17.08.2018

bıçak sırtı

philip k. dick

aşk, sekse verilen bir başka addır.

üzüntü gibi bir hisse kapıldığında başka bir numara çevirerek ondan kaçamazsın. yaşamın her anını kapsayan bu tür bir üzüntü, keder kendi kendini yeniler.

her yaşam birdir. shakespeare'in eskiden dediği gibi, "hiçbir insan bir ada gibi yalnız değildir."

bu tür insanların dış dünyada yaşamaları imkânsız. şizoid kişilikler fark edilmeden ortalıkta dolaşamazlar.

insana benzeyen bir robotun herhangi bir makineden farkı yoktur.

bir empati kutusu sahip olunabilecek en özel nesnedir. bu bedeninin bir çeşit uzantısıdır. diğer insanlara dokunmanın, kendini yalnız hissetmemenin tek yoludur. herkes bilir bunu.

sürüngenler ve böcekler haricinde tüm hayvanlar yaşamak için ilgiye ve sıcaklığa ihtiyaç duyarlar.

mars yalnızlıklar beldesidir. buradan daha da beter bir yalnızlık.

keçinin en önemli avantajı, onu çalmak isteyecek kişiyi boynuzlamasının ona öğretilebilmesidir. keçi sadık bir hayvandır ve hiçbir kafesin zincirleyemeyeceği özgür, doğal bir ruhu vardır. ayrıca sizin farkında olmadığınız ek bir özelliği de vardır. çoğunlukla bir hayvanı satın alıp eve götürürsünüz ve sabah uyandığınızda herhangi bir radyoaktif nesneyi yiyip ölmüştür. oysa bir keçi için radyoaktif yemekler tehlike yaratmaz; çünkü keçi seçtiği her şeyi yiyebilir. hatta bir ineği, atı ve özellikle kediyi öldürebilecek nesneleri bile.

hayvanlar, hatta yılan balıkları, sincaplar, yılanlar ve örümcekler bile kutsaldır.

biz kahrolasıca üstün zekâmıza fazla güveniyoruz ve sonunda bizi mahveden de bu oluyor.

nereye gidersen git, yanlış yapmaya devam edeceksin. yaşamın temel şartı bu. kendi kimliğini çiğnemek zorunda kalmak. zamanı geldiğinde yaşayan her canlı bunu yapmak zorunda. bu en büyük gölgedir. yaradılışın bozguna uğratılmasıdır. bu evrendeki tüm canlı yaşamın kanını emen lanettir.

bazen yanlış bir şey yapmak doğrusunu yapmaktan daha iyi oluyor.

16.08.2018

hayvanlardan tanrılara sapiens

yuval noah harari

bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

hristiyanlık ve müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı, bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

tarihsel kayıtlar homo sapiens'in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.

şempanzelerin alfa erkekleri güçlerini olabildiğince çok dişiyle seks yapmak için kullanıp kendi sürülerinin gençlerinin önemli bir kısmına babalık ederken, katolik alfa erkeği cinsel birleşmeden ve çocuk bakımından tamamen kaçınır.

bir şempanze homo sapiens'le yaptığı bir sözlü tartışmayı kazanamaz; fakat maymun, insanı bir oyuncak bebek gibi parçalayabilir.

tarım ve sanayi toplumları üyelerinin büyük bir kısmı evcilleştirilmiş hayvanlardır. sahipleriyle eşit olmasalar da yine de onlar gibi topluluğun üyeleridirler. bugün yeni zelanda toplumu 4,5 milyon sapiens ve 50 milyon koyundan oluşmaktadır.

tutarlılık, durgun zihinlerin oyun alanıdır.

kolektif insan bugün eski grupların bildiğinden çok daha fazlasını biliyor. ama birey olarak bakıldığında, eski avcı toplayıcılar tarihteki en becerikli ve bilgili insanlardı.

ortak bir mite inanan çok sayıda yabancı, başarılı iş birliği yapabilirler.

yazının insanlık tarihine en önemli katkısı şudur: yavaş yavaş insanların düşünme ve dünyaya bakış biçimlerini değiştirmiştir. özgür düşünce ve bütüncül bakış, yerini bürokrasiye ve sınıflandırmaya bırakmıştır.

eski bir çin atasözü, "iyi demirden çivi yapılmaz." der, yani yetenekli insanların orduda değil bürokraside görevlendirilmeleri gerekir.

insanların çelişkili şeylere aynı anda inanabilme kapasitesi muazzamdır.

para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven
sistemidir.

zenginler fakirlerden daha ayrıcalıklı olduğunda, parayı hem zengin hem de fakirlerde aynı olan özden daha fazla önemsiyoruz anlamına gelir.

devrimler tanım gereği öngörülemezler. öngörülebilir bir devrim asla patlak vermez.

orta çağ avrupa'sında, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar.

insanlığın gücü kötüye kullanma yönündeki eğilimini de düşünürsek, insanın güçlendikçe mutlu olacağını düşünmek naif bir yaklaşımdır.

nietzsche'nin de söylediği gibi, yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir; buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

15.08.2018

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

13.08.2018

ön söz

john fowles

james ve carolyn robertson bu baskı için doğaya ilişkin bir iki şey daha eklemek isteyip istemediğimi sorduklarında, önce kuşkuluydum. bunun nedeni 1979'da ağaç'ta söylemiş olduklarımdan utanmam değildi. doğa beni büyülemeye, sevindirmeye ve bana bir şeyler öğretmeye devam ediyor. ayrıca, her ne kadar inançsız biriysem ve doğa sözcüğünü emerson'ın kullandığı anlamda kullanmasam da, onun gibi ben de doğayla söyleşip ilişki kurmadan geçen günlerimin profane olduğu duygusunu hâlâ taşımaktaydım.

isteksizliğimin asıl nedeni, bizi taş devri'ne zincirlerle bağlayan sayısız korku ve batıl inançtan kendisini kurtaramayan kendi türümün zalimliği ve aptallığı konusunda gitgide artan umutsuzluk duygusuydu. bu zalimlik ve aptallık, en açık biçimde insan dışındaki diğer türlere ve yaşam biçimlerine karşı körü körüne düşmanca tutumda görülmektedir.

romanlarımı yazdığım bu sıkışık ve aşırı kalabalık britanya adaları'nda, doğa ile aramızda makul bir ilişki, hatta birbirlerine karşı yarı terbiyeli bir ortaklık ilişkisi kurmadaki yeteneksizliğimiz trajik bir durumdur.

biz ingilizler daha çok diğer konulardaki genel hümanist yaklaşımımızla gururlanırız. oysa hâlâ daha liderlik yapabileceğimiz ve yapmamız gereken bu alanda dünya lideri değiliz.

günümüzde dünya kimi zaman kıyamet gününe öylesine yakın, öylesine felaketin eşiğinde görünüyor ki, gerçekten marazi biri için, dünya neredeyse dikkat çekecek ölçüde hastadır. belirli türde bir şair, ince zekasını ve süslü zevkini, ölümün eşiğinde ve çökmekte olanı betimlemekteki ustalığını göstermek için bu fırsatın tadını çıkarabilir (ve bu tür şiirler hep çok satar). ama bu, belki ben bir şair değil de bir romancı olduğum için, benim betimlemek isteyeceğim bir manzara değildir.

