13.07.2008

güz sona erse

archibald macleish


bu tatlı mevsim, ağaçlarla uzayan
gecenin geç saatleri sona erse
düşen elmaların kokusu, yolların tozu
yakınlarda bir yerdeki su, bana değen
suyun kokusu; bütün bunların sonu gelse
yokluğuna katlanabilirdim gecede
ellerin erişemediği yerdeki eller, çağrılan
adın ve buna adımla karşılık verilmemesi
görülen ama gözle görülmeyen görüntü
katlanabilirdim bütün bunlara
güz sona erseydi ve o soğuk ışık gelseydi tek

buzdan kılıçlar

latife tekin

yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar. yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar.

karnımızı doyurmak için çırpındığımız her an'ı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de varolduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız.

parasızlar her istasyonda donarlar.

kendilerini yaşadıklarına inandırmak zorunda kalan insanların dünyasında hayatın araçları gerçekliklerinden sıyrılır. yoksullar onları boşluklarında durmaksızın çınlayan bir ses olarak duyarlar.

dünyanın uzayla ilişkisinin nasıl haddi hesabı yoksa, insanın dünyayla ilişkisinde de durum aynen budur.

kimi çift yıldızlar alabildiğine büyük olduğu için birbirlerinden uzak düşmek gibi bir kaderi paylaşmışlardır. çift yıldızlar küçük küçükse birbirlerine sürekli olarak daha yakın dururlar.

hayat; inanç, sessizlik ve çalışmayla gelişir.

bir insan basit bir şey değildi. dışardan petek gibi düzlenmiş görülüyordu ama içinde patlamaya hazır fırtınalar gizleniyordu. ruhumuzdaki rüzgar akıl ve mantıktan bağımsız eserek psikoloji dediğimiz şeyi yaratmaktaydı. kişi davranışlarının maddiyatla muazzam irtibatı vardı. insan sokakta ne görüyorsa içinde istemese dahi aynen o yönde bina kuruluyordu. arzu, kesinliği olan manyetik bir dalgaydı. ona hükmedilemiyordu.

insanın kendine dahi uzak olduğu bir an oluyor.

dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

yoksulların dünyasının dışarıya açılan camı yoktur.

keşke zamanda aşkı öldüren zehirli bir yan bulunmasaydı..

darda olduğu her halinden belli olan bir kadın, para kabul etmiyorsa, kendine büyük inancı var demektir.

yoksulların yüzyıllardır dünyaya karşı kalkan olarak kullandıkları serap, başkalarının hayatıdır.

kendilerine dair olanı, kendilerine ait olmayan seslerin yankısını giyinmek suretiyle korudular.

varolan her türlü madde enerjidir. her şey değişim halindedir. insan enerjinin kütleleşmiş şeklidir. maddenin olmadığı yerde yer yoktur. uzaklık ve yakınlık hiç yoktur.

sempati, kalbin aşktan sonra gelen en muazzam duygusudur.

yokluğun gözünden görünen dünya sessizliğin sislerinde yitip gitti.

12.07.2008

açık

behçet necatigil


geceleri korkulu yollara gittiniz mi
biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
kullanırız bir sözü ama hangi anlamda

insan duyar bir yerde birdenbire uyanıp
bir elin ışığı neden söndürdüğünü
yandaki odalarda her zaman hasta vardır
sağır duvarlarda eski inilti
şiirlere üşenmemiz bir yerde iyidir
hiç işittiniz miydi

bir toz çizer havada, uzunca bir eğri
ayağına, belki kader, geçmiş gün, bir kadının
düşer bir karanfil.. (neyse kısa keselim)
soğurken bir ölü, çok ince bir eli
tutup ısıttınız mı

aşınmış tahtaları kim yeniler gelince
döner azdan başımız, sonra uzar ıssız kır
bir bizdik san sen, oysa gelir hep biri
kurar yeni barınak kullanıp aynı taşları
yani ne mi diyorum, çok kurak tarla
çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları

11.07.2008

kötülük problemi

jean meslier

tanrı her şeyin yaratıcısıdır derler; bununla birlikte kötülüğün tanrı'dan gelmediği de iddia edilir. o halde kötülük nereden geliyor? insanlardan mı? peki ama insanları kim yarattı? tanrı yarattı; o halde kötülük tanrı'dan geliyor demektir. eğer tanrı insanları şimdi oldukları gibi yaratmamış olsaydı, dünyada ahlak bozukluğu ya da günah olmazdı.

şeytan semavi din için, en azından tanrı kadar gereklidir. semavi dinler; rahipler, hocalar, hahamlar vb. tanrı'yla şeytan arasındaki bozukluktan çok hoşnutturlar. iki düşman arasında bir uzlaşmaya aracılık etmeyecek ölçüde hoşnutturlar. varlıkları ve gelirleri bu iki düşmanın çatışmaları, düşmanlıkları üzerine kurulmuştur.

insanlar baştan çıkarmaya ve günah işlemeye yöneltilmezse, rahiplerin yönetimi ve gücü, insanlar için gereksiz olur. manicilik bütün dinlerin kuşkusuz eksenidir; ancak ne çare ki, tanrısallığı, kötülük kuruntusunda haklı çıkarmak için icat edilen şeytan, göksel düşmanının aczini ya da beceriksizliğini bize her an her dakika kanıtlar.

