romalı büyük filozof, yazar ve devlet adamı seneca, imparator neron'un gönderdiği bir fermanla intihar etmek zorunda kalmıştı. bir zamanlar hocası, danışmanı ve başbakanı olduğu neron, ona "damarlarını keserek intihar etmesi" buyruğunu göndermişti. seneca arkadaşlarının arasında damarlarına dört yara açtı, ölümü beklemeye başladı ama kanının ağır akması yüzünden ölmesi uzun sürüyordu. sonunda kendisini hamamda, sıcak buharda boğdu. seneca'nın genç karısı da onunla birlikte damarlarını kesmişti. ne var ki kadın, neron'un emriyle kurtarıldı, tedavi edildi ve bir daha kendini öldürmeye kalkışmadı.
16.03.2012
seneca
romalı büyük filozof, yazar ve devlet adamı seneca, imparator neron'un gönderdiği bir fermanla intihar etmek zorunda kalmıştı. bir zamanlar hocası, danışmanı ve başbakanı olduğu neron, ona "damarlarını keserek intihar etmesi" buyruğunu göndermişti. seneca arkadaşlarının arasında damarlarına dört yara açtı, ölümü beklemeye başladı ama kanının ağır akması yüzünden ölmesi uzun sürüyordu. sonunda kendisini hamamda, sıcak buharda boğdu. seneca'nın genç karısı da onunla birlikte damarlarını kesmişti. ne var ki kadın, neron'un emriyle kurtarıldı, tedavi edildi ve bir daha kendini öldürmeye kalkışmadı.
15.03.2012
hollywood
kimi radikal eleştirmenler, hollywood sinemasının ve kullandığı temsil göreneklerinin, egemen kurumları ve geleneksel değerleri meşrulaştırmak ve ideoloji aşılamak yönünde bir işlevi olduğunu savunur. bu kurum ve değerler arasında (merkezinde kişisel yeterlilik ve hükümete karşı güvensizlik olmak üzere) bireycilik, (rekabet, dikey hareketlilik ve en iyinin ayakta kalması değerleriyle) kapitalizm, (erkeklerin imtiyazlı kılınması ve kadınların ikinci sınıf toplumsal rollerde konumlandırılması ile) babaerkil anlayış, (toplumsal iktidarın eşitsizce pay edilmesiyle) ırkçılık vb. sayılabilir. temsil görenekleri, ele alınan konu düzeyinde olduğu kadar biçim düzeyinde de işlerliktedir. biçimsel görenekler -anlatının kapanma tarzı, görüntünün sürekliliği, dönüşsüz kamera işleyişi, karakter özdeşleştirmesi, dikizcilik yoluyla nesnelleştirme, ardışık düzenleme, nedensellik mantığı, dramatik güdüleme, kare ortalama, çerçeve uyumu, gerçekçi anlaşılırlık vb. perdede olup bitenin belli bir görüş açısının ürünü bir kurmaca yapı değil de, nesnel olayların tarafsızca kameraya çekilmiş görüntüleri olduğu yanılsamasını yaratarak ideolojinin yerleşmesine katkıda bulunurlar. filmler, herhangi bir durumu yansıtmaktan çok, o durumun tasarlanan belli bir biçimini oluşturmak üzere seçilmiş ve birleştirilmiş temsili ögeler yoluyla birtakım tezler ileri sürer, bunu yaparken, seyirciye belli bir konumu ya da bakış açısını telkin ederler. biçimsel görenekler de, sinemasal yapaylığa ilişkin işaretleri silip süpürerek bu konumlamanın içselleştirilmesine katkıda bulunur. tematik görenekler -eril kahramanlık serüvenleri, romantizm arayışı, kadın melodramı, kurtarıcı şiddet öyküleri, ırkçılığa ve suça ilişkin klişeler vb. -gerçekliği toplumsal değer ve kurumlarla bağlantılandırarak bunların değişmez bir dünyanın doğal ve apaçık göstergeleri olarak algılanmasını sağlar. bu görenekler seyirciyi belli bir toplumsal düzenin temel varsayımlarını benimsemeye alıştırır. savaş ya da suç gibi yapısal toplum sorunlarının kişisel hayat hikayeleri düzleminde ayrıntılandırılması, yürürlükteki düzenin iyi ve ahlaklı görünmesini sağlar. kamu düzeninin temsilleriyle kişisel özdeşleşme, sömürü ve tahakküme dayalı bir sisteme gönüllü katılımı hazırlayan psikolojik eğilimi yaratır.
seks
seks yapmaya fırsatımız olsa sakız çiğnemeye, bekleme odalarındaki akvaryumlara, sigaralara, bulmacalara, yemekhanelerdeki kuyruklara, sabretmeye, iskambil falı açmaya hatta dama oynamaya bile gerek kalmazdı.aşklarının ölümsüzlüğünü göstermeye çalışan ham beyinlerin sıradanlıklarını korkunç patlamalarla basmakalıp şiire dökmelerine dayanamıyorum. büyük olasılıkla aklı başında olan bu erkekler ve kadınlar birbirlerine çok sevimli olduğunu sanarak iç sıkıcı küçük dizeler yazar, ölüp giden çiçekler ve küflenen süs eşyaları hediye edip dururlar; oysa aslında tek istedikleri köpekler gibi sevişmektir.
