11.12.2018

belki yine gelirim

ahmet telli



sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

bir daha hiç öpüşmeyecek gülçin
o çok sevdiği porselen fincanla çay içmeyecek
uzatamayacak saçlarını, sevgilisinin istediği gibi

yazılsa destan olacak bir aşkın serüveni
şiirimde bir dipnot olacak şimdilik

anısı yoktur küçük rüzgârların
yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent

gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde
ölüm peşimize düşende bir göçebeydik

aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm
kendim, seni ve bütün dünyayı

ey kalbim sana denk düşüyor bütün acılar
acılar tek ve mutlak olan bir şeyi anlatıyor

gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

uzak ve anısız bir bakış
uzak bir buluttur şimdi keder

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

10.12.2018

aslan bir gün..

zülfü livaneli

ormanların kralı aslanın canı sıkılıyormuş. çıkıp bir dolaşayım demiş. yürürken tilki çıkmış önüne: "ulan tilki" demiş, "gel ulan buraya. söyle bakiim, ormanların kralı kimdir?" tilki hemen yaltaklanıp "sensin efendimiz" demiş. aslan yoluna devam etmiş. zürafa çıkmış karşısına. "ulan" demiş, "zürafa. ne boy gezdiriyorsun havalarda! söyle ulan, ormanların kralı kimdir?" zürafa başını yerlere kadar eğip "sensin efendimiz" demiş. aslan, iyice şişinerek yürürken karşısına fil çıkmış. fil, biraz önce karısıyla kavga ettiği için gayet sinirliymiş ve hortumuyla ağaçları tuttuğu gibi sağa sola savuruyormuş. aslan, "ulan fil, ne delleniyorsun? söyle ulan ormanların kralı kim?" der demez, fil bunu hortumuna sardığı gibi kayalara çarpmış. bir süre sonra kendine gelen aslan titreyen bacaklar ve şaşı gözlerle filin önünden geçerken: "ne kızıyorsun yahu?" demiş. "bilmiyorsan, bilmiyorum de!"

sefere çıkacak bir gemi için gemici aranıyormuş. 3 kişi gelmiş. biri demiş ki: "ben çok iyi görürüm." öteki, çok iyi duyduğunu belirtmiş. üçüncü de "benim canım sıkılır." demiş. ilk ikisini almayı düşünmüş kaptan. ama 3 arkadaş anca beraber kanca beraber deyip razı olmayınca üçünü de işe almaya mecbur kalmış. gemi okyanuslara açılmış ve bir gün berbat bir fırtınayla karşılaşmış. her yanından su alan gemi batmak üzereyken, kaptan yeni tayfalardan marifetlerini göstermelerini istemiş. iyi gören demiş ki: "çok ilerde bir fener görüyorum. hatta bekçinin gözlüğü bile var." kaptan umutsuzlukla iyi duyana dönmüş. "arkadaşım doğru söylüyor" demiş iyi duyan. "bekçinin bir ayağı da tahta. merdivenleri çıkarken tak tak diye ses çıkarıyor." üçüncü arkadaşları kaptana: "gördünüz mü" demiş. "işte benim de bunlara canım sıkılıyor."

yaz boyunca karınca kan ter içinde çalışırmış; ağustosböceği ise durmadan şarkı söylemiş. karınca, "şimdi şarkı söylüyorsun, çalışmıyorsun ama kış gelince açlıktan öleceksin!" dermiş ona. ağustosböceği aldırmazmış. derken kış gelmiş. karınca güvenli, sıcak yuvasına kapanmış ve yazın biriktirdiklerini yiyerek huzur içinde geçirmeye başlamış kışı. dışarda kopan fırtınalar, tipiler erişemiyormuş ona. ilk birkaç gün böyle geçmiş. sonra bir hafta, bir ay.. karınca yemek yiyor, yatıyor, sonra kalkıp yine yemek yiyor, yine yatıyormuş. birinci ayın sonunda çıldıracak gibi olmuş karınca. sıkıntıdan aklını kaçıracakmış. bir gün kapıyı açmış ve dışardaki kar fırtınasına doğru avazı çıktığı kadar bağırmış: "gel be ağustosböceği. n'olur gel de bir şarkı söyle!"