iyimserlerin kuruntusu da, şu son iki bin yılda bu denli gelişme göstermemizin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu düşünmeleridir. korkarım benimkisi daha çok kötümserlerin sistemli karşılığını andırıyor: bu denli az büyümüş olmamız ne kadar korkunç!

düşünceleri bana her zaman çok çekici gelmiş olan montaigne'e dönüyorum. montaigne, constructions arbitraires de vesprit'den çok tarihin petits faits'si dediği şeye bağlıydı, yani aklın başdöndürücü zihinsel gökdelenleri karşısında gerçek tarihin küçük olgularına. ben de öyleyim ve montaigne'in insanlığa ilişkin en özlü deyişini hep aklımda tutmuşumdur: vain, divers et ondoyant - anlamsız, değişken ve deniz gibi, ebediyen dalgalanan. kendimi hep orada, dalgayı andıran özelliğin, ondoyant'ın içinde bilmişimdir.

bu gezegenin her yerindeki tüm doğa beni büyüler. bir su değirmeni için ırmak, bir ampul için elektrik enerjisi neyse benim için de doğayla olan deneyimim, hiç kuşkusuz, yaşamımdaki en temel güç kaynağıdır. onsuz yaşamı tahayyül edemem.

son zamanlarda bu ülkede abd kaynaklı mükemmel bir televizyon dizisi gösterilmişti. vahşi batı adındaki bu dizide stephen ambrose'dan bir alıntı yapılmış, bu alıntı da beni çok etkilemişti. dakota'daki black hills (kara tepeler) için yapılan 1869-1876 savaşı sırasında, biri beyaz biri yerli iki kahramandan söz ediyordu ambrose:

"crazy horse halinden memnundu. değişmek istemiyordu. sürmekte olduğu yaşamın mükemmel olduğunu düşünüyordu. yalnızca yaşamını sürdürebilmeyi istiyordu. custer hep yeni bir şey olmayı isteyen amerikan tarzını benimsemişti. hep gelecekte bir şeyler elde etmeye çalışıyordu -daha çok prestij, daha çok güç, daha çok tanınma. crazy horse daha iyi olmak istemiyordu; yalnızca var olmak istiyordu."

bu, her zaman amerika'nın yolu üzerindeki çok tehlikeli kayalıklar olarak algıladığım şeye çok yakın. en güzel zaferlerinden birçoğuna custer'ın tavrı yol açmıştır; yine de, her zaman arka planda, olanaksızı elde etmeye yönelik ümitsiz ve şiddetli özlemle birlikte gerçek ve fiili dünyada yaşamayı öğrenme zorunluluğunun sabırsızlığı yatmaktadır.

var olmak ve yeni bir şey haline gelmek arasındaki böyle bir ayrım uzun süredir aklımı meşgul ediyordu. kuşkusuz bu ayrım yalnızca amerika'yı değil, benim gibi kendilerini, bir bakıma ingiliz olduğu kadar da amerikalı sayan herkesi etkiler.

bilim, custer gibi davranır; yalnızca var olmanın sıkıcılığını fazlasıyla hakir görür ve başka bir şey olmaya aşırı faustvari bir istek duyar. tüm zaferlerinde bilgelikten yoksunluk göze çarpar; var olma bilincinin önemini ya da bu bilincin insanlık durumunun temeldeki kararsız gerçekliğine dayalı olduğunu kavrayamaz. her bir insandan yalnızca bir tane vardır; bu, cinsiyet, ırk, tür ve tüm diğer ayrımlardan bağımsız bir olgudur. bu bireysellik bizim hem sıkı gözetim altındaki hapishanemiz hem de göz ucuyla baktığımız cennetimizdir. var olmamızın değil, yaşamamızın nedenidir. 

kendimi böyle saçma ve boş laflarla anlatmak, bana bu kadar anlam ifade etmiş tüm şeyler hakkında artık hiçbir şey söyleyememek bana acı veriyor. beni belki de normallikten uzak kalmış, tuhaf ve toplum dışı biri olarak kabul edeceksiniz. yetersizliklerime karşın, vahşi doğaya gerçekten saygı göstermemi takdir edeceğinizi umuyorum; ayrıca kendilerini, vahşi doğa olmaksızın da yaşayabilecek kadar mükemmel biçimde evrimleşmiş sayan herkesin bu bilgisizliğine de acıyorum. bu tür insanlar yok olmanın peşinde koşuyor gibidirler; günümüzdeki gibi, bu aradıkları şeyi de bulacaklardır.

hiç yoktan bir evren

lawrence krauss

bilimde büyük etki yaratmanın yolu, sürüyle birlikte gitmekten değil, ona ayak diremekten geçer.

"nasıl oluyor da hiçbir şey olmayacağına bir şey var?"

kapalı bir evrende bir yönde yeterince uzağa bakarsanız kafanızın arkasını görürsünüz.

karanlık enerjinin kökeni ve doğası hiç kuşkusuz bugün temel fiziğin en büyük muammasıdır. nereden kaynaklandığına ya da neden sahip olduğu değerde olduğuna dair temel bir anlayıştan yoksunuz. evrenin genişlemesine neden nispeten yakın bir dönemde, yalnızca son 5 milyar yıl içinde hakim olmaya başladığına dair de bir fikrimiz yok bu yüzden. karanlık enerjinin niteliğinin evrenin kökeniyle temel bir bağı olduğundan kuşkulanmamız gayet doğal. öyle sanıyoruz ki geleceğimizi karanlık enerji belirleyecek.

matematiksel bakımdan güzel olan yegane evren, düz bir evrendir.

kesin olan bir şey vardır: toplam enerjinin tam ve kesin olarak sıfır olduğu tek bir evren vardır.

bilim, fizikçi steven weinberg'ün vurguladığı üzere tanrı'ya inanmayı imkansız kılmaz, daha doğrusu tanrı'ya inanmamayı mümkün kılar. bilim olmaksızın her şey bir mucizedir. bilimle birlikte hiçbir şeyin mucize olmaması olasılığı kalır. bu durumda dini inanç giderek gereksiz ve ilgisiz bir hal alır.

hiçlik kararsızdır. hiçlik, bir anlığına bile olsa her zaman bir şey üretir.

ilahiyatçılar toplu iğnelerin başı üzerine oturan melekler ya da bugünkü eşdeğeri her neyse onun hakkında fikir yürütebilirler. ilahiyat ondalık basamaklardan yoksun olmakla kalmıyor: gerçek dünyayla en ufak bir bağıntıdan da yoksun. thomas jefferson'ın virginia üniversitesi'ni kurarken dediği gibi:

"ilahiyat profesörlüğünün kurumumuzda yeri olmayacak."

12.08.2018

usta ile margarita

mihail bulgakov

bazen iyilik, insanın hiç beklemediği bir anda, büyük bir sinsilikle, en ufak deliklerden süzülmeyi becerir.

alexander herzen: kahrolsun eğretilemeler, üstü kapalı sözler. özgür insanlarız, köle değil; gerçeği masal kılığına sokmaya ihtiyacımız yok!

