12.08.2011

şimdi ve burada

paul auster / j.m. coetzee

coetzee: yatmadığın bir kadınla arkadaş olmak pratikte olanaksızdır; çünkü aranızda dile getirilmemiş çok şey vardır.

auster: seks iki kişinin yarı dinsel deneyimidir.

auster: en iyi ve en uzun ömürlü arkadaşlıkların temelinde hayranlık vardır. iki kişiyi uzun vadede birbirine bağlayan temel duygu hayranlıktır.

joseph joubert: erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin bir kadını karın olarak seçme.

auster: evlilik her şeyden önce sohbettir ve karı koca arkadaş olmayı beceremezlerse o evliliğin uzun ömürlü olma şansı çok azdır.

auster: para denen kağıt parçası değer kazanmışsa, nedeni çok sayıda insanın ona değer vermeyi seçmiş olmasıdır. sistem inanç temeline oturuyor. sistemi yürüten doğrular ya da gerçekler değil, sadece kolektif inanç.

"dünyada iki tür insan vardır: para için çalışanlar ve paralarını çalıştıranlar."

auster: kurgu gerçeğe dönüşürse gerçeğin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekir.

auster: ancak rakipler denk olursa rekabetten alınan zevk büyük olur.

ne yaldızlı hükümdar anıtları ne mermer
ömür sürmez benim güçlü şiirim kadar (shakespeare)

auster: erkeklerin en yakın arkadaşlarından bile gizledikleri sırları vardır.

11.08.2011

psikoloji çağı

joel kovel

artık modern dönemin neden psikoloji çağı olduğu gözler önüne serilmiştir. bu dönemde benlik hem şişerek büyümüş hem de sakatlanmıştır. kişisel hayat her alanda -üretim ve ev hayatı- sorunlu bir biçimde yaratılmaktadır. ücretli emek bomboş bir benliğin tüketmesi için metalar üretiyorsa, çekirdek aile de ücretli emeğin tüketeceği ve dahası boşaltarak fırlatıp atacağı çekirdeği çıkarılmış bireyler üretmektedir. ücretli emek, emek gücünün yabancılaşmasında, bireysel benliğin kendisinden kopmasını talep eder, bu arada çekirdek aile içten nevroza kurban olan ama kısmen psikolojinin verdiği garantiler sayesinde kazandığı, dışsal bir güven ihtiyacı duyan bir benlik üretir. kopan iki parça birbirini güçlendirir ve karşılıklı birbirini etkileyerek kapitalist toplumun karakteristiği olan bir benlik üretir: kabarmış, hırpalanmış ve içi boş bir benlik.

kendisini mutsuz eden bir şeytana sahip olan herkes "nevrotik" olarak ve "akıl hastaları"nın hayli geniş marjinal sınıfına dahil olarak görülür. ancak ondan daha hakiki bir biçimde yüceltilen ve böylece şeytanları sessiz ve otomatik bir biçimde çalışan başkaları, bir anlamda kazanan bir başka anlamda ise kaybedendir. kazandıkları bellidir: acının yokluğu. ama acının öteki yönünü kaybederler: daha büyük bir farkındalık olanağı, toplumumuzda tecrit edilen o kocaman insani alanla iyice çıldırtıcı bir temas içinde olma. bu arada, hiçbir iz kalmayacak biçimde yabancılaşmış işlevlerinde özümsenmiş kendi deliliklerine de normallik denir. normalliğin içerdiği akıl kendini ve yaptıklarını göremeyecek kadar güdüktür. nevrotikler daha ileriyi görür; ama gördükleri şeyin biçimi çarpıktır ve onlara işkence etmek için geri gelmiştir.

zanaatkar

richard sennett

iyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.

bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar.

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

bir şeyi yaparken ne kadar iyiyseniz, sayınız orada o kadar az olur.

iyi bir zanaatkar kötü bir satıcıdır; kendisini bir şeyi iyi yapmaya kaptırmıştır ve yaptığı şeyin değerini açıklamaktan acizdir.

zanaatkar, kendi topluluğunun dışına dönüktür; sanatkar ise kendi içine dönüktür.

insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

yerleşik loncalar, ibni haldun'a durağan ve "sahtekar" gibi gelmişti. iyi bir usta, ibni haldun'un sözleriyle, "seyahat eden bir evin üzerinde yaşamalı" idi.

"ben kendimin imalatçısıyım." (shakespeare)

diderot: insanlara daha iyilerini üretmeyi öğretmek için, bir çırak ol ve kötü sonuçlar elde et.

basit çalışma, hayatın darbelerine maruz kalanlar için en iyi ilaçtır.

ressam edgar degas bir keresinde stephane mallarme'yi şöyle uyarmaya yeltenmişti: "bir şiir için harika bir fikrim var; ancak bir türlü işin içinden çıkamıyorum." bunun üzerine mallarme şöyle cevap vermişti: "sevgili degas, şiirler kelimelerle yapılır, fikirlerle değil."

günümüzdeki "elektrik" kelimesi, yunanca "kehribar" demek olan "elektron"dan türemiştir.

bir zanaatkarın sabrı şöyle tanımlanabilir: sonuca ulaşmak için arzunun geçici olarak askıya alınması.

aşkta takıntılı olmak, karakteri deforme etme tehlikesi taşır; eylemde takıntılı olmak, alışkanlık ve katılık tehlikesi taşır.

100 puanlık bir iq'ya sahip bir kimse, kabiliyet bakımından 115 puanlık bir başkasından çok farklı değildir; ancak 115 puan daha fazla dikkat çekmeye yatkındır. küçük farklılıkları, çeşitleri bakımından abartmak ayrıcalık sistemini meşrulaştırır. aynı şekilde, orta yerde olanı vasat olanla eşitlemek de yok saymayı meşrulaştırır.