nokta, bir başka insana gerçekten dokunduğun andır. onlara bir sözcükle, bir düşünceyle, bir hareketle uzanırsın, hamleni yaparsın ve hedefi vurursun. işte bu noktada -bir kalp atışı bile tutmaz bu- iki insan bir olur. konuşmacı ve dinleyici, yazar ve okuyucu, yaralı ve onu yaralayan aynı şeye dönüşüverir.
dost edinmek bana göre değildir; çünkü dostluk acı kaynağıdır. acının salgın bir hastalık gibi olduğunu biliyorum artık; hatta daha net söylemek gerekirse bulaşıcı bir hastalık gibidir; bulaşmak için bir ilişkiye, bir yakınlığa ihtiyacı vardır. hisseder, önemser ve seversem, hayat canı çektiği an tekmeyi basar. korunmasız bir balık gibi en ufak bir hareketten, en ufak bir dokunuştan bile etkilenebilirim. hiç olmasın, daha iyi.
bitmeyen vals
14.03.2012
şairin işi
güçlüklere, bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalı. ben bunu yalnız kalıp da ümitsizlik içinde olduğumu hissettiğim anlarda daha iyi anladım. bununla beraber, senelerden beri, o kadar çok zamanlar yalnız kaldım ki bu hale adeta alışır; hatta -kuvvetli olmanın gururunu duyabilmek için- zaman zaman yalnızlığı arar oldum. şu anda gurur diye isimlendirdiğim bu his başlangıçta bir avunma yolu idi. hayatlarının, benim gibi, ıstırapla dolu olduğunu sananlar, buna benzer bir sürü avunma çareleri bulmuşlardır. bu çareler, o yalnız kalmış insanların, yalnızlık anlarındaki arkadaşlarıdır. hayatın karşısında; hatta sırasında ölümün karşısında; ancak bu arkadaşların yardımıyla tutunabiliriz.la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.
sabahattin eyüboğlu: tiyatro sokakla arasını açtı mı, kolay kolay kendine gelemiyor artık. salonları, kibarlar çevresini kazanmak isteyen tiyatro ister istemez incelip züppeleşiyor, nükteden öteye geçemez oluyor. nükte de iyi şeydir; ama likör misali, hoşa gitmekle kalır. insanı ne doyurur ne coşturur. sahnede söz rakı gibi sert, su gibi cömert gerek.
yanlış işler görenler bile o işleri memleket sevgisiyle gördüklerine inanırlar.
bugün avrupa'da tanınan bir tek şairimiz var: nazım hikmet. o da bize rağmen tanınıyor. biz, "aman kimse duymasın!" diyoruz. ama faydası yok; duymuşlar. nazım hikmet'i bize, onlar kabul ettirmeye çalışıyorlar. adını, lehimize değil, aleyhimize kullanıyorlar. bizi, büyük şairler yetiştiren bir millet olarak değil, büyük şairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanıtıyorlar.
mektep kitabında yazısı olan bir insanın, yani benim, bir başka kitabında açık saçık şiirleri varmış. bu kitabı çocuklara okutmaları şart değil. sanat meselesi ile ahlak meselesinin birbirinden ayrı şeyler olduğunu öğrenememiş bir türkçe öğretmeninin kitabımı değil okutmak, eline bile almasına gönlüm razı olmaz. ne okusun ne de okutsun.
atatürk sadece bu yurdun kurtarıcısı, cumhuriyet'in kurucusu değildi. milleti, çağdaş medeniyetler, batılı medeniyetler seviyesine ulaştırmak isteyen bir devrimci idi. en belli başlı işlerinden olan dil devrimi ile din devrimi de bu amaçla girişilmiş hareketlerdendi. onun başladığı işi biz tamamlayacaktık. işte, tamamlıyoruz:
ilk iş olarak arapça ezan, ondan sonra radyoda kuran, okullarda din dersi, yeni yapılan camiler, imam hatip kursları, ilahiyat fakülteleri, hac seferleri, din dergileri bolluğu, okul kitaplarından çıkarılan türkçe terimler yerine arapça.. en sonunda da bütün bunlar yetmiyormuş gibi atatürk'ün ve devrimlerinin aleyhinde bir sürü yazı yazmış olanları yeniden öğretmenliklere tayinler.
hala nasıl anıyoruz atatürk'ün adını. utanmıyor muyuz?
teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
şiir, bütün hususiyetleri edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamıyla manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.
paul eluard: bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.
"sanat bahislerinde aksini ispat edemeyeceğim mesele yoktur."
holivut'ta şarlo'yu en iyi taklit eden sanatkarı bulmak için müsabaka açmışlar; o müsabakaya gizlice şarlo da girmiş. otuz-kırk kişinin içinde ancak dokuzuncu olabilmiş.
suut kemal yetkin: hayatında vezinsiz kafiyesiz tek bir şiir yazmamış olan namık kemal bile, bundan şu kadar yıl önce (mukaddime-i celal, s.88-89) zamanına göre ileri sayılacak bir görüşle şiirde vezinle kafiyenin esas olmadığını söylediği, o günden bugüne şiir anlayışı büyük değişiklikler geçirdiği halde, vezinle kafiye üzerinde hala direnilmesi, yeni şiirin birçok kimseleri rahatsız etmeye devam etmesi, alışkanlıklarımızdan öyle kolay kolay kurtulamadığımızı apaçık gösterir.
bir şair her şeyden evvel şairliği ile hükümlendirilir. her mesleğin erbabından, meslek bahsi konuşulduğu zaman, nasıl ilkin işinin ehli olması istenirse, bir şairden de şiirin erbabı olması istenir.
