; alaca bir çabayla maden damarları arasından;
boğazlanmış hazine şehirlerinden; akasyaların, başı
bağlı söğütlerin, telaşlı katırtırnaklarının, mis keçilerinin, ağırlıklı merinosların altından. serinliğim
duyurmayın anama. hep "ateş, tutuş, yan" diye
bildi bizi; karışmasın aklı fikri. "diyordu peder"

yırtılan ipek sesiyle;

ve şehir. ve galata kulesi (1514 yılında bizanslılar zamanında
şapkası uçmuştu, 1967'de türkler tarafından sünnet
edildi), binalarını çevresine toplamış, yaklaşmakta olan
bir fırtınaya rahatça göğüs germenin yollarını arıyor, görüşmeler yapıyor: kavminin başında, ve
en önde, cehennemin kapısını çalmaya hazırlanan firavun gibi

yırtılan ipek sesiyle;

evet, işte tıpkı öyle
zurayk destekler seni

evet sevgilim, vücutlarımızın arasında binbir
titizlikle kurduğumuz berzah, coğrafya anlamından taşımakta
ve mimari bir olanak halinde uzamakta şimdi

yarının çocuklarına,

yırtılan ipek sesiyle.

6.04.2010

bir yaz mevsimi romansı

demir özlü

yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

kendini öldürmek kadar yapay bir olay yoktur.

yaşam kendimizin yarattıklarıdır.

neşe, toplumla arana koyduğun mesafeden gelir. türk burjuvazisi neden neşesiz; toplumla arasına mesafe koyacak kadar hayal gücü yok da ondan.

insan her yerde bulunabilir.

insansal olan insansaldır, insansal olan insan içindir ve insan doğru bildiği yoldan şaşmamalıdır.

sağır, sağır, sağır bir toplumdu ve her şey bireyin kendi dünyasıyla çerçevelenmişti. kaypak, dönek, vurdumduymazdı her şey.

önemli olan insanın iç yaşamının zenginliğidir.

büyük lokantalarda çok iyi yapılmış yemek az bulunur.

bir yerlerde, belki de biraz bize yabancı olan bir yerlerdeyiz, aynı kaderi paylaşıyoruz; bugün ya da yarın aynı kaderi paylaşacağız.

5.04.2010

disconnectus erectus: tutunamayan

oğuz atay

beceriksiz ve korkak bir hayvandır. insan boyunda olanları bile vardır. ilk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. yokuş aşağı, kayarak iner. (bu arada sık sık düşer.) tüyleri yok denecek kadar azdır. gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.

erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. dişilerini de aynı sesle çağırırlar. genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terk edilmiş yuvalarda yaşarlar. belirli bir aile düzenleri yoktur. doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.)

içgüdüleri tam gelişmemiştir. kendilerini korumayı bilmezler. fakat -gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada bir başka hayvanı yendiği görülmemiştir. bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. (aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.)

din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. tutunamayanları avlamak çok kolaydır. anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. ondan sonra tutup öldürmek işten değildir. insanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.

hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.)

filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir. öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. fakat toplu ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olamayacağı sanılmaktadır.

başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir. fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)

şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.

4.04.2010

yolculuk

paulo coelho

dünya ilişkilerin üzerine kuruludur, başka bir şeyin değil.

yalnızca gelişmen gerekenin en fazla yarısı kadar gelişebilirsin ve elbette istediğin kadar değil. belirli bir noktada yaşamın ters dönmeye başlar, yarı yolu geçmiş olursun ama tümünü değil, yarı mutlu ve yarı kederli hissedersin; ne hüsrana uğrarsın ne de tam anlamıyla başarılı olursun. ne üşürsün ne de terlersin; ılıksındır ve bazı kutsal kitaplarda bir vaizin dediği gibi: "ılık şeyler damak zevkini tatmin etmez."