9.12.2018

doğduğum yüzyıla veda

murathan mungan



ayların en zaliminde doğmuşum
okuma yazma öğreniyorum yıllardır
başka çağlardan kiraladığım odalarda
çalışıyorum geleceğe
ve şimdiki takvimin duvarındayım
zamansız pencerede

doğru okunmuşsa kitaplar -bir hayat, 'çok kişi' yaşanmışsa
artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya inceliği

bir yanımda o yaman geyik -ormansız gezdiremediğim-
sonra mürekkep karanlığı -yazarken yalnızlığım-
tenimde buram buram sahtiyan -arta kalan avlardan, avcılardan
ve kaşımın tetiğinde titreşip duran nişan
yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği

ay battı batacak, deniz uykusuz
harmaniyemin etekleri dalga beyazı
aldırma be sevdiğim
her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası

çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

kil ve dilden yapılıyor bütün putlar
kötülük her çağda din değiştiriyor
güncelin argosu tutsak alıyor herkesi
silahlar ve bankalar konuşuyor gün ortasında

tedirgin ruhlardır
başkalarının zamanlarını değiştiren
kendi bedenleriyle

güzelliğin ön şartı kayıtsızlıktır

kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin

masumlar ne anlatır yüzlerinde
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm
bu boşlukla nereye gidilebilir

ne kadar sevsek o kadarız

sözlerini giyinmediğimiz şehirler bizi almazken
surların uyruğuyuz hepimiz
susuzluğa dayanıklı sesimizde
hülyalı adamların mırıldandığı
çöl şarkıları, su yorumları, bozulmamış yeminler
bütün zamanlarda birden yaşayanlar bilir
zaman geçirgendir
büyük rüyalar uzun sürer

hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki

babası cüce olanlar
gün gelir başkasının yoluna duran dev olurlar

ortalamanın iktidarı her şeyi böylesine kirleten, sevgilim
budala çoğunluğun öldürücü hakları
tarihin yatay eğrisi
sığda sertleşmenin çelik suları
ortalamanın iktidarı bizi böylesine öldüren, sevgilim

insanlar ya ölürler ya terk ederler bizi
yalnızlık
yalnızca yalnızlık çizer kaderimizi

aşk da bir çeşit intikam, insan bunu da öğreniyor öldürüldükçe

ette dönen bıçak, şiirde akan kan
kalpte büyük zaman durmadıkça

bir tek gece vardır insanın hayatında
ömür boyu sürer nöbeti

izin vermiyor içimdeki eşik
onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum
araf mı dumrul mu geçemediğim
yürüyüp geçsem içim duracak sanki
dursam, kederimden öleceğim

kağıttan önce içinde acır insanın
beklemiş şiir
kafes örgüsünün dilimlediği dilde
sözcükler gafil niyetler galat
ne söylesen eksiktir
ilk hecenin bulunuşundan beri
dil fezada tek başına
payına düşen
nereye kadar
gidebildiğindir
onunla

iyi ol, sağ ol, uzak ol
ama bir daha görme beni

8.12.2018

nafile

joel kovel

sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

karl marx: tarihi insanlar yapar; ama canlarının istediği gibi değil.

bütüncül bir kavrayışa erişmek için yürütülen nafile gayret sadece kendimiz için bir iktidar arayışıdır.

william blake: karşıtlıklar olmaksızın ilerleme olmaz.

insanlar ne kadar düşkün görünürse görünsün, nefes almayı sürdürdükleri müddetçe içlerinde bir sağaltma gücü taşır.

kötü niyetle söylenmiş bir hakikat
uydurulan bütün yalanları alt eder (william blake)

sigmund freud: insanın bütün umabileceği, isterik acıların yerine sıradan mutsuzluğun geçmesidir.

aptallık, asıl ticaretini delilik üzerinden yürüten bürokratik endüstrinin zorunlu bir yan ürünüdür.

pier paolo pasolini: dünyada şimdiye kadar hiçbir enformasyon aracının televizyon kadar otoriteryan ve baskıcı olmadığına şüphe yoktur.

insanlar istenen biçime sokulabilir; ama sonsuza kadar değil; en nihayet kapitalist ilişkilerin kalpsizliğine direneceklerdir.