"insan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten de sorumludur."

yasaklamaya muktedir olduğu hataları suçlayan ve cezalandıran bir tanrı, benliğinde budalalıkla zulmü birleştirmiş bir delidir.

oluşmasını yasaklayabileceği kabahatleri suçlayan bir tanrı, insafı, iyiliği ve doğruluğu olmayan bir varlıktır. öngörülü bir tanrı, kabahatin önüne geçer ve böylece kendisini kabahati suçlama sıkıntısından da uzak tutar. kerim bir tanrı insan tabiatının gereği olduğunu bildiği zayıflıkları, günahları cezalandırmaz. adil bir tanrı, eğer insanı yaratmışsa, gelip geçici isteklerine direnecek derecede metin olarak yaratmamış olduğu için, yarattığını cezalandırmaz. zayıflıkları suç saymak, zorba yönetimlerin en zalim olanıdır.

bilinen bir kötülüğe göz yummak ya zayıflık ya kararsızlık ya da danışıklılık belirtisidir. yasaklamak gücüne sahip olduğu bir kötülüğe göz yummak, kötülüğün yapılmasına razı olmaktır.

hiç kimse tanrı'nın adaleti hakkında kuşkuya düşmeye cesaret etmiyor; bununla birlikte adil bir tanrı'nın hakimiyeti altında adaletsizlikten, zulümden başka bir şey görülmüyor. kuvvet, kavimlerin alın yazısına hakim oluyor; hakkaniyet dünyadan sürülmüş gibi görünüyor. birkaç kişi bütün insanların rahatını, mallarını, özgürlüğünü ve hayatını cezaya çarpılmaksızın kendine oyuncak ediyor. "tanrı tarafından yönetilen" bu alemde her şey bozuk ve karmakarışıktır.

hayvanların öteki türlere karşı zulüm ve saldırganlıklarının nedeni açlık ve beslenme ihtiyacıdır. insanın insana karşı zulüm ve saldırganlığının nedeni ise, efendilerinin kavga çıkarmak isteğinden, açgözlülüğünden ve saygısız, batıl inançlarının azgınlığından başka bir şey değildir.

her çıplak gözün de rahatlıkla görebileceği gibi, sonsuz erdeme sahip olan tanrı bu kadar açık bir adaletsizliği yaratamaz, kutsayamaz ve ayakta tutamaz.

her ne zaman bu yeryüzünün neresinde göz gezdirecek olsam vahşi ve uygar insanı, "lütfü rabbani" ile sürekli bir mücadele içinde görürüm. tanrısal lütfün kasırgalarla, fırtınalarla, donlarla, dolularla, su baskınlarıyla, kuraklıklarla, insanın çalışmasını çoğu kez yararsız kılan ve emeklerini berhava eden afetlerle yönelttiği darbelere karşı, insan, savunma durumu almak zorundadır. sözün kısası, insan türünün mutluluk nedenini hazırlamakla meşgul olduğu iddia edilen bu tanrısal lütfun kötülük dolaplarından korunmak için insanoğlunun durmadan meşgul bulunduğunu görüyorum.

yeryüzünde hiçbir insan, evlatlarının %99'u için, gerek süresi ve gerek şiddeti itibariyle sonsuz cezalar, süresiz azap ve eziyetler veren bir tanrı hakkında en küçük bir sevgi kırıntısı bile besleyemez.

doğada bir tek adam var mıdır ki, hemcinsim demiyorum, herhangi bir duygulu varlığı, kin olmaksızın, misilleme olmaksızın, merak etmeksizin ve hiçbir korkusu olmaksızın, yani kendini koruma durumunda bulunmaksızın, soğukkanlılıkla üzmek isteyecek kadar kendisini zalim hissetsin? böyle bir varlık, sizin ilkelerinize göre insanların en kötülerinden daha kötüdür.

paganizm'in bitmesinden sonra, sağlam inanışa muhalif saydıkları bir görüş, bir anlayış tarzı her ortaya çıktığında, kavimler çıldırmayı, öfkeli delilikler geçirmeyi alışkanlık haline getirdiler. görünüşte, yararlı güzel işlerden, uyumdan, barıştan başka bir şey getirmeyen bir dinin mensupları, hocalar, ruhaniler, kardeşlerini yok etmeye kışkırttıkça, yamyamlardan ya da vahşilerden daha kan dökücü olmuşlardır. tanrısallığın hoşuna gitmek ya da gazabını yatıştırmak için, insanların işlemeyeceği hiçbir cinayet yoktur.

din, kan dökücülüğü meşrulaştırarak acımasızlık dizginini gevşetir ve ilahi amaçlar için gerekli olabileceğini öğreterek cinayeti mübah kılar.

pascal der ki, "insan, kötülüğü yanlış bir vicdan ilkesiyle yaptığı zaman olduğu kadar, hiçbir zaman tam bir zevkle yapmaz."

halkın kan dökücülük dizginini gevşeten ve en kara cinayetlerini gözünde haklı gösteren bir din kadar tehlikeli bir şey yoktur. kendisine, çıkarlarının her eylemi meşrulaştırdığı söylenen bir tanrı tarafından izin verildiğine inanan halk, kötülüklerine artık sınır çekmez. din mi söz konusu oluyor? o zaman en uygar kavimler bile hemen tekrar gerçek vahşiler olur ve kendisi için her şeyin mübah olduğuna inanır.

ne kadar zalimce hareket etseler, tanrılarının davasını ne kadar çok hararetle savunsalar tanrılarının o kadar beğenisini kazanacaklarını, o kadar hoşuna gideceklerini varsayarlar.

dünyanın bütün dinleri, hadsiz hesapsız cinayetlere izin vermiştir. yahudiler, tanrılarının vaadiyle sarhoş olarak, bazı milletleri bir kişi kalmayıncaya kadar yok etme hakkını benimsediler. ilahlarının kehanetleri üzerine dayanan romalılar, dünyayı haydutça ele geçirdiler ve kırıp döktüler. ilahi peygamberleri tarafından yüreklendirilen araplar, hristiyanları ve putperestleri kılıçtan ve ateşten geçirdiler. hristiyanlar, sözde kutsal dinlerini yaymak bahanesiyle yerkürenin her iki yarısını da yüz kez kana boyadılar.