10.08.2011

sanchez'in çocukları

oscar lewis

evlilik hayalleri yatakta sona erer.

insanın alınyazısı her şeyi yöneten esrarlı bir el tarafından denetlenir. sadece seçkin kişiler için işler tasarlandığı şekliyle yürür. hep tasarlarız; ama ufacık bir şey bu tasarılarımızın hepsini altüst eder.

hiç kuşkusuz, kadınlar dünyanın en büyük sürtükleridir.

bir çocuğa fazla ilgi gösterildiği zaman çocuk kişiliğini yitirir. insan şımartırsa çocuk büyümez, gelişmez ve bağımsızlığını kazanamaz, korkak olur.

hayat bir güldürü, dünya bir tiyatro, bizler de oyuncuyuz.

bir kadının mutlu olabilmesi için kendisini iyi giydiren, iyi doyuran, iyi okşayan bir erkeğe ihtiyacı vardır.

renksiz ve tekdüze şeylerden nefret ederim sadece; çok kötü, çok iyi ve heyecanlı olaylar aklımda kalır.

tanrı seni ciddilerden korusun, sen de kendini maskaralardan koru.

gözlemlerim sonucu korkumu gizleyip sadece yüreklilik göstermeyi öğrendim. bir insana, bıraktığı etkiye göre davranıyor karşısındakiler. bir adam zayıflık gösterir, gözleri yaşlanır ve aman dilerse diğerleri üstüne daha fazla çullanır. benim çevremde insan ya dayanıklı ve sert bir erkek ya da budalanın tekidir.

latin ırkından olan kişi peşinde koştuğu bir hayali yakalamak isterse ilk yapacağı şey evlenmektir.

sevgi bir kadınla erkeğin üstüne tepeden vuran çok güzel ışık gibi, iki kişinin de aynı anda hissetmesi gereken bir duygudur.

ilişkilerde kuşku hayal kırıklığından çok daha fazla zarara yol açar.

hayat boyunca yaptıklarımızın cezasını çekeriz. tanrı yavaş hareket eder ama yapılanların hiçbirini unutmaz.

aşk hayatın ta kendisidir; hayatın gerçek hedefini bulmuş gibi oluyor aşık insan.

dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

marifetler

ursula k. le guin

köpekler kabullenir, atlar mutabık kalır.

çakmaktaşı ile çelik yıllarca yan yana durur da en ufak bir kıpırtı olmaz; ama birbirine sürtersen kıvılcımlar saçarlar. isyan anlık bir şeydir, birden ortaya çıkar; bir kıvılcım, bir ateş gibidir.

kötü günler kavgaları da beraberinde getirir.

ölüm, hikayeleri bitirdiğini zanneder. hikayelerin onunla birlikte değil, onun içinde bittiğini bir türlü anlayamaz.

marifetini sen kullanmazsın, marifet seni kullanır.

en iyi insanda bile biraz kötülük vardır.

9.08.2011

knut hamsun

zülfü livaneli

yaratıcı insanların sol düşünce çevresinde buluşmalarını anlamak pek zor değil. çünkü kültür, eşitlik ve dayanışma gibi pek çok özelliği kucaklayan ideal bir insanlık ideolojisi olarak ortaya çıkan sol, bütün dünyada heyecanla karşılandı. bir entelektüelin bu heyecandan payını almaması ender rastlanan bir durumdu.

faşizme gönül veren entelektüelleri anlamak ise gerçekten çok zor. mesela knut hamsun gibi büyük bir romancı, nasıl oldu da ülkesi norveç'i işgal eden nazilere sempati besleyebildi? italyan şair d'anunzio nasıl hiç sıkılmadan insan kasabı mussolini'yi öven şiirler yazabildi? ya ezra pound? o harika yazar, louis-ferdinand celine? anlamak kolay değil; çünkü faşizm daha başlangıçta insanları birbirine kırdıran, millet üstünlüğü fikrine dayalı bir ideolojiydi. onda bir entelektüelin rüyalarını süsleyecek hiçbir insani motif yoktu.

norveç kurtulunca, halk kendilerine ihanet eden knut hamsun'a hiçbir şey söylemedi. ne bir protesto, ne bir yazı, ne saldırı.. ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip hamsun'un kitaplarını bıraktı, biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı. derken insanlar ellerindeki knut hamsun kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar. hamsun bütün bunları penceresinden izliyordu. halk çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki göstermeden sakince kitapları bırakıyordu. birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık. ertesi gün aynı durum devam etti. kitap yığını büyüdükçe halkına ihanet etmiş olan yazar küçüldü ve ölümü böyle oldu.

8.08.2011

ses ve öfke

william faulkner

savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.

önemsiz sosyal sınırlar çizmem. bir insan bana kalırsa her şeyden önce bir insandır, nerede olursa olsun.

bir insan kendi talihsizliklerinin toplamıdır.

kadınlar hiçbir zaman kızoğlankız olmazlar. saflık olumsuz bir durumdur ve bu yüzden doğaya aykırıdır.

iyi bir kadının duymayacağı bir sürü şey vardır ve bunları bilmese daha iyi olur.

kasaba

trevanian

kayıtsızlık güçlü bir silahtır.

bir adım ileride olmayan kişi bir adım geridedir.

tanrının bizimle zalim oyunlar oynamadığının en büyük kanıtı bize üzülme ve unutma yeteneğini vermiş olmasıdır. biri yaralandığında -fiziksel olarak yaralanmayı kastetmiyorum- unutabilme yeteneği yarayı iyileştirir; fakat yaranın altında şiddetli kin, nefret ve acılık kalır. üzüntü yaranın içini boşaltır; böylece seni zehirlemez.

meşgul görünen insanlar çoğu zaman yalnızca dağınıktır.

insan bir kere ölümsüzlük duygusunu yitirince bir daha asla geri kazanamaz.

kendisi için çalışan insan en iyi şekilde çalışır.

sevgiye karşı işlenen günahlar büyük günahlardır ve en büyük cezayı hak ederler. hırsızlık bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat yalnızca paraya ya da mala karşıdır. cinayet bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat günahın derecesi, yaşamaya değen ya da başkalarına acı ve yoksulluk getiren yaşamın değerine bağlıdır. fakat sevgi her zaman iyidir ve sevgiye karşı işlenen günahlar her zaman en kötü günahlardır. çünkü sevgi tek, sahip olduğumuz özellikle insani tek şeydir. tecavüz en büyük günahtır, cinayetten daha büyük; çünkü sevgiye karşı işlenen bir günahtır.

dakikalarını köleleştiren kişi saatlerini özgür bırakır.