önemli olan yaşamın kendisi değil, yolculuktur.

iyi şeyler olduğunda bizimle birlikte olanlar gerçek dostlarımızdır. bizimle birlikte seviniyor ve kazandığımız zaferlerle mutlu oluyorlar. yanlış dostlar sadece zor zamanlarda üzgün, destekleyici yüzleriyle ortaya çıkıyorlar; aslında bizim acılarımız onların mutsuz yaşamlarında bir anlamda teselli görevi görüyor.

şöhret bir afrodizyaktır.

kin duygularından kaynaklanan enerji seni hiçbir yere götürmez; ama kendisini aşk yoluyla gösteren bağışlama enerjisi yaşamını olumlu yönde değiştirecektir.

kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında bana her şeyi verdiler. ben olmayı bıraktığımda kendimi buldum. rezil olduğumda ve hala yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım.

kitap kendi kendini yazar; yazan kişi sadece daktilo eder.

aşk söz konusu olduğunda iyi ya da kötü yoktur, yapma veya yıkma da yoktur; sadece hareket vardır. ve aşk doğanın yasalarını değiştirir. çelişki varsa aşk güçlenerek büyür. meydan okuma ve değişim söz konusu olduğunda aşk korunur.

aşk evcilleşmemiş bir güçtür. onu kontrol etmeye çalıştığımızda bizi yok eder. onu hapsetmeye çalıştığımızda o bizi esir alır. onu anlamak için çabaladığımızda kendimizi kaybolmuş ve şaşkına dönmüş hissetmemizi sağlar.

her kültürde ve ülkede aşk ya da cinsel cazibe duygularının tümünden bağımsız olarak bütün erkekler hayatlarının bir döneminde iktidarsızlık sorunu yaşamıştır; özellikle de en çok arzuladıkları kişiyle birlikte olduklarında.

aykırı öyküler

tahsin yücel

bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ister güzel olsun, ister çirkin, takma ad karşısında herkes biraz direnirdi başlangıçta; elleri, ayakları bağlanıp devinileri sınırlandırılmak isteniyormuş gibi çırpınır, kaçıp kurtulmaya çalışırdı. ne olursa olsun, gerçek adın yerini alacak ya da gelip yönünü şaşırmış bir kambur gibi önüne yerleşecek olan bu yeni ada alışmak için belirli bir süre gerekirdi.

gönül ve kafa rahatlığına kavuşmanın ilk koşulu soru sorup sonuç çıkarmaya kalkmadan büyüklerimize güvenmekse, ikinci koşulu da giyimde, kuşamda, konuşmada, davranışta, tasada ve kıvançta durmamacasına tekbiçimliliğe yönelmekti; böylece, "aynı" iyi, "ayrı" kötü olarak belireceğinden, dostla düşmanı bir bakışta ayırabilecek, büyüklerimizin çizdiği yolda, şaşırmadan, tökezlemeden, güvenle ilerleyebilecektik.

eski ve değersiz "oyuncaklar"la zaman öldüren bu insanlar yaşamları boyunca çocuk, dolayısıyla geri, dolayısıyla tutucu kalmaya yargılıydılar, oluşturdukları toplum da ister istemez çocuksu, ister istemez geri, ister istemez tutucu bir toplum olarak kalacaktı.

iktidar da mutlu aşk gibidir, başladığı yerde biter, bir düştür yalnızca, bir güçsüzlüktür.

sözcükleri işinize geldiği gibi anlamlandırdıktan sonra, her şeyi her şeyle açıklayabilirsiniz.

tutucular osmanlı atalarını dillerinden düşürmezler. pek bir ortak yanları bulunmasa da onların özlemiyle dolup taşarlar çünkü. en az 500 yıl öncesinde, orta asya'yla viyana arasında koşturup dururlar. kendi yurtları, kendi çağları, kendi dilleriyse, bunaltıcı bir araftır yalnızca.

sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

insanlar, özellikle belirli bir ekin ve gönenç düzeyini aştıktan sonra, bir yabancılaşma, bir yalnızlık, bir yalıtlanma bunalımına düşüyor, bunalımın getirdiği içinden çıkılmaz yanılsamaların etkisiyle, hiç ayrımına varmadan, belleklerindeki ya da imgelemlerindeki alabildiğine bulanık yüzleri ilk kez karşılaştıkları bir somut yüze yansıtarak azıcık soluk almaya çabalıyorlardı.

iyi hukukçu satırları değil, satırların arasını okumayı bilen kişidir.

kötü hekim insanları hayvan gibi görür; iyi baytar hayvanları insan gibi.