insanlara; "tanrısallık bu dünyada cinayetleri cezalandırır." demek, tecrübenin her gün yalanladığı bir iddiada bulunmaktır. insanların en kötüleri, genellikle dünyada keyfince hüküm sürenler ve şansı tarafından nimet ve bağışlara boğulan kimselerdir, tanrı'nın hakimlerin en güçlüsü olduğuna inandırmak için, bizi ahirete sevk etmek, yani "tanrı kötülerin cezasını ahirette verir." demek ise, kuşku götürmez olayları, kesin emirleri yok etmek kastıyla, bizi varsayımlar peşinde koşturmaktan başka bir şey değildir.

ey insanlar! siz hâlâ vahşisiniz! ey insanlar! din konusu açılır açılmaz, sizler birer çocuktan başka bir şey değilsiniz!

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

10.07.2008

kötülük

boethius

"tanrının her şeye gücü yettiğinden hiç kimse şüphe etmez."

- aklını yitirmedikçe kimsenin şüphesi olamaz.

"her şeye gücü yeten bir varlığın yapamayacağı hiçbir şey de yoktur."

- hiçbir şey yoktur.

"o halde tanrı kötülük yapabilir mi?"

- hayır.

"öyleyse yapamayacağı hiçbir şey olmayan tanrı kötülük yapamıyorsa kötülük yoktur."

8.07.2008

sınıf arkadaşları

cevdet kudret

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

dante: sefalet zamanında mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

moliere: benden daha iyi bilirsiniz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bütün kapıları açan anahtar, paradır. nice insanların başlarını döndüren o canım maden, savaşta olduğu gibi aşkta da zaferleri kolaylaştırır.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dostoyevski: ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

john steinbeck: mal, insan demektir; ondan daha kuvvetlidir ve insan küçüktür, büyük değildir. yalnız, insanın malları kendisinden büyüktür ve insan, malının uşağıdır.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

j.j. rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

ticaret hayatında büyük kazançlar parayla değil, dostlukla elde edilir.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

silone: gençlik hayalleri şiirdir; hayatın kendisi ise nesir.

silahlara veda

ernest hemingway

o yıl, yazın sonlarına doğru, ırmağa, ovaya, dağlara açılan bir evde oturuyorduk köyün birinde. ırmağın yatağında çakıllar vardı, kaya parçaları, güneşin altında kuru ve ak, su duruyordu, mavi mavi kayıp gidiyordu yatağında. bölük bölük askerler geçerdi evin önünden, yoldan aşağı giderlerdi, kaldırdıkları toz ağaçların yapraklarına konardı. ağaçların gövdeleri de tozluydu, o yıl yapraklar erken düşmeye başlamıştı, yol boyunca yürüyen bölük bölük askerler görürdük; toz duman olurdu ortalık; meltemin titrettiği düşen yapraklar, yürüyen askerler görürdük, derken yaprakla kaplı çıplak beyaz yolu.

ova ürün yatağıydı, sürü sürü yemiş bahçeleri vardı, ovanın ötesindeki dağlar kahverengiydi, çıplaktı. dağlarda savaş vardı, geceleyin topçu alevlerini görürdük. karanlıkta çakan yaz şimşekleri gibiydi; geceler serindi ama, fırtına kopacağa da benzemiyordu pek.

kimi zaman, karanlıkta, pencerenin altından geçen askerleri ve topçekerlerin arkasından giden topların sesini duyardık. geceleyin trafik gürültüsü bitip tükenmek bilmezdi hiç: heybelerinin gözleri cephane kutuları dolu bir sürü katır geçerdi yoldan; insan taşıyan kurşuni kamyonlar vardı, üstleri yelken beziyle kaplı, yüklü kamyonlar vardı; bunlar daha yavaş giderdi ötekilerden.

topçekerlerin arkasından kocaman toplar geçerdi gündüzün, topların uzun namluları, topçekerlerin üstüne serilen asmalarla, yeşil dallarla, yeşil yapraklı dallarla kaplıydı. kuzeye doğru, bir vadinin ötesinde, bir kestane ormanı vardı; onun arkasında, ırmağın beri yanında bir başka dağ daha. o dağ için de çarpışılıyordu; ama başarı elde edilemiyordu, sonbaharda yağmurlar başlayınca bütün yapraklar kestane ağaçlarından düştüler, dallar çıplak kaldı, gövdelerini de yağmur kararttı. bağlar sıskalaştı, asma dalları soyundu, derken güz her yeri kapladı; ıslak, kahverengi ve ölü. ırmağın üzerinde sis vardı, dağın üstünde bulutlar, kamyonlar çamur sıçratıyordu yollarda, askerler de pelerinlerinin altında, palaskalarının önünde iki meşin fişeklik, içinde 6.5 mm uzun ince kurşunlar olan, kurşuni renkte meşin kutular, pelerinlerinin altından kabarıyorlardı; öyle ki yolda geçerken görseniz altı aylık gebe sanırdınız.

küçük kurşuni arabalar vardı; pek hızlı geçerlerdi; çoğu zaman şoförün yanında bir subay otururdu, arkada da başka subaylar. bu arabalar kamyonlardan daha çok çamur sıçratırdı; arkada, yüzü ayırt edilemeyecek kadar küçük, kasketinin tepesiyle daracık sırtından başka görünen yanı olmayan, iki general arasına sıkışmış birini gördünüz mü, hele arabası da özel bir hızla sürülüyorsa, bilinsin ki kral'dı o. udine'de oturur, hemen her gün bu yoldan gelir, işlerin nasıl gittiğine bakardı. işler de pek kötü gidiyordu. kışın başlangıcında bitmez tükenmez yağmurlar geldi, yağmurlarla da kolera. ama önlenmişti; sonunda ancak yedi bin kişi öldü.