öfke kötü bir silah; fakat büyük bir araçtır.

yaşamdaki en iyi şeyler bedavadır.

7.08.2011

din

bertrand russell

şunu gördüm ki tanrı'ya inanç, varlığına gösterilen kanıtlarla ters orantılı. kanıt ne kadar az olursa o kadar çok inanıyor insanlar. işler iyi gidince, inanmak zamanı gelince de inanmıyorlar. bana öyle geliyor ki, sosyal sorunların çözümlendiği gün din son bulacaktır. tersine, bu sorunlar süregeldikçe yaşayacaktır.

geçmişte örnekleri var. on sekizinci yüzyılda her şeyin sütliman olduğu sırada aydınların çoğu özgür düşünür kişilerdi. sonra fransız devrimi oldu ve ingiliz soyluları özgür düşünürlüğün insanı doğruca giyotine götürdüğünü gördüler. caydılar bundan ve kendilerini dine verdiler. viktorya dönemi bu. rus devrimi için de böyle. rus devrimi halkı dehşete düşürdü. tanrıya inanmazlarsa mal ve mülklerinin ellerinden alınacağını düşündüler ve inandılar. bu sosyal değişiklikler din için kusursuz bir ortamdır.

cehennem düşüncesini ortaya atanlar zalim insanlardır. insanların, yeryüzünde iken toplumlarının ahlakına karşı geldikleri için bağışlama şansı tanınmadan ebediyen acı çekmeye mahkum edilebilmelerini düşünmekten zevk almak insancıl duygularla bağdaşamaz. böyle düşünmek dürüst kişilerin harcı değildir.

günah duygusu, şiddet ahlakı diyebileceğimiz bir ahlakın ruhunu teşkil ediyor. vicdan azabı duymadan başkalarına acı çektirmek olanağı veriyor size; o halde kötü bir şeydir.

bir davranışın kimseye zararı olmayacaksa o davranışı suçlamak için sebep yoktur. pek eski bir tabunun kötü kabul ettiği gerekçesiyle bile suçlamamalı. bu tutumdan çıkan iyilik ya da kötülüğe bakmalı. cinsi ahlakın temeli budur. tüm ahlakların temeli budur.

hiçbir şey güvenilmeye değmez. insan inandığı her şeyde bir kuşku payı bırakmalı ve kuşkuya karşın hareket etmek gücünde olmalı.

6.08.2011

değişim rüzgarı

stefan zweig

kıt kanaat geçinip gitmek aslında yaşamak değil, olsa olsa daha dar bir eve, içine konacağı tabuta alışmaktır.

yaşamak demek sürekli hesap yapmak, toplamak ve çarpmak, sayılar ve rakamlardan oluşan amansız bir döngü; siyah ağzını açmış, bir türlü doymak bilmeyen canavar ellerinde ne kalmışsa birer birer yutar.

haklı veya haksız, temiz ya da pis, yoksulluk her zaman pis kokar ve insanın midesini bulandırır.

bir insanın duyduğu utanç en üst noktaya ulaştığında, vücudunun en ücra köşesindeki sinir telleri bile altüst olur ve duyduğu utancı bir daha yaşamak şöyle dursun düşünmek bile çektiği acıyı yeniler ve çoğaltır.

kendilerini güçlü hissedenler, çevrelerinde olup bitenlerin pek farkına varamazlar. bütün mutlu insanlar aslında kötü psikologlardır.

insanoğlunu baştan çıkarmak çok kolaydır, arzularımıza çok çabuk yenik düşeriz. bizi rahatsız eden şeyleri belleğimizden silme isteği ağır bir seyir izlese de sonuçta gücünü mutlaka gösterir.

güvenmek, birine güven duymak her zaman tehlikelidir; çünkü bir yabancıya açtığın sır, seni ona yaklaştırır, kendinden bir şeyler vermiş olursun ona.

bir kadına verilen şeref sözü, ona, düşmeden önce sarıldığı korkuluk kadar yardımcı olur en çok.

korku sihirli bir ayna gibidir, insan yüzünün o anki halini korkunç derecede büyütür ve bir karikatür gibi belirginleştirir; hele bir de hayal gücüyle kamçılandı mı en çılgın ve en inanılmaz olasılıkları bile kovalamaya başlar.

yaşlılığın sağladığı faydalardan biri de insanları değerlendirme konusunda çok az yanılmış olmaktır.

her madde kendi içinde belli bir karşı koyma gücüne sahiptir, bunun aşılmasına izin vermez; suyun bir kaynama, madenlerin bir erime noktası vardır; aynı şekilde insan ruhunun ögeleri de bu değişmez doğa yasasından kurtulamazlar. insanın içi son sınırına kadar doldu mu, yaşanan olaylarla ilgili tek bir damla daha koymak olası değildir.

5.08.2011

iki adam

yusuf atılgan


gözlerini kaldırdı. karşıdan onlara doğru iki adam geliyordu. birörnek giyinmişlerdi. sanki kardeştiler. yüreği yeniden daraldı.

- güler, dedi, aşağıdan iki adam geliyor. (kucağından doğrulmak isteyen başı tuttu.) kalkma. iyi dinle beni. kötü şeyler duyacağını sanıyorum. sakın korkma, ben kavgaya başlarsam aşağı koşarsın. korkma. (güler'in yüzü sapsarıydı.) iskelede beni bekle. sakın kimseye söyleme. sonra bütün gece karakollarda sürteriz.

adamlar yirmi atım ötede durdular. biri, sağdakine,

- allah versin hemşerim, dedi. bize de yok mu?

sanki bu sözü bekliyormuş gibi yüreği genişledi. yalnız bıyıkları yok diye üzgündü. sol eliyle güler'in saçlarından tutuyordu.