"hikaye bize insanların yardımıyla bir vaka, romansa vakaların yardımıyla bir insan anlatır." derler.
yaşadığım iyi kötü günleri
değişmem hiçbir cennet masalına (cahit sıtkı tarancı)
"saadet ya paradadır yahut da onun parada olduğunu bilmemekte. saadet parada mıdır değil midir, bir şey diyemem. ama herhalde saadet onun nerede olduğunu bilmemektedir."
jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız; ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini.
shakespeare: yapmak, yapılması gereken şeyleri bilmek kadar kolay değildir.
yeşil hoca da vaaz etmiş. kendi çıkardığı "islamiyet" dergisinde okuduk. meğer marshall planı da kuran'da yazılıymış. mukaddes sayılan hiçbir şeye dil uzatmak istemem. ama bu kadarına pes! atom bombasından sonra bir de marshall planı! bu gidişle ingiliz seçimlerini, italyanlarla imzaladığımız ticaret anlaşmasını, endonezya hadiselerini falan da hep kuran'dan takip edeceğiz demektir.
emin karakuş: türk edebiyatını beğeniyor musunuz?
orhan veli: bir kelime ile: hayır!
emin karakuş: hiç mi? şahıs olarak da beğendikleriniz yok mu? mesela haşim, necip fazıl, ahmet hamdi, cahit sıtkı veyahut proleter şairi olan nazım?
orhan veli: şahıslar üzerinde düşünmüyorum. behçet kemal olmuş, necip fazıl olmuş yahut necdet rüştü olmuş benim için fark yok. hükmümü hepsi hakkında verdim. yalnız nazım hikmet'i o isimlerle bir arada saymayın!
13.03.2012
mimar sinan
süleymaniye külliyesi'ni yaparken ayrıntılara fazla takıldığı için az kalsın başı belaya giriyormuş mimar sinan'ın. sinan'ı sevmeyenler, bu adam camiyi zamanında bitiremeyecek diye dedikodular çıkarmışlar hakkında. bunları duyan kanuni sultan süleyman da atladığı gibi atına, gelmiş yapı alanına. "bre mimar" diye gürlemiş. "neden benim camimle ilgilenmeyip önemsiz işlerle vaktini boşa harcarsın?" hatta daha da ileri gitmiş. fatih camii'ni yapan zavallı atik sinan'ı misal vermiş. "atam sultan mehmet han'ın mimarı örnek olmaz mı sana?"padişahın hiddeti karşısında yaprak gibi titremiş koca sinan. ne ağzını açabilmiş, ne tek kelime söyleyebilmiş.
padişah öfkeyle sormuş:
"bu bina ne kadar zamanda tamam olur, tez haber ver. yoksa sen bilirsin."
mimar sinan başını kaldırmadan mırıldanmış.
"saadetli padişahımın devletinde, iki ayda inşallah tamam olur."
kanuni, sinan'ın korkudan saçmaladığını düşünmüş, yanındaki ağalara dönmüş:
"bre, şuna bir de siz sorun, bu bina ne zamana dek tamam olur?"
ağalar da buyruk uyarınca sormuşlar:
"mimar ağa, saadetli padişahımız ne buyururlar, duyar mısın? bu binanın kapısı ne zaman kapanıp tamam olur?"
sinan bütün engin gönüllülüğüyle cevaplamış:
"iki ay tamam olunca bu bina da tamam olur."
bunun üzerine kanuni, yanındakileri tanık göstermiş.
"mimar, hele iki ay olunca tamam olmasın, seninle görüşürüz."
böyle demiş ama saraya varınca yeniden düşünmüş. ağaları başına toplamış ve demiş ki:
"mimar'ın deliliği belli oldu. birkaç yıllık iş, hiç iki ayda biter mi? herif, kelle korkusundan aklını oynattı. çağırıp siz de sorun. görün ne cevap verir. eğer sözlerini karıştırırsa binanın durumu müşkül olur."
saray ağaları sinan'ı çağırmışlar. bir kez daha sormuşlar:
"bina ne zaman tamam olur?"
sinan kendinden emin, yinelemiş:
"padişah hazretleri'ne iki ayda tamam olur diye söz verdim. inşallah iki ayda tamam edip tarihe de nam koyayım ki duyanlar hayır ile ansınlar."
bu cevabı alan ağalar kanuni'nin huzuruna varıp şöyle demişler:
"padişahım, herif gayrete düşmüş. ümit edilir ki, inşallah pek yakında caminizde namaz kılmak nasip olur."
ve iki ay sonra sinan söz verdiği gibi camiyi teslim etmiş. ve bu işi imkansız zanneden padişah, belki de mimara yaptığı kabalığı bağışlatmak için, anahtarı sinan'a uzatmış ve şöyle demiş:
"bina eylediğin allah'ın evini, gönül temizliği ve dua ile yine senin açman gerekir."