7.12.2018

erbain

ismet özel



yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
- yaşama!
- ya bileydim?
yazar: mıydım
hiç: şiir.

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

senin kuşların olurdu mevsimi yolculuklara çağıran
içli taşra kızların, gizemli ev içleri
kapıların olurdu korkudan çok denizlere açılan
o denize açılan ellerin nerde şimdi

ya güneş ya da morluk onu ben yağmurladım
takvimlere kinle baktığı zamansızlık içinde
belki de yumuşak tüylerini öptü akşamın
ya da oğlaklar sığınıyor çiçekliğine

ve hâlâ ay dağınık saçlara benzer oralarda
serçelerin ayaklarına bağladığı karanlık
kimseyi çağıramaz kendi adıyla

çünkü her yerde bir göğün ufak kaldığı vardı
-akşama özgü göğsümü açardım
ey mutlu serin penceresi doğanın-

ben nereye adımı yazsam
nereyi göstersem parmaklarımla
orası şapkalar yüklü bir vagondur

aşk bir tanım değil midir
kusturucu güzellikler ardından

çünkü çocuklar yağız bir öpüşle korunur
ben yakarım çağımın ellerini. ben bekleyenim.
gecenin kıyısında benden konuşulur.

yüzümü kınından çıkaran sensin
pencereyi getiren aklıma
sanki güzmüş
sevecenliğe sarınmak istiyormuş gibi
sanki canım
yüzümü sensin biriktiren kitaplara
çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
bu yüzden seviyorum seni

bereketli kuşlar serpeceğim ayaklarıma
genzimi yakarak
bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de
ölürsem bir partizan gibi öleceğim
azgın bir gebelik halinde

sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan

benim harcım değil bir yar sevmek gizliden

ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda

demirden sağanaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların

şayaktan bir sabah örtüsü takılıyor aklıma
kağnılar ve mali sermaye üstüne düşündüklerim
halkın alkışlarıyla kuracağı dünya üstüne düşündüklerim
ve artık sarışın olmayan
gövdemi dünyaya bulayan sevgilim
sarışın yapraklarıyla dökülüyor aklıma

neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak

bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta

benim rengimle kim yarışabilir
sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca
ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım
sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
yeniden yaralandım dünya ırmaklarından

benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu

savaşın, sevdanın rengi
her güzellik bu rengin ardındadır
yaşamak bir başına bu rengi geçebilmez
"ölümden korkup da sonunu sayan
ölür gider yar koynuna giremez."

gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha
bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar

baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiçbir meşru yanı kalmamıştı hayatımın

yargı kesin: acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin susturur insanı, adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öç almakçasına gür ve bereketlidir

6.12.2018

doğru

coventry patmore


doğru yücedir ve er geç meydana çıkacaktır
meydana çıkması hiç kimseyi ilgilendirmediği zaman

5.12.2018

veda hutbesi

albert caraco

ben kendi zamanımın peygamberlerinden biriyim ve söz hakkım olmadığından, söyleyeceğim şeyi yazıyorum.

çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramıyor.

erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yitimimiz için erdemlerden yararlanıyor. bizler artık bir sistemin kandırdığı kurbanlarız. çıkarlarımız konusunda bizi aldatıyor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken bunların bizim de çıkarımız olduğu konusunda bizi ikna ediyor. 

böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanıyoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz. ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki. böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak.

bizler çocuk kaldık ve aile varlığını sürdürdükçe de çocuk kalacağız.

ben zamanımızın peygamberlerinden biriyim, sessizlik kaplıyor üzerimi. benim söyleyecek sözüm olduğu hissedilince bunu öğrenmek istemediler, moda olmuş usullerle bu sözden uzak duruluyor. beni canlı canlı gömmek istiyorlar ama bunun sonucu, benim yandaşlarımı günün birinde daha fanatik kılmak olacak.

ben kendime çizdiğim yolda ısrarlıyım. bu yol artık açıktır. burada uzun süre tek başıma yürüyecek değilim. benim fikirlerim bu dünyada yoktu ve bu fikirleri benimseyecek olanlar, düzen adamları ile anarşistler arasında yeni bir halk oluşturacaktır.