- bana bakın, bu kız benim sevgilim, dedi.

- hele, hele! bitirmeyeceğiz ya hemşerim. sana da kalır.

sağdaki değirmi yüzlüydü. güldüler. sağlam dişli, kanlı canlıydılar. biri bodur, biri uzuncaydı. elindeki saçları bıraktı. doğrulurlarken güler'in yüzünü gördü. donuk yüzlü, kırışıksız çirkindi. ona bu yüzü son defa görüyormuş gibi geldi. onlara doğru yürüdü. "acele edip koşmasa." kafası korkunç bir hızla işliyordu. ötekiler kıpırdadılar.

- durun, dedi, isterseniz ("bir adım daha atsam mı?") ona so...

kundurasının burnuyla sağdakinin kaval kemiğine vurdu. eğilirken, suratına bütün gücüyle yumruğunu savurdu. kısacık bir kemik çatırtısı işitti. birden güler'in yokuş aşağı koştuğunu gördü. "düşecek!" adam, ötekinin ayakları dibine yüzükoyun yığılırken acayip bir "uuuuu" sesi çıkardı. olanlar kafasında kurduğu sıraya uygundu. sağdakini, bile bile arkadaşının önüne yıkmıştı. saldırırsa, yıkılan bedenin engeliyle duraksayacak, o zaman onu da soluyla devirecekti. ama yanıldı. öteki dönmüş, yokuş aşağı kaçıyordu. güler'e koşuyor sandı. yatanın üstünden atlayıp birkaç sıçrayışta ona yetişti. önünde sallanan yeni tıraşlı, kızarmış enseye vurdu. adam kapaklandı. düştüğü yerde büzüldü. ağlıyordu.

- kalk, dedi.

tekmeledi. kalkmıyordu. yakasının arkasından tutup kaldırdı. arkadaşının yanına sürdü.

- bir cahilliktir ettik abi, yapma...

neden susmuyordu bu? kulağı tozuna vurdu. adam yatanın yanına düştü. şimdi ikisi de sessizdiler. uzaklarsa bir vapur düdüğü öttü. gergin sinirleri gevşedi. eli acıyordu. yorgundu, güçsüzdü. bu pis dünyada yaşadığı, ona bu yaptıklarını yaptırdıkları için kızgındı. bir ağlasaydı! ama ağlayamazdı. kulağı yırtıldığı zaman bile ağlayamamıştı.

4.08.2011

akışı olmayan sular

pınar kür

günlük yaşam da bir tür sarhoşluktur. ne yaptığını bilmeden, başladığını bitirmeden ya da başlamaya korkarak ya da bitirdiğini yitirerek yuvarlanıp gider kişi, içsin içmesin.

zengin olmak orospuluk işidir, namussuzluk işidir. namusuyla milyoner olmuş bir tek adam göster bana, elini öpeyim.

günlerce, gecelerce, haftalarca, aylarca düşlerimde yaşayan, uyurken de, uyanıkken de aklımı fikrimi işgal eden genç kızlar, genç kadınlar olmuştur. bir de en olmadık, akla gelmedik anda, hiç düşünmeden sarılıverdiklerim. düşlerime egemen olanlara sarılmam ne denli akla uzaksa ötekilere sarılmam da o denli akla uzaktır aslında.

ancak başkalarıyla ilişkiye girmemekle koruyabiliyor insan kişiliğini, kötü durumlara düşmekten kurtulabiliyor. sevilip sayılıyor çevresinde.

hiç kimseyle yüz göz olmadım. düşlerime en çok girenlerle bile -hatta en çok onlarla- mesafeyi korudum. iyi niyetli ve içten davranmak; ama mesafeyi korumak. hayatta başarının sırrı bu.

gerçeklik içinde yaşayacağına kendisini kendi kurduğu bir düş alemine kapatan adam elbette delidir.

kar ve çocuk karşıt oluşlar değildirler. uyum vardır aralarında. büyüklerin egemen olduğu her günkü dünyanın tüm tehditlerinden uzak, çocukların tüm isteklerine yatkın bir dünyadır kar dünyası. imgelem kadar sonsuz.

insan insana insanca davranmalı.

bir vakitler, nerdeyse herkesten, her şeyden nefret ettiğimde bile, kıyıda kenarda sevdiğim bir iki şey vardı. bir de dünyada nefret edilmeyecek -belki tanımadığım- ama ilerde kesinlikle tanıyacağım bir şeyler olabileceği -hayır hayır, olduğu- inancı. şimdiyse böyle bir inanç yok. uzak bir umut bile yok. yitirdim. ayakkabılarımı bile.

3.08.2011

fringe

her alaycı, aslında hayal kırıklığı yaşamış bir romantiktir.

en iyi yalan, belirli bir tutarlılıkla hatırlanabilen en kolay yalan, gerçeğe dayandırılandır.

bilimsel gelişmelerin merkezinde olduğunuzda bağdaştırılması zor olan fikirlere maruz kalırsınız: mutlak gerçeklere.

katı madde olarak algıladığımız şey çoğu zaman boş uzaydır.

eğer lisedeki biyoloji öğretmenin sana insanların besin zincirinin tepesinde olduğunu söylediyse, tamamen hatalıymış. milyonlarca organizma bizim üzerimizde beslenir, içimizde ürerler: virüsler, bakteriler, protozoalar ve patojenik dünyanın dört silahşörleri, fungiler.

ancak iq'nuz benden daha yüksekse ne düşündüğünüzle ilgilenirim.

deja vu, kaderin sana tam olarak bulunman gerektiği yerde olduğunu söyleme biçimiymiş. o yüzden daha önce burada bulunmuşsun gibi hissediyorsun. şu an kaderinle aynı hizada ilerliyorsun.