12.03.2012
karanlığın sol eli
hayatı mümkün kılan, umulmayan şeylerdir.bir kapıyı açmaya bin adam gerekmez; ama açık tutmak için gerekebilir.
krallar bile bedel ödemek zorundadır.
cehalet düşüncenin temelidir. kanıtsızlık eylemin temelidir.
hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir; yani bir sonra ne olacağını bilememek.
takdir edilecek olan, izah edilemeyendir.
bir erkek erkekliğinin dikkate alınmasını ister, bir kadın kadınlığının takdir edilmesini ister; bu dikkat ve takdir ne kadar örtülü, ne kadar dolaylı olsa da.
bir şeye karşı koymak onu sürdürmektir.
bayağılığa muhalefet de ister istemez bayağılık olur. başka bir yere gitmelisiniz, başka bir amacınız olmalı; o zaman başka bir yolda yürürsünüz.
kimse kendini bir hain olarak görmez.
hangi soruların cevaplanamaz olduğunu öğrenmek ve onları cevaplamamak: gerilim ve karanlık dönemlerinde en gerekli yetenek bu.
hiçbir şey yoktur ki görülmesin.
güz fırtınalarında yere düşen tek bir yağmur damlası bile yoktur ki, daha önce düşen bir yağmur damlası ile aynı olsun. ve tüm yılların tüm güzlerinde yağmur yağmıştır, yağmaktadır ve yağacaktır.
ulaşılacak bir sonu olan bir yolculuk yapmak iyidir; ama asıl önemli olan yolculuktur.
cehaletin karı çiğnenmeden kalır.
ateş ile korku iyi birer uşak, kötü birer efendidir.
ışık karanlığın sol elidir
karanlık da ışığın sağ eli
ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana
yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi
tutuşmuş eller gibi
sonuçla yol gibi
sanırım bir insanın hayatındaki en önemli şey, tek başına en belirleyici etken erkek veya kadın olarak doğmak. çoğu toplumda insanın beklentilerini, etkinliğini, bakış açısını, etiğini, tavırlarını bu belirliyor; hemen hemen her şeyini. kelime hazinesi. semiyotik kullanım. giyiniş. hatta yemekler.. kadınlar genellikle daha az yerler.
böyle bazı talihli anlarda tam uykuya dalarken yaşamımın gerçek merkezinin ne olduğunu tüm kuşkuların ötesinde biliyorum, geçmiş ve yitmiş; ama yine de sürekli olan o zaman, süren an, sıcaklığın yüreği.
11.03.2012
7 kılavuz
"matbaacılık ve barut, bunlar çağımızın iki büyük belası ve ben bunları yok etmek istiyorum. iğrenç matbaacılık sanatının bütün yanlışlıkların kökü olduğunu düşünmeye başladım; böyle bir şey insanları her şeyin aynı biçimde olduğunu düşünmeye alıştırıyor." (john ruskin)ruskin'in derslerinin amacı, kısmen tip formundaki süsleyici maskeleri kaldırmak, öğrencilerinin mekanik üretimdeki asıl tekbiçimciliğin farkına varmasını sağlamaktı.
tedirgin zanaatkar için john ruskin'in "seven lamps of architecture" kitabı, 7 kılavuz ya da "lamba" sunmaktaydı. bu yol göstericiler maddi şeyler üzerinde çalışan herkes için geçerliydi. 7 kılavuz şunlardı:
1. fedakarlık: bir şeyi kendi iyiliği için düzgün yapma isteği; yani adanmışlık.
2. doğruluk: sürekli olarak parçalanan ve bölünen doğruluk; zorluğu, direnmeyi ve belirsizliği kucaklamak.
3. güç: kör irade tarafından değil de standartlar tarafından yönlendirilen ılımlı güç.
4. güzellik: büyük tasarımda değil de elle şekillendirilmiş güzellik olan süslemede yani ayrıntıda bulunabilir.
5. hayat: hayat burada mücadele ve enerji; ölüm ise ölümcül mükemmellik anlamına gelir.
6. hafıza: bu, makineler yönetmeye başlamadan önce zaman tarafından sağlanıyordu.
7. itaat: bir ustanın belirli bir eserine değil de ustanın pratiği tarafından sergilenen örneğe itaat. (john ruskin)
iyi zanaatkar;
- taslağın önemini -başladığında ne hakkında çalışmakta olduğunu- tam olarak bilmemenin önemini kavrar.
- beklenmedik gelişmeye ve kısıtlamaya olumlu bir değer yükler.
- rahatsızlık yaratacak bir gösteriş seviyesine inebilecek mükemmeliyetçilikten kaçınır.
- ne zaman durması gerektiğini öğrenir. işi daha ileriye götürmek için onun seviyesini düşürebilir.
