bir daha hiç öpüşmeyecek gülçin
ey kalbim sana denk düşüyor bütün acılar
ormanların kralı aslanın canı sıkılıyormuş. çıkıp bir dolaşayım demiş. yürürken tilki çıkmış önüne: "ulan tilki" demiş, "gel ulan buraya. söyle bakiim, ormanların kralı kimdir?" tilki hemen yaltaklanıp "sensin efendimiz" demiş. aslan yoluna devam etmiş. zürafa çıkmış karşısına. "ulan" demiş, "zürafa. ne boy gezdiriyorsun havalarda! söyle ulan, ormanların kralı kimdir?" zürafa başını yerlere kadar eğip "sensin efendimiz" demiş. aslan, iyice şişinerek yürürken karşısına fil çıkmış. fil, biraz önce karısıyla kavga ettiği için gayet sinirliymiş ve hortumuyla ağaçları tuttuğu gibi sağa sola savuruyormuş. aslan, "ulan fil, ne delleniyorsun? söyle ulan ormanların kralı kim?" der demez, fil bunu hortumuna sardığı gibi kayalara çarpmış. bir süre sonra kendine gelen aslan titreyen bacaklar ve şaşı gözlerle filin önünden geçerken: "ne kızıyorsun yahu?" demiş. "bilmiyorsan, bilmiyorum de!"
sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.
ben kendi zamanımın peygamberlerinden biriyim ve söz hakkım olmadığından, söyleyeceğim şeyi yazıyorum.
cenap şahabettin, çocukluğumdan beri sevdiğim bir şairdir.
hikâyeler insan toplumlarının temelleri ve dayanaklarıdır.
kendi itibarımın hiçbir zaman pek farkında olmamışımdır.
manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kâfidir. eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. sizi sabaha kadar zevkten bayıltır.
kendi evimizde, kendi bucağımızda kendimizi mutlak özgür biliriz. lakin bazen en ehemmiyetsiz bir hizmetçiden, beş yaşındaki aciz bir çocuktan çekindiğimiz, yıldığımız, korktuğumuz sıkıntılı ve çaresiz anlarımız olur. kocanın karıya, evladın babaya karşı saklanacak mühim sırları bulunur. artık o zaman bu sırları en emniyetli çekmece, dolap ve sandıkların kilitleri altına koymaya bile korkarız.osho
yaşam ve ölüm olguları batı'da birbirinin karşıtı, birbirini dışlayan iki unsur olarak görülür. ölüm bir korku nesnesi, bir tabu, üzerinde konuşmaktan kaçınılan bir konudur. bir din profesörünün bir keresinde söylediği gibi: "artık cinsellik rahatlıkla tartışılabilen, ölüm ise müstehcen bir konuya dönüştü."
jean paul sartre'a ait bir cümle, batının ölüme bakış açısının tipik bir örneğidir: "yaşama anlam veren şey asla ölüm olamaz; o tam tersine prensipte yaşamın tüm anlamını silen şeydir."
ayrılığın kendine özgü bir güzelliği vardır, tıpkı kavuşmanın olduğu gibi. ayrılığın kendine özgü bir şiirselliği vardır, kişinin onun dilini öğrenmesi ve derinliği içinde yaşaması gerekir. o zaman üzüntünün içinden bambaşka türde bir sevinç doğacaktır.
tanıdığınız, sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, varlığınızın bir parçası haline gelmiş biri öldüğü zaman, sizin de içinizde bir şeyler ölür.
tek başınıza, isimsiz, şöhretsiz, saygın olmayan, güçsüz ve tamamen çaresiz bir yabancı olarak öleceksiniz.
ölüm insanlar tarafından bozulamamış tek olgudur. insanoğlu onun dışında her şeyi bozmuş, kirletmiştir. ölüm bir anda bütün maskelerinizi çıkarır, bir anda yalnız olduğunuzun ve tüm ilişkilerinizin bunu unutmak için, bir aile kurup kendinizi yalnız hissetmemek için yaratılmış birer kandırmaca olduğunun farkına varmanızı sağlar. ölüm her şeyi kusursuzca açığa çıkarır.
hiçbir şey yok olmaz, hiç kimse gerçekten ölmez; yalnızca sonsuzluğun bir parçası haline gelir.
doğal olarak insanlar, emekliye ayrıldıkları zaman, dinleneceklerini, rahatlayıp her şeyin keyfini çıkaracaklarını sanırlar. fakat gerçekten emekli oldukları zaman dinlenmenin, rahatlamanın mümkün olmadığını görürler; çünkü tüm yaşamları boyunca hep bir koşuşturmaca, gerginlik, endişe ve keder içinde olmuşlardır. şimdi sırf emekliye ayrıldıkları için, bedenleri altmış yılda kazandıkları alışkanlıklardan bir anda kurtulamaz.
yaşamanın iki yolu vardır. biri sığır gibi yaşamaktır: yatay düzlemde tek bir çizgi halinde. ikincisi ise buddha gibi yaşamaktır: hem yükseklik hem de derinliği olan dikey düzlemde. böylelikle her an bir sonsuzluğa dönüşebilir.