çokları hayvanlar hep aynıdır, hep aynı tepkiyi verir sanırlar. yanlıştır. her hayvanın bir kişiliği vardır, onlara kişiliklerine göre yaklaşmak, işe önce konuşmakla, okşamakla başlayarak dostça bir iletişim kurmak gerekir.

aynaya bakmayı bilmek gerek.

kimi yüzler aşınıyor. yaşam aşındırıyor. gözleri de aşındırıyor. özellikle profesör tarık uysal gibi kalıptan kalıba girenlerin yüzleri ve gözleri aşınıyor, gittikçe belirginleşecek yerde bulanıyor; herkesin, daha doğrusu kendi türünden olan, kendisi gibi düşünüp kendisi gibi davranan herkesin yüzü oluyordu. yaşlanacak yerde aşınmıştı profesörün yüzü, çizgileri birer kırışıktan çok, silinmiş bir resimden kalan izler gibiydi, gözleri kendi gözleri değildi sanki.

ellerimde bir çalgı

turgut uyar

sıcak mı? sıcak mı? için de sıcak mı? durduğun yerde misin? yakalım karanlığın kıllarını, ıslansın, her şey ve böcekler uzaklaşacak mı? durduğun yerde misin? dağılınca solgun iğrentimiz su dumanlarıyla, sevişenlere -bu bir iğrentidir yumak yumak kıllara ve yapışkan sulara ve başkasız kalmaya göğün altında- herkes iki büklüm kaçışacak mı? durduğun yerde misin? ak mı?

dağıtır iğrentimizin rüzgarı dağınık suratları. bir hadımlar sonuçsuz yatmalarına dururlar. oturur hain ellerimle kaşağılarım tombul sağrılı dişi atları. dururlar. ve esmerleşirler saçları çocukluğumun kestanelerine uzar. büyük kazanlarda kolyeli insan eti kavururlar. kokusu bütün kokusu kaşındırır balkonları, ütülü pantolonları, yatakta rahatları pul pul dökülür iğrentimizin gökyüzü. bir çocuklar açar belki çıkmaz sokakları. pul pul dökülür iğrentimizin göğü atlar, tayfalar, ağaçlar kendi dişileriyle birleşirler.

kanın! senin kanın, uzatır yapışkan geceyi bir tabakta. boyum uzar, tırnaklarım kirli, tütüne alışmışım geri çeviremem ellerimde bir çalgı, caddelerde bir sülün. büyük ölümün azı dişleri takırdar uzakta. kopkoyu bir sislerin içlerine dalarım ne varsa bunda, böyle başkasız olmakta. kopkoyu bir çirkin denizlerin içlerine dalarım.

bir gül zamanı böler karanlıkta.

3.04.2010

yabancı

a. kadir

hapishanede birleştirildiğimiz günün ertesi günü akşamı, hiçbirimizin tanımadığı bir yabancı getirip soktular aramıza. uzunca boylu, siyah paltolu, bıyıklı, gözlüklü, kırklık bir adamdı. içeri girince, bir zaman afallamış gibi durdu, ne yapacağını bilemedi, sarsaklaştı. sonra gitti bir yatağın ucuna ilişiverdi. cebinden mendilini çıkardı, başladı gözlerini silmeye. ömer'le yanına vardık, baktık hüngür hüngür ağlıyor, gözlerinden boyuna yaş akıyor, gözlerinden yaş aktıkça da mendiliyle siliyordu gözlerini.

"sizi neden getirdiler buraya?" diye sorduk.

"bilmiyorum" dedi. "izmir'de öğretmenim. bir gece evimi bastılar, kitaplarımı aldılar, beni de buraya getirdiler. çoluğum çocuğum var. ne yapacağım şimdi ben? ne olacak halim?"

kurnaz ömer [deniz] hemen birini sordu izmir'den. adını söyledi, soyadıyla birlikte.