anarşistlere yakın olduğum söylenemez. düzen adamları da anarşistler de beni aynı ölçüde dehşete düşürüyor. ben onların tartışmalarının üzerindeyim. yasallığa yeni bir eksen atfederek bu iki alternatiften kopuyorum. gelecekteki sitenin oluşumuna dişi ilkenin öncülük etmesini istiyorum ve bütün işaretlerin yerini değiştiriyorum. negatif olan artık negatif olmak zorunda değil ve henüz negatif olmayan muhakkak ki negatif olacaktır.

benim devrimim işte bu, gözlerimizin önünde başlıyor ve benim fikirlerim bunu yansıtıyor. ben ütopya vaaz etmiyorum, bir hakikati hayal meyal seçiyorum.

bana yapıcı olmadığım söylenecek. felaketin üzerinde inşaat yapmakla ve felaketi bu evreni düzene koymaya elverişli görmekle suçlanacağım. bana sosyal olmadığım söylenecek, kitlelerin kurban edilmesini öngörmekle ve insanın düzelebilmesi için felaketi gerekli bulmakla suçlanacağım. benim gayri insani olduğum söylenecek. çünkü milyarlarca böceğin yaşamı beni hiç ilgilendirmiyor ve ben evrenin insansızlaşmasını savunuyorum.

benim ahlaksız olduğum söylenecek. çünkü ben değerler eksenini sarsıyorum ve işaretlerin sırasını değiştiriyorum. haksızlıklarımı biliyorum, suçlu olduğumu kabul ediyorum, aynı yolda yürümekte ısrarlıyım. gelecekteki düzene inanıyorum. ben de o düzenin peygamberlerinden biriyim. soyumuzdan gelenler arkaik insanların savunmuş oldukları şeyi o düzende bulacaklar.

ben dünyanın başlangıçtaki halini yeniden kuranlardan biriyim. kadınların düzeni bizim itaat ettiğimiz düzenden çok daha eski. işte ben o düzenle bağ kuruyorum. temellerimizi altüst ederken tek amacım bu temelleri taşıyan şeyi gün ışığına çıkarmak. ben bunun üzerinde zaman dışı bir site inşa edeceğim yarın.

sanayileşmenin sağladığı mutluluk kırıntılarıyla -bu mutluluk geçici bile olsa- kendini tatmin olmuş gören ve giderek daha da ilgisizleşen sokaktaki insana kızmıyorum. yönünü şaşırmış bu bahtsız, ancak bir kabusun tam ortasında uyanacaktır. benim kitabım ona hitap etmiyor.

ben genç insanlara konuşuyorum. onlar, üniversitelerde ahlaka ve düzene başkaldırıyorlar. bu gençler çok fazla insanı korkutuyorlar ve eğer savaş patlak verirse ilk önce onların öleceğini biliyoruz. ben bu törensel kurbanlara konuşuyorum. ölüm düzeninin sonunda kurban ettiği, ahlak adına -kurban etmeyle şekillenen, kanla yeniden güç kazanan bir ahlak adına- kurban ettiği gençlerin isyan nedeni hakkında onları aydınlatıyorum ve hatta isyanı meşrulaştırıyorum.

bununla birlikte, son tahlilde onlara itaati öğütlüyorum. çünkü haklı olmak, gelecekteki tüm kuşaklar adına haklı olmak yetmez; şimdiki zamanda da hayatta kalmaya ve geleceğin kendini duyuracağı ana dek varlığı sürdürmeye ihtiyaç vardır.

bu nedenle, tiksindiğimiz düzeni ve aşağıladığımız ahlakı, bu hükümsüz düzen ile bu kabul olunamaz ahlakı, ne birinin ne diğerinin yerine bir şey koyabilmişken, heyhat, bunları elde silah savunacağız. çünkü karşıdakiler, savunulamaz ahlak adına ve mahkum edilmiş düzenin sancakları altında bize saldırmaya hazırlanıyorlar.

herkese soruyorum: bu barbarların karşısına ne çıkartacağız? hoşgörü, hatta aşırı hoşgörü mü? bizi alaya alıp ezerler bizi. eğer onların ordularının karşısına çiçeklerle süslü ve ellerimiz çıplak, barış vaaz ederek çıkarsak orta çağ'daki moğollar gibi yaparlar: otuz bin silahsız budist hacı, yüreklerine seslenebilme umuduyla karşılarına çıktığında, bir anlık şaşkınlıktan sonra hepsini yok ettiler.