kelebek etkisi

douglas adams

evrendeki her bir parçacık, öteki parçacıkları ne kadar hafif ve dolaylı olsa da etkiler. her şey her şeyle ilişkilidir. çin'de bir kelebeğin kanatlarını çırpması, bir atlantik kasırgasının yönüne etki yapabilir.

eğer bir masa bacağını bana anlamlı gelebilecek veya masaya anlamlı gelebilecek bir şekilde sorgulayabilseydim, o zaman evrendeki herhangi bir sorunun yanıtını bana verebilirdi. tamamen şans eseri seçilmiş birisine aklıma gelen rastgele bir soruyu sorabilirim ve onun yanıtı veya soruyu yanıtsız bırakması, üzerinde çözüm aradığım sorunla bir şekilde ilintili olacaktır. bu sadece yorumlamayı nasıl yapacağını bilmek sorunudur.

7.07.2008

kaygı

ayn rand

kaygı, duygusal rezervlerin ziyan edilmesidir.

"hayatını seven onu kaybeder; bu dünyadaki hayatından nefret eden, ona ebediyete kadar sahip olur."

hayatta iki şey vardır ki onlardan erkenden kurtulmak gerekir. biri kişisel üstünlük duygusu, öteki de cinsiyete karşı olan abartılı saygımız.

insanlığın yozlaşmışlığından kaçamazsın.

eğer en büyük kaygın, nasıl düşündüğün, neler hissettiğin, neye sahip olup neye sahip olmadığınsa bencil biri olarak kalmışsın demektir.

insanlar aşağıya kayan birini asla bağışlamaz.

insanlar ancak diğer insanlarla ilişkileri açısından önemlidir. yararlılıkları açısından, sundukları hizmetler açısından. bunu tümüyle anlamadıkça bir mutsuzluktan diğerine kayarsın.

dürüstlük en iyi politikadır.

insanlara soylu görevler yüklerseniz sıkılıp bunalırlar; ama onları eğlendirmeye kalktığınızda da utanırlar. bu ikisini birleştirmeyi başardığınız anda onları ele geçirdiniz demektir.

özsaygı peşinde koşmak onun yokluğuna işaret eder.

ermişlerle dervişler ancak maddesel şeyleri feda eder. ruhun kurtulması için küçük bir fiyattır bu. ruhunu kendine saklar, dünyasal şeyleri feda eder.

bir şeyi gerçekten istemek çok büyük sorumluluktur.

her şeye ihanet edilebilir, herkes bağışlanabilir. ama kendi büyüklüklerinin cesaretine sahip olmayanlar bağışlanmaz.

therese raquin

emile zola

ufukta sefaletin belirdiğini görünce düşünmeye başladı. yoksunluklar karşısında korku duyuyordu. sanatın getireceği en büyük onur uğruna bir tek gün aç kalmaya razı olamazdı. güçlü arzularını hiçbir zaman gideremeyeceğini fark ettiği gün, kendi deyişiyle, resmi bir yana bırakıverdi.

tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

kocayı öldürürse daha az tehlikeye giriyordu. hiçbir rezalet çıkarmayacak, yalnızca bir insanı itip yerine kendisi geçecekti. hayvanca köylü mantığı bu çareyi kusursuz, doğal buluyordu. doğuştan sahip olduğu ihtiyat da ona böyle çarçabuk bir önlem almayı öğütlüyordu.

 bir güz akşamı kadar hüzünlü sakinlikte hiçbir şey yoktur. ışıklar, ürpertili havada donuklaşır, yaşlanmış ağaçlar yapraklarını dökerler, yazın ateşli aydınlıklarıyla kavrulan kırlar, ilk soğuk rüzgarlarla birlikte ölümün geldiğini hissederler. göklerde, umutsuzluklarla sızlanan soluklar vardır. gece, loşluğunun içinde kefenler getirerek, ta yükseklerden iner.

bir kan ve şehvet akrabalığı kurulmuştu aralarında. aynı ürpertilerle ürperiyorlardı. yürekleri bir çeşit acı zevk duymak için de, acı duymak için de tek bir bedene, tek bir ruha sahip oldular. bu ortaklık, bu karşılıklı kenetleniş, bir psikoloji ve fizyoloji olayıdır; büyük sinir sarsıntılarının şiddetle birbirine çarptığı kimselerde sık sık görülür.

düşüne taşına hep şu sonuca varıyordu: en büyük mutluluk, hiçbir iş yapmamaktı. o zaman thérèse'le evlenip sonra hiçbir iş yapmamak için camille'i suda boğduğunu anımsıyordu. metresine tek başına sahip olma arzusu da, işlediği cinayette büyük rol oynamıştı. kuşkusuz; ama katil oluşunun asıl nedeni; camille'in yerine geçmek, onun gibi kendine baktırmak, sürekli bir mutluluğun sefasını sürmekti. kendisine bu işi yalnız sevgi yaptırmış olsaydı, bu kadar korkaklık, bu kadar ihtiyat göstermezdi. doğrusu şu ki, cinayet işleyerek sakin, işsiz güçsüz bir yaşam sürmeyi, iştahlarının sürekli olarak doyumunu sağlamayı hedef tutmuştu.