- uğraştığı şeyi kendi içinde mükemmelleştiren amaç için bir sorunun peşine amansızca takılmaktan kaçınma ihtiyacı duyar. (richard sennett)
10.03.2012
kesik
9.03.2012
kitaplar hakkında
kitaplarla yeni hayatlar kurulmaz, ütopyalar yaşanmaz, toplumsal hareketler doğmaz.kitaplar cevap vermez, sorusu olanlarla konuşur. onları soru-cevap yalnızlıklarından kurtarır.
kitaplar kişiyi çoğaltmaz. mahremiyeti artırır.
kitaplarla hayat hissedilmez, anlaşılabilir belki.
kitaplar, kendisiyle, öteki'yle, hayatın seçilmiş bir boyutunda sahiden buluşmak isteyenler ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sahiden çaba gösterenler için basit yol göstericilerdir.
kitaplar, öteki dünyada ödüllendirilme beklentisine dayanan dinsel ahlakla yetinmeyerek daha insani derinliklerin peşine düşenler için dünya bilgisini edinme ve hayal etme kapasitesini zorlama araçlarıdır.
kitaplar karşı ve yana olmayı seçenler için vardır.
ya da sıkılanlar için basit vakit öldürücülerdir.
* kurmaca bir yazar.
8.03.2012
bin hüzünlü haz
"hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum."(haraptarlı nafi)
bazen en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor. uzunca bir süredir, ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle hissediyorum bunu. kimi zaman, şöyle adamakıllı kirlenip de kim olduğumu anlayayım diye kendimi pervasızca şu şehrin alkol kokulu karanlığına vuruyor, hangi köşede bir üçkağıtçı bulur, hangi sokakta bir serseri görür ya da nerede bir ayyaşa rastlarsam hemen arkadaş oluyor, sonra onlarla birlikte hayatın el değmemiş noktalarına doğru yürüyüp kimilerinin çirkinlik adını verdiği birtakım şeylerin içinde yüzüyor, renk renk ışıklarla süslü çamur deryalarına batıp çıkıyor, postu batakhanelerin başköşesine serip yıllarca kalıyor ve bütün bunlar olup biterken, dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığımda toplamak istiyorum ama, bunu bir türlü başaramıyorum. bin bir hevesle peşlerine takıldığım tilki suratlı üçkağıtçılar, pörtlek yüzlü ayyaşlar ya da kararsız bir rüzgar gibi beni oradan oraya sürükleyen düşük çeneli serseriler, herhangi bir suçun eşiğine yaklaştığımız sırada birdenbire meleğe dönüşüyorlar çünkü. ardından da, varlığımı etkileyen o karanlık varlıklarıyla, suça susamış ruhumun çevresinde şarap kızılı gözlerden, pelte gibi titreyip duran suratlardan, birbirine karışan el kol hareketlerinden ve her biri bir cümle ağırlığındaki kelimelerden, aşılması güç mü güç bir barikat oluşturuyorlar. onların meleğe dönüşmüşlüğünü geçip de ben işte o zaman suça ulaşamıyorum bir türlü. üstelik, bir yandan suça ulaşamamış eksik bir ruhun ağırlığı altında sefil bir fare gibi ezilirken, bir yandan da hiç görmediğim melek kanatlarının hışırtıları arasında gitgide boğuluyormuşum hissine kapılıp fena halde telaşlanıyorum. içimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum söz gelimi, uçuyorum kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye, savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum. sonra, elimi yüzümü çizip geçen kırmızı şişe parıltılarına tutunup hırsla ileriye, meleklerin konuşmaları arasından gözüken suçların cazibesine doğru atılıyorum ama, ellerim gene boş kalıyor. çalmak istediğim eşyaların yüzünde gezinen sessiz ve anlaşılmaz bir güç, ellerimi hiç hissettirmeden tutup nazikçe geri itiyor sanki; günlerce oturup öldürmeyi düşündüğüm insanlar, akla hayale gelmedik bir nedenle tuhaf bir şekilde ölümsüzleşiyor; ıssız sokak köşelerinde çektiğim bıçaklar havada kana susamış metal bir dil gibi pırıl pırıl yanıp sönerken birdenbire kayboluyor ya da milimetrik hesaplarla özene bezene doğrulttuğum namlular hedefe doğru peş peşe, hedefin canlılığını artıran derin bir sessizlik kusuyor da, ben neye uğradığımı şaşırıyorum. herkesin gırtlağına kadar suça gömüldüğü ve orta yere fırlayan bazı çığırtkanların da, yeni bir şey keşfetmişçesine işaret parmaklarını zamanın burnuna dayayıp "suç çağı, suç çağı!" diye haykırıp durdukları bir dünyada bütün bunlar olağanmış gibi, çevremde cirit atan melekler de benim şaşırmışlığıma şaşırıyorlar o sırada.