"izmir'de öğretmendir, tanır mısınız?" dedi.

adam soluk almadan:

"nasıl tanımam" dedi, "nasıl tanımam! tanırım, elbet tanırım."

ömer bana göz kırptı. adamın yanından ayrıldık.

"sorduğum adam benim babam" dedi. "aydın'da. izmir'de değil. herifi sınadım, atıyor."

bütün arkadaşlara bir bir söyledik durumu. adamın hareketlerini uzaktan uzaktan gözlemeye başladık. adam sinsi sinsi etrafı kolluyor, nerede iki yada üç arkadaş bir araya gelip konuşmaya başlarsa hemen kalkıp onların tarafına doğru gidiyor, konuştuklarını duyacak kadar yaklaşıp bir yere çöküyor, kulak kabartıyordu.

işi anlar anlamaz adamı sorgu yağmuruna tutmaya başladık.

"hangi kitapları okuyorsun?"

"kaç çocuğun var?"

"peki, böyle kolayca nasıl ağlayabiliyorsun?"

"senin mendil nasıl mendil öyle?"

adam şaşırdı. şaşırdığını da belli etmemeye çalıştı. zorladı kendini. sonra sırıttı. sonra kalktı başka yere gitti, oturdu. sonunda çaresiz kaldı, gidip kapıyı vurdu. nöbetçilere:

"su dökeceğim" dedi. ve dışarı çıktı.

bir daha da dönmedi.

fakirlik

oscar lewis

fakirlik kültüründe yaşayanlarda büyük acı çekme ve boşluk duygusu vardır. uzun süreli tatminler sağlamak zordur. gerçekte fakirliğin kültürü, kültürün fakirliğidir. fakirliğin ortadan kaldırılmasıyla fakirliğin kültürü silinmez. ruh bozukluklarına en çok bu kültür içinde hoşgörüyle bakılır. bu kültür, azgelişmişliğin sonucu değildir. fakirliğin ortadan kalkmasıyla fakirliğin kültürünü hemen yok edemezsiniz. sosyalist ülkelerde -küba gibi- toplumu organize ederek daha fakirlik ortadan kalkmadan onun kültürünü yok etmek mümkün oluyor.

2.04.2010

elli yaş korkusu

erica jong

ün, en büyük karakter sınavıdır.

erkeklerin çoğunluğu prezervatifi kamışlarına takmaktansa nazara karşı muska gibi boyunlarına takmayı yeğ tutarlar.

bir maskenin ardına gizlenmeksizin doğruyu söylemek zordur.

gerçek bilgeliğin öfkeden değil kahkahadan doğduğunu bilecek yaştayım.

v.s. pritchett: dünyaya geliyoruz; bundan önce olup bitenler söylencedir.

dünyaya göz açmamızdan önceki günleri merak ve ilgiyle düşünüp dinleriz; çünkü, gerçekte bunlar bizim ölümlülüğümüzün ön habercisidir ve ölümlülüğümüzü kabul etmemiz de -edebilirsek eğer- ömür boyu süren bir uğraştır.

bellek, tüm varlıklarımızın en dayanıksızıdır. yittiği zaman da ardında, kaymış yıldızlar kadar bile iz bırakmaz.

insanlar, yaradılıştan sıra, sınıf gözeten yaratıklardır; demokrasi onların doğal dini değildir.

temelde köksüz olduğumuzdan köklü olmanın düşlerini kurarız.

okul, çoğu zaman, kültürümüzün en kötü ön yargılarını pekiştirir; zeka, sanki niceliği saptanabilir bir şeymiş gibi çocukları zekalarına göre sıralama eğilimi; cinsiyetleri kalıplaştırarak dişi ile erkeği, (hepimizin kişiliğinde var olan nitelikler yerine) ayrı ve zıt kimlikler olarak görme eğilimi; özgürlük ve ufuk genişletmesi yoluyla değil de ezber ve kısıtlama yoluyla eğitim verme eğilimi).

genç kadınlarını koruyamayan bir toplum çökmeye yazgılanmış bir toplumdur.