her şey aynı olduğunda en basit çözüm en iyisidir: occham'ın usturası.

gerçeklik hem öznel hem de biçimlendirilebilir bir şeydir. dünyayı nasıl göreceğiniz, nasıl hissettiğinize bağlıdır. eğer daha iyi bir dünya hayal ederseniz, daha iyi bir dünya yaratabilirsiniz. ya da onlar arasında yolculuk edebilirsiniz.

bir başka şehir

kemal ateş

öldürmenin bir tadı varsa, silahla değil, ancak elleriyle, parmaklarıyla duyabilirdi insan bunu. haksızlık, hukuksuzluk, öfke, nefret, bunlarla bir araya gelince; elini, ayağını, dizini, yumruğunu, dişlerini, en zayıf organını bile yanında keskin bir silah gibi taşıyor insan. haksızlığa duyulan öfke, her uzvu silaha dönüştürebiliyor.

meğer ne boş bir eylemmiş konuşmak.. en çok da sözcüklere olan inancını yitirdiği zamanlarda konuşmasını isterler insanın. bunun ne zor bir iş olduğunu bilmezler.

"zenginler adaleti ceplerinde taşırlar."

koca kent neyi arıyorsan, onu gösteriyor insana.

evli bir erkeği seven kadının sırtına giydiği en zor giysidir beyaz gelinlik.

yoksul insanlar, köylüler, malı mülkü ne kadar çok seviyorlar! hayatı para, mal mülk ve dinden ibaret görüyorlar; dini ise, öbür dünyada karşılarına cennet-cehennem olarak çıkacak ödül ya da ceza olarak biliyorlar.

yaşamadan yanıtı verilemeyecek soruları çoktu hayatın.

sonunda eğileceksen başta hiç dik durma; başta dik durduysan, sonunda eğilme.

bazı insanların yazgısıdır bu; kendi yakınlarıyla uğraşmaktan, uzaktakilere sıra gelmez; bu yüzden de büyük ülkülerin, önemli davaların adamı olamazlardı.

siyasi konularda çıkarı nerdeyse o tarafa döner, "anamı kim beceriyorsa babam o" diye açıklardı bu tutumunu.

insanın kaderi alnında değil, çocukluğunda yazılı.

2.08.2011

şüphe

friedrich dürrenmatt

en şeytansı işkenceleri düzenleyen bir tanrı, en çabuk inanılandır.

hiçbir şey şüphe kadar zor yok edilemez; çünkü hiçbir şey böylesine kolayca tekrar tekrar ortaya çıkmaz.

insanların ağzından her türlü itiraf şantaj yoluyla elde edilebilir; çünkü insan iradesi sınırlı, işkence sınırsızdır.

düşler yalan söylemez.

adalet diye bir şey yoktur, -madde nasıl haklı haksız olabilir ki- varolan sadece özgürlüktür; hak edilmeyen, verilmeyen -kim verebilirdi ki onu- alınması gereken özgürlük. aslında kendisi de suçtan başka bir şey olmayan özgürlük, suç işlemek cüretidir.

bilgi iyi şeydir. sağlam bilgi altın değerindedir.

bu tersine dönmüş dünyada, yalnız rezilliklerle ödenecek iyilikler de vardır.

insan hastalanınca ufkunu genişletmek, yeni alanlara atlamak istiyor.

önemli olan, gerçeğin söylenebilmesi ve gerçek uğruna savaşılmasıdır. ne var ki gerçek bir don kişot, zavallı donanımından gurur duyar. insanoğlunun budalalığı ve bencilliğine karşı açılan savaş eskiden beri alçak gönüllülükle beraber yürüdü; ne var ki kutsal bir savaştır bu ve yakınmalarla değil, vakalarla yürütülmelidir.

1.08.2011

aydınla hesaplaşma

oğuz atay

bayramlar gibi sosyal sloganlar da aslında anlamını kaybetmiştir. toplumcu aydınlar da halkı istatistiklerin rakamları ya da kitaplardaki teorilerin örnekleri olarak görüyorlar. bazımız batıdan korkuyoruz, bazımız doğudan ve en çok halktan kopuyoruz. halkın içinden gelen aydınlar bile hemen burjuvalaşıyor, burjuvalara kendini beğendirmek için romanlarında, hikayelerinde yarım yamalak öğrendiği görülmemiş burjuva biçim inceliklerine özeniyor ya da halkının şivesini taklit ederek halkını burjuvaya turistik bir eşya gibi satmaya kalkıyor. istiyor ki burjuva halkın acılarını, topraksızlığını, susuzluğunu, tıpkı duvarına astığı kilim, çorap, boyunduruk gibi karşısına alıp seyretsin. çarıklı erkanıharplik yapıyor yani. köylü ve işçi ve küçük memur yani ezilenler adına yapılan edebiyata kültür heyecanı biriktiren rahatı yerinde burjuva sahip çıkıyor. böylece şehirli aydın gibi, köyden gelen aydın da köklerinden kopuyor, bir salon serserisi, bir meyhane gezgini oluyor. oysa halk artık kendini tanıma, kendi bilincine varma, kendi ruhunu çözümleme çabası içindedir, buna başlamıştır.

aydın halkın öncüsüdür gibi bir söz vardır; oysa artık aydın kendi halkının yapmaya başladığı atılımların gerisinde kalmaya başlamıştır. ilerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gereğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgan oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. yıllardır halkı ve aydın potansiyelini hor gördüğü için kendini geliştirmek için parmağını oynatmamıştır. bugün haksız olarak gaspettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. halkın evrensel ruhuna inanan, onu derinliğine tanımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu bu kültür gangsterlerinin yerini almazsa toplumun, çağın çok gerisinde kalacaktır türk edebiyatı.

birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen bu kuru kalabalık aslında tek bir kütledir; ilericilik/gericilik kavgası görünüşte bir çekişmedir. ilericiler, yerlerinde kalmak için değil namuslu bir sosyalistin, sahtekar bir bezirganın yapmayacağı oyunlarla uğraşırlar, kendilerini övenlere pay verirler. ne yazık ki halkın değerlerine sahip çıkmaya çalışanlar da -kendilerine bir isim vermedikleri halde- gerici ya da sağcı denilen ve orta çağın karanlığında yaşayan zavallılardır.

sanat sanat içindir/sanat toplum içindir kısır çekişmesine karşı sanat insan içindir parolasıyla çıktıkları halde insanın, gerçek insanın farkında değillerdir. gerçekten 'korkak bir karanlık içinde'dirler. yaşamaktan, eğlenmekten korkarlar. insanı, özellikle kadını tanımaktan korkarlar. dünya nimetlerini çağdışı boş inançlar yüzünden teperler. aslında bir ruh hastasının tepkisidir bu; daha doğrusu reddettikleri nimetlere kapılmaktan korkan bozuk ruhların tepkisidir bu. bu yüzden sosyalizmi ahlaksızlık sanırlar. bu yüzden emperyalizm ile sosyalizmi birbirine karıştırırlar. allah için bazı sosyalistlerimiz de özel yaşantılarıyla onlara hak verdirecek durumdadırlar. bir sosyalist eleştirmenimizin dediği gibi "türk solu geç kalkar; çünkü bir gece önce sabaha kadar içmiştir." bu insanlardan türk halkı artık bir şey beklememeli.

üçkağıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmeti islam kurtulur. bunlar 'çürüyen et, dökülen diş' gibidirler. bayrak yaptıkları inançlarına rağmen, aslında inançsızdırlar. kim hangi kapıdan ekmek yiyorsa, o kapının kulluğunu etmektedir. bunlar osmanlı imparatorluğu'nun mirasının kötü bölümü olan kapıkulu kurumunun temsilcileridir. kendilerine karşı çıkılmasını, haksız yere işgal ettikleri görüşlere karşı hakaret sayarlar. kendini sosyalist sayan biri, suçunu ortaya dökeni hal düşmanı olarak suçlayarak yavuz hırsızlık oynar. kendini kapitalist olarak ilan eden birinin serveti, fabrikası yoksa böyle birine herkes güler; haydi ordan çulsuz derler, züğürt kapitalist olur mu? nedense kendini sosyalist sayanlardan kimse ehliyet sormamaktadır. olsa olsa 'sosyalizme sempati duyan' yani özel deyimiyle 'sempatizan' sayılması gerekenler ortalığı kasıp kavurmaktadırlar. sonra solda ve sağda hayli kalabalık olan bu çıkarcı zümre, bütün gösterişine rağmen kim parayı bastırırsa ona hizmet etmektedir. ele güne karşı, hele sağcılara karşı ayıp olmasın diye de kabahatler örtbas ediliyor. 'kol kırılır yen içinde'.

artık her yerde, hangi kampın adamı olurlarsa olsunlar bunları teşhir etmenin, önce halka örnek olabilmek için aydının kendisiyle hesaplaşma vakti gelmiştir. yazarlar da romanında hikayesinde şiirinde bu hesaplaşmaya girişmelidir. kendinden korkanlara bir diyeceğimiz yok tabi.

yaratıcılık

ayn rand

yüzyıllar boyunca ortaya çıkan bazı adamlar, yepyeni yollara doğru ilk adımları atmışlar, bunu yaparken de kendi vizyonlarından başka bir silaha sahip olmamışlardır. amaçlar farklıdır; ama hepsinin bir ortak noktası vardır. atılan adım ilk adımdır, yol yeni bir yoldur, vizyon kimseden ödünç alınmış değildir ve bu kişilere tepki olarak da her zaman nefret yöneltilmiştir.

büyük yaratıcılar; düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler hep çağlarının insanlarına karşı tek başlarına durmuşlardır. yeni çıkan her büyük fikre karşı gelinmiştir. her yeni büyük icat kınanmış, lanetlenmiştir. motor saçma bir şey olarak karşılanmış, uçak imkansız diye düşünülmüştür. otomatik tezgah kötü bir icat sayılmıştır. anestezi günah sayılmıştır. ama ödünç almadıkları vizyonlara sahip olan insanlar yine de yollarına devam etmişlerdir. mücadele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir. ama sonunda kazanmışlardır.

hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet etmek düşüncesiyle harekete geçmiş değildir; çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediyeyi reddetmişlerdir ve o hediye, bu kişinin güçlükle sürdürdüğü mücadele dolu hayatını mahvetmiştir. bu kişinin tek gerçeği kendi amacı olmuştur. kendi gerçeği, onu kendi usulünce yapabilmesi, başarabilmesi.. bir senfoni, bir kitap, bir motor, bir felsefe, bir uçak ya da bir bina.. odur onun hayattaki amacı. hayatı da odur. yarattığı şeyi duyanlar, okuyanlar, işleyenler, inananlar, ona binip uçanlar ya da içinde yaşayanlar değildir onun için önemli olan. mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. yaratılan şeydir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil. yaratılan şey, o kişinin gerçeğine biçim vermiştir. o da kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur.

o kişinin vizyonu, gücü ve cesareti, kendi ruhundan gelmektedir. ama bir insanın ruhu, kendi benliğidir. bilinci dediğimiz kimliğidir. düşünmesi, hissetmesi, yargılaması, eyleme geçmesi, hep egonun fonksiyonlarıdır.

yaratıcılar benliksiz değildir. güçlerinin bütün sırrı budur. o gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup harekete geçmesi, kendi kendini yaratması bundandır. bir ilk amaç, bir enerji, bir hayat gücü, bir başlatıcı. yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. kendileri için yaşamışlardır. ve insanlığın şeref tacı olan şeyleri ancak kendileri için yaşamakla başarmışlardır. başarının yapısı, doğası böyledir.