"kadınlardan çekinilmesi gereken tek bir durum var, aptal olmaları. yazar, aptal bir kadına düşmüşse hapı yuttu demektir."

müteahhitler nadir rastlanan bir haydut çeşididir.

nikolay zabolotsky: hep böyledir zaten. doğa her canlı varlığı, özellikle de insanı koruyacak bir yol bulur her zaman; üstelik insanın bazen ona efendilik taslamasına karşın. kişiliğimiz beş yaşında oluşur, bundan eminim. sonradan, kişiliğin üstüne zırh gelir. savunacak bir şey olsun yeter. hemen uyum yeteneği ve korunma içgüdüsü ortaya çıkar; herkes için aynı olmaz belki ama bizim için kaçınılmaz bir şey bu.

içinde sürpriz barındırmayan, kendi kabuğunda yaşayan bir insanın, ilginç bir tarafı olmaz.

sergey yermolinski: insanın güvenini yitirip tepetaklak yuvarlanmasının kolay olduğu kriz günlerinde, kendini üzüntünün kollarına bırakıp bir kurban olarak görmesinden, her şeyden büyük bir acıyla söz etmesinden daha kötüsü yoktur.

akıllı kişilerin akıllılığı, en karışık işleri çözebilmelerinden gelir. hem de en basit yoldan.

doğrusunu isterseniz, şaraptan, kumardan, güzel kadınların dostluğundan ve yemek sonrası konuşmalarından kaçan bir erkekte sağlıklı olmayan bir şey vardır. böyle adamlar ya ağır hastadır ya da çevrelerindekilerden gizlice nefret ederler. tabii, birtakım istisnalar da çıkabilir.

bazı şeyler vardır ki onlara karşı ne toplumu bölen duvarlar, hatta ne de ülkeleri ayıran sınırlar para eder.

oda hizmetçileri, her zaman her şeyi bilirler. onların kör olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.

gogol: bu dünyada olup bitenler bazen ne kadar da saçma oluyor. insan şunu, bunu, bir başka olayı kabul edebilir elbette. hatta en akla gelmeyeni bile. hem sonra saçmalığın bulunmadığı bir yer var mı? ne denirse densin bu tür olaylarla karşılaşılabilir. seyrek de olsa karşılaşılabilir.

evli olmadığım için de mutluyum. ah efendimiz, bekarlığın özgürlüğü bu dayanılmaz yüke tercih edilir mi hiç?

kedilerin sinsi bir görünüşü varsa ne yapalım? bu onların yaradılıştan kötü olmalarından değil, her zaman kendilerinden güçlü bir varlığın -köpek ya da insan- onlara kötülük edeceği ya da bir yerlerini sakatlayacağı korkusundan ileri gelir. her ikisini de yapmak kolay iştir, ama bu kimseye bir şey kazandırmaz, bakın söylüyorum, hiç, hiçbir şey kazandırmaz!

hiçbir şeyi unutmamalı insan, önemsiz olanları bile.

hemingway, "yaratıcının yaratmaktan başka kaygısı olmamalı." der.

ey tanrılar, tanrılar! toprak, akşamları nasıl da kasvetlidir! bataklıkların üstünde uçuşan sisler ne de çok sırla doludur! bu sislerin arasında gezinen, ölmeden önce çok acı çeken, çok ağır bir yük taşıyarak bu toprağın üzerinde uçan kişi bilir bunu! bu yorgunluğun ne olduğunu bilen bilir. ve en ufak bir pişmanlık duymaksızın bu toprağın sislerinden, ırmaklarından, göllerinden kopar, yüreği tüy gibi, kendini ölümün elleri arasına bırakır. ölümün, yalnız ölümün huzur vereceğini bilir.

tılsımlı deri

balzac

kamuoyu tüm fahişelerin en kokuşmuşudur.

manevi alemin iki zıt ucunda yer alan vahşiler ve bilge insanlar mülk sahibi olmaktan aynı şekilde tiksinirler.

insanoğlu uçurumun kenarında dans eden bir ip cambazından başka bir şey değildir.

aşırılık, sevgili dostum, tüm ölümlerin kraliçesidir. tüm aşırılıklar kardeştir.

yaşamla ölüm arasında son bir kuruşu kalmış bir adamın kumarhaneye gitmesini anlayışla karşılarım.

düşüncesinde gerçekliğin tüm izlerini taşıyarak; ruhunda mutluluğun kaynaklarını, dünyevi kirlerden arınmış binlerce ideal hazzı taşıyan bir insanın hayatı ne kadar güzeldir!

kötülük belki de şiddetli bir mutluluk duygusundan başka bir şey değildir.

vatan geçimsiz ve erdemli bir kadına benzer, ölçülü okşayışlarına ister istemez katlanmamız gerekir. bizim için vatan, değiş tokuş edilen fikirlerin satır başına göre fiyatlandırıldığı, her günün leziz sofraların donatıldığı içki âlemleriyle, gösterilerle geçtiği, her yanın vesikalı fahişelerle kaynadığı, gece alemlerinin ertesi sabaha kadar sürdüğü, aşkların kentli kadınlar gibi dakik olduğu bir mekandır.

hiçbir bilim ya da erdem bir damla kanın yerini tutamaz.

ilk günahlarımızı işlemekten onca keyif almamızın nedeni, onları pişmanlığın tatlı sertliğiyle güzelleştirecek bir vicdanımızın olmasıydı.

kuşkucular en vicdanlı insanlardır.

her zaman kendisiyle çatışma halinde olan, umutlarını şu anki sıkıntılarıyla gölgeleyen ve sıkıntılarını kendisine ait olmayan bir geleceğe erteleyen insanoğlunun tüm davranışlarında tutarsızlığın ve zafiyetin izleri vardır.

aşk nerden eseceğini bilemediğimiz bir rüzgâr gibidir.

bir insanı yargılamak için, en azından, düşüncelerini, bahtsızlıklarını, duygularını bilmek gerekir. hayatı yalnızca maddi olaylarla değerlendirmek ahmakların yazacağı kronolojiden başka bir şey değildir.

rahipler, hâkimler ve kadınlar giysilerinin tamamını asla çıkarmazlar.

vicdanımız, onu hâlâ yok etmediysek, yanılmaz bir yargıçtır.

erdem tüm tiyatro oyunlarının ana teması, tüm dramların sonucu, tüm yargıların temelidir.

beyin kanaması hedefini şaşmayan bir mermidir.

düşmüş kişilerin en beylik saçmalıklarından biri, insanları tanımak ve kendini onlara tanıtmaktır. bedensel ve ruhsal acılar çeken, paradan ve güçten yoksun kişilerin paryalardan farkı yoktur. o kendi ıssızlığında yaşamalıdır. sınırları aşmaya kalkarsa, onun için, her yer bakışların, davranışların, sözlerin soğukluğuyla karşılaşacağı bir kış gününden farksızdır; aşağılanmamışsa bu mutlu bir tesellidir.

bir insanın hayatı dünyanın bütün görevlerinden daha değerlidir.

zafer hüzünlü bir mirastır. zor elde edilir ama kolayca kaybedilir. tıpkı mutluluğun budalaların bencilliğinden kaynaklandığı gibi, zafer de büyük insanların kendilerini dev aynasında görmesinden kaynaklanır.

insan gücü yaratmaz, yalnızca yönlendirir; bilimse doğayı taklit etmekten ibarettir.

doğa her zaman için en iyi doktordur.

insanın en güç katlandığı duygu, özellikle de bunu hak ediyorsa merhamettir. kin, insanı intikam tutkusuyla yaşatan bir iksirdir; ama merhamet duygusu bizi iyice güçten düşürerek öldürür. merhamet, sinsice şefkat kılığına bürünmüş bir aşağılama, şefkatle karışık bir hakaretten başka bir şey değildir.

11.08.2018

güvercin

patrick süskind

öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar.

yürümek yatıştırır. yürümede sağaltıcı bir güç vardır. düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı - bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır.

jonathan'ın ruhunda clochard'a karşı her tür gıpta duygusu silinmişti. bugüne kadar içinde zaman zaman, bir insanın hayatının üçte birini bir bankanın kapıları önünde geçirmesinin anlamlı olup olmadığı, arada sırada bir avlu kapısı açıp müdürün limuzini önünde selam durmasının, az bir izin ve en büyük bölümü vergiler, kira, sosyal sigorta payları biçiminde iz bırakmadan kaybolan az bir maaş karşılığında. hep aynı şeyleri yapmasının anlamlı olup olmadığı konusunda hafif bir kuşku kıpırdanmış idiyse - şimdi bu sorunun yanıtı, rue dupin'de içine işleyen o korkunç görünümün açık seçikliğiyle gözlerinin önünde bulunuyordu: evet, anlamlıydı. hem de çok anlamlıydı; çünkü onu, kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan koruyordu. kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan daha rezilce ne vardı? bu indirilmiş pantolondan, bu çömelişten, bu zoraki, çirkin çıplaklıktan daha aşağılayıcı ne vardı? o ayıp işi bütün dünyanın gözleri önünde görmek zorunluluğundan daha zavallıca, daha küçük düşürücü? defi hacet! daha adı bile açığa vuruyor ne azap olduğunu. ve bu işte de, karşı konulamayacak her zorunlukta olduğu gibi, bir parçacık olsun katlanılır bir şey olabilmesi için, ortada kesinlikle başka insanların olmaması şarttı. ya da en azından yoklarmış görüntüsünün olması: bir orman, eğer şehir dışındaysa insan, açıklık arazide yakalanmışsa bir çalılık ya da en azından bir tarla kanalı ya da akşam alacası ya da hiçbiri yoksa, en az bir kilometre ileride hiç kimsenin görülmediği bir düzlük.

ya şehirde? insanların kaynaştığı şehirde? hiçbir zaman doğru dürüst karanlığın çökmediği şehirde? terk edilmiş bir viraneliğin bile insanı saygısız bakışlardan yeterince korumadığı şehirde? işte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. bu dört duvara, defi haceti için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. az parayla geçinebilirdi jonathan. eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantolonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir köşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. ama insan bir büyük -şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu-, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. o zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı. o zaman ölüm daha iyiydi. jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu. evet, hayatına verdiği düzen doğruydu! varlığı, baştan sona başarılı bir insan varlığıydı. ortada üzülecek, kendinde olmayıp başka insanlarda olduğu için gıpta edilecek hiç ama hiçbir şey yoktu.

9.08.2018

türkler

dostoyevski

istanbul er ya da geç bizim olmalıdır.

günümüzde neredeyse bütün avrupa az ya da çok türk'e sevdalanmıştır. önceleri avrupa, türklerde büyük ulusal güçler aramaya çalışmıştı; ama aynı zamanda da avrupa devletlerinin hemen hemen hepsi sırf rusya'ya duyduğu nefretten böyle davrandığını içinden geçirmiyor değildi. gerçekte, türkiye'de doğru ve sağlıklı ulusal bir organizmanın bulunmadığını, dahası bu organizmanın kesinlikle kalmadığını, çözüldüğünü, zehirlendiğini ve çürümeye yüz tuttuğunu, türklerin düzgün bir devlet olamayacağını, zira asyalı bir sürü olduğunu anlamamaları mümkün değildi.

geçenlerde bizim bir iki gazetede, barbarlıkları ve işkenceleriyle maruf türklere aynı biçimde karşılık vermenin bu vahşeti azaltmada işe yarayıp yaramayacağı üzerine bir görüş yer almıştı. tutsakları ve yaralıları burunlarını, çeşitli organlarını kesmek gibi akla hayale gelmedik işkencelerden sonra öldürüyorlar. kundaktaki bebekleri öldürmede adeta uzmanlaşmışlar, eğlence olsun diye, yoldaşları başıbozukların delice kahkahaları arasında bebeği iki bacağından kavrayıp bir anda gövdesini ikiye ayırıyorlar.

bulgaristan'daki vahşetten sonra moskova'ya getirilen anasız babasız çocukların yerleştirildiği bir yuvada on yaşlarında hasta bir kız çocuk var, gözleri önünde türklerin babasını diri diri yüzmelerine tanık olmuş. bu dehşeti unutabilir mi?

bu barınakta hasta bir bulgar kız daha var, o da on yaşlarında. korkunç olaylar yaşamış zavallı. iki üç yaşındaki erkek kardeşini, küçücük yavruyu türkler almış, önce gözlerini oymuşlar, sonra da kazığa geçirmişler. yavrucuk ölene kadar uzun süre inlemiş. bütün olay kızın gözleri önünde olmuş. bu kız yaşamı boyunca bu yaşadığı dehşeti unutabilir mi?

bu yalancının piri, bu basit millet, gerçekleştirdiği canavarlığı kabul etmiyor. sultanın nazırları tutsak öldürmenin mümkün olmadığına, zira "kuran'ın bunu yasakladığına" dünyayı inandırmaya çalışıyorlar. bu alçak ülkeye karşı insanca davranmak mümkün değildir; ama insanca davranıyoruz işte. ancak bebeklerin gözlerinin oyulmasına asla izin verilemez. bu canavarlığa kökünden son vermek için zalimlerin elinden silahları almak, zulme uğrayanları bir an önce kurtarmak gerekiyor.

istanbul eninde sonunda bizim olacaktır.

vathek

william beckford

şiddetli kötülükler, şiddetli çareler gerektiriyor.

başarı, ahmakların ve kötülerin cezasının ilk sopasını oluşturur.

bilmemesi gereken şeyleri bilmeye çalışan ve gücünü aşandan fazlasını üstlenen kendini bilmez faniye yazıklar olsun!

kendilerini şimdi utanç duydukları bu aşırılığa zorlayan görülmez güç üstünde bir daha hiç düşünmediler; çünkü sadece araçları oldukları iyiyi sıkça kendi erdemleri sayan insanların, önleyemedikleri saçmalıkları da üstlerine alınmalarından daha doğal bir şey yoktur.

zalim eylemlerin ve dizginlenmemiş tutkuların, yaradan'ın insan bilgisine çizdiği sınırları aşan kör merakın cezası böyleydi, böyle de olmalıdır! olağanüstü varlıklara özgü şeyleri öğrenmek isteyen ve budala gururu yüzünden bu dünyada insanın alçak gönüllü ve cahil olması gerektiğini anlayamayan huzursuz ihtirasın hüsranı da böyle korkunç olmalıdır.

5.08.2018

ulusların düşüşü

daron acemoğlu / james a. robinson

insanların piyasalar aracılığıyla kendi kararlarını vermelerine olanak tanımak bir toplum için kaynaklarını verimli bir biçimde kullanmanın en iyi yoludur. bunun yerine, tüm bu kaynakları devlet ya da dar bir elit kontrol ederse ne doğru teşvikler sağlanır ne de insanların beceri ve yetenekleri etkili bir biçimde tahsis edilir.

kurumlar gerçek hayatta davranış ve güdüleri etkilediklerinden ülkelerin başarı ya da başarısızlıklarını biçimlendirirler. bireysel yetenek toplumun her aşamasında önem taşır fakat pozitif bir kuvvete dönüştürülmesi için o bile kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç duyar.

çoğulculuk ve kapsayıcı ekonomik kurumlar arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. fakat anlaşılması gereken asıl önemli nokta, güney kore ve birleşik devletler'in kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olmalarının nedeni yalnızca çoğulcu siyasal kurumlarının olması değildir; aynı zamanda yeterince merkezileşmiş ve güçlü devletlerinin olmasıdır.

dünya eşitsizliğini anlamak için öncelikle bazı toplumların neden çok yetersiz ve toplumsal açıdan sakıncalı biçimlerde örgütlendiklerini anlamamız gerekir. çoğu iktisatçı ve siyasetçi "meseleyi doğru anlamaya" odaklanır. oysa asıl odaklanılması gereken, yoksul ülkelerin neden "meseleyi yanlış anladıklarına" açıklama getirmektir. konuyu yanlış anlamak genellikle ne cehaletle ne de kültürle ilgilidir. bu ülkeler iktidardakiler yoksulluğa yol açacak seçimler yaptıkları için yoksuldur. meseleyi hata ya da cehalet yüzünden değil kasten yanlış anlarlar.

ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı joseph schumpeter'in deyişiyle "yaratıcı yıkım" getirir. eskiyi yeniyle değiştirirler. yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.

edmund burke: uzun zamanlar toplumun ortak amaçlarına hizmet etmiş büyük bir yapıyı yıkmaya ya da elinin altında kendini kanıtlanmış modeller ve şablonlar olmaksızın yeniden inşa etmeye kalkan herkes son derece ihtiyatlı olmalıdır.

toplumların radikal yenilikler yapmaları için yeni insanlara ihtiyaç duymalarının yanı sıra bu yeni insanların ve neden oldukları yaratıcı yıkımın da çoğu zaman çeşitli direniş odaklarının -güçlü hükümdarlar ve elitler de dahil- üstesinden gelmeleri gerekir.

bugün gözlemlediğimiz dünya eşitsizliğinin kaynağı bu ayrışmada bulunabilir. birkaç istisna dışında günümüzün zengin ülkeleri 19. yüzyılda başlayan sanayileşme sürecine ve teknolojik değişimi benimseyenlerdir; fakir olanlar da benimsemeyenler.

orta doğu çoğunlukla müslüman ülkelerden oluşur ve bunlar arasında petrolü olmayanlar çok fakirdir. petrol üreticileri zengindir fakat bu beklenmedik zenginlik suudi arabistan ve kuveyt'te çok yönlü modern ekonomilerin oluşmasına yol açmamıştır.

woodrow wilson: tekel varlığını korursa daima hükümetin tepesinde olacaktır. onun kendi kendini dizginlemesini beklemiyorum. eğer bu ülkede birleşik devletler hükümetini satın alacak büyüklükte adamlar varsa onu mutlaka satın alacaklardır.

kovboy kızlar da hüzünlenir

tom robbins

hayatın veremediğini bize vermek edebiyatın başlıca görevidir.

yenilgilerimiz kadar zaferlerimizin bedelini de pahalıya öderiz. devam et, çuvalla. ama zekice, şerefinle, adabınla başarısız ol. vasat bir başarısızlık vasat bir başarı kadar çekilmezdir. yenilgiyi kucakla! onun peşine düş. onu sevmeyi öğren. başka türlü özgür olamayız hiçbirimiz.

şiiri olan kültürlerin ya da bireylerin dine ve siyasete ihtiyacı yoktur.

en yüce insanlar sakin, sessiz ve bilinmezdir. gelmiş geçmiş en büyük adamlar kimse bilmeden göçüp gitmişlerdir. kendilerini bir şey iddia etmez, kendileri adına bir ekol ya da sistem kurmazlar. sansasyon yaratmazlar, öylece eriyip aşkın kendisi olurlar.

çürük üzümler ülkesinde kuru üzüme kraliçe derler.

hareket halindeki bir kadının hayallerini tartmak kolay değildir.

elli yaşında kalp krizinden morarıp ölmek, genç kızlığından beri hayatın aksiyonundan bir gıdım tatmamış, sağlıklı, yetmiş yaşında bir dul olmaktan iyidir.

insanlar hayatlarını değiştirecek o büyük olayı metanetle kaygı karışımı bir duyguyla beklerler ama başlarına geldiğinde de hep ıskalarlar; zira metanet de kaygı da at gözlüğüdür aslında.

basit aşk hikayesi diye bir şey yoktur. en gelip geçici gençlik sevdası bile beynin anlayış menzilinin dışında kalacak denli karmaşıktır.

4.08.2018

bulutlar

ahmet haşim

fen, yağmuru lazım olduğu zaman yağdırmak imkanını bulmadıkça veyahut suyun yerini tutacak bir madde keşfetmedikçe dünyanın mutlak hakimleri şu kızıl ufuklar üzerinde sıra sıra yürüyen ve gürleyen siyah bulutlar kalacak.

hint'in kadim din kitabı olan vedalar'da bulutların metaforik ismi ineklerdir. kimyanın sonsuz ilerlemesine rağmen dünya hâlâ gıdasını şu semavi memelerden akan sütte arıyor. fen bulutların keyif ve hevesine hükmedebilmekten şimdilik hayli uzaktır. insan sefaletine karşı bulutları merhamete getirmek için elimizde yağmur duasından başka hiçbir çare yok.

bulutlar bize küsünce nehirler kurur, tarlalar ölür. bahçeler solar, toprak mahsullerini keser, şahısların kesesi ve neticede devletlerin hazinesi boşalır, ticaret durur, sanat durur. bu geniş trajedi çerçevesi ortasında insanın korkunç kaderini bir an tasavvur etmek bile muhayyileyi yakmaya kafidir.

alışılandan biraz daha fazla sürecek bir kuraklık milyonlarca insan neslinin asırlardan beri zahmetle biriktirdiği zekâ sermayesini tüketmeye ve bizi bu derece şımartan bir medeniyeti iflas ettirmeye kafidir. hasılı hayatın sonsuz çarkını döndüren bulutlardır.

şu çarkları suyla dönen dünya eski zaman işi bir değirmenden hâlâ farklı değil.

ulrich ve agathe

ernst fischer

niteliksiz adam'ın "ulrich ve agathe" başlıklı bölümü, dünya edebiyatının en heyecan verici, şaşırtıcı, aynı zamanda hem acılı hem de güzel aşk hikayelerinden biridir. robert musil, burada da en uçtaki şıkka, erkek ve kız kardeş arasındaki aşk gibi cüretkar bir motife el atar. musil bu nedenle de "sapıklık" suçlamasıyla karşılaşmış ve bu bağlamda yalnızca yüksek düzeydeki yazınsal yaratıcılık değil; fakat önemli olan ne varsa görmezlikten gelinmiştir.

antik mitolojide hep karşılaşılan ensest, içerdiği çeşitli çoğulcu evlilik biçimleriyle birlikte artık son bulmuş olan matriyarkal düzenin, bir ilk duruma ve bu durumun patriyarkal düzen tarafından lanetlenişine ilişkin bir anının uzantısıydı. romantizm döneminde ensest motifi yeni bir anlam kazandı. bu motifin ansızın ve gösterişli bir biçimde ortaya çıkışı, burjuva saygınlığına karşı ayaklanma ve stendhal'ın romantik ilkeyi belirleyiş biçimiyle "salt tutku" niteliğindeydi.

bu motif yasak olanı, katıksız günahı temsil ettiği için, romantik outsider'ın, dahi bireyin burjuva dünyasının yalancılığına ve sıradanlığına karşı savunulan bir hakkı olarak, tıpkı helena'nın yeraltı dünyasından çağrılışı gibi, yeniden geçerli kılınmak isteniyordu. ensest motifinin musil'de taşıdığı anlam da aynıdır: mekanize bir uygarlıkta yitirilmiş olan mutluluğu yasak olanda bulmak.

başına buyruk ve geleneksel ahlaktan nefret eden bir bireyci olan ulrich, bütün yaşamıyla topluma meydan okur. onun bireyciliği, dünya ile köprüleri atmaya dayalı veya yalnızca özgürlüğe yapılacak kaçamakları göze alabilen türden değildir. ulrich hiçbir ara çözüm ve sınır tanımaz. özel yaşam alanında mutlak bir özgürlük kavramı egemendir ve bu alan, toplumsal düzen içinde çökmüş olduğundan ve artık hiçbir yükümlülük getiren bir gerçeklik sayılmadığından, sınırsızlığa doğru genişletilir. gerçek olan yalnızca ben'dir ve bu ben en derinlikli içeriğini, düşünülebilecek en özel şey ve toplumun gerçek anlamdaki ötesi niteliğini taşıyan aşkta bulur.

"kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir? eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden kız kardeşime âşık olmayayım? yasak olduğu için mi? sınırsız egemenliğe sahip ben'in tanıyabileceği hangi gerekçeyle? soyun devamını tehlikeye soktuğu için mi? peki ya bundan vazgeçersek? sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi? oysa bu ayıp eski zamanlarda yasaldı."

hiçbir şey, özgür kişiliğin bu zevzekliğe gülüp geçmesini engelleyemez. tam tersine, ancak yasadışı ilan edilen, toplumun bütün yasalarına karşı gelen, topluma köktenci bir tutumla sırt çeviren aşk, mutlak anlamdaki bireyciliğe uygun düşen aşktır. cüretkarca kendi seçmiş olduğunun dışında başkaca bir bağ tanımayan böyle bir aşk, aynı zamanda mutlak anlamdaki bireycilik için bir ölüm kalım sınavıdır: bizim bizden başkasına ihtiyacımız yok ve biz kendimize yetiyoruz; dış dünya yürürlükten kaldırılmıştır.

kapitalist burjuva dünyasında, erkeklerin iktidar ve iş ilişkileriyle, sömürüyle ve rekabetle dolu dünyasında aşkın deformasyonu, romanın leitmotiflerinden biridir. her şeyi pazara götüren bu dünyada "aşktan salt mantığa kadar bütün ilişkiler arz ve talebin, teminatların ve faizlerin dilinde anlatılabilir, psikolojik ya da dini söylemlerle olabileceği kadar iyi anlatılabilir."

böyle bir dünyada kadın yalnızca mal değil; fakat birçok bakımdan aynı zamanda erkeğin bir yaratısıdır. erkeğin ihtiyacına göre, o romantizme kaymak istediğinde azize, cinsel azgınlıklar istediğinde orospu olmak, duruma ve atmosfere göre hizmetçi, eş, doğuran kimliğini takınmak zorundadır. ipler erkeğin elindedir, kadın onun yarı düşü, yarı nesnesi olarak, erkek onun ne olmasını istiyorsa o olmakla, bugün ruhunu, yarın da çorbasını ısıtmakla yükümlüdür. cinsellik alanında avcılığın barbarlığı ve saldırganlığı egemendir; erkek avcı, haydut, fatih kimliğindedir; kadın ise erkeğin tutkusunun maskelerini gözlemleyerek ve onun sahneye koyduğu tiyatro oyunundaki rolünü oynayarak "alınan"dır, kendini vermekle yükümlü olandır.

evliliğin, yani cinsellikten, ekonomik yarar ortaklığından ve çocuk üretme kurumundan oluşma bu karışımın özü ne kadar tuhaf bir nitelik taşırsa taşısın, tuhaflığı ölçüsünde kaçınılmazdır ve daha uzun süre de böyle olmayı sürdürecektir. aşkın evliliğe dayanabildiği çok enderdir, daha sık rastlananı, evlilikten karı ile kocanın arkadaşlıklarının doğmasıdır, en sık olanı ise evliliğin  -yıkılmadığı takdirde- iyi kötü ayakta tutulabilen bir ödüne dönüştürülmesidir. demokrasiye, kadınların seçme ve seçilme haklarına, anayasa ile tanınmış eşitliklerine karşın varlığını hâlâ sürdüren erkekler dünyasında cinsler arasındaki ilişkinin belli bir düzene bağlanmış barbarlık konumunu aşmış olduğu asla iddia edilemez.

buna razı olmamak, yalnızca insanlık anlayışının bir buyruğu değil; fakat aynı zamanda bunun farklı da olabileceğine ilişkin mutluluk verici deneyimin bir sonucudur. kadın ile erkek arasında her birinin kendi egosunu ötekininkinde bir kez daha bulduğu, gerginlik ve gevşeklik içerisinde birinin ötekine eklendiği, doğanın gerçekleştirdiğini bilincin kutsadığı, beden için haz kaynağı olanın ruhu tazelediği, hiçbir şeyin zorlama, maske, poz ve prestij uğruna olmadığı, tarafların birbirine iyilik yapmak istediği, dostluk, sevecenlik ve neşe sunduğu, sohbetin, anlayış göstermenin ve bedensel tutkunun birbirinden ayrılmadığı, erotizmin hep daha yetkinleşen bir oyun niteliğini taşıdığı ve oyunun arkasında da sonsuz bir birleşmenin yattığı bir birliktelik ve iç içe oluş da vardır.

erkek ve kız kardeş arasındaki aşkın bir ögesi olan bu türden bir mutluluk, birbirini hep sezmiş ve bilmiş olmanın, isis ve osiris gibi aynı rahimden gelmenin, başkalık içerisindeki yakınlığın, kendi kanının yabancı damarlarda akışının, başkasının kişiliğinde kendi kaynağının verdiği mutluluktur. ya da goethe'nin dizeleriyle soluklanan bir hayalete ilişkin duygudur:

ah sen, şimdi kapanmış zamanlarda
kız kardeşim ya da karımdın.

2.08.2018

yazarlık

hüseyin rahmi gürpınar

yazarlık tuhaf şeydir. insanın kafası adeta küçük bir motor gibidir. işlediği zaman hiç kesintiye uğramazsa faaliyeti artar. fikirlerini güzel dokur. bir arızaya uğrarsa dokumanın ipliği kesilir. fikrin silsile halinde diziliş düzeni bozulur. bir müddet sonra yine başlayacağınız vakit, kopukluğu güzel düğümleyebilmek için önceden not almış olmalısınız. yani kalemi elinizden bırakacağınız zaman kafanızda doğmaya hazırlanmış fikirlerin birer taslağını not defterinize hemen geçirivermelisiniz.

kolaylaştırarak insanlara anlatabilmek için hakikati tahrif ederler. mazi, hal, istikbal adlarıyla zamanı üçe taksim edebilmek için onun ne olduğunu bilmeniz lazımdır. zamanın nicelik ve nitelik kabul etmesi şöyle dursun, acaba bu mevcut bir şey midir? yoksa bir hayal midir?

zamanın kendi değişerek beni de değiştirmiyor mu? bu değişmeyi zamana atfetmek bir vehimdir. demin söylediğim gibi birçok kelimeyi bizim zavallı dimağımız kendi ihtiyacına göre uydurmuştur. hakikat sandığımız şeylerin hakikatliği bizim fakir kafalarımıza göredir. bizim beynimizin dışında onların hiçbir manaları yoktur. bundan dolayı bizim görüş ve düşünüş tarzımızın, yani insani düşünüşümüzün ötesine çıkınca ne mazi vardır, ne istikbal. yalnız sonsuz bir "hal" vardır.

zamanı zaman yapan, bizim ona izafe ettiğimiz mazi, istikbal vasıflarıdır. bunlar yok olunca zaman nasıl var olabilir? sonsuzluk, halin ince makasıyla ikiye bölünemez. mazi mevcut değildir. istikbal ise henüz gelmemiştir ve bu yüzden de o bir "yok"tur. yalnız içinde bulunduğumuz şimdiki halden bu iki vehmedilen şeyi nasıl yakalayabiliriz?

ebediyet, bütünlüğü itibariyle "başlangıcı ve sonu olmayan" bir varlıktır. biz hadiselere karşı hareketsiz bir seyirci konumunda bulunmuyoruz. o hadiselerin içinde yürüyoruz.

postmodern kadınlar kuşağı

inci aral

her şeyi isteyen genç ve güzel kadınlar karşısında garip bir korku ve çekingenliğe kapılıyorum. onların yanında kendimi yalnız ve çağ dışı buluyorum. bağlılık ya da evliliği konuşurlarken aşka ve erkeklere karşı bağışıklık kazanmışlar gibi dimdik, inançsız bakıyorlar. cinselliklerini bastırmıyor, kendilerini tanımaya, birlikte oldukları erkekten neyi ne kadar alabileceklerini anlamaya çalışıyorlar. duygusallıktan, incitilmekten, değerlerinden aşağı görülmekten korunmak için bir tür görünmez zırh kuşanmışlar sanki. yaşıtları genç erkekler gibi onlar da, kırılganlıklarını örtmek için yapay bir saldırganlık ve kayıtsızlıkla davranıyorlar. gücenikliklerini şakaya boğuyorlar. deri pantolonlar, erkek botları giyiyorlar, saçlarını jölelere buluyorlar. dayanıklı, korkusuz ve dünyayı umursamaz görünüyorlar.

benimki yadırgamak değil, tersine, hoşuma gidiyorlar. şaştığım şu: bütün bunları ne zaman, ne çabuk, nasıl öğrendiler bu kızlar?

daha dün yağlı saçlar, küt tırnaklar ve parkalarla gezen "bacılar"ın çocukları olan bu kuşak, nasıl oldu da, görkemli otellerin balo salonlarında evlenmeyi, gözde avrupa kentlerine balayına gitmeyi, son model spor arabalarla gezmeyi ve pahalı butiklerden giyinmeyi düşler oldular?

anlamaya çalışıyorum onları. bu harika postmodern kadınlar kuşağını.

benim yetiştiğim dönemdeki baskı ve koşullanmalarla yetişmediklerini biliyorum. ben başka şeylere şaşıyorum. konuşma biçimlerine, kullandıkları sözcüklere. öğrendiklerinin, yüzeysel çekiciliğinin ötesindeki içeriksizliğe, kendi iç derinliklerinin ve düşlerinin sığlığına üzülüyorum. özgürlük sandıkları değerlerin anlamsızlığının farkına varamayışlarına.

onların ilkesi, ne olursa olsun iyi ve mutluymuş izlenimi bırakmak. oysa bu gereksiz bir yorgunluk ve aşırı alçak gönüllülük olarak görünüyor bana.

güçlükle kazanılmış bir hayat benimki. bağışlanmış değil.

sevginin ve şiddetin kaynağı

erich fromm

çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.

insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.

"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."

insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.

bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"

sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.

spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."

toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.

"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)

1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.

iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.

1.08.2018

yalnız

edgar allan poe 

olmadım çocukluğumdan beri

başkalarının olduğu gibi

görmedim dünyayı, nesneleri

başkalarının gördüğü gibi

kandırmadı hüznümü, tutkuları

aynı ortak pınarların suları

aynı zevki duymadı yüreğim

aynı şevkle uyanmadı yüreğim

sevdiğim her şeyi yalnız sevdim

çocukluğumda, çocukluk çağında

fırtınalı bir ömrün derinliğinden

çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem

çıktı sellerden ya da pınarlardan

dağlardaki kızıl kayalıklardan

gölgesi dolanan güz güneşinden

onun sonsuzdaki altın renginden

çıktı gökyüzünün yıldırımlarından

yanımdan uçarak geçtiği zaman

ve kasırgadan, gökgürültüsünden

ve buluttan ve bulutun sisinden

-havanın kalanı mavileştiği an-

gözlerimde iblis şeklini alan.

çalışma

sigmund freud

bireyi gerçekliğe en fazla bağlayan -en azından gerçekliğin bir parçasına, topluma sağlam bir şekilde yerleştiren- yaşam tekniği çalışmadır.

libidonun narsistik, saldırgan ve hatta erotik bileşenlerinin esaslı bir bölümünü çalışma hayatına ve buna bağlı insan ilişkilerine kaydırma olanağı çalışma hayatına, toplum içindeki varoluşun korunması ve haklı gösterilmesindeki vazgeçilmezliğinden geri kalmayan bir değer katar. isteyerek seçilen, yani var olan eğilimleri, süren ya da bünye tarafından güçlendirilen içgüdüsel itkileri yüceltme yoluyla yararlı kılan mesleki çalışma özel bir tatmin sağlar. bütün bunlara karşılık insanlar çalışmaya, mutluluğa giden bir yol olarak pek değer vermez ve diğer tatmin olanaklarına akın etmelerinin aksine çalışmaya fazla yönelmezler. insanların büyük çoğunluğu yalnızca zorunlu olduğu için çalışır ve en ağır toplumsal sorunlar da insanlardaki bu doğal çalışma isteksizliğinden kaynaklanır.

cumhuriyet

francesco sorti / rita monaldi

dünyanın cumhuriyetleri özellikle dört şey üzerinde durur. bunlardan birincisi dindir. dinin olmadığı yerde tanrı korkusu yoktur. tanrı korkusunun olmadığı yerde ise adalet bulunmaz. adaletin olmadığı yerde huzur yoktur. huzurun olmadığı yerde de birlik olmaz. ve eğer birlik yoksa bütün davranışlarımızın bağlı olduğu tanrıdan korku da duymayız. ikincisi adalettir. adalet ile yoldan çıkanlar cezalandırılır, iyi olanlar ödüllendirilir. ve adalet yoluyla huzur ve barış korunur. bu da cumhuriyetlerin ayakta kalması için en önemli noktadır. üçüncüsü huzur ve barıştır ve bunlar olmazsa cumhuriyetler yaşayamaz; çünkü huzurun olmadığı yerde birlik yoktur. en sonuncu ve en önemli konu ise işte bu birliktir. o olmadan din zayıf, adalet huzursuz ve barış güçsüz olacaktır. bu nedenle cumhuriyette birlik olmazsa dine önem verilmez, adalet uykuya dalar ve barış yok olur.

yabancı kucak

ian mcewan

insanın evine dönmek istemesi, tatilin iyi geçtiğinin işaretidir.

mary, gözlerini caroline'ın ellerine dikmiş, sandviçleri birbiri ardından atıştırmayı sürdürdü. caroline boğazını temizledi. beni hem kaba hem de deli sanacaksınız ama. birbirinize âşık mısınız? mary, sandviçlerin yarısından birkaç tane fazlasını yemişti. evet, yani, onu seviyorum. ama siz 'âşık' derken başka bir şeyler söylemek istiyorsunuz herhalde. sustu, gözlerini kadına çevirdi. caroline ise onun sözlerini sürdürmesini bekliyordu. tutkudan söz ediyorsanız. ona, gövdesine, ilk tanıştığımız zamanki kadar tutkuyla bağlı değilim. ama ona güveniyorum. en yakın dostum o benim. caroline heyecanlanmıştı, genç kızdan çok çocuğa benziyordu bu kez. âşık derken, şunu demek istiyorum. yani, o kişi için her şeyi yapmaya hazırsınız ve de. duraksadı bir an, gözleri olağanüstü parlıyordu. ve de onun size her şeyi yapmasına izin verirsiniz.

mary, gevşekçe arkasına yaslandı, boş bardağıyla oynadı. her şey. biraz büyük bir sözcük. caroline meydan okurcasına konuştu. küçük ellerini birbirine kenetlemişti. birine âşıksanız, onun sizi öldürmesine bile boyun eğersiniz, gerekirse. mary bir sandviç daha aldı. gerekirse mi? caroline onu işitmemişti. benim aşk dediğim budur, dedi utkulu bir havayla. mary, önündeki sandviç sepetini, uzanamayacağı bir yere itti. bu durumda, 'âşık' olduğunuz kişiyi öldürmeye de hazır olmanız söz konusu herhalde. evet, tabii, erkek taraf olsaydım, öyle. erkek taraf mı? caroline, teatral bir havayla işaret parmağını kaldırıp başını yana eğdi. bir şey işittim, diye fısıldadı ve yerinden kalkma çabasına girişti.

kapı açıldı, colin ürkek bir tavırla balkona adım attı, belinin çevresine küçük beyaz bir havlu sarmıştı.

colin, masanın üstündeki anahtarı alıp ayağa kalktı. üstümde bundan daha fazla bir şey olsa daha rahat edeceğim, derken, biraz kaymış, bacağının üst bölümünü açıkta bırakmış olan havluyu düzeltti. o, odadan çıktığında caroline, erkeklerin utangaçlığı ne hoş oluyor, değil mi? dedi. mary, yıldızların çok parlak ve belirgin olduğunu, insanların kentte gökyüzüne nadiren dikkat ettiklerini söyledi. sesinde bilinçli bir dinginlik vardı.

robert, herkesin bildiği bir şeyi bir çocuğa anlatan bir büyük havasına girdi: babam da, onun babası da, kendi kendilerini çok iyi anlayan insanlardı. erkektiler ve cinsiyetleriyle gurur duyarlardı. kadınlar da anlardı bunu. robert bardağını başına dikti ve ekledi: karışıklık yoktu ortada. kadınlar, erkeklerin sözünden çıkmazlardı, dedi colin ışığa karşı gözlerini kısarak. robert, eliyle colin'e doğru küçük bir hareket yaptı. şimdiyse, erkekler kendilerinden emin değiller, birbirlerinden nefret ettikleri kadar, hatta daha fazla, kendilerinden nefret ediyorlar.

kadınlar erkeklere çocuk gibi davranıyorlar; çünkü onları ciddiye alamıyorlar.

robert koltuğun kolluğuna ilişti ve elini colin'in omzuna koydu. ama erkek istiyorlar aslında. neye inandıklarını söylerlerse söylesinler, kadınlar erkeklerin saldırgan, güçlü ve kudretli olanına bayılıyorlar. kafalarının yapısında var bu. başarılı bir erkek, kadınlar için ne kadar çekicidir, bilirsiniz. eğer benim bu dediklerim doğru olmasaydı, kadınların tüm savaşlara karşı çıkmaları gerekirdi. oysa tersine, erkeklerini savaşa göndermeye de bayılıyorlar. pasifıstler, barış yanlısı gösteri yapanlar. çoğu erkektir.

kadınların dayaktan ne kadar hoşlandıklarını herkes bilir.

kadınlar, erkekler tarafından yönetilmek özlemi içindeler, bu yüzden kendi kendilerine kızıyorlar; ama gerçek bu. kafalarının yapısında var. kendi kendilerine yalanlar atıyorlar, özgürlükten söz ediyorlar; ama kölelik hayalleri içinde yaşıyorlar.

insanların kafasını, düşünce tarzlarını biçimleyen dünyadır. dünyayı ise erkekler biçimlendirmiştir. dolayısıyla kadınların kafasını biçimlendiren erkekler olmuştur. doğdukları günden beri, erkeklerin yarattığı bir düzen içindeler. şimdiki kadınlar kendi kendilerine yalan attıkları için ortalık karmaşa ve mutsuzlukla dolu.

dünyayı hâlâ erkekler yönetiyor. robert onu hoş görürcesine gülümsedi. ama iyi yönetemiyorlar. çünkü erkek olarak kendilerine güvenleri yok.


"nasıl da yaşadık iyi dünyada

kızlar ve analar

oğulların krallığında." (adrienne rich)


birini bu kadar sevmek neden bu kadar korkutucu? neden bu kadar ürkütücü?


"yolculuk bir yabanıllıktır. sizi yabancılara güvenmeye, evinizde ve dostlarınızın yanındayken duyumsadığınız bütün o alışılmış huzurdan uzaklaşmaya zorlar. sürekli olarak başınız döner. temel şeyler dışında -yani hava, uyku, düşler, deniz ve gök dışında- hiçbir şey size ait değildir, her şey sonsuza ya da bizim sonsuz diye düşlediğimiz şeye yönelir." (cesare pavese)