6.03.2012
richard wagner bayreuth'ta
bir olayın büyük bir boyuta sahip olabilmesi için, iki hususun bir araya gelmesi gerekir: olayın olmasının büyük manası ile olayı yaşamanın büyük manası. kendi içerisinde hiçbir olay büyük boyutlu değildir. bu olay, takım yıldızların tümünün yok olması, halkların mahvolup tarihten silinmesi, büyük topraklara sahip devletlerin kurulması, doğaüstü güçlerle sürdürülen savaşlar, yaşanılan yenilgiler olsa bile; tarihin nefesi, bu tür birçok olayın üzerinden, gevşek dokulu bir kumaştan geçermiş gibi, geçer gider. bu, güçlü bir insanın sert bir taşa hiçbir etki yaratmayan bir darbe indirmesi, kısa, keskin bir aksi seda gibidir ve her şey gelir geçer. tarih ise, bu tür alışılagelmiş olaylardan nerdeyse hiç söz edilmemesi gerektiğini çok iyi bilir. bunun sonucunda da, bir olayın yaklaştığını gören her bir insanı bu olaydan gurur duyup duymayacağına ilişkin bir kuşku kaplar hemen. ister büyük olsun ister küçük, bir şeyler yapıldığında eylemle duyarlılığın uyumuna güvenilir ve bu uyum amaç edinilir ve vermek isteyen biri, armağanın manasını anlayacak bir alıcı bulmaya özen göstermek zorundadır. işte bu nedenle de, büyük bir insanın bile kendi başına yaptıklarının, bunlar kısa süreli, zayıf ve verimsiz ise, büyük bir boyutu yoktur; çünkü bu insanın bu işi yaptığı an, bu iş için gerekli, derin uzmanlık bilgisi olmayabilir. yeterince kararlı bir biçimde amaca yönelmemiştir, yeterince uygun zamanı belirlemeyi ve seçmeyi bilmemiştir: büyük olmakla gerekli olanı görebilmenin çok yakın ilişki içinde olmasına karşın, bu insan üzerinde rastlantı egemen olmuştur.torquato tasso: yalnızca eski kadırgalarda kürek çeken köleler birbirini tanır; ama bizler, yalnızca başkalarını, onlar bizi gene yanlış tanımasınlar diye, kibarlıktan hep yanlış tanırız.
yükselin cesur kanatlarla
çağınızın üzerine, yükseklere
uzaklarda, aynanızın içinde ışımakta
gelen yüzyıl (schiller)
kalabalık kentlerde binlerce insanın nasıl duygusuz bir ifade ile ve telaş içinde geçip gittiklerini izlediğimde, hep şöyle derim: kendilerini çok kötü hissediyor olmalılar. bu insanların tümü için sanat, kendilerini daha kötü, daha duygusuz ve anlamsız veya daha telaşlı ve ihtiraslı hissetmeleri için vardır. çünkü hakiki olmayan duygular at koşturmakta ve hiç durmadan onları eğitmektedir ve bunun sonucunda sefaletlerini kendilerine bile itiraf etmelerine izin verilmez. konuşmak istediklerinde uzlaşı kulaklarına aslında söylemek isteyip de unuttukları bir şeyleri fısıldar; birbirleriyle anlaşmak istediklerinde ise, akıl güçleri sanki bazı büyü sözleriyle felce uğratılır, böylelikle de aslında mutsuzluklarını mutluluk olarak nitelendirirler ve bile bile mutsuzlukları içinde birbirine bağlanırlar. sonunda tamamen değişime uğrayarak hakiki olmayan duyguların köleleri haline dönüşürler.
5.03.2012
the sopranos
"zaman ve sabır, dut yaprağını ipeğe çevirir." (italyan sözü)
mutsuzluk birikir.
öfkeni bastırmak yerine ona sahip çık. yoksa hayatına hükmeder. öfke kabullenilmelidir.
umut çeşitli biçimlerde gelir.
psikiyatride, hissettiğini sandığın şeyi aslında hissetmiyorsun. hissetmediğin ise önemli oluyor.
"yeni bir kapının açılabilmesi için önceki kapıyı kapatmalısın." (tao)
ölümün gölgesinin vadisinde yürüsem bile kötüden korkmam.
kadının şeyini emen, her şeyi emer.
bir çocuğun yaptığı yirmi hatadan on dokuzunu gözardı edin.
sınır kişilik bozukluğu; ilişkilerde dengesizlik, hissi değişkenlik, yoğun kaygı, neşesizlik anlamına gelir. onlar için var olan tek şey korkularıdır. gerçek dünya, gerçek insanlar önemsizdir. bu kişilerde sevgi ve şefkat yoktur. sınır kişilik, çevresindeki kimselerin arasını bozmada, nefret ve kargaşa yaratmada ustadır.
tarihi anlamayan onu tekrarlamaya mahkumdur.
kadınlara davranışına bakarak bir erkek hakkındaki her şeyi öğrenebilirsin.
deliren bir dünyada siyasi anlaşmazlık genellikle şiddete neden olan bir katalizördür.
"hayatta yaptıklarımız sonsuzda yankılanır. " (gladiator)
ölü bir ozanın sevgili karısını görmeye gitmek
4.03.2012
korku ve titreme
sıradan yaşamda şeyleri ve kişileri oldukça bencil nedenlerle terk ederiz. ancak bu 'kayıpların' tamamen bencil yapıda olmayan projeler yararına yapılmış özveriler olduğunu söyleyerek hava atarız.horace: komşunun evi yandığı zaman, bu senin meselendir.