insanın yüreğinde yer eden güçlü duyguların tuhaf alınganlıkları vardır. bayan raquin, genç dulu bir yabancının öptüğünü görse, oturup ağlardı. fakat gelinini oğlunun eski arkadaşının öpüşlerine, sevişlerine terk edeceğini düşünerek hiçbir isyan duymuyordu. bu işi, deyim yerindeyse, aile içinde kalıp çözüme bağlanmış saymaktaydı.

evlenme hazırlıkları çabuklaştırıldı. işlemler olasıya kısa tutuldu. herkes laurent'ı thérèse'in odasına itmekte acele ediyordu sanki. beklenen gün sonunda geldi.

belirli koşullar yüzünden birtakım yapılarda oluşan değişiklikleri incelemek, meraklı bir şeydir. tende başlayan bu değişiklikler, az zaman sonra beyine, bireyin tümüne geçer.

son enerjilerini geriyordu ama boşuna: dilini soğuk soğuk damağına yapışmış hissediyor, kendisini ölümün pençesinden kurtaramıyordu. bir cesedin aczi içinde kaskatı kesilmişti. duyguları, derin uyku haline girip öldü sanılarak gömülen bir insanınkilere benziyordu: teninin bağlarıyla kıskıvrak bağlı olan böyle bir insan da başının üzerine kürek kürek atılan toprağın boğuk gürültüsünü duyar.

yüreğindeki yıkıntı ise daha korkunç oldu. kendisini bitkinleştiren bir çöküntü hissetti içinde. bütün ömrü mahvolmuş; bütün sevecenlikleri, iyilikleri, özverileri hoyratça yere devrilip ayaklar altında çiğnenmişti.sevgi ve tatlılık dolu bir yaşam sürmüştü. son demlerinde, hayatın sakin mutluluklarına olan inancını mezara götürmek üzereyken bir ses ona: "her şey yalandır, her şey cinayettir." diye bağırmaktaydı. yırtılan bir perde, gördüğünü sandığı sevgilerin, dostlukların ötesinde, korkunç bir kan ve utanç manzarası gösteriyordu ona. küfür edecek halde olsaydı, tanrı'ya küfredecekti. tanrı kendisine yumuşak başlı, iyi bir kızcağız muamelesi ederek, gözlerini sakin bir neşeyle dolu yalancı tablolarla avutarak, altmış yıldan fazla bir zaman aldatmıştı onu. o da aptalca bir sürü şeye budalaca inanarak; gerçek hayatın, tutkuların kanlı çamuru içinde süründüğünü görmeyerek, çocuk gibi yaşamıştı. tanrı fenaydı; ya gerçeği ona daha önce söyleyecek ya da masumlukları, görmezlikleriyle bırakacaktı onu gitsin diye. şimdiyse sevgiyi yadsıyıp, dostluğu yadsıyıp, özveriyi yadsıyıp ölmekten başka yapacağı şey kalmıyordu. var olan sadece cinayetle ahlaksızlıktı.

gelecek umutsuz oldu mu, şimdiki zaman korkunç derecede acılaşır.

karısının kendisini aldatışına hiç aldırdığı yoktu. onun başka bir erkeğin kollarında olduğunu düşünerek kanında ve sinirlerinde hiçbir isyan duymuyordu. tersine, hoş görünüyordu bu ona. sanki bir arkadaşının karısını izlemişti de, bu kadının kocasına oynadığı oyuna gülüyordu. thérèse onun için öylesine yabancı hale gelmişti ki, onun artık gönlünde yaşadığını hissetmiyordu. bir saatlik huzur elde etmek için yüz defa satıp teslim etmeye hazırdı onu.

korkunç acı çekiyorlardı ama, yarayı kızgın bir demirle dağlayarak iyileşmek yürekliliğini kendilerinde bulamıyorlardı.

6.07.2008

ölümcül çareler

donna leon

insanlar görmek istediklerini görürler, anlamak istediklerini anlarlar.

beni yargılayanlar beni ayıplayanlarsa, hiç şansım yok demektir.

voltaire: söylediğinize katılmıyorum; ama bunu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum.

her şeyin daha kötüye gittiğini düşündüğüm günler oldu; ayrıca her şeyin daha kötüye gittiğini bildiğim günler de oldu. ama sonra güneş çıktı ve fikrimi değiştirdim.

masa da masaymış ha

edip cansever


adam yaşama sevinci içinde
masaya anahtarlarını koydu
bakır kaseye çiçekleri koydu
sütünü yumurtasını koydu
pencereden gelen ışığı koydu
bisiklet sesini çıkrık sesini
ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
adam masaya
aklında olup bitenleri koydu
ne yapmak istiyordu hayatta
işte onu koydu
kimi seviyordu kimi sevmiyordu
adam masaya onları da koydu
üç kere üç dokuz ederdi
adam koydu masaya dokuzu
pencere yanındaydı gökyüzü yanında
uzandı masaya sonsuzu koydu
bir bira içmek istiyordu kaç gündür
masaya biranın dökülüşünü koydu
uykusunu koydu uyanıklığını koydu
tokluğunu açlığını koydu

masa da masaymış ha
bana mısın demedi bu kadar yüke
bir iki sallandı durdu
adam ha babam koyuyordu

4.07.2008

yazmak

enis batur

yazmak, okumak, okuyayazmak hâlâ yaralanmaya hazırlanmaktır.

bir gün, geniş kitlelere ulaşan zola, mallarme'ye "azizim" demiş, "aslına bakarsanız, bokla elmas arasında uzun uzadıya bir fark da yoktur." usulca, "öyle" demiş mallarme, "öyle de, biri öbüründen daha az çıkar."