tuzağa düşersek yandık. kardeşlikten söz ediyoruz. karşımızdakilerin dilenci ve intikamcı, çirkin, sağlıksız, ahlaksız, acımasız ve despotik olduğunu unutuyoruz. bizlerin en berbatından daha kötü ve en kararlı safsatacılarımızdan daha yalancı olduklarını unutuyoruz.

ama sonradan moğolların budist olduğunu söylerseniz, ben de hacıların öldüğü cevabını veririm. bizim ölmemiz gerektiğinde, boğazımızı uzatmayalım ve aldatılmış duygularla ölmeyelim, karşıtlarımıza yüreklilikte onlarla eşit olduğumuzu kanıtlayalım, yenildiğimizde onların bize muamele edeceği gibi davranalım onlara.

4.12.2018

cenap şahabettin

ahmet haşim

cenap şahabettin, çocukluğumdan beri sevdiğim bir şairdir.

edebiyata tamamen yabancı bazı münakaşaların gölgesi altında kalan alıştığım çehresi bana son senelerde birden sevimsiz ve yabancı görünmeye başlamıştı. herkesle beraber ben de bu süslü ve zarif ruhu sahtelikle sakatlanmış ve lisanını fazla yüklü bulmaya başlamıştım.

geçenlerde, tenha bir gece gezintisinde, unutulmuş zannettiğim bazı mısralarının mehtaptan cesaret alan titrek kış kuşları gibi birden hafızamın uzak dalları üzerinde ötüştüklerini duydum. ruhum titreme içinde kaldı.

düşmüştü siyeh berk-i şebe şebnem-i simin
şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde

(düşmüştü gecenin siyah yaprağına gümüş şebnem
şebnem gibi titrerdi ay gecenin üzerinde)

kullanılan kelimelerin bugünkü düşkün kıymeti haricinde, şiirin anlattığı gece alemi gözlerimizin alıştığı, o eski alem değildir: "gece büyük ve siyah bir yapraktır. ay bu yaprağın üzerinde iri bir şebnem tanesi gibi duruyor." bu garip ve güzel şiir manzarası eski olmak şöyle dursun, hatta bu sahada henüz varmadığımız bir yenilik ve tazelik merhalesindedir.

zülfünü bi-nizâm ü bi-pervâ
dağıtır şâne-i tabiiyyet
cem eder bâ-kemâl-i istiğna
lemse-i şûh-ı bâd-ı nisviyyet

(zülfünü düzensiz ve pervasız
dağıtır tabiatın tarağı
toplar gönül tokluğunun olgunluğuyla
kadınlık rüzgârının şuh dokunuşu)

bu dört mısrayla çizilen çehre fransız ressamı helleu'nün en zarif kadın başlarını bile geçiyor. altın saçlar, paris veya viyana'nın en usta bir berberi makasıyla kesilmiş gibidir. dağılan saçları toplayan el çağdaş bir zarafetin terbiye ettiği en dişi hareketlerle kımıldanıyor.

ya kelimeler? ya bu farsça ve arapçanın gülünç bir israfla kullanımı? bu, istenilerek yapılmış bir hünerdir. zira onun yazdığı senelerde birçok şair sade denilecek bir lisanla yazardı. esasen bir türk için türkçe yazmak kadar kolay ve tabii ne olabilir? fakat cenap şahabettin genç olduğu senelerde fransa'da gayet itibarda olan roman okulu'nun türkiye'de bir takipçisiydi.

roman okulu şairleri ingilizlerin "pre-raphaelite"leri gibi yeni mazmunları orta çağ'a mahsus kisveler içinde göstermeyi isterler, sözlüğün en unutulmuş kelimelerini zümrüt, yakut, inci ve elmas türünden çok değerli mücevherler gibi yeni bir hayale göre örülmüş altın kafesler üzerine bindirirlerdi. bunlar eski değil, eskiliği estetik bir endişeyle yenileştiren sanatkârlardır.