"eğer aranızdan biri kendini bu çağın ölçülerine göre bilge sanıyorsa, bilge olmak için 'akılsız' olsun." (i. korintliler)
insanlar yaygın olarak nehirleri ve dağları, yeni yıldızları, parlak kuşları, garip balıkları, grotesk insan örneklerini görmek için dünyanın her yerini gezerler; varoluş karşısında bir hayvanca bir sersemliğe düşerek ağzı açık kalırlar ve bir şeyler gördüklerini düşünürler.
insan yığınları fani üzüntü ve zevkin cesaretsizleştirdiği yaşamları yaşarlar.
derin ruhlar asla kendilerini unutmazlar ve olduklarından başka bir şey haline asla gelmezler.
nicolas boileau: bir aptal daima kendisine hayran olacak daha aptal birini bulur.
euripides: kişinin ağlamasına izin verilen yalınlık düzeyinde doğmak ne kadar büyük şans!
"biri bana gelip de babasını, annesini, karısını, çocuklarını, kardeşlerini; hatta kendi canını bile gözden çıkarmazsa benim öğrencim olamaz." (luka 14:26)
sürüden ayrılanlar ve serseri dehalar iman adamı olamazlar.
estetiğin bütün düşündüğü, sevgililerin birbirlerine kavuşmasıdır; geriye kalanları önemsemez. keşke bundan sonra olanları görebilseydi! ancak onun buna zamanı yoktur; çoktan bir başka çifti birleştirmek için hazırlanmıştır bile. estetik, bilimlerin en vefasızıdır. onu gerçekten seven herkes bir biçimde mutsuz olacaktır; onu hiç sevmemiş olanlar da mutsuz olacak ve bir pecus (öküz ya da mankafa) olarak kalacaktır.
longus: kesinlikle hiç kimse aşktan tamamen kaçamaz ve hiç kimse güzellik ve onu görecek göz olduğu sürece bunu hiç yapamaz.
"biraz çılgınlığı olmayan hiçbir büyük deha yoktur."
herakleitos: kimse aynı nehirden iki kez geçemez.
3.03.2012
insan
insanlar kendileri hakkında hiçbir zaman, yaşadığımız bu ruhbilim çağındaki kadar az bilgi sahibi olmadılar. olabileceklerinden başka her şey olmayı yeğliyorlar. otomobille kendi ruh manzaraları boyunca gidiyorlar ve yalnızca benzin istasyonlarında mola veriyorlar. ne yeseler benzin kokuyor. kapkara benzin birikintileriyle düşlere dalıyorlar.iki tür insan: bir gruptakiler yalnızca hayattaki konumlarla, evli kadın, okul müdürü, yönetim kurulu üyeliği, belediye başkanlığı gibi, elde edilebilecek mevkilerle ilgilenmekteler. onlar bakışlarını hep kafalarına bir kez koymuş oldukları bu noktaya yöneltirler, öteki insanlar da onları ancak bu noktaların çevresinde görebilirler, yalnızca konumlar önemlidir, bunun dışında hiçbir şey önemli değildir ve söz konusu kişilerce ayırdına bile varılmaksızın görmezlikten gelinir. öteki gruba girenler ise özellikle konumlar karşısında özgürlük isterler. onları yalnızca değişim ilgilendirir; basamakların değil, açık kapıların olduğu atılımlarla ilgilenirler. hiçbir kapı ve pencere karşısında dayanamazlar; ama yönleri hep ileriye doğrudur. onlar, daha öncekilerden birinin, üstüne bir kez oturduktan sonra bir milimetre dahi olsa bir daha kalkmayacağı bir tahttan bile kaçabilirler.
evde, kitaplar veya notlar arasında kalmaktan hoşlanan mutsuzlar da vardır; kendileri için dingin bir var olma biçimi dokuyan bu gibilere bir kadın hiç uygun değildir. çünkü kadını yanlarında tuttuklarında dinginlik uçup gider, kadını uzakta tuttuklarında ise kısa zamanda onun ne yaptığını bilmez olurlar.
kendisinde her şeyin, her izlenimin, her yaşantının, her durumun geçici olduğu bir insanı betimlemek. kendisinde hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bir insan. bugün, dün ve yarın, onda hiçbir şeyle birbirine bağlı değil. her şeyi yaşamış ve hiçbir şey yaşamamış. taptaze bir insan. ölümlülüğü uç noktaya vardırılmış; bu yüzden onun bile herhangi bir anlamı yok. herkesi tanıyor ve hiç kimseyi anımsayamıyor. adlardan yoksun bir dünyada yaşıyor. korkmuyor; ama ondan kimse de yok. yaşı ve cinsiyeti kimse için açık değil. ne amaçları ne de planları var, kimsede onun kendisine uzandığı gibi bir duygu yok. sıkıcı olamıyor. bütün dinler onda eksik. kendisini oluşturan anların önceden kestirilebilmesi olanaksız. onu arayan, hep farklı yerlerde buluyor.
şehir kapısı
bu şehre geldiğim gün, katırım kiş kapısına varmadan önceki son yamacı bin bir güçlükle tırmanmıştı; tam ayağımı yere bastım ki, bir adam yanıma geldi.