31.07.2011

uzun lafın kısası

lucretius: zeka bocalar, dil sürçer, zihin tökezler.

alberto moravia: insan dediğin ciğeri beş para etmez bir yaratıktır.

carson mccullers: en vasat insan bile, çılgın, ölçüsüz ve bataklığın zehirli laleleri kadar güzel bir aşkın nesnesi olabilir.

duygu asena: insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor.

franz kafka: hiç kimse cehennemin dibindekiler kadar temiz şarkı söyleyemez; meleklerin söylediğini sandığımız şarkı, aslında onlarınkidir.

trevanian: işin doğru yapılmasını istiyorsan onu en meşgul adama yaptır.

hermann hesse: nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.

danilo kis: düş, geceleri yaşamın kaynağına doğru kaçan ruhun susuzluğunu giderdiği yerdir.

montaigne: doğanın ne kadar azla yetindiğini görmek harikulade bir şeydir.

paulo freire: demokrasiyi yüceltirken halkı susturmak yüzsüzlüktür; hümanizmden dem vururken insanı hor görmek, bir yalandır.

sigmund freud: doyurulduğu zaman sönmesi, tensel sevginin kaderidir.

arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.

29.07.2011

dizeler

neyzen tevfik


kime sorduysam seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler
künyeni almak için, partiye ettim telefon
"bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!" dediler

kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına
böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir
devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede
kaldırım olmazsa kanun-ı hükümet çiğnenir

felsefemdir kitab-ı imanım
taparım kendi ruhumun sesine
secde eyler hakikatim her an
kalbimin ateş-i mukaddesine

gözünü aç daha meydan var iken
dizginin cambaz elinde neyzen
girmedim ya kapısından baktım
cenneti at pazarı sandım ben

binamaz deyip beni haktan uzak gören
sığmaz senin hayaline mihrab ü mübrem
sen sade beş vakitte ararsın allahını
ben her zaman onunla emin ol beraberim

asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır
söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır
geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca
kürsi-i liyakat pezevenk, puşt olanındır

hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden
softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü
kara bir kinle taassup pusudan çıktı yine
yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü

28.07.2011

zorba

nilgün marmara


dünyamsın benim, zorbam, düzenim
bundan gözlerim göğe çevrili
ellerim denizde
hiç katılmadan sende yaşıyorum
dirimimsin benim
doğarken öldüğüm

27.07.2011

typee vadisi

herman melville

vadinin her yerinde hakim olan sürekli neşe haline hayran kalmıştım. sanki typee'de dert, keder, sıkıntı ya da üzüntü yoktu. saatler, dans eden şen çiftlerin adımları gibi neşeyle akıyordu.

medeni insanın kendi mutluluğunu bozmak için yarattığı o binlerce huzursuzluk kaynağından eser yoktu. typee'de ipotek ve haciz, protestolu senetler, ödenmesi gereken faturalar, namus borçları, para diye tutturan terziler ve kunduracılar, sıkıştıran alacaklılar, anlaşmazlığı körüklemek için müşterilerini önce kapıştırıp daha sonra barıştıran avukatlar, boş yatak odasını ebediyete kadar işgal eden ve aile sofrasındaki yerinizi dar eden yoksul akrabalar, dünyanın gönülsüz sadakalarıyla yarı aç yarı tok yaşayan muhtaç dullar ve çocukları, dilenciler, borçlu hapishaneleri, kibirli ve taş kalpli zenginler ya da tek bir kelimeyle söylenecek olursa, para yoktu. yani, "bütün kötülüklerin kaynağı" vadide bulunmuyordu.

bu gözden ırak mutluluk ülkesinde aksi kocakarılar, zalim üvey analar, evde kalmış kız kuruları, aşk acısı çeken genç kızlar, huysuz yaşlı bekarlar, ilgisiz kocalar, kara sevdalı delikanlılar, ağlayan çocuklar, yaygaracı veletler yoktu. her şey neşe, eğlence ve keyiften ibaretti. bunalım, hastalık kuruntusu, kasvetli evhamlar köşe bucak saklanmışlardı.

şurada bir grup çocuğu toplanmış, boğuşmadan didişmeden ve neşeyle, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günün tadını çıkarırken görürdünüz. aynı sayıda çocuk, bizim memlekette bir saat birbirlerini ısırıp tırmalamadan duramazdı. başka bir köşede, birbirlerinin cazibesini kıskanmayan, sahte kibarlık numaraları yapmayan ya da balina kemiğinden korseleriyle kurulmuş gibi hareket etmeyen, rahat ve yapmacıksız biçimde mutlu ve özgür bir grup genç kız görürdünüz.

güneşli vadide, kızların kendilerini çiçekten çelenklerle süslemek için sık sık uğradıkları bazı yerler vardı. güzel korulardan birinin gölgelerinin altında, etrafları taç ve kolye yapmak için kullanılan yeni toplanmış gonca ve çiçeklerle kaplı boylu boyunca uzanmış halde kızları gören biri, bütün bitki dünyasının, tanrıçaları flora'nın (roma mitolojisinde çiçek tanrıçası) şerefine bir çölen vermek için toplandığını sanırdı.

delikanlılar neredeyse her zaman, türlü biçimlerde keyif alacakları bir iş ya da oyalanacakları bir şey bulurlardı. fakat ister balık tutsunlar, ister kano oysunlar ya da süslerini parlatsınlar, aralarında en ufak bir anlaşmazlık veya çekişme olmazdı.

savaşçılara gelince; sakin ve ağırbaşlı bir tavırla, her zaman önemli konuklara gösterilen ilgiyle karşılanacaklarını bildikleri evleri ara sıra ziyaret ederlerdi. vadide sayıları çok olan ihtiyarlar, üzerinde saatlerce uzanarak tütün içip yaşlılığın verdiği gevezelikle çene çaldıkları hasırlarından pek nadir kalkarlardı.

ama görebildiğim kadarıyla tüm vadide hüküm süren ebedi mutluluğun temel nedeni, rousseau'nun bir zamanlar hissettiğini söylediği, o her şeye sirayet eden his, yani yalnızca sağlıklı bir şekilde var olmanın verdiği hafiflik hissiydi. gerçekten de bu konuda typeelerin kendilerini talihli saymaları için her neden vardı; çünkü hastalık diye bir şey tanımıyorlardı. kaldığım tüm süre boyunca aralarında yalnızca bir tek hasta görmüştüm; pürüzsüz parlak tenlerinde hastalığın izini ya da belirtisini göremezdiniz.