ben, kültür dünyamızın ciddi açmazlarından biri sayıyorum ciddiyetten boğulma eğilimini. harfler bazen coşkulu, neşeli, matrak olmak da isterler.

claude levi-strauss: herkesin yazmayı bilmesi neredeyse doğal görünüyor günümüz insanına; ne var ki gelişkin toplumlarda bile yeni bir olgudur bu, kalıcı bir olgu olacağı da kesin değildir.

böyledir yazı: safkan yalnızlığından kendi küçük mahşerine uzanır.

milan kundera: kafa yorma, çözümleme olarak yazınsal eleştirinin, sözünü edeceği kitabı birkaç kez okumayı bilen yazınsal eleştirinin yokluğuna toslayan yazarın durumu kadar kötü bir şey yoktur. böyle bir kafa yorma söz konusu olmasaydı romanın tarihinde, bugün ne dostoyevski, ne joyce ne de proust hakkında bir şey bilebilirdik. o romanlar unutulurdu.

herkesin yazar olduğu bir dünyada "kim" okuyacak? kimsenin -herkes yazdığı için- ötekileri okumayacağı bir dünyada yazmanın anlamından ne ölçüde söz edilebilecektir?

3.07.2008

claude eatherly

bertrand russell

bizim allak bullak dünyamızda insanları yaşatma ve öldürme gücünü ellerinde tutanlar, sözde basın ve propaganda özgürlüğünün bulunduğu memleketler halkının hemen hepsini, insanlığın sağ kalmasını önemli gören her adamın deli olması gerektiğine inandırabilecek durumdadırlar.

baştakilerin, hiç değilse amerika'dakilerin gücünü ortaya koyan bir olay son derece ilgi çekicidir: hiroşima'ya bomba atan claude eatherly'nin başına gelenleri söylemek istiyorum. onun durumu, bugünkü dünyada bir insanın çok kez ancak yasayı çiğneyerek korkunç cinayetleri önleyebileceğini gösterir. kendisine, atacağı bombanın ne etkileri olabileceğini söylememişler. yaptığı işin sonuçlarını öğrenince dehşet içinde kalıyor. bu insan yıllarca atom silahlarının korkunçluğu üstüne dikkati çekmek için yasaya aykırı davranışlar gösteriyor ve böylece içindeki suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışıyor. çalışmasa bu duygunun ağırlığı altında ezilecek. baştakiler bu insanın deli sayılması gerektiğine karar veriyorlar ve ruh doktorlarının kurduğu bir komite, şaşılacak bir uyarcılıkla, bu resmi görüşün sorumluluğunu yükleniyor. yaptığına pişman olan eatherly deli sayılıyor.

eatherly'nin neden böyle davrandığını açıklayan bildirilerini okudum. bunlar kendisinin tam bir ruh sağlığı içinde olduğunu açıkça gösteriyor. ama yalancı bir propagandanın gücüne bakın ki hemen herkes, eatherly'nin aklını kaçırdığına inanmıştı. ben de buna inananlar arasındaydım.

hakikat

hüseyin rahmi gürpınar

bazı hakikatler vardır ki söylenmemeleri yeğ sayılır. fakat bu ihtiyat ham kulaklar içindir.

çoğu hakikatlerin aleyhimize çıkmalarından dolayı değil midir ki biz hemen her zaman onları örtmeye uğraşırız.

söylenmemesi yeğ sayılan hiçbir hakikat yoktur. ifşasından korkulanlar hakikat kisvesine sokulan fesatlıklardır. ne ilim ne de alim safsatalardan ürkmez. ürken hayvan, ürküten de onunla aynı durumda olandır. am olmayan kulaklar olgun lakırdı isterler.

2.07.2008

devrimci

marcel cachin

yoksul toplumsal sınıflar içinde, kendi mesleklerine tutkun sanatçılar ve işçiler arasında, benimsedikleri ülkü uğruna her zaman için özveride bulunmaya hazır devrimci emekçiler arasında pek çok materyalist vardır. bu işçilerin arasına girenler, onların yürekliliğine, gücüne ve ilerleme yolundaki çabalarında, öğrenmek konusundaki derin isteklerinde görülen kişisel çıkarı hiçe sayma niteliğine hep saygı göstermişlerdir. tarihe örnek olan onlar değil midir? hitler'in işgal ettiği bütün avrupa ülkelerinde, gestapo cinayetlerine karşı ölünceye değin çarpışan insanlar anımsansın! bütün dünya halklarının kurtuluşunu sağlamak amacıyla yıllardır kurbanlar veren devrimci ulusların tanrısal fedakarlık anlayışı hatırlansın! ah, hayır! bütün bu insanlar ödevleri başında, namus ve şeref içinde yaşayıp öldüler ve dine ihtiyaç duymadılar. ahlakın doruğuna yükseldiler. büyük insanlık ülküsü uğruna, yarının gelişmesi uğruna ölmeyi bilen kişiler; kişisel çıkarlarıyla, cehennem korkusuyla ya da gökteki jandarmanın korkusuyla hareket eden insanlarla karşılaştırılamazlar.

30.06.2008

uzun lafın kısası

balzac:
 her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.


emma goldman: kendi alanında napolyon olmak, toplumsal savaşta sıra neferi olmaktan iyidir.

guy debord: insanlar babalarından çok, yaşadıkları zamana benzerler.

mario vargas llosa: kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. hiçbir şey olmamış gibi.

j.j. rousseau: iyi yönetilen bir devlette cezalar azdır.

nancy h. kleinbaum: eğer kararlı birer ateist yetiştirmek istiyorsan onları dindar birileri olacak şekilde yetiştir. her zaman işe yarar.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

john milton: eğer insanların meyvesini yemelerini istemediyse tanrı neden cennetin ortasına yasak bir ağaç diksindi ki?

marquis de sade: siki kalktığında zorbalık yapmak istemeyecek erkek yoktur.

george washington: bir ülkede içki serbest olursa, içki kültürü olan aklı başında insanlar yetişir. eğer içkiyi yasaklarsanız bol bol alkolik elde edersiniz.