- bu şehre hoş geldin, dedi bana, burada hısım akraban, ahbabın var mı?
hayır, diye cevap verip yoluma devam ettim; çünkü bir dolandırıcıya, en azından bir dilenciye veya baş belası birine çatarım diye endişelenmiştim. ama adam yeniden söze başladı:
- ısrarım seni kuşkulandırmasın, soylu misafir. burada durup gelecek her yolcuyu kollamamı ve ona misafirperverlik göstermemi efendim buyurdu bana.
yoksul birine benziyordu; ama üstü başı temizdi ve saygın insanların uyduğu görgü kurallarından da habersiz değildi. peşinden gittim. beni birkaç adım ilerideki ağır bir kapıdan içeri soktu; üstü kemerli bir geçitten geçip kendimi bir kervansarayın avlusunda buldum. ortada bir kuyu, etrafında insanlar ve hayvanlar, avlunun çevresinde de iki kata dağılmış durumda yolcu odaları vardı. adam dedi ki:
- burada istediğin kadar, ister bir gece, ister bütün bir mevsim kalabilirsin; kendin için döşek ve yemek, katırın için de ot bulursun.
kaç para ödeyeceğimi sorunca, yüzü gölgelendi.
- sen burada efendimin misafirisin, dedi.
- peki bu cömert ev sahibi nerede? göster ki kendisine şükranlarımı ifade edebileyim.
- efendim öleli 7 yıl oluyor; bana bıraktığı paranın tamamını semerkant'ı ziyarete gelenleri ağırlamak için harcamam gerek.
- bari adını bağışla bu efendinin ki, en azından gittiğim yerlerde hayırseverliğini anlatabileyim.
- sadece yüce rabbim senin minnetine layıktır, o'na şükret, o, hangi adamın hayratı sayesinde kendisine şükredildiğini bilecektir.
"günlerce o adamın kervansarayında kaldım. dışarı çıkıyordum, tekrar dönüyordum, siniler hep nefis yemeklerle doluydu ve ben bizzat ilgilensem katırıma öyle iyi bakamazdım."
ivan denisoviç'in bir günü
aleksandr soljenitsin
hastalığın en iyi ilacı çalışmakmış.
iş sopaya benzer, sopanın da iki ucu vardır. adamına yaparsan özenirsin. anlamayanlar için göz boyamak çok kolaydır.
yulaf lapası sıcak da olsa ne lezzeti vardır ne de insanı tok tutar. rengi darı gibi sarıdır ama olup olacağı ottur.
sıcak odada oturan, üşüyenin durumundan ne anlar!
herkesin çözülüp gevşediği bir andı bu. karar verilmiştir ama herkesin içinde işbaşı yapılmayacakmış gibi bir his vardır.
sabah sabah işbaşı yapmak yok mu ya, bundan daha berbat bir şey yoktur. ayaz, karanlık, karınlar aç, koskoca bir günün başlangıcı. insanın dili ağırlaşır, canı konuşmak istemez.
güneş doğarken ayaz çıkar. çünkü gece, ısının en düşük olduğu andır.
kolay kazanılan paranın değeri yoktur, insana kazanmış olmanın zevkini vermez. eskiler boşuna dememişler: "insan karşılığını vermediği şeyin değerini bilmez" diye.
fazla sanat, sanat demek değildir. bu, ekmek yerine, durmadan şeker yemeye benzer.
dâhi olan, zorbaların hoşuna gitsin diye yorum yapmaz.
saklamasını bilmek zenginlikten iyidir derler.
az dua ettiğiniz, inanmadan, içinizde duymadan dua ettiğiniz için istekleriniz yerine gelmiyor. insan durmadan dua etmeli. sağlam bir inancınız varsa duanızla dağları yerinden oynatırsınız.
alyoşka, sakın benim tanrı'ya karşı olduğumu sanma. tanrı'ya inancım tamdır. yalnızca cennete, cehenneme inanmıyorum. insanları aptal yerine koyup onları öbür dünyada cennete ya da cehenneme gideceklerini söylemek bence saçmalığın en büyüğü.
2.03.2012
kimim ben?
pascal: insanların başına ne geliyorsa, tek bir şeyden, bir odada rahat rahat oturmayı bilememelerinden geliyor.nurullah ataç: kimsenin yaradılışında güzeli güzel olmayandan seçmek gücü yoktur, bunu doğa kimseye vermez; bütün niteliklerimiz, bütün akli meziyetlerimiz bize çevremizden, öteki kişilerle alışverişimizden geçer.
jacques rigaut: şu dünyada katlanılmaz olan tek bir şey var: kendi sıradanlığının duygusu.
1.03.2012
yaşam ve ölüm
dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir; ama özde değişmeden kalır.
gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali, kısmen hayatın tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.
insan başta hiç mutlu değildir; ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır; çünkü hayatı, içinde bulunduğu her dakika yok olan andan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir.
hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. ikincisi o kadar güzel değildir; ama daha öğreticidir; çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar.
büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.
insanın somut olarak yaşadığı hayatın yanı sıra her zaman soyut olarak ikinci bir hayat yaşaması dikkate değer ve önemlidir. sakince enine boyuna düşünme alanında, önceden onu tamamen ele geçiren ve yoğun bir şekilde etkileyen şeyler soğuk, renksiz ve uzak görünür; o yalnızca bir seyirci ve gözlemcidir.
yaz geçer
hayalet gemileri geçerdi
sevişmek için değil
kimsenin kendinden başkası olamadığı
dönüp ardıma bakıyorum