25.07.2011

newton

stephen hawking

isaac newton hoş bir adam değildi. diğer akademi üyeleriyle ilişkileri çok kötü idi ve yaşamının son bölümleri ateşli anlaşmazlıklarla geçmişti.

"principia mathematica" -kuşkusuz fizik alanında yazılmış en etkili kitaptır- yayımlandıktan sonra şöhreti halkın gözünde hızla yükseldi. kraliyet derneği'ne [royal society] başkan olarak atandı ve şövalyelik nişanı verilen ilk bilim adamı oldu.

newton kısa bir süre sonra, kendisine principia için çok gerekli verileri sağlayan ama şimdi istediği bilgileri vermeyen kraliyet gökbilimcisi john flamsteed ile çatıştı. newton hayır diye bir yanıt kabul etmezdi. kendisinin kraliyet gözlemevinin yönetici kadrosuna atanmasını sağladı ve verilerin derhal basılması için zorlamaya başladı. en sonunda, flamsteed'in çalışmalarına el konup bu çalışmaların flamsteed'in ölümcül düşmanı edmond halley tarafından basıma hazırlanmasını sağladı. flamsteed bunun üzerine mahkemeye başvurdu ve çalınmış çalışmalarının dağıtımını engelleyecek mahkeme kararını tam zamanında çıkardı. öfkelenen newton, öcünü, principia'nın sonraki basımlarında flamsteed'e ait referansların hepsini sırasıyla çıkartarak aldı.

alman filozof gottrieb leibniz ile daha da ciddi bir anlaşmazlıkları vardı. leibniz ve newton'ın her ikisi de birbirinden bağımsız olarak modern fiziğin büyük ölçüde temeli olan "calculus" denen bir matematik dalını geliştirmişlerdi. newton'ın bu yöntemi leibniz'den yıllar önce bulduğunu şimdi biliyorsak da bu çalışmasını newton çok daha sonra bastırmıştı. iki tarafı da savunan bilimcilerle birlikte, kimin birinci olduğuna ilişkin korkunç bir patırtı kopmaktaydı. işin garip tarafı, newton'ı savunuyor görünen yazıların çoğu newton'ın kendisi tarafından kaleme alınmış ve arkadaşlarının adlarıyla yayımlanmıştı. kavga büyürken, leibniz anlaşmazlığın çözümlenmesi için kraliyet derneği'ne başvurma hatasını yaptı.

newton, başkan olarak, araştırma için "tarafsız" bir komite atadı, tesadüfen tamamen arkadaşlarından oluşan. bununla da kalmayıp komitenin raporunu kendisi yazdı ve leibniz'i eser hırsızlığıyla suçlayarak bu raporu kraliyet derneği tarafından bastırdı. bununla da yetinmedi, bu raporu konu alan bir yazıyı da kraliyet derneği'nin yayın organında isimsiz olarak yayımladı. leibniz'in ölümünden sonra, newton'ın "leibniz'in kalbini kırmaktan" büyük bir zevk aldığını açıkladığı söylenir.

bu iki anlaşmazlık sırasında newton cambridge'i ve akademik dünyayı zaten terk etmişti. önce cambridge'de, sonra parlamentoda antikatolik politikaya katıldı ve en sonunda kazançlı bir iş olan kraliyet darphanesi müdürlüğü'ne getirildi. yeteneklerini, burada sahtekarlığa karşı toplumca daha kabul edilebilir biçimde, sahte para basmaya karşı büyük bir kampanyaya önderlik ederek ve hatta birkaç kişiyi darağacına göndererek kullandı.

24.07.2011

yatar bursa kalesinde

nazım hikmet


seni ne kadar çok seversem
o kadar çok olsun ömründen geçen yıllar

kitaba düştüm
sabahtan akşama kadar okuyorum
kitaplar akıllı, kitaplar aptal
kitaplar büyük, kitaplar çocuk
kitaplar en uzak, en güzel yolculuk
fakat kısır, fakat sensiz

beni küçük felaketler yıkar
büyük felaketlerde daima cesurum

yapraklara, dallara, yeşillere, allara
nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara
yaprak dala, al yeşile yaraşır
gayrı bundan böyle vermem seni ellere

sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar
sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin

insanların içindeyim seviyorum insanları
hareketi seviyorum
düşünceyi seviyorum
kavgamı seviyorum
sen bahar içinde bir insansın sevgilim
seni seviyorum

halbuki biz
ne kadar az yaşıyoruz kardeşlerim
ne kadar az yaşıyoruz
ne kadar az
beygirle bir ayardayız henüz
bu en mühim meselede
hatta onun kadar bile doyamıyor dünyasına
beygirden çok yük taşıyan çoğunluğumuz

kesemde verecek şeyim yok
yüreğimden verdim

günler ağır
günler ölüm haberleriyle geliyor
en güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı

annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık
anlamak gideni ve gelmekte olanı

varılacak yere
kan içinde varılacaktır
ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır

tilki daha o zaman avcıydı

herta müller

toz her sabah günden daha eskidir.

insan sevildiğinden eminse ender mektup yazar.

iyi bir insan bir parça ekmek gibi iyi bir şeydir.

tilkilere ateş edilmez, tilkiler kapanla tutulur.

küfürler yarım yamalak söylendiğinde hiç söylenmemiş gibi olurlar.

insan kendisine hiçbir şey armağan edemezse kendi kendine yabancılaşır.