28.06.2008

terapist

lidia yuknavitch

psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.

söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.

27.06.2008

özgürce

marcus aurelius

bütün tedirginlikler içimizdeki düşünceden kaynaklanır. 

şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

insanlar en kalıcı birlikteliği yaşadıkları şeyle uyuşmazlık içindedirler. her gün karşılaştıkları olayları kendilerine yabancı görürler. 

boş gurur korkunç bir yanıltıcıdır.

iyilik konusunda bazı insanlar üzüm üreten, bir kez meyvesini verdikten sonra başka bir ödül beklemeyen asmalar gibidirler.

başına ne gelirse gelsin felsefeden uzaklaşmamak, budalalarla ve cahillerle konuşmamak tüm felsefe okullarının ortak ilkesidir.

başına gelecek her türlü kötülük ya da zararın gerçek barınağı kendi zihnindir. 

öfke ve üzüntü, bizi öfkelendiren ya da üzen şeylerin kendilerinden çok daha fazla zarar verir.

iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini tartışma artık, iyi bir insan ol.

herkes bağıra çağıra sana karşı dilediği suçlamayı yöneltse de, yabanıl hayvanlar seni saran şu yumuşak kili pençeleriyle parçalasalar da, özgürce, sevinç içinde yaşa.

26.06.2008

çağımızın nevrotik kişiliği

karen horney

bütün olumsuz kibirliliklerin, isteklerin, düşmanlıkların arkasında acı çeken, yaşamı arzu edilir kılan her şeyden sonsuza dek dışlandığına inanan, istediği şeyi elde etse bile bundan zevk alamayacağını bilen bir insanın bulunduğunu görmek ilginçtir. 

eski yunan'da kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden daha fazla çalışmayı isteme tutumu açıkça genel ahlaka aykırı olarak değerlendiriliyordu. 

para kazanmaya gerekli olandan daha fazla zaman ayırmayı reddeden sanatçı, nevroza sahip olabilir ya da kısaca, rekabetçi mücadelenin akışına kapılmaya razı olmayacak kadar akıllı da olabilir. öte yandan, yüzeysel gözleme göre var olan yaşama biçimine ayak uyduran birçok insan ağır bir nevroza sahip olabilir. 

nevroz, korkular ve bunlara karşı kurulan savunmalar ve çatışan eğilimler için uzlaşmalı çözümler bulmaya yönelik girişimler tarafından yaratılan ruhsal bir rahatsızlıktır. 

bir nevrozun yapısı karmaşık olsa da, nevrotik süreci devreye sokan ve etkinliğini sürdüren motor gücü kaygıdır. korku, kişinin göğüslemek zorunda kaldığı tehlikeyle orantılı bir tepkidir; oysa kaygı, tehlikeyle orantısız bir tepkidir; hatta hayali tehlikeye yönelik bir tepkidir.

normal insan, yaşadığı kültürde kaçınılmaz olandan daha fazla acı çekmez. öte yandan nevrotik kişi değişmez bir biçimde, ortalama insandan daha çok acı çeker. aslına bakılırsa nevrotik bir insan her zaman için acı çeken bir insandır.

nevrotik çatışmaları bir kültürde var olan genel çatışmalardan ayıran şey, nevrotik insandaki çatışmaların daha keskin ve daha ağır olmasıdır. nevrotik birey uzlaşmalı çözümler arayıp bulur; bu çözümler ortalama bireyinkilerden daha az doyurucudur ve kişiliğin tamamında büyük bir bedele mal olurlar. 

nevrotik birey, kendi yoluna dikildiği -kendini engellediği- duygusuna sahiptir. nevrotik sevecenlik ihtiyacının bütün tipik özelliklerindeki ortak nokta, nevrotik bireyin kendi çatışan eğilimlerinin, ihtiyaç duyduğu sevecenliğe giden yolu tıkadığı gerçeğidir.

çağımızın nevrotik insanlarında ağır basan eğilimlerden birisi, bu insanların, başkalarının onayına ya da sevecenliğine olan aşırı bağımlılıklarıdır. hepimiz hoşlanılmak ve takdir edildiğimizi hissetmek isteriz; ama nevrotik insanlardaki onaylanmaya ya da sevecenliğe olan bağımlılık, yaşamlarında karşılarındaki insanların taşıdığı gerçek önemle orantısızdır.

fritz künkel, nevrotik bir tutumun çevrede bir tepki yarattığı; bunun da başlangıçtaki tutumu pekiştirdiği ve sonuçta bireyin giderek nevroza daha çok tutsak olduğu ve bundan kaçmasının da o kadar zorlaştığı gerçeğine dikkat çekmiştir.

nevrotik ebeveynler genellikle yaşamlarından hoşnut değildirler; doyurucu coşkusal ya da cinsel ilişkilerden yoksundurlar ve dolayısıyla çocukları kendi sevgilerinin nesnesi yapmaya eğilimlidirler. kendi sevecenlik ihtiyaçlarını çocuklar üzerinde boşaltırlar.

freud'a göre nevrozlar, insanlığın kültürel gelişme için ödemesi gereken bedeldir.

ister farklı bir salata tarifi vermek, ticari eşya satmak, bir görüşü savunmak, ister insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmak olsun, belli bir özgüven ölçüsü her başarının ön koşuludur. nevrotik için başkalarının dize geldiğini görmek kendi başarısından daha önemlidir.

kitap

gustave flaubert

bana güzel gelen, yazmak istediğim şey, hiçbir konusu olmayan bir kitap, hiçbir dış ögeden medet ummayan, yalnızca biçem gücüyle ayakta duran bir kitap; tıpkı boşlukta asılı duran dünyanın, ayakta durmak için hiçbir dış ögeden medet ummaması gibi; hemen hiçbir konusu olmayan, en azından konusu neredeyse belirsiz bir kitap, böyle bir şey yazılabilirse tabii.

en yetkin yapıtlar, en az malzeme taşıyanlardır; anlatımın düşünceye yaklaştığı, dilin düşünceye yaklaştığı ve onunla kaynaştığı oranda parlak oluyor alınan sonuç. bence sanatın geleceği bu doğrultuda.