cenap şahabettin de aynı estetiğe göre, dokusu halis türkçe olan bir lisan içinde, tınısı garip eski kelimelere kasten yer verirdi. çin ve japonya'dan getirilmiş eski mermerler, billurlar, ipekler ve seccadelerle süslü yeni bir salon ne kadar eskiyse, cenap'ın şiiri de o kadar eskidir.

eda ve hayaldeki yapmacığa gelince, bu da yeni şiirin en güzel hususiyetlerinden biridir. yeni kadın çehreleri gibi. geçenlerde bir yazarın dediği üzere, şimdi boyanmamış bir kadın yüzü insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor.

dizeler

lucretius


zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki
çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar

içi arınmamışsa, neler bekler insanı
kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna
tutkuları içinde ne kemirici kaygılar
ne korkular içinde kıvranır insan
ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet
öfke, gevşeklik ve tembellik

her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı kaderin

her şey kendine göre gelişir ve hepsi
sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını

görmüyor muyuz
bocalıyor insan, aranıyor hep
yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi

nedir doğanın istediği bizden, illetsiz bir bedenden
varlığının güzel tadını çıkaran
hiçbir şeyden korkmaz bir ruhtan başka

3.12.2018

homo deus: yarının kısa bir tarihi

yuval noah harari

hikâyeler insan toplumlarının temelleri ve dayanaklarıdır.

ünlü ve muhtemelen uydurma bir anekdot, nobel ödüllü anatole france'la güzeller güzeli yetenekli dansçı isadora duncan'ın 1923'teki buluşmasını anlatır. o dönemdeki popüler insan ırkının ıslahı hareketini tartışırken duncan, "benim güzelliğim ve senin zekana sahip bir çocuk düşünsene!" dediğinde france yanıtlar: "tabii, ama ya benim güzelliğim ve senin zekanı alırsa ne olur bir düşünsene."

kusurlu bir idealle yola çıktığınızda, kusurları ancak idealin gerçekleşmesi yakınsa fark edersiniz.

eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

insanlar ancak diğer seçmenlerle bir bağ kurabilirlerse demokratik seçimlere tabi olduklarını hissederler. eğer öteki seçmenlerin tecrübeleri bana yabancıysa ve hislerimi anlamayarak hayati çıkarlarımı umursamadıklarını düşünüyorsam, binlere karşı tek başıma bile kalsam oylamanın sonucunu kabul etmek için herhangi bir sebebim olmayacaktır. demokratik seçimler yalnızca dini inanç ya da ulusal efsaneler gibi belli ortaklıkları paylaşan toplumlarda uygulanabilir. seçimler temelde anlaşan insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir yöntem olarak kullanılabilir.

zenginler ve yoksullar doğuştan itibaren aynı beyin yıkama süreçlerinden geçer. zengine yoksulu görmezden gelmesi, yoksula kendi menfaatini bir kenara koyması öğretilir. kişinin kendisiyle yaptığı hiçbir müzakere ya da psikoterapi durumu değiştiremez, sonuçta terapistler de kapitalist sistemin bir parçasıdır.

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür de, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

2016'nın başı itibarıyla dünyadaki en zengin altmış iki insanın varlığı en yoksul 3.6 milyarınkine tekabül ediyor! dünya nüfusunun 7.2 milyar olduğu düşünüldüğünde, altmış iki milyarderin, toplam nüfusun yarısının varlığına sahip olduğu anlamına geliyor bu.

her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

ama devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir. rus devrimi 180 milyon köylü çar'a karşı ayaklandığında değil, bir avuç komünist kendini doğru zamanda doğru yerde bulduğunda başlamıştır.

değişen dünyada bir sanatçı

kazuo ishiguro

kendi itibarımın hiçbir zaman pek farkında olmamışımdır.

insan gençken birçok şey ona sıkıcı ve cansız gelir. ama yaşı ilerledikçe asıl önemli şeylerin bunlar olduğunu anlar.

aynadaki yansımanızı yüzeydeki en ince ayrıntısına kadar çizseniz de oradaki kişilik nadiren başkalarının gördüğü gerçeğe yaklaşır.

gençler çoğu zaman eğlenmekten suçluluk duyarlar.

hayatta yaptığı yanlışlarla yüzleşip onları kabullenmenin insana belli bir tatmin verip itibar kazandırdığı muhakkak. ne olursa olsun, temiz bir niyetle yapılan yanlışlar kesinlikle büyük bir utanç kaynağı sayılmamalı. asıl büyük utanç kaynağı, yanlışları kabul edememek veya etmemek olur.