"bir azınlık grubunun üyeleri öfkelerini ezenlerden değil, birbirlerinden çıkarırlar."

"üstün zihinler yakındır deliliğe
inceciktir aradaki duvarlar" (dryden)

içerlek yerlerin insanıyım ben
dedikodu, bıçak bilemeler, mutfak şiirleri
oysa akıl erdiremem haritalara
çünkü kadınım, içimde saklarım her şeyi
süsledim mağarayı, postlar astım duvarlara
yerlere yün halılar serdim

piero o ilk sabah, saat on birde, merhaba, demeye geldi. meme başlarıma merhaba, dedi; boynuma, dudaklarıma, dilime, sonra elimden tutup beni yatak odasına götürdü, sırtımdakileri, çıplak kalan her yerimin güzelliğini ayrı ayrı öperek, ağır ağır çıkardı, yatağın üzerinde içime girdi ve içimde, bana sonsuz gibi gelen bir zaman boyunca sımsıkı kaldı; ben de armut ağacının üstündeki meyveler gibi balla doldum ve dalları sallayıp meyveleri yere döken bir fırtınaya tutulmuşçasına sarsılmaya başladım.

insan denen yaratık biçime her zaman içerikten daha çok önem verir.

bugün kitaplarda, sinemada ve televizyonda gördüğümüz cinsellik, gizemden öylesine yoksun ki beni ürkütüyor. gizem, insanlığımızın özüdür. bizi biz yapan şeydir.

oscar wilde: yirmi yıl aşk yaşamak kadını harabeye çevirir; oysa yirmi yıl evli kalmak onu kamusal bir anıta dönüştürür.

gene merton: yeryüzündeki tek gerçek mutluluk, kendi sahte kimliğimizin zindanından kaçabilmektir.

duyguları gözlemleyip betimleme yeteneği, bir tür çırılçıplaklığı yanında getirir. kaygısız ve umursamaz olamazsınız. yazarlar kuşkucudur, kendi kendilerine eza etmeye meraklı, saplantılı kimselerdir. işkenceye ancak kısa sürelerle ara verirler.

öğrenci hazır olduğunda öğretmen ortaya çıkar.

acı çekmek üstüne yazı yazmak, mutluluğu yazmaktan daha kolaydır. çünkü mutluluk dilsizdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği sözü edilemeyen şeylerde yatar.

bu genç adam librofilyak (kitap delisi) bir romantik, bir pikaresk roman kahramanıydı. zorlu kitaplarla uysal kadınları seviyordu.

aşk, inançsızlığı yenilgiye uğratmak için doğar.

ölümsüzlük, bizi sevmiş olanların belleğindeki anılarımızdır.

mesele kendimizin, doğa yolunda bir kaya değil de doğrudan yol olduğumuzu görebilmemizde.

"herkes her an herkesi yargılar."

kadınlar çok zaman kendi bedenlerinden tiksinirler. bazen bana öyle geliyor ki hiç değilse bir kez, kendi cinsimizden biriyle ilişkiye girmenin en önemli yönü, kadındaki bu öznefretle yüzleşmek ve onu özsevgiye dönüştürebilmektir.

cinsel arzunun tek gereksinimi kendisidir, çocuk kanıtı değil. kimsenin bakıp sevmeye olanak bulamadığı sayısı belirsiz çocuk yapacağımıza, birbirimizi çocukmuşuz gibi sevip esirgesek çok daha iyi değil mi?

lou andreas - salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir. yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.

"ben neysem bugün, nasıl biri olmuşsam
yaşlı, köksüz ve kendi gözümde asılsız
kurban edildiğim içindir
akıl sır ermez savrukluğuna hayatın
ve zalim tükenişine zamanın." (gore vidal)

özgürlüğü sevmek zordur; çünkü özgürlük bütün bahaneleri insanın elinden alır.

diktatörler kitap yakarlar; çünkü bilirler ki kitap, insanın duygularına sahip çıkmasını sağlar ve duygularına sahip çıkan insanı ezmek daha zordur.