24.06.2008

ludmila

nikos kazancakis

bir zamanlar diyordum ki: bu türk'tür, bu bulgar'dır ve bu yunan'dır. ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağmaladım. neden? çünkü bunlar bulgar'mış ya da bilmem neymiş. şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle diyorum: bu iyi adamdır, şu kötü. ister bulgar olsun, ister rum, isterse türk! hepsi bir benim için. şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım.

ulan, ister iyi ister kötü olsun be! hepsine acıyorum işte! boşversem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. hey zavallı hey! hepimiz kardeşiz be! hepimiz kurtların yiyeceği etiz. ve bu bir kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. sen ikide bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. nasıl sevmeyeyim be! nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler; memelerinden tutuversen kapılarını açıp teslim olurlar.

ben, bir zamanlar yine bir bulgar köyüne girmiştim. namussuz bir yunan köy ihtiyar kurulu üyesi beni ihbar etti, kaldığım evde sarıldım. dama fırladım, damdan dama atladım. ayışıklı bir geceydi. kaçmak için kedi gibi taraçadan taraçaya atlıyordum. ama gölgemi görüp damlara çıktılar, beni yaylım ateşe tuttular. ne yapabilirdim? bir avluya atladım; avluda uyuyan bir bulgar karısı geceliğiyle fırladı, beni görünce ağzını açıp bağırmak istedi; ama elimi uzatıp dedim ki: "aman! aman! sus!" ve göğsünü tuttum. kadın sararıp mayna etti. yavaşça "gir içeri" dedi, "görmesinler bizi!" içeri girdim, elimi sıktı: "yunan mısın?" dedi. "evet, yunan'ım, beni ele verme!" deyip belinden yakaladım. ses çıkarmadı. birlikte yattık. kalbim hazdan titriyordu. "nah" diyordum, "nah ulan zorba, kadın bu demektir, insan bu demektir! bu bulgar mı, rum mu, hamhum şaralop mu? aynı şey be; insandır, insan! öldürmekten utanmıyor musun? tuh sana!"

onunla birlikteyken, onun ılıklığı içinde olduğum sürece bunları düşünüyordum. ama "o kuduz köpek vatan" bırakmaz ki! sabahleyin, dul bulgar karısının verdiği bulgar elbiselerini giyerek kaçtım; merhum kocasının elbisesini sandıktan çıkarıp vermişti; tekrar geleyim diye de dizlerimi öperek yalvarıyordu. evet, evet, ertesi gece oraya gene döndüm; ama yurtsever olarak; evcilleşmez bir canavar olarak; bir teneke petrolle döndüm. köyü yaktım. o zavallı kadın da birlikte yanmış olmalı. adı ludmila idi.

sen

ercüment behzat lav


sen; bayağı, sefil, aşağılık
sen; fodul, kaba, hantal
sen koşum hayvanı, başında takke, sarık
sen yobaz
neye yarar şu ayı tabanı ellerin
sen insanı insan eden yüce işlerden anlamaz
biliriz kimlerin elinde dizginlerin

sen ölmezlik sırrına hangi yollardan ulaşılır bilir misin
sen bir mermeri özene bezene işleyip
bir insan için heykeller yontmanın vecdine erebilir misin
sen yaman devlerle dövüşe boğuşa bir vatan yaratabilir misin
var mı sana balyoz
önderi, önde gideni, ileriyi, güzeli yıkmak
nebbaş!
tarikat faresi!

dilerim kelleden ol kelleden
sen kınalı sakalını sünneti şerif üzre kesmeden
uçkuruna altınları dizmeden
ırz ehline besmeleyle şalvarını çözmeden
ol yatıra ak mumları dikmeden
yetim ahı almadan, dört karı nikahlamadan, avrat oynatmadan
ağalara hak berekat ırgat satmadan
kara yurda pir aşkına bağlanıp
kol sıvayıp viran bağı viranlıktan kurtarıp
cennete çevirebilir misin

köy yanar kahpe taranır
sen baş düşmanım yılan, gözlerim seni gölgenden tanır
sen şeyh, madrabaz!
kel müridi, uyuz çömezi, bu toprağın yüz karası
benim yüz karam!
ben seni bizden diye insan içine çıkaramam
pazar pazar gezdirmeli seni demir kafeslerde

dört mevsimin baharında güzünde
namazında niyazında
velilerin, nebilerin sözde izinde
dönmüş gözü gariplerin bacısında, kızında
hak yolunda haktan uzak
şeytanürracim
fidanlarımı korumak için tek amacım
beni köklerimden kemiren seni
er geç haklamak!

sen balçık, tezek, batak
kursağına kor düşesi
dili ensesinden çekilesi
hacı yağına bulanmış sürü: yüz binlik!
deli boran deli eser
keser nefesin nefesin
şol vatanın ırmakları akar ata'm deyu deyu