öğrencilere durmadan bir şeyler anlatmak ve öğretmek pek hoşa gitmez; birçok durum vardır ki, orada sessiz kalmak ve onlara tartışıp düşünme fırsatı vermek istersiniz.

bir ressamın derdi, nerede görürse görsün, güzelliği yakalamaktır.

insan eski başarılarına sonradan farklı bir gözle baksa bile, ömründe o gün benim yüksek dağ patikasında yaşadığıma benzer gerçek bir veya birkaç doyum anı olduğunu bilmenin avuntusunu hiçbir şeyde bulamaz.

ağır roman

metin kaçan

manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kâfidir. eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. sizi sabaha kadar zevkten bayıltır.

on yıl koyun gibi yaşayacağıma bir yıl aslanlar gibi yaşarım.

kardeşlerim, evlilik kutsal bir dükkândır. ilk gece karıya çok iyi davranmak gerekir. size düğün salonundan, kıldan, tüyden bahsetmiyorum. direkt olarak yatakta ne yapmanız gerekir, onu anlatacağım. manita gelinlikli vaziyette yatakta seni bekliyor. manitayı ürkütmemek için, önce radyoda hafif bir müzik yakalayın, nazik bir hareketle odanın ışığını kapatıp kırmızı gece lambasını yakın. gelinliğin üzerinden tül duvağı kaldırıp manitayı alnından zarifçe öpünüz. manitanın gözünde yaş varsa "sus kızım" diyerek, yumuşak bir sesle teselli ediniz. yavaşça yatağa yatırıp hızla soymaya başlayın. manita hâlâ ağlıyorsa iki tokat çakabilirsiniz, bu sizin hakkınız. derin nefes alıp üçte birini dışarı bırakın, manitanın kokusu bütün damarlarınıza yayılınca kendinizi panter gibi hissedeceksiniz.

bak ulan, iyi bak da öğren bu mevzuları, bir gün manitan olursa tecrübesiz hanzolar gibi mitranın yanında putlaşmayasın.

bak oğlum, burası şehir. düşene bir tekme de sen atacaksın. yemek buldun mu yiyeceksin, dayak buldun mu kaçacaksın. herkesin içinde karı gibi gülmeyeceksin.

bak canikom sen çok iyi kalpli bir insansın. fakat bazı şeyler var ki onları mutlaka bilmelisin. şimdi bana âşık olduğunu falan zannediyorsun ama gerçek böyle değil. bu üç günlük bir şey. sana vermesine veririm, hatta köpekler gibi sevişiriz; ancak bu iş nereye kadar gider? beşinci günde senin komplekslerinle ve geçmişimi yüzüme vurmanla karşılaşmak istemiyorum. istersen bir deneyelim. benim için hiç fark etmez, aşkımız felaketle sonuçlanınca sakın kendini harap etme canikom. ayrıca benim pahalı bir kadın olduğumu sakın unutma. zevk düşkünüyüm ve inançsızım.

çirkin bir insanın kolera'da aç kalması kadar ümit kaybettirecek bir mevzu dünya yüzünde yoktur.

zeki olan tüm bitirimler gibi o da sadece namı için yaşıyordu. tek kelimeyle hayatta kalmak! bu nam bırakma hadisesi, yaşamın bütün güzelliklerini altüst edici bir güçle, bitirimlerin kalbinde bin senedir dolaşıyordu.

