11.06.2010

ultra-zone'da ultrason

lale müldür



ağlamayacaksın ağlamayacaksın
kalbindeki kor parçasını
buzmuş gibi söküp atacaksın
ve bir daha asla asla
bir erkeğe ne kadar
masum görünüşlü de olsa
inanmayacaksın

isa isimli bir polis arkadaşım vardı
o iyi bir insandı da gerisinden emin değilim
olmasalar daha iyi gibi geliyor bana

"güzellik, katlanabileceğimiz dehşetin başlangıcıdır."

aşk, yüksek acılar baronu
senin yüzünden asla acısız haz
duyamıyoruz sonsuza dek
nereden ve nasıl olursa
bir kılıç düşüyor ansızın aramıza

beyaz bir zakkumun üstündeki
çiy damlası
bana öyle geliyorsun sen
ne önemi var boşver
hayatımı senin yanında örgü örerek geçirebilirim ben
buna inanmıyor hiç kimse kendim bile
bunu yapamaz mıydım sanıyorsun

senin yanında uyumama şaşıyorsun
herkesin yanında uyurum
uyuyamayacak kadar heyecan verecek kim var ki

ego kırılacak
beden kırılacak
kalp kırılacak
her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki
yeni bir başlangıç olsun

bu dünyayı aşağılık buluyorsan
kendine uzak bakışlı bir herif ara

gösterinin bugünkü başlıca özelliği
kendi çözülüşüne dikkat çekmektir

"insan insanın kurdudur."
(thomas hobbes)

sen hangi dindensin dara
ben istanbulluyum

10.06.2010

seçme masallar

hans christian andersen

en büyük bilginler bile, bilmedikleri bir şeyi açıklayamazlar.

dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.

kuğu yumurtasından çıkmış bir kuş için, ördek kümesinde doğmuş olmanın önemi yoktur.

iyi kalpli bir çocuk öldüğünde cennetten yeryüzüne bir melek inip onu kollarına alır; büyük, beyaz kanatlarını açar, çocuğun sağken sevdiği yerlerin üstünden uçarak onu cennete götürür.

dul ya da bekar olmak, sonuç olarak aslında aynı şeydir.

değersiz, alçak bir dünyada yaşıyoruz. erkeklerin, kadınların, ana babaların, sözümona o sevimli, eşi benzeri bulunmaz çocukların arasında en inanılmaz şeylerin geçtiğine tanık oldum. hiç kimsenin bilmediği ama herkesin bilmekten mutluluk duyacağı şeyleri -yani komşusunda olup biten kötü şeyleri- gördüm. bir gazete çıkarsaydım, kimbilir ne büyük bir ilgiyle okunurdu!

dünyada ahmaklıktan başka bir şey yok.

9.06.2010

oz

eğer bir adamı kahpeniz yaparsanız, artık ömrü boyunca sizin kahpenizdir.

seks ve ölüm. hem farklılar hem de aynılar. son ana ulaşmak için, orgazma, vücudunuzun kontrolünü bırakmalısınız, ruhunuzun da. ya aşk? eh, seks tatlı ve ölüm acıysa, aşk ikisinin karışımıdır. aşk daima ve sonsuza dek kalbinizi kırar.

herkesin hayatında uğraşması gereken boktan olaylar vardır; ama hayalinize ulaşmaya çalışırsanız, mutlaka başarırsınız.

ya en büyük eşek şakası tanrı'nın kendisiyse?

bir erkeğin elinden pek çok şeyi alabilirsin. sigara, spor. özgürlüğünü, bacaklarını ama duygularını alamazsın. duyguları olmaz. adam kadını sever. nasıl birisi olduğu önemli değil, eğer severse onu ister. bedenini ister. kendisini istemesini ister. ona dersin ki, bir daha sevişemeyeceksin. ona bir daha o şekilde dokunamayacaksın. bu son sefer. en son sefer. eğer bu alışılmadık ve zalim bir ceza değilse, nedir bilmem.

bizi biz yapan hareketlerimizdir.

bir adam ya da kadın, tüm hayatını yaşar. çalışır, sever, hayal kurar, güler ve ağlar. sonra da ölür. ama sonra hiç tanımadığı birisi, bir kez olsun görmediği birisi, tüm hayatını yerel gazetede bir ya da iki paragrafa sığdırır. ve bu da bir şeyler bulurlarsa olur, editörün önemli gördüğü bir şey. eğer gerçekten önemli bir şeyler yapmışsa, belki iki sütun yer bile bulabilir. belki 1974'ten kalan bir fotoğraf bulurlar. eğer hiçbir şey bulamazlarsa, sayfanın sonuna gömülür ya da tamamen görmezden gelinir.

melankoli

alain

melankolik olana bir tek sözüm var: "uzağa bak."

melankoliye tutulan, çok kere fazla okuyan bir adamdır. insan gözü bu kısa mesafe için yaratılmamıştır; o uzaklara bakarak dinlenir. yıldızları ya da deniz ufkunu seyrettiğiniz zaman gözünüz rahatlamıştır; göz rahatlamıştır; göz rahatlayınca kafa serbesttir, yürüyüş daha kararlıdır; damarlarımıza varıncaya dek vücudumuzda her şey gevşer ve hafifler. ama iradeni kullanarak zihnen bu sonuca varmaya kalkışma; iraden her şeyi altüst eder ve sonunda seni boğar; kendini düşünme, uzağa bak.

sefahat

albert camus

gerçek, can sıkıcıdır.

kadın, savaşçının değil, suçlunun ödülüdür. onun limanıdır o, barınağıdır; erkek genellikle kadının yatağında tutuklanır. bize yeryüzü cennetinden kalan tek şey değil midir kadın?

gerçek sefahat kurtarıcıdır; çünkü hiçbir yükümlülük yaratmaz.

insan ölümsüzlük oyunu oynar, birkaç hafta sonra ise, yarına kadar gövdesini sürükleyip sürükleyemeyeceğini bile bilmez.

gerçekten kıskançlık çeken insanların en acele ettikleri şey, kendilerine ihanet ettiğini sandıkları kadınla yatmaktır. kendi sevgili varlıklarının hep onlara ait olduğundan bir kez daha emin olmak isterler. ona sahip olmak isterler.

her insan başkalarının suçuna tanıklık eder.

bir insanın öldürülmesi için her zaman nedenler vardır. buna karşın, onun yaşamasını haklı çıkarmak olanaksızdır. işte bu yüzden suçlu her zaman avukatlar bulur, masum ise bazen.

doğru, ışık gibi kör eder. yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır.

mülkiyet, bir cinayettir.

her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yükü olması bundandır, hele ateşiniz olduğu ya da sıkıntıda olduğunuz ya da kimseyi sevmediğiniz zamanlarda.

bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.

karadeniz'den mektuplar

publius ovidius naso

kötü yaşamak bir çeşit ölümdür.

kendi aile ocağında yaşamasını daha güvenli sayarlar kişinin.

acı çeken insan, acının kendisinden daha çabuk tükenir.

hasta her zaman doktor sayesinde sağlığına kavuşmaz: bazen hastalık tedavi edici sanattan daha güçlüdür.

kalp yarasını hiçbir ilaç tedavi edemez.

bırak güvenliği başkaları istesin. en zavallı kader güvenlidir; çünkü daha kötü bir sonun korkusundan uzaktır.

avam, dostluklara çıkar için değer verir. neyin onurlu olduğuna önem vermektense neyin kâr sağladığına önem vermek önce gelir. sadakat ise servetle ayağa kalkar ya da düşer. kolayca bulamazsın binlerce insan arasından erdemin bir değeri olduğunu düşünen tek kişi.

doğru eylemler ödül içermiyorsa içlerindeki özgün değerin bir önemi yoktur. bedava doğruluk pişmanlık doğurur. yarar sağlamıyorsa bir şey, değersizdir.

artık herkes kendi gelirine tutkun ve çıkarına uygun olanı hesaplıyor kaygılı parmaklarıyla.

kuşkusuz, akraba ruhlar arasında bir uyum vardır; her biri kendi çalışmasına özgü bağlaşmayı onurlandırır. köylü çiftçiye, asker çılgınca savaşana, gemici ise yalpalayan bir geminin kaptanına tutkundur.

bir insanı kurtarmak insana yaraşır bir zevktir, daha iyi bir lütuf kazanılmaz bundan başka bir yolla.

güçlü şeyler özden sağlamdır, bir machaon'a ihtiyaç duymazlar.

tedavi ederek bazı yaraların daha kötüleştiğini biliriz, onlara hiç dokunmamak daha iyidir.

neşeli şeyleri neşeyle terennüm etmişimdir, hüzünlü şeyleri de hüzünle: her mevsimin kendine uyan bir eseri var.

dinleyici hevesi arttırır, yetenek övülenleri çoğaltır, şan şöhretin koca bir mahmuzu vardır.

insan yaşamı pamuk ipliğine bağlıdır, evvelce sağlam olan her şey ani bir darbeyle bir anda yıkılıp gider.

çürüyen zaman demiri de tüketir taşı da. hiçbir şey zamandan daha güçlü değildir.

8.06.2010

rüzgârda yapraklar

adonis



kışla kısalıp katlanan kanatlar
festivalimizde yayılır
parça parça dalgalar, kanatlar arasında
hayretle çınlayarak yarar
yorgun kirpiklerle dokunduğu caddelere
rüzgârın çığlığı sallamadan
görmeden akan yarayı, bizden
uzak, sardı sararmış
buğday gibi karşılıklı göğüsleri
sarstı ve ayırdı yüzleri.

tanrının önüne uzatır avucunu toprak
çocukların avucunda birikir su
feryattan soyuldu yüksek dağların dili
dünyanın kokusu ve şairlerin ölümü
gül oldu devrimin alnında açlık içinde
soldu kirpikler üzüntüden

boğulan harflerle battık
herhangi bir çığlık yok
veya bir lügat inleyen toprağın altında
nağmelerim ölüm için
mutluluk hasta nesnelerle nesnelerle
parça parça dağılan nağmelerim
ey sözlerin korkulan ilacı
ey sözlerin ilacı!

uyur gibi düşen taşın uyandırışı
çarpar gibi nesnelere
uyur gibi yıkanır tarih gözlerimde
ellerime düşer günleri
bir değerin düştüğü gibi

yaşamdan sonra kim gördü allah'ı
gündüz gözleriyle geceyi yazar
yapraklar yok olur sıcaklığıyla

hangi ateş aksa:
"alevin kalbi göründüğüm yıldızlarda"
hangi ayrılık söylese:
"gözleri mabettir."

uyardım sizi, yangın başladı ve çoğaldı
başladı çatlaklar
başladı hayat
ey sen, ey kül, ey durulan.

taşların ağzından duydum
"istemem adımlarımda
ağırlığı, apoletlerin
bu zincirin
titreyişlerinden ölürüm-
onda zincirin demirleri"
ve dedi: yoksula verilen bir tabak yemek
tuzağın çığlığıdır:
"saatler böyle geçiyor, geçiyorsa."

"ey bu rüzgâr
ey bu çocukluk
ey bu göz yaşından daha cesur
görünen kırık kirpiklerde."

beklerim bu ürken sözcüklerde
yaşarım yüzümü dost yüzümü
yüzüm bir yol
adınla ey toprak böyle uzar
büyülenir yalnızlığım
adınla ey ölüm ey dostum.

gözlerim yatağın başında
şarkılarımda korku nabız atar
-sen kimsin?
-yolunu şaşırmış ok.
nice dost ibadetsiz yaşar.

ey ağaçların üstünde ölen
ey dostum
çiçeklerin yoluyla çizdin yüzünü
adımlarının arkasında yürüdüm yorgun.

bağdat'a geldim
nehrin suyu ve otun kokusunda
kuşların gözlerinde

paydos

cahit sıtkı tarancı


paydos bundan böyle çılgınlıklara
sert konuşmaya başladı aynalar
yetişir koştum aşkın peşi sıra
bitirdi beni bu içki, bu kumar

ne saklayayım gaflet ettiğimi
elimle batırmışım gençliğimi
binip bineceğim en güzel gemi
aldığını geri vermez dalgalar

meyhaneler, sabahçı kahveleri
cümle eş dost, şair, ressam, serseri
artık cümbüşte yoksam geceleri
sanmayın tarafımdan ihanet var

yaş ilerliyor... artık geçti bizden
kişi ev bark edinmeli vakitken
gün gelince biz değil miyiz ölen
cenazemiz yerde kalmasın dostlar

deliliğe övgü

desiderius erasmus

kimse seni övmüyorsa, sen kendini öv.

kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur.

çocuktaki vakitsiz bilgelikten iğrenirim.

tanrılar benzerleri bir araya getirmeyi severler.

bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyacak olursa, eski deliliğine yeni bir delilik katmaktan başka bir şey yapmış olmaz.

kötü huyların en büyüğü temkindir.

itiraf edin ki, güzel, hoş olarak yaptığınız ne varsa, hepsini deliliğe borçlusunuz.

insan olmak için mutlaka bilgelikten yüz çevirmelidir.

insanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku.

bu dünyadaki hayat bir çeşit ölümden başka bir şey değildir.

delilik olmadığı takdirde, yaşamda herhangi bir beraberlik ne zevkli ne de sürekli olabilir; birbirlerini bazen aldatmadıkları, bazen birbirlerinin yüzüne gülüp akıllıca ödün vermeyi beceremedikleri ve son olarak da bütün bunlara bir tutam delilikle lezzet katılmadığı takdirde, ne halk uzun süre hükümdarına ne efendi uşağına ne hizmetçi saygıdeğer hanımına ne öğretmen öğrencisine ne dost dostuna ne karı kocasına ne hancı müşterisine ne de yol arkadaşları birbirlerine dayanabilirlerdi; kısacası kimse kimseyle geçinemezdi. 

ben olmasam, hoşa giden ya da sürekli hiçbir bağ göremezsiniz: müstebit kral halkını, uşak efendisini, cariye hanımını, çömez öğretmenini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını hata, yüze gülme, gönül alma ya da başka bir delilikle aldatmasa, pek kısa zamanda biri öteki için çekilmez olur. 

delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, euripides'e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.

bilgelik insanı ürkek yapar. onun için değil mi ki, bilgeleri her zaman hep fakirlikle, açlıkla ve ıstırapla savaş halinde, kıyı köşede unutulmuş, herkes tarafından hor görülerek, iğrenilerek yaşar görüyoruz?

insanlar kendilerini bilgeliğe verdikçe mutluluktan uzaklaşırlar.

bir şey sağduyunun ne kadar zıttı ise, kendine o kadar çok hayran çeker; en kötü şey, her zaman çoğunluğu okşayan şeydir.

türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan o sayısız barbarlar gerçek dine girmekle övünürler ve hurafelere inanan aşağılık kimseler saydıkları hristiyanlara acıyarak bakarlar.

yunanistan pek uzun yıllar boyunca yedi bilge çıkarmakla övünür ama vallahi bunlar biraz ciddi şekilde incelensin, içlerinden yarı bilge, hatta üçte bir bilge çıkarsa, ben ölmeye razıyım.

bu hayatta ruh maddenin çamuruna batmıştır.

aşk ne kadar tamsa, delilik o kadar büyük, mutluluk da o kadar belirlidir.

7.06.2010

kader

haruki murakami

kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. o fırtına aslında sensindir. o yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. orada, muhtemelen ne güneş ne de ay; hatta ne yön ne de zaman vardır. orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. işte öyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.

sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. o kum fırtınasının içinden. hem sembol hem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının. ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. sayısız insan orada kan akıtmıştır; elbette senin kanın da akacak. ılık, kırmızı kanın. o kanı avuçlarına dolduracaksın. senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak.

sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın. hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. o fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.

fringe

her şeyden birden fazla vardır.

bir kere güven kaybettin mi ne kadar önemli olduğunu anlıyorsun.

kaçırılan kişilerin %83'ü tanıdıkları tarafından alıkonulmuştur.

işler 10 yıl önceki gibi değil artık. yanlış bir yerde havadan bir nefes çekince içini dışını yakan bir dünyayı korumamız isteniyor. şirketlerin gizli bilgiye ulaşmaları bizden daha kolayken insanları nasıl koruyabiliriz? araştırdığımız şeyler hakkında bize doğru dürüst bilgi verilmezken? aslında gerçek şu ki, bizim miadımız dolmuş.

hepimiz kendi kararlarımızın sorumluluğunu taşırız. iyi de olsalar, kötü de.

kimse insan zihnini tam olarak açıklayamamıştır.

çoğumuz, hayatı doğrusal bir ilerleyiş olarak tecrübe ederiz. ama bu bir yanılsamadır; çünkü her gün, hayat bize bir tercihler dizisi sunar. ve her tercih yeni bir yola götürür. işe gitmek veya evde kalmak. ve yaptığımız her tercih yeni bir gerçeklik yaratır. deja vu, basit bir şekilde diğer tarafa anlık bir bakıştır. neredeyse herkes bunu tecrübe eder. daha önce bir yerde olduğumuzu hissederiz; çünkü aslında diğer gerçeklikte olmuşuzdur. bu başka bir yol, aslında gidilebilecekken gidilmemiş yoldur.

"en derindeki ince bilinç her zaman yerindedir. ölümden sonra bile bedeni terk etmez."

6.06.2010

sözcükler

melih cevdet anday



şunu anladım ki bu fani hayatta
yol daha uzunmuş vuslattan

anladım farkı neden sonra
tohumdan başka şeymiş bitki

umut bir ağaçtır, gökleri sarar

martı bir majesküldür
küçük bir çocuğun yazdığı

sevmek kuşların
bir an boş bıraktıkları ağaçtır

sen köpük tohumusun bıçağımı bıraksam
köprünün dilisin çağırsam suyu
uyanılmış uykusun bahçeyle konuşsam

denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim

eskiyen söz simya gibidir
taş, bakarsın, altın oluverir

hem yaşıyordum, hem yaşamıyordum
yeşil gibi, dikey gibi, ses gibi

ellerin bana öyle gereklidir
bilinmedik sokaklara çıkardım

düş müydü gün doğmalarımız göze görünmeden
yüreğimiz bomboş göğü zaman mezarlığımızın
iki mızrak saplanmış şarap tulumlarımızdan
kadına yakılar hazırlatan horlanmış kuşku
çiğ etleri gibi kervan sofralarının gizli
üzüntü kokar bekleyiş kumulunda yağmurlar
çorak gecenin damında korku yıldönümleri

ben yağmurun kum saatiyim
nice göğün düşüp öldüğü yerde
taşın ilkçağıdır yüreğim

kazdı durdu bahçemizi bunca yıl acı
umutsuzluğumuz insan kalmak içindi

gizdi soyluluk veren yaşama

ancak kendi bulduğumuzu anlayabiliriz
bu da bağımsızlık ve yalnızlık demektir

yirminci yüzyılı yaşadım
tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
çıplak su gibi yinelenir zaman
gök yüzünde usumuzun dirliği

"dumanlısı güzeldir türkülerin
havalanan bir şey olmalı mısra"
(paul verlaine)

"eksiklik, kusur bizim cennetimizdir."
(wallace stevens)

4.06.2010

balık izlerinin sesi

buket uzuner

sevginin en güzeli, en gereksinildiğinde verilenidir.

albert einstein: sıradışı, büyük insanlar, daima sıradan zekaların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar.

kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.

anneler ve kızları daha çok saklı bir rekabet, gizli bir kıskançlık ve ancak kadınlara özgü ince, duyarlı, tiz sesli, düşünceli ve alıngan bir aşkın suladığı o çok dalgalı okyanusta yüzerler.

romain gary: yaşlılıkta öğrenilenler aslında daha önce unutulanlardır.

"şiirin tek tutkusu güzeldir ve amacı kendisidir."

"en yetkin erkek güzellik tipi, şeytanın tipidir."

grotesk sanat en iyi protesto biçimidir. iğrençliği, şiddeti, sefilliği olduğu gibi yansıtır; fazlasıyla, bütün şiddetiyle.

her yetenekli, yaratıcı, her zeki ve hırslı insanın içinde mutlaka bir salieri yaşamaktadır.

kadınlar.. onlar tanrının kendisini affettirmek için yarattığı, dehasının en önemli kanıtı, en büyük şaheseridir.

dağınık olabilmek, yalnız yaşamanın ayrıcalıklarından biridir.

albert camus: var olmak kendini yeniden yaratmaktır.

korkuya azıcık fırsat verilmeyegörsün, hemen aklın ve fikrin üzerine akar, örter, sımsıkı kapatır.

normal insanlar için gösteriş ve saygınlık, işin aslından daima daha önemli olmuştur.

"insan en çok reddettiği şeye yakındır."

emile ajar: bütün yavru kediler, büyüdükleri için ölürler.

organize olmak, bir gelişmişlik belirtisidir.

romain gary: görkemli senfonilerin ortasında bir yerde beliriveren, yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır.

kendi başına karar veremeyen, özgür olamaz. oysa kendi kararlarını alıp uygulayabilen, "birey" adındaki insanların mutlaka "mahremiyet"i vardır. onlar, koşarken soluklanmayı, yorgunken dinlenmeyi, kalabalıktan ayrılıp kendi yönlerine gidebilmeyi ve ıssızlıkta çoğalabilmeyi bilenlerdir. yalnızlığın yaratıcı gücünü tanımayanlar, kendileriyle hiçbir zaman tanışamazlar.

mutlak

abbe pierre / albert jacquard

özgürlük olmadan aşk var olamaz.

eğer bir varlık sonsuzsa, bir başlangıcı ve bir sonu olan zamanın içinde değildir. eğer sonsuzsa mükemmeldir.

bir toplum olduğu andan itibaren iktidarın olmaması mümkün değildir.

iki tür toplum vardır: içinde çoğunluğun gereksinimlerini karşıladığı, can çekişen ve temel gereksinimlerden yoksun azınlığın, çoğunluğun bir parkı güzelleştirmenin daha önemli olduğunu düşünmesi nedeniyle kendi haline bırakıldığı halklar; ve sefaletin çoğunluğun yaşamına egemen olduğu diğer ülkeler. bu ülkelerde demokrasi de olmayacaktır; çünkü ayrıcalıkları elinde bulunduran azınlık aynı zamanda düzen olarak adlandırılan şeyi korumak için orduyu elinde tutar.

hayran olmak filozof olmamaktır.

bizde en fazla kişinin haklı olduğu hiçbir şekilde kanıtlanmamıştır.

bir şefin zaferi için aralarındaki bir milyonu öldürenler sadece insanlardır: birbirlerini tanımayan insanlar, birbirlerini tanıyan ve birbirlerini öldürmeyen şeflerin buyruğuyla birbirlerini öldürmektedirler. bu şefler bir ellerinde şampanya kadehi ile birlikte el sıkışarak barış anlaşmasını imzalayacaklardır.

çok alçak gönüllü olan hiçbir zaman yıldız yapılmaz.

ilk canlı varlıklar için ölüm yoktu. bakteriler ancak tüm dölleri yok edildiğinde ölebilirler; her biri çokluktur. bireysellikleri olmadığı için ölümlü değillerdir.

tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

insan türü dünya üzerinde, big bang'den 15 milyar yıl sonra belirmiştir; tüm türler gibi yaşam süresi birkaç yüz milyon yılla sınırlıdır.

herkes olabileceğinden fazlası olabilir.

her zaman sakınımsız yaşadım, yetersizliğimin bilincinde olarak.. yetersizliğinin bilincinde olmak aynı zamanda özgür, hayalci ve biraz kaba olmanın yoludur.

mutlak, önünde susulması gereken bir konudur.

gelecek yüzyıl için olan ütopyamı aşağı yukarı belirliyorum: mutlak paranın hükümranlığının ve rekabeti insanlığın gelişmesinin motoru yapan fikrin terk edildiği bir dünya. ne olursa olsun her bireyin değerinin kabul edileceği bir dünya; ırkçılık kavramının tamamen yok olduğu bir dünya. diğerinin zenginliğini ve aynı zamanda diğeri ile yaşamanın zorluğunu ve gerekliliğini anlamış olarak, daha geniş bir ortak alanda sınırlar aşılmış olacaktır; toplulukların daha az coğrafi tanımı ile.

cemile

cengiz aytmatov

her canlının bir baharı, bir güzü vardır.

kadının mutluluğu çocuk doğurmak, kalabalık bir evde yaşamaktır.

her karanlık bulutta bir beyaz nokta bulunur derler.

ah, ustaya gitme, o sadece kendi baltasının dilinden anlar. her şeyin başı koca ana. bir şey danışacaksan ona danış.

köylerde yiğit olarak nam salabilmek için insan kendini de arkadaşlarını da koruyabilmeli, iyilik etmeli; hatta ara sıra kötülük de etmeli. törenlerde, şölenlerde ortaya çıkıp kendini göstermeli. gerekirse aksakallara kafa tutabilmeli. ancak ondan sonra kadınların dikkatini çeker. ama adam kendi kabuğuna çekilirse, köyün günlük olaylarına bulaşmazsa, ya kimse aldırmaz ona ya da herkes onu küçümser. genellikle bu gibi kimseler ya alay ya da acıma konusu olurlar.

kelimeler birtakım duyguları anlatmakta yetersiz kalır.

ne zaman insanın işi başından aşkın olursa o zaman toplantıya çağırıyorlar.

arabadan inince tepeye, kavakların yanına tırmandım. ah, kavaklarım benim, güzel kavaklarım! bir zamanlar incecik fidanlardınız siz. ne sular aktı köprülerin altından! sizi diken, sizi büyüten insanın bütün dedikleri doğru çıktı. neden öyle hüzünle, yasla mırıldanıyorsunuz? yazın geçtiğine mi yanıyorsunuz yoksa; soğuk rüzgârlar yapraklarınızı koparıyor, ona mı üzülüyorsunuz? yoksa gövdeleriniz, halkımızın kederiyle, acısıyla mı inliyor? evet, kış gelecek, soğuk geceler, tipiler göreceksiniz; ama sonra bahara kavuşacaksınız yine.

şaşıyorum: yüreğimde ne kadar acı, ne kadar hüzün birikmiş. hayatımın eski sayfalarına baktıkça anlıyorum bunu.

3.06.2010

gaflet

mine söğüt

insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir. din bu soruya cevap verir ama en dindar insan bile bu cevabın şaibesini aklının derinliklerinde bir yerde saklar. kimse öldükten sonra ruhunun nereye gittiğini kesin olarak bilemez. daha da kötüsü, doğmadan önce nerede olduğunu da bilemez. düşün, dışarıda nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen milyarlarca insan yaşıyor. hayat denilen şey, bu iki bilinmezin ortasındaki telaştır aslında. telaş insanı bencil kılar, suç işletir, tehlikeye boğar. hiç kimse başına gelenleri ve gelecekleri bilemiyor. bu şuursuzluk herkesi delirtiyor.

hayat böyle bir şeydir. gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiği, rastlantıların neye hizmet ettiği hiçbir zaman çözülemez bir bilmece. yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. çıkışı bulan ölecek..

böyle bir sevmek

attila ilhan



hani bir gülümsemen vardır sanki istanbul
gözlerin gözlerimi bulur bulmaz
içimde bütün şehir atlıkarınca gibi
döner ha döner ışık renk ve pul

eylül şehirleri yağmurlu gürültülerle alır yerlerini
deniz kahvelerinde son kadehlerde bulutlar birikir
ılık bir aydınlıkla yıkayıp yorgun ellerini
görgülü ihtiyarlar bir bir ortalıktan çekilir

bir kere bozulmasın racon
bıyığı terlememiş itler
sokakta yol keser artık

getirip akla çocukluktan bilinmez hangi soruları
kar gecesi uyandırır ölüme değgin korkuları
yalnızlık bir samanyoludur genişler düşüncede

ölümün yaklaşması hayatı değiştiriyor
tuhaf şey dünyaya nasıl yabancılaştım
oysa sevişmek güzel çalışabilmek iyi
fakültede boykot yarın sona eriyor
sınavlar belki de öbür gün başlayacaktı

ömründe bir kere olsun uçanlar
bir daha yeryüzüne dönmemeli
ya güneş yakmalı ya yıldırım
ya sıcak yağmurlarda erimeli

ölümdür bekleriz hükmü dünya bir duruşmadır sürer
ellerimizde yüreklerimiz vurulmuş kumrular gibi

2.06.2010

menderes'in oğlu

kemal ateş

menderes'in oğullarından biri, yüksel mi, öteki mi, bilemiyorum, bizden birkaç yıl önce atatürk lisesi'nde okumuş. sonra sınıf arkadaşlarından da duydum, tembel bir öğrenciymiş, bazı arkadaşları ondan birkaç kuruş alır, sınavlarda onun yerine de yazarlarmış. ancak son sınıftaki bitirme sınavlarında kurul bunu sınıfta bırakmış. menderes, vay siz misiniz benim oğlanı sınıfta bırakan, demiş; kuruldaki bütün öğretmenleri sürmüