17.06.2018

epigraflar


vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.
yaşam, yaşam adını almış ama gerçekte ölümdür onun adı.
(herakleitos)

optima sors homini non esse.
doğmamış olmak insan için en iyi şey olmalı.
(theognis)

omnis hominum vita est plena dolore.
insanın tüm yaşamı acı doludur.
(euripides)

non enim quidquam alicubi est calamitosius homine omnium, 
quotquot super terram spirant.
şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında
insandan daha acınacak bir yaratık yok.
(homeros)

nullum melius esse tempestiva morte.
hiçbir şey zamanında bir ölümden daha değerli değildir.
(plinius)

o, if this were seen -the happiest youth
-would shut the book and sit him down and die.
ah, bir görebilseydi, en mutlu genç bile
kitabı kapatır ve oturup ölümü beklerdi.
(shakespeare)

natum non esse sortes vincit alias omnes.
hiç doğmamış olmak insan için en iyisidir.
(sophokles)

this something better not to be.
daha iyisi var olmamaktır.
(lord byron)

via marcel proust

erkek doğrama cemiyeti manifestosu

valerie solanas

merhametsiz ve üzücü olmadıklarında tamamen sıkıcı olan yaratıklar tarafından ve onlar için kurulmuş bir toplumda hayat, merhametsiz ve üzücü olmadığınızda tamamen sıkıcıdır.

insanın istediğinin hiçbir zaman gerçekleşmemesi, dünyayla başetme kabiliyeti konusunda özgüveninde bir azalmaya ve statükonun edilgen bir biçimde kabulüne yol açar.

birbirleriyle empati kurma kabiliyetine sahip, akılcı, bütünlüklü ve rekabet etmeleri için doğal bir sebep olmayan varlıklardan oluşan bir toplumun, hükümete, kanunlara ve liderlere ihtiyacı yoktur.

toplumumuz bir cemaat olmayıp tecrit edilmiş aile birimlerinden ibarettir. gerçek bir cemaat, birbirinin bireyselliğine ve mahremiyetine saygı duyan, aynı zamanda birbirlerini zihinsel ve duygusal olarak etkileyen -birbirleriyle özgür ilişkiler içinde olan özgür ruhlar- ve ortak sonuçlara varmak için birbiriyle işbirliği yapan -türün mensupları ya da çiftler değil- bireylerden oluşur.

insanın dünyayla baş edip onu değiştirebilme ya da en hafif biçimiyle olsun, kendi kaderini etkileme kabiliyetine duyduğu özgüvenin eksikliğiyle bir araya gelen öfke ve nefret korkusu, dünyanın ve onun üzerinde yaşayan insanların çoğunun iyi olduğuna ve en banal, en ilkel eğlencelerin çok zevk verdiği, derin hazlar sunduğu yönünde aptal bir inanca yol açar.

yüksek eğitimin amacı eğitmek değil, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı çeşitli mesleklerden dışlamaktır.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

16.06.2018

mülkiyet

thomas hobbes

cicero, bir kamu davasında, bütün mülkiyeti toplum yasasına bağlar. toplum yasası terk edilirse, demiştir; veya özenle korunmazsa, hele hele yok edilirse, insanın atasından almayı veya çocuklarına bırakmayı güvenle bekleyebileceği hiçbir şey kalmaz.

ayrıca, toplum yasasını kaldırın, hiç kimse neyin kendisine, neyin başkasına ait olduğunu bilemez. öyleyse, mülkiyetin başlaması, ancak onu temsil eden kişinin eliyle bir şey yapabilen devletin bir sonucu olduğuna göre, sadece egemenin işidir; ve egemen güce sahip olmayan hiç kimsenin yapması mümkün olmayan yasalarda yer alır.

15.06.2018

budala

mehmet eroğlu

şehvet, bedenin dostudur; ruhun esaretinden kurtarır onu.

insan otuz yaşına gelmeden budalalıktan kurtulamaz.

geçmişi serüvenlerle dolu olan bir erkeğin açık yüreklilikle sergilediği güçsüzlüğünden daha çekici ne olabilir?

sanat, ölüm denilen büyük hiçliği, hiçbir şeyi, bir şeye dönüştürmektir.

kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

adetleri bir yana bırakın. adetler fikrin yerini aldı mı, boku yedik demektir.

gerektiğinden daha iyi, kötülüğünden tamamen sıyrılmış bir insan, yarım, iğdiş edilmiş insan demektir. ölçülü olduğu sürece kötülük doğaldır; katıksız iyilikse yapmacık. günahın yontmadığı bir beden nasıl ham ve biçimsizse, kötülüğünden sıyrılmış, arındırılmış bir kişilik de o denli katlanılmaz ve sıkıcıdır ve eninde sonunda yönünü yitirir.

gençlik, başarıları abartmaksa, yaşlılık, başarısızlıklarımızla uzlaşmayı öğrenmektir.

uzun süren dostluklarda, dostlar eninde sonunda birbirlerinin sahibi olurlar.

hayat dediğimiz, kısa ya da uzun süren bir ölüm hikayesidir.

14.06.2018

arzu

rene descartes

sahip olduğumuzdan fazla kolumuz, sahip olduğumuzdan fazla dilimiz olmasını arzu etmediğimiz halde, sahip olduğumuzdan fazla sağlığımız ya da servetimiz olmasını arzu etmemizin nedeni, sırf, bu şeylerin davranış tarzımız sayesinde elde edilebileceğini ya da bunların bizim doğamız gereği olduğunu; ama başkaları için böyle olmadığını sanmamızdır. bu sanıdan kurtulmamız ancak -daima aklımızın öğüdüne göre hareket ettiğimize göre- gücümüz dahilinde bulunan hiçbir şeyi ihmal etmediğimizi ve hastalıklarla talihsizliklerin de bir insan için refah ve sağlık kadar doğal şeyler olduğunu düşünmemizle mümkündür.

kaldı ki, arzuların her türlüsü mutlulukla uyuşmaz da değildir; uyuşmaz olanlar ancak sabırsızlık ve kederle birlikte gidenlerdir. yine, aklımızın hiç yanılmaması da zorunlu değildir; en iyi olduğuna hükmettiğimiz bütün şeyleri yapmak için kararlılık ve erdem göstermekte asla kusur etmediğimize vicdanımızın tanıklık etmesi yeterlidir. böylece, bizi bu hayatta mutlu etmeye yalnızca erdem yeter. ama şu var ki, erdem zihnin ışığı ile aydınlanmadığı takdirde sahte olabilir, yani iyilik yapmak iradesi ve kararlılığı bizi iyi sandığımız bazı kötü şeyleri yapmaya götürebilir ki, bu takdirde bu davranışlardan doğan mutluluk sağlam bir mutluluk değildir ve mutat olarak bu erdem, hazlarla, iştihalarla ve ihtiraslarla zıtlaştırıldığına göre, uygulanması da son derece güç olur. halbuki, aklın doğru kullanılması iyilik hakkında hakiki bir bilgi verdiğinden, erdemin sahte olmasını önler; hatta onu meşru hazlarla birlikte sunarak uygulanışını o kadar kolaylaştırır ve bize doğamızın şartlarını öğreterek arzularımızı öylesine sınırlandırır ki, insan için en büyük mutluluğun aklın doğru kullanılışına bağlı bulunduğunu ve dolayısıyla, bu doğru kullanılışı elde etmeye yarayan inceleme ve araştırmanın mümkün en yararlı ve aynı zamanda en hoş ve haklı uğraş olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

13.06.2018

şifre

jorge luis borges


ayın sessiz dostluğu
(vergilius'tan kötü bir alıntı)
sana eşlik ediyor
zaman içinde yitip giden bugünden başlayarak
gece ya da akşam karanlığında
avare gözlerin çözdüler gizini sonsuza dek
tozlu bir bahçede ya da bir avluda
sonsuza dek mi? biliyorum bir gün birisi
sana diyecek gerçekten:
bir daha görmeyeceksin parlak ay'ı sen
yazgının kaç kez sana sunduğu şeyi
değişmez olanı tükettin çoktan
yararsız açmak dünyanın
tüm pencerelerini. artık geç. bulamayacaksın onu
yaşıyoruz keşfedip unutarak
gecenin tatlı alışkanlığını
iyi bakmalısın ona. sonuncu olabilir bu

kontrbas

patrick süskind

aslına bakarsanız caza karşıyımdır, rock'a filan da. çünkü klasik anlamda güzele, iyiye ve doğruya yönelmiş bir sanatçı olarak, serbest emprovizasyon denen anarşiden hiçbir şeyden sakınmadığım kadar sakınırım.

orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır - teorik olarak.

ama orkestrada, orada böyle bir umut yoktur. orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça ya-salaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!

goethe şöyle der: "müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır."

mozart -bu açıdan bakınca- çok abartılıyor. müzisyen olarak mozart'a hak ettiğinden çok fazla değer veriliyor. yok, gerçekten - biliyorum, günümüzdeki popülerliğine ters düşüyor bu dediğim, ama yıllar boyu bu konuyla uğraşmış, mesleki açıdan incelemiş biri olarak kendimde şunu belirtme hakkını görüyorum: mozart, bugün haksız yere unutulmuş olan yüzlerce çağdaşıyla karşılaştırıldığında, orta karar bir bestecidir; sırf daha çocukken çok yetenekli oluşu ve daha sekiz yaşındayken beste yapmaya başlaması yüzünden, tabii en kısa zamanda iflahı kesilmiş oluyor adamın.

bunun da asıl sorumlusu babasıdır, işin rezalet tarafı da bu zaten. yani ben olsam oğlumu, eğer bir oğlum olsaydı, isterse mozart'ın on katı kadar yetenekli olsun, çünkü bir çocuğun beste yapması öyle olağanüstü bir şey değildir ki; maymun gibi talim ettirirseniz her çocuk beste yapar, hiç de marifet değildir, eziyettir bu, çocuğa işkencedir, günümüzde haklı olarak yasaktır, çünkü çocuğun özgür olmaya hakkı vardır. bu, işin bir yönü. diğer yönü de şu ki, mozart beste yaptığı sıralar henüz ortada bir şey yoktu.

beethoven, schubert, schumann, weber, chopin, wagner, strauss, leoncavallo, brahms, verdi, çaykovski, bartök, stravinski. - saymakla tükenmez o zamanlar olmayan. haydi benim gibi meslekten biri şöyle dursun, bugün içimizden her biri için gayet tabii olan müziğin yüzde doksan beşi daha hiç yok ki ortada ancak mozart'tan sonra oluşuyor bu yüzde doksan beş! mozart'ın daha haberi bile yok! - bir tek şey varsa, efendim?, o zamanlar adı sanı olan bir tek şey varsa, o da bach'tı ve bach tamamen unutulmuştu, çünkü protestan'dı kendisi, ancak bir zaman sonra yeniden keşfedebilmişizdir bach'ı. bu yüzden de mozart için o sıralar durum kıyas kabul etmez derecede kolaydı. omuzlarına binen bir yük yok. o zaman kim olsa çıkıp ben besteciyim der, istediği gibi de çalıp besteler.

hem eskiden insanlar da çok daha kadirbilirmiş. ben o zaman yaşamış olsaydım, dünyaca ünlü bir virtüöz olurdum. ama mozart, goethe'nin aksine, bu durumu hiç kabul etmemiştir. ikisi içinde goethe zaten daha dürüst olanıdır; hep söylemiştir şanslı olduğunu, çünkü kendi zamanındaki edebiyatın yazılmamış, boş bir sayfa olduğunu. şanslı adammış. ballı herif derler ya hani. mozart ise bunun böyle olduğunu hiç kabul etmemiştir, işte benim kendisine yönelttiğim itham da bu oluyor.

12.06.2018

suret

nazım hikmet


bu bahçe, bu nemli toprak
bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devam edecek ben basıp gidince de
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da
bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece

10.06.2018

manhattan projesi

david b. resnik

atom bombası; bilim, teknoloji ve ordu arasında ortaya çıkan içsel ilişkinin korkutucu bir sembolüdür. bugün, 500.000 bilim insanı ve mühendisin orduda çalıştığı ve dünyanın araştırma geliştirme bütçesinin dörtte birinin askeri araştırmalara ayrıldığı tahmin edilmektedir. abd'de federal hükümet diğer araştırma geliştirme bütçelerinin iki katını orduya harcamaktadır.

bilim insanları, manhattan projesi gibi büyük, gizli faaliyetlerde görev aldılar. hükümet askeri araştırmaları desteklemek için çok para harcadı.

manhattan projesi üzerinde çalışanların çoğu ordu için ne yaptıklarının farkında değildiler. başkan yardımcısı truman bile, başkan oluncaya kadar bu araştırmanın detaylarından habersizdi.

alman fizikçi fritza strassman, uranyum atomlarını nötronlarla bombardıman ederek nükleer füzyonu keşfetti. abd, bazı bilim insanlarının nazi almanyası'ndan füzyon bilgileriyle ayrıldığı 1939 yılına kadar atomların nasıl bölünebileceğine ilişkin bilgiden yoksundu. 1939 yılında, bir grup önemli fizikçi, o zamanlar dünyaca ünlü bir bilim insanı olan einstein'ı, başkan roosevelt'e bir mektup yazması için ikna etti. bu mektupta, nazilerin nükleer bir silah geliştireceği, bu yüzden abd'nin füzyon araştırmalarını hızlandırması gerektiği ifade edilecekti. bu mektup roosevelt'i, enrico fermi, robert oppenheimer, hans bethe gibi ünlü fizikçilerin yürüteceği manhattan projesi'ne başlamak konusunda ikna etti. bu bilim insanları, söz konusu proje üzerinde toplumsal sorumluluk duygusuyla çalıştılar; çünkü 2. dünya savaşı'nda müttefiklerin yenilgiye uğraması durumunda nazi almanyası'nın uygarlıkları yok edeceğinden büyük endişe duyuyorlardı.

2. dünya savaşı'ndan sonra manhattan projesi'nde çalışan bilim insanları nükleer birlik sağlamak için askeri sırları sovyetler birliği'yle paylaşıp paylaşmamakta tereddüt ettiler. bazı bilim insanları, nükleer silahlara ilişkin bilgilerin gizli tutulması halinde dünya barışı ve istikrarının sağlanacağını savundular. diğerlerine göre ise barışı ve istikrarı ancak bu konudaki açıklık sağlayabilirdi.

askeri sırları açıklamanın feci uluslararası sonuçları olacağından, sırları açıklamayı düşünen bilim insanları tedbirli davranmalıdırlar: bilim insanları, ancak gizliliğin açıklıktan daha kötü sonuçları olacağına dair açık ve ikna edici nedenlere sahip olduklarında askeri sırları açıklamalıdırlar.

insan

jonathan swift

her bireyin tüm evrenin kendisiyle ilgilendiğini sanması, insanın ne denli kendini beğenmiş olduğunu ortaya koymaktan öte bir yarar sağlamıyor. insan bir beladan yakasını sıyırdığında, gökyüzünden görünmeden inen bir melek ona yol göstermiş oluyor; tersine, başını olmayacak bir belaya sokmayagörsün, şeytan ona günahları nedeniyle bir sille indirmiş sayılıyor.

sızlanıp durmaktan, hayaller görmekten, saçma sapan konuşmaktan başka işe yaramayan değersiz bir ölümlüyü gören bir varlığın, cennetten ya da cehennemden kalkıp da onu herhangi bir biçimde etkileme zahmetine katlanması ya da işini gücünü bırakıp onu gözlemlemeye koyulması fikri akla yatkın mıdır?

9.06.2018

dilek ağacı

william faulkner

"..müziği gördüm, duydum ağır, esintisiz çanları, türkümde bahar yelinin, bahar kuşunun ölümsüz doğruları. ah, bırak solsun: solacak, solmalıdır; tasalanma, sen sadece düşle, o hep genç ve taze kalacak."

şimdiye kadar savaştan kazançlı çıkmış bir asker görmedim ben.

savunmasız varlıkları koruyan, onlara bakan insanların bencil dilekleri olmaz.

savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için dilek ağacına gerek kalmaz.

dilek ağacı, dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen, pulitzer ve nobel edebiyat ödülü sahibi william faulkner'ın bilinen tek çocuk kitabıdır. faulkner, dilek ağacı'nda birbirinden ilginç kişilerden oluşan bir grubun, efsanevi bir ağacın çevresinde gerçekleşen sürükleyici serüvenini kaleme almıştır.

8.06.2018

din ve kadın

james frazer: erkekler tanrıları yaratır; kadınlar ise onlara tapınırlar.

h.l. mencken: katolik bir kadının matematiğe başvurarak gebe kalmayı önlemesi kurallarla pek bağdaşmasa da, fizik ve kimyaya başvurması yasaklanmıştır.

polly toynbee: kalemler keskinleştiriliyor: islam korkusu! böyle bir şey yok. ilkel orta doğu dinleri -ve diğerlerinin çoğu- birbirleriyle aynı. islam, hristiyanlık ve musevilik, kendilerini kadın bedenine duydukları tiksintiyle ifade ediyorlar.

wendell watters: cinsellik konusunda, kilisenin varlığını sürdürmesini garanti altına alan bir kural icat etmek amacıyla, ilk kurucular, kadın rahmini hristiyan bebekler dünyaya getiren bir fabrikaya dönüştürmek için ellerinden geleni yapmışlardır. bu yüzden mastürbasyona karşı da özel bir kınama geliştirmişlerdir. batı'daki hristiyan toplumu, mastürbasyonun tamamen yasaklandığı tek toplumdur. 

margaret sanger: eğer hristiyanlık genel ilerlemenin saatini bir yıl geriye aldıysa, kadınlar söz konusu olduğunda iki bin yıl geriye almıştır. 

amanda donohoe: çağlar boyunca kadın cinselliğine zulmetmiş bir erkek tanrıyı kucaklayamam. 

mark twain: incil, cadıların yaşamalarına izin verilmemesi gerektiğini emretmiştir. bu yüzden kilise, idam iplerini, işkence aletlerini ve meşalelerini bir araya getirmiş ve kutsal görevini hakkıyla yerine getirmeye koyulmuştur. dokuz yüzyıl boyunca gecesini gündüzünü bu işe harcamış ve cadı ordusundan oluşan kalabalığı hapsetmiş, onlara işkence etmiş, onları asmış ve yakmıştır. sonradan cadı diye bir şeyin var olmadığı ve hiç var olmamış olduğu keşfedilmiştir. insan bu duruma gülse mi ağlasa mı bilemez.

7.06.2018

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

ey sen, dünyada mevcut her şeyi yarattığı söylenen: hakkında en ufak bir fikrim olmayan sen; ancak lafta tanıdığım ve her gün yanılan insanların bana söyledikleri kadar bildiğim sen; tanrı denen acayip ve hayal mahsulü varlık, kesinlikle, gerçekten ve herkesin önünde ilan ediyorum ki sana en ufak bir inancım yok. ve bunun da nedeni gayet mükemmel: dünyadaki hiçbir şeyin akla yatkınlığına kanıt olmadığı saçma bir varoluşa beni ikna edecek hiçbir şey bulamıyorum.

hayal mahsulü ve işe yaramaz varlık, adın bile yeryüzünde hiçbir politik savaşın döktüremeyeceği kadar kan akıttı. insanlar çılgınca umutları ve gülünç korkularıyla ne yazık ki seni hiçlikten çıkartmaya cüret ettiler; keşke geri girsen o hiçliğe! sen insan soyuna eziyet etmek için çıktın ortaya yalnızca. senden söz etmeyi aklından geçirmiş ilk sersem boğazlansaydı yeryüzünde ne çok cinayet engellenirdi!

varsan göster kendini! benim gibi zavallı bir yaratık sana hakaret etmeye cüret etti, sana meydan okudu, seni hiçe saydı diye, senin mucizelerini inkara kalkıştı ve varlığını alaya aldı diye acı çekmeye kalkma sakın, sözde mucizelerin beş para etmez uydurukçusu! var olduğunu bize kanıtlamak için bir mucize göster! göster kendini; ama iyi kalpli musa'ya göründüğün söylendiği gibi, alev alev yanan çalılık halinde değil; senin oğlun olduğunu söyleyen beş para etmez cüzzamlıya göründüğün dağın tepesinden de değil, insanları aydınlatsın diye yararlandığın yıldızın yakınından görün; mademki onlar senin elinin bu yıldıza rehberlik ettiğine inanmak istiyorlar, o halde bu evrensel, belirleyici eylem sana her gün gerçekleştirdiğin söylenen bütün o okült büyüleyiciliklerden daha fazlaya mal olmaz. şanın, şöhretin buna bağlı; ya bunu yapmaya cüret et ya da bütün zeki insanların senin iktidarını reddetmesine ve senin sözde itkilerinden, senin tatsız tuzsuz varlığını bize vaaz ederek domuz yavruları gibi yağlananların ve sunaklarda öldürülen kurbanlarla beslenen o pagan rahipler gibi, holocaust'ları çoğaltmak için kendi idollerini yüceltenlerin senin hakkında yaydıkları, tek kelimeyle masallardan kurtulmasına artık şaşma!

işte siz, fenelon'un övdüğü sahte tanrının rahipleri; sizler isyan eden yurttaşları karanlık bir köşeden tahrik etmekten hoşnuttunuz: kilise kan görmekten dehşete kapıldığını söylese de sizler, kendi yurttaşlarınızın kanını döken çılgınların başında, darbelerinizi daha az tehlikeyle yöneltebilmek için ağaç tepelerine çıkıyordunuz. barış tanrısı isa'nın doktrinini ancak böyle vaaz etmeyi biliyordunuz siz. ama ona hizmet etmeniz için sizi altınla kapladıklarından bu yana, onun davası için ömrünüzü riske atmıyor olmaktan gayet memnun bir halde, şimdi onun kuruntularını alçaklık ve safsatalarla savunuyorsunuz. ah, o da sizinle birlikte sonsuza kadar yok olsun ve bir daha asla tanrı ya da din sözü işitilmesin! ve nihayet huzura kavuşacak insanlar; kendi mutluluklarıyla uğraşmak zorunda kalmadıklarında, bu mutluluğu oluşturan ahlakın destek olarak masallara ihtiyacı olmadığını hissedeceklerdir; aklın en hafif sınavıyla bile tuzla buz olan gülünç ve nafile bir tanrı'nın sunaklarında erdemleri üst üste koyup kurban etmek, bütün bu erdemleri kirletmek ve lekelemek olur.

defol git, tiksindirici kabus! doğduğun karanlıklara geri dön; bir daha gelip de insanların belleğini kirletme; senin lanetli adın artık küfürle anılmasın, gelecekte seni yeryüzüne yeniden yerleştirmek isteyen kalleş düzenbaz sonsuza dek azap çeksin! özellikle yüz bin lira gelirli besili rahiplerin yüreklerinin keyiften oynamasına ya da sevinç çığlıkları atmalarına yol açma! bu mucize benim sana önerdiğime denk değil ve eğer bize bir mucize sunmak istiyorsan, en azından senin şanına layık olsun.

seni arzulayanlardan niçin gizleniyorsun ki? onları ürkütmekten mi çekiniyorsun; yoksa intikamlarından mı korkuyorsun? ah canavar, nasıl da layıksın bu intikama! senin yaptığın gibi, mutsuzluklar uçurumuna onları yuvarlamak için mi yaratmanın bunca zahmeti? kudretini acımasızlıkla ve insanları ezen elinle mi göstermek zorundasın? elin onların lanetini hak etmiyor mu, iğrenç hayalet? saklanmakta gayet haklısın! gudubet suratın insanlara hiç görünmemiş olsa da sana lanetler yağıyor; bahtsızlar, yaratılan esere isyan edenler, yakında işçiyi de unufak edecekler!

yanlışın ve fanatizmin kör ettiği zayıf ve saçma faniler, tepesi tıraşlı rahiplerin batıl inancının sizi gömdüğü tehlikeli yanılsamalardan vazgeçin! onların size bir tanrı sunmalarındaki müthiş çıkarı, bu tür yalanların sizin mallarınız ve ruhlarınız üzerinde onlara sağladığı itibarı düşünün! göreceksiniz ki bu tür hergeleler ancak bir hayalin habercisi olabilirler ve karşılığında, bu kadar alçaltıcı bir hortlağın ardından ancak eşkıyalar gelebilir.

yüreğinizde bir ibadet ihtiyacı duyuyorsanız tutkularınızın somut nesnelerine yönelin: gerçek bir şey sizi en azından bu doğal saygı içinde tatmin edecektir. ama tanrıya yönelik iki, üç saatlik sofuluğun ardından ne hissediyorsunuz? sizin duyularınıza hiçbir şey sağlamayan soğuk bir hiçlik, tiksinti verici bir boşluk. düşlere ve gölgelere tapınmış olsaydınız da duyularınız aynı durumda olurdu! gerçekten de, maddi duyularımız kendilerini oluşturan özlerden başka bir şeye nasıl bağlanabilir ki? sizin tanrı tapıcılarınızın hepsi de asla gerçek olmayan, ayakları havada maneviyatlarıyla, değirmenleri dev sanan don kişot'lara benzemiyor mu?

iğrenç gudubet, artık seni kendinle baş başa bırakmalıyım, tek başına bile esinlemeye yettiğin küçümsemeye seni teslim etmeliyim ve fenelon'un hayallerinde yeniden seninle mücadele etmeye son vermeliyim. ama görevimi tamamlamaya söz verdim; sözümü tutacağım, eğer çabalarım seni sersem müritlerinin kalbinden söküp almayı ve senin yalanlarının yerine biraz akıl koymayı, senin sunaklarını sarsarak onları sonsuza dek hiçliğin uçurumlarına gömmeyi başarırsa ne mutlu bana!

6.06.2018

güzellik hırsızları

pascal bruckner

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kimsedir.

turist milleti bir şeye, ancak onu fotoğrafa dönüştürdükten sonra inanır.

insan başkalarını rahatlatmak için değil, onlara tamamen legal bir biçimde zulmetmek, düşmüşler diye onları cezalandırmak için doktor olur.

bozukluk kural halini alınca, tuhaf bir biçimde, sağlık bir anomali gibi görülür.

insan yeniyetmelik dönemini, kendinden pek emin olmayan, sıkılgan biri olarak yaşayınca cinsiyetler arasındaki engeller, aslanla kurt kadar birbirinden uzak iki cinsi ayıran metafizik engellere dönüşüyor.

yalan, insanların canını sıkmamak için onlara borçlu olunan nezakettir.

j.s. bach'ı dinlemek, insanın dünyayla kendisi arasına bir harikalar kalkanı yerleştirmesi, cehenneme cennetin tepesinden bakması demektir.

aşkta klişelerden en kötüsü, klişelerden kaçmaya çalışmaktır.

ailesini terk etmek, insanın içine zorla sokulduğu bir kavgayı bırakarak özgürce göze aldığı bir başka kavgaya girmesi demektir.

yirmi yaşında güzellik bir gerçekliktir, otuz beşinde bir ödül, ellisindeye bir mucize.

hayatta insanı tatil kadar yoran başka bir şey yoktur.

çift demek, sitemlerin sermayeye dönüştürülmesi ve her birinin diğerine bu sermayyi faiziyle ödetmesi demektir.

genç olmak, insanın kefaretini hayatı boyunca ödediği geçici bir ayrıcalıktır.

tene bağlanmak, rutin olanla anlaşmak demektir; düşünceye merak sarmak ise ona karşı direnmek, yaşamın anlamsızlığını aşmak demektir.

5.06.2018

kitaplar ve fahişeler

walter benjamin

kitaplarla ve fahişelerle yatılabilir.

kitaplar ve fahişeler zamanı dokur. geceye gündüz, gündüze geceymişçesine hükmederler.

ne kitaplar ne de fahişeler dakikaların onlar için değerli olduğunu belli ederler. ama biraz daha yakından tanındıklarında, ne kadar büyük bir telaş içinde oldukları görülebilir. biz kendimizi kaptırdığımızda onlar dakikaları saymaktadır.

kitaplar ve fahişeler öteden beri mutsuz bir aşkla birbirlerini severler.

kitaplar ve fahişeler -her ikisinin de onlardan geçinen ve onlara kötü davranan bir erkeği vardır. kitaplarınki, eleştirmenler. 

kitaplar ve fahişeler umuma açık yerlerde hizmet verirler -öğrenciler için.

kitaplar ve fahişeler -onlara sahip olanlar nadiren sonlarına tanık olurlar. göçmeden gözden yitmenin bir yolunu bulurlar.

kitaplar da fahişeler de nasıl bu yola düştüklerini anlatan hikayeler uydurmaya bayılırlar. oysa çoğunlukla ne olduğunu kendileri bile fark etmemişlerdir. yıllar boyunca kalbin sesine kulak verilir. günün birinde sırf hayatı gözden geçirmek için durulan bir köşebaşında kelli felli bir gövde pazarlığa başlar.

kitaplar ve fahişeler kendilerini sergilerken sırtlarını dönmeyi severler. 

kitaplar ve fahişeler doğurgan olur.

kitaplar ve fahişeler -"darkafalı yaşlılar, genç orospular." bir zamanların kötü şöhretli kitaplarından ne kadar çoğu bugün gençleri eğitmekte kullanılıyor.

kitaplar ve fahişeler kavgalarını herkesin gözü önünde ederler. 

kitaplar ve fahişeler -birinin sayfalarındaki dipnotlar neyse, ötekinin çoraplarındaki banknotlar da odur.

televizyon üzerine

pierre bourdieu

"olmak," diyordu berkeley, "algılanmış olmaktır."

insan hiçbir zaman söylediği şeyin öznesi olduğundan emin değildir. sandığımızdan çok daha az sayıda özgün şeyler söyleriz.

hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir.

gazetecilerin özel gözlükleri vardır ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar.

televizyon, toplumsal ve siyasal varoluşa ulaşmanın arabulucusu haline geliyor. varsayalım ki, bugün ben elli yaşında emeklilik hakkını elde etmek istiyorum. bundan birkaç yıl öncesine kadar, bu amaç için bir gösteri düzenlerdim, elimize pankartlar alırdık, yürüyüşler yapardık. milli eğitim bakanlığı'na giderdik; bugün ise -hiç abartmıyorum- becerikli bir iletişim danışmanı tutmak gerekir. medyaya yönelik, ona çarpıcı gelecek birkaç numara bulunur: kılık değiştirilir, maskeler takılır ve televizyon aracılığıyla, elli bin kişinin katıldığı bir gösterinin sağladığından daha az olması mümkün olmayan bir etki sağlanır.

izlenme oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. oysa, tarihsel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri; matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir.

anti-dühring

friedrich engels

her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir."

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de yeni bir ilerlemedir.

dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil; ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı bir geliştirilmesiyle tanıtlanır.

karşıt bir yönde birbiriyle boy ölçüşen güçlerin uzlaşmaz karşıtlığı, dünyanın ve onu meydana getiren varlıkların varoluşundaki bütün eylemlerin temel biçimidir.

"evrenin ya da daha doğrusu maddenin hiçbir geçici değişiklik birikimi içermeyen, değişiklikten bağışık bir varlığının başlangıç durumu, ancak kendi üretici yeteneğinin gönüllü sakatlanışında bilgeliğin doruğunu gören bir anlığın ortadan kaldırabileceği bir sorundur."

yaratıcı bir eylem olmadıkça hiçlikten, bir matematik diferansiyel denli küçük de olsa, herhangi bir şey çıkaramayız.

bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin ekonomik evrimi ile çatışma durumuna girdiği bir yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır.

"doğada da, en aşağısından en yükseğine, bütün organizmaların temelinde yalın bir tip vardır ve bu tipe evrensel özüyle birlikte, en gelişmemiş bitkinin en aşağı hareketinde, hiç eksiksiz rastlanır."

joseph fourier: uygarlıkta yoksulluk, bolluğun kendinden doğar.

belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne denli özgürse bu yargının içeriğini belirleyen zorunluluk o denli büyüktür; oysa çok sayıda çeşitli ve çelişik karar arasında, görünüşte canının istediği gibi seçen, bilgisizliğe dayanan kararsızlık, bununla özgür olmayışını, egemenliği altına alacağı şeyin egemenliği altında bulunduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

"insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey, ozana göre altın ve gümüş ama filozofa göre demir ve buğdaydır."

uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

spinoza şöyle diyordu: "omnis determinatio est negatio", her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır.

bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle yani zorla açıklandıkları ortadadır. ve bunun kendisine yetmediği kimse, gizli bir gericinin ta kendisidir.

4.06.2018

mitos, dağıl, toz

lale müldür


depremler
şeylerin alanında ne ise
kelimeler
şiir alanında artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

ve insanlar
senin kemiklerinden
hep aşk tılsımları yaptılar

şair
insanların gözünde ne ise
insanlar
şairin gözünde artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

tanıdın sen dokunuşların
kelimelere dönüştüğü yeri
pembe küfünden acıların
tanıdığın yüreğini
sen istemesen de seni kullandılar
duygusallıkta belirleyip farkını
kişisel bir hüzne soyutladılar
bak ölüm perendesi atmakta artık onlar

artık silkin sen pörsümüş derinden
ıslak cevizler gibi yenile kendini
buzlu sularından tanı asıl yüreğini
yok et, yok et kendini
ki şiir bir kez daha doğsun külünden

ve insanlar
senin kemiklerinden
söz ve suskunun en üst bireşimini yaratsınlar

olgunluk

ahmet haşim

ne yazık ki vücudun haraplığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. manasız çocukluk, tatsız gençlik şen olgunluğa hazırlanmaktan başka nedir? zekâ; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. en az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. dünyayı idare eden ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat akımlarının düzenleyicisi şakakları beyazlamış kafalardır. genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor.

ne olacağı meçhul yeniyetmelere yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir?

manastır

w. somerset maugham

manastırda gördüklerimden ne kadar etkilendiğimi anlatamam. o rahibeler harikalar, kendimi tamamen değersiz hissetmeme sebep oluyorlar. her şeyden vazgeçmişler, evlerinden, ülkelerinden, aşktan, çocuklardan, özgürlükten ve çoğu zaman vazgeçmenin çok daha zor olduğunu düşündüğüm bütün o küçük şeylerden, çiçeklerden ve yeşil kırlardan, bir sonbahar gününde yürüyüşe çıkmaktan, kitaplardan ve müzikten, rahatlıktan, her şeyden vazgeçmişler, her şeyden. ve bunu fedakârlık, sefalet, itaat, öldürücü işler ve duayla dolu bir hayata kendilerini adamak için yapıyorlar.

bu dünya, hepsi için tam anlamıyla gerçek bir sürgün yeri. hayat, onların katlanmaya hevesli olduğu bir geçiş evresi, fakat hepsinin kalbinde her zaman aynı arzu var -ah, bu arzudan çok daha güçlü bir şey, bu bir özlem; onları ebediyete kavuşturacak istekli ve tutkulu bir ölüm özlemi.

hedefledikleri şey bir yanılgıysa eğer, bunun önemli olup olmadığını merak ediyorum. onların hayatları başlı başına çok güzel. bana öyle geliyor ki yaşadığımız dünyaya iğrenmeden bakmanın tek yolu, insanların zaman zaman kaostan yarattığı güzelliklerden geçiyor. yaptıkları resimlerden, besteledikleri müziklerden, yazdıkları kitaplardan ve sürdürdükleri hayatlardan. bütün bunların arasında en zengin güzellik ise güzel yaşam. işte mükemmel sanat eseri.

3.06.2018

hayalet oğuz

tezer özlü

biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. içimizde ömrü bitenler oldu. onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı hayalet oğuz'un cenaze töreni oldu.

oğuz, istanbul'da yaşadı. oğuz bir dönemi yaşadı. yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. tek bir sandalye sahibi olmadı. bir iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi. pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp: "oğuz, sen benim nişanlımsın." dediyse de, oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiç bir şeye malı gözüyle bakmadı. nişanlı geldiği gibi gitti. bu da oğuz'u ne sevindirdi ne de üzdü.

oğuz'u, ilkokulu bitirdiğim yıl fatih'teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. incecik bir adam, yatakta uyuyordu. zayıflıktan ölmüş gibiydi. yüreğim burkuldu. anneme koştum: "anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek." dedim. oğuz, 21 yıl sonra, 1975 eylül ayında öldü.

21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. aynı kitapları okuduk. o, özellikle yeni çıkan telif kitapları ilk günden edinirdi. ya yazar ona vermiş ya da oğuz satın almıştı bile. "okuyayım, sana bırakırım." derdi. ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi. çoğunlukla da elinde bir ingilizce polisiye roman bulunurdu.

türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor.. gibilerden kullanmadı. yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. yüzlerce film senaryosu yazdı yeşilçam'a. bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir.

parasını alınca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı. iyi bir yemek yer, ardından kulis, papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: "şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim." der, belki o gece kulüp 12'de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene taksim-beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. beyoğlu'na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. çok ender insanda rastlanan bir zekâsı vardı.

ölmeden beş gün önce bulvar kahvesinde oturuyorduk. oğuz: "e.'ye uğradım. 'sen benden daha önce gebereceksin, çok sevmiyorum.' dedi", diye gülerek anlattı. hepimiz gülüştük. insanın, kendi ölümü üzerine ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekânın bile işi değil. ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmek için cağaloğlu'nda para araştırması inanılır gerçek değil.

biz hep "hayalet ölmez" diye düşünüyorduk. onu heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. son yemeğimizi degüstasyon'da yedik. salçalı bir dana söylemiş: "ağzının tadını bilen ağabeyin de hep bu soslu danayı yer burada." demişti. ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, "bir ay heybeliada'da dinlen, sakın istanbul'a inme, biz gelir seni görürüz." demiştim. erken çıkmıştık lokantadan, istiklal caddesi kalabalıktı gene. havasız ve pisti her zamanki gibi. oğuz heyecanlı idi. sanki önemli bir olay onu bekliyordu. erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip yerine uzanmak istiyordu. ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

"senin de celal sılay için yazdığını okudum." dedi. "meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum." dedim. gülüştük. tünel'e doğru yürüyecekti. otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. bu çocuk onu sabah ada vapuruna bindirecekti. ve oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: sevgili oğuz istanbul kentini bu eylül ayı bıraktı. 3 eylül 1928'de doğdu. 17 eylül 1975'te öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. o zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı. oğuz'un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi eğlentili bir gömme töreni oldu. mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatin olmasın diye, tapusu sinematek derneği adına çıktı.

oğuz'un çok güzel bir mezarı oldu. üzerine açık leylak rengi kır çiçekleri diktik. mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. toprak canlandı. güzel koktu. çelenklerini üst üste yığdık. çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. görevimiz bitmişti.

otuz kadar yakın dostu krepen pasajı'ndaki neşe meyhanesinde oturup onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. akşamüstü aşuresi bile pişip geldi. beyoğlu'ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm. oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. oğuz aylarca da benimle kaldı.

onun konukluğu bir kelebek gibiydi, insana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana alman eğitiminden geçtiğim için, "mutti" derdi. yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse hemen bir espri yapardı: "ne o, sahura mı kalktın?" kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup bafra sigarasına başlardı.

oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. dostluk, güler yüz gösterdi onlara. akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. balıkpazarı meyhaneleri, beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, nazmi, kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.

ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. yıllardır hiç açılmamış. afrika han'da, bülent oran'da kalmış bir valiz. içinden iki taş baskısı örtü çıktı. yepyeni. onları bana verdi. "bunları bir kızla birlikte almıştık." dedi. kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. valizden ayrıca yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir ipana diş macunu, yüksel arslan ve ömer uluç'la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla bebek'te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz jean pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma ingilizce ekonomi kitabı çıktı. hepsi bu. işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde türkiye cumhuriyeti 1960 anayasası duruyordu. ingilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı yalçın ofset'in telefon numarasını yazmıştı. bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak.

ayazpaşa'dan levent'e, levent'ten ayazpaşa'ya vb. yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşı devrim gibi sardığı istanbul'u katmandu'ya benzetiyor, son aylarında: "artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok." diyordu. ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. oğuz, bunalan bir insan değildi. onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. hiçbir zaman "sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum." bile demedi.

akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yalanmadı da, "solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni." demekle yetindi. "çok hastayım." demedi. doktorun terimini kullandı: "çok hastaymışım." dedi. her anlamda olumsuzlaşan istanbul'u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki.. hani "beyoğlu'nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim." der gibi. ve ölmeden dört gece önce degüstasyon'un kapısı önünde karşılaştığımız ali poyrazoğlu'nun yanağından makas alıyor, "tatlı hayat kurbanları, gene nereye?" diye takılıyordu.

ordu

osho

ordu sadakat yaratmak üzere çalışır. küçük şeylerle başlar. insan merak eder askerlerin senelerce neden resmi geçit yapıp aptalca emirler uyguladığını: "sola dön, sağa dön, geri dön, ileri marş!" saatlerce, hiçbir amaç olmadan. ama gizli bir amaç var. zekası yok ediliyor. robot haline getiriliyor. "sola dön" emri verilince zihin nedenini sormasın diye. birisi sana "sola dön" dese "bu saçmalık ne? niye sola döneyim? ben sağa gidiyorum." dersin. ama askerin şüphe duymaması, sormaması gerekir; sadece yerine getirmesi gerekir. sadakat için temel koşullanma budur. askerlerin insan gibi değil makine gibi davranacak kadar sadık olmaları, krallar ve komutanlar için iyidir.

cesaret

jiddu krishnamurti

anne babamıza, eşimize, oğullarımıza, kızlarımıza ve mallarımıza sımsıkı sarılıyoruz. korkunun dışadönük biçimi budur.

bir şeyi istediğiniz sürece korkuya mahkum olursunuz ve korku zihninizi köreltir, dolayısıyla özgür olamazsınız.

korku çürümenin kaynağı, bozulmanın başlangıcıdır ve korkudan kurtulmak bütün sınavlardan ve bütün diplomalardan çok daha önemlidir.

ancak korkudan arınıldığında anlayışın içsel niteliği, içinde hiçbir bilgi veya deneyim birikimi barındırmayan yalnızlık varlık kazanır.

insan büyüdüğünde ve yalnız başına yürüyüşe çıkabildiğinde birçok güzelliği keşfediyor, kendi düşünme tarzını keşfediyor ve çevresinde olup biten her şeyi gözlemlemeye başlıyor: dilenciyi, aptal adamı, zeki adamı, zengini ve yoksulu. kuşların, ağaçların, yaprakta yansıyan ışığın farkına varıyor. yalnız başınıza dışarı çıkarsanız bunları görebilirsiniz.

yalnız kaldığınızda çok geçmeden korktuğunuzu fark edersiniz. ve işte korktuğumuz için din adını verdiğimiz şeyi icat ettik. tanrı ve ona nasıl yaklaşmanız gerektiği hakkında ciltlerce kitap yazıldı; ama hepsinin temeli korkudur. insan korktuğu sürece gerçeği bulamaz.

yalnızlık zihnin kendini bir aynada berrak görebilmesini sağlar. yalnızlık zihni benmerkezci etkinliğin ürünü olan bütün karmaşaları, korkuları ve yılgınlıklarıyla doymak bilmez hırstan arındırır. yalnızlık zihne zaman açısından ölçülemeyen bir dinginlik ve tutarlılık kazandırır. bu berraklık zihnin karakteridir. karaktersizlik ise kendiyle çelişme halidir. duyarlı olmak sevmektir.

2.06.2018

öğrenci

william blake


yaz sabahları uyanmayı severim
bütün ağaçlarda kuşlar öterken
uzakta bir avcı av borusunu çalar
tarla kuşu şarkıma eşlik ederken
ah! bunlar ne güzel arkadaşlıklar

ama bir yaz sabahı okula gitmek yok mu
ah, o sürüp götürür bütün sevinçleri
çocuklar, hoyrat bir bakışın altında
iç çekerek, korkarak, tükenmiş geçirir saatleri

ah! o vakitler bırakırdım kendimi
ve sıkılır dururdum saatlerce
ne kitabımdan bir zevk alırdım
ne de bilgi çardağı altında olmaktan
yorulurdum bu kasvet sağanağından
neşelenmek için doğmuş bir kuş
nasıl şakısın kafes içinde
nasıl olur da korkan bir çocuk
gençliğinin baharını unutup
indirmesin uysal kanatlarını?
ah baba, ah anne, donarsa filizler
sürüklenip giderse tomurcuklar
ve narin bitkiler bahardaki
neşelerinden soyulursa
kederler içinde, kaygı içinde
ya nasıl getirsin yaz, yaşama sevincini
ya nasıl çıksın ortaya yazın meyveleri
dertlerin yıktığını nasıl onaralım ki
nasıl kutsayalım olgunlaşan yılı
esip dururken kış rüzgârları

özlem

inci aral

kimse unutamaz. unutmada özlem yoktur. insan film sahneleri gibi bir bir görür eski anıları. daha önce fark ettiği ama hızlı geçtiği için üstünde durmadığı her şeyi açık seçik görür. seven, sevdiğinin yokluğuna saplanıp kalmadan özleyemez. özlerken daha iyi tanırsın sevdiğini. oğlunun bir köpeğin boynunu okşayan elini, başını çevirmeden önce bir an sana bakışını, ekmek kesişini, su içişini, uçurmaya çalıştığı yaralı bir kuşu avcunda tutuşunu, küçülmüş patiklere sığmayan ayaklarını, mamayı tüküren ağzını, elindeki yanığa uf deyişini, ayak parmaklarının ucunda sokağa süzülüşünü, bir kadının yanından ilk gelişini, şarkı söylemesini, bir duvarı boyayışını hiç görmemiş gibi görürsün. henüz doğmamış da doğru doğacakmış gibi yokluğunu yüreğinde duyarak özlersin onu o zaman. henüz gerçekleşmemiş bir düş gibi. sözü verilmiş bir sevinç, uzun sürmüş bir ölüm gibi. özlem beklemektir. çaresi yoktur bunun, bir şey yapılamaz. yatıştırılabilir belki biraz.