2.12.2018

sığınak

hüseyin rahmi gürpınar

kendi evimizde, kendi bucağımızda kendimizi mutlak özgür biliriz. lakin bazen en ehemmiyetsiz bir hizmetçiden, beş yaşındaki aciz bir çocuktan çekindiğimiz, yıldığımız, korktuğumuz sıkıntılı ve çaresiz anlarımız olur. kocanın karıya, evladın babaya karşı saklanacak mühim sırları bulunur. artık o zaman bu sırları en emniyetli çekmece, dolap ve sandıkların kilitleri altına koymaya bile korkarız.

bütün evlerde taarruzdan korunan yer neresidir biliriz. bu, evlerimizin en kirli fakat en gizli bir köşesidir. buranın ismi kesin bir mecburiyet olmadıkça ağza alınmaz. fransızlar bile kendi lisanlarında genellikle bu yerin ingilizce adını kullanmayı bir nevi zarafet sayarlar. haşarı çocuklar ilk sigaralarını burada içerler. etraflarını saran açıkgözlerden çekinen mahcup kızlar ilk aşk mektuplarını burada okuyup yazarlar. burası içine atılan her kabahat ve cinayet vesikasını yutan küçük ağızlı bir kuyudur. en tehlikeli zamanlarda defalarca ketumluğuna müracaat ettiğimiz güvenilir bir sığınaktır.

ölmeden önce ölünüz

osho

yaşam ve ölüm olguları batı'da birbirinin karşıtı, birbirini dışlayan iki unsur olarak görülür. ölüm bir korku nesnesi, bir tabu, üzerinde konuşmaktan kaçınılan bir konudur. bir din profesörünün bir keresinde söylediği gibi: "artık cinsellik rahatlıkla tartışılabilen, ölüm ise müstehcen bir konuya dönüştü."

jean paul sartre'a ait bir cümle, batının ölüme bakış açısının tipik bir örneğidir: "yaşama anlam veren şey asla ölüm olamaz; o tam tersine prensipte yaşamın tüm anlamını silen şeydir."

ayrılığın kendine özgü bir güzelliği vardır, tıpkı kavuşmanın olduğu gibi. ayrılığın kendine özgü bir şiirselliği vardır, kişinin onun dilini öğrenmesi ve derinliği içinde yaşaması gerekir. o zaman üzüntünün içinden bambaşka türde bir sevinç doğacaktır.

tanıdığınız, sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, varlığınızın bir parçası haline gelmiş biri öldüğü zaman, sizin de içinizde bir şeyler ölür.

tek başınıza, isimsiz, şöhretsiz, saygın olmayan, güçsüz ve tamamen çaresiz bir yabancı olarak öleceksiniz.

ölüm insanlar tarafından bozulamamış tek olgudur. insanoğlu onun dışında her şeyi bozmuş, kirletmiştir. ölüm bir anda bütün maskelerinizi çıkarır, bir anda yalnız olduğunuzun ve tüm ilişkilerinizin bunu unutmak için, bir aile kurup kendinizi yalnız hissetmemek için yaratılmış birer kandırmaca olduğunun farkına varmanızı sağlar. ölüm her şeyi kusursuzca açığa çıkarır.

hiçbir şey yok olmaz, hiç kimse gerçekten ölmez; yalnızca sonsuzluğun bir parçası haline gelir.

doğal olarak insanlar, emekliye ayrıldıkları zaman, dinleneceklerini, rahatlayıp her şeyin keyfini çıkaracaklarını sanırlar. fakat gerçekten emekli oldukları zaman dinlenmenin, rahatlamanın mümkün olmadığını görürler; çünkü tüm yaşamları boyunca hep bir koşuşturmaca, gerginlik, endişe ve keder içinde olmuşlardır. şimdi sırf emekliye ayrıldıkları için, bedenleri altmış yılda kazandıkları alışkanlıklardan bir anda kurtulamaz.

yaşamanın iki yolu vardır. biri sığır gibi yaşamaktır: yatay düzlemde tek bir çizgi halinde. ikincisi ise buddha gibi yaşamaktır: hem yükseklik hem de derinliği olan dikey düzlemde. böylelikle her an bir sonsuzluğa dönüşebilir.

1.12.2018

rüzgârda dans eden bir çocuğa

william butler yeats



sen dans et orada kıyıda
senin ne umurunda
rüzgâr ya da kükreyen sular
savur tuzlu damlalarla ıslanan
saçlarını havaya
gençsin, nereden bileceksin
soytarının zaferini ya da aşkın
ele geçer geçmez yitirildiğini
en iyi çalışanın ölüp gittiğini
bütün demetlerin dağıldığını
neden korkacakmışsın sen
rüzgârın acımasız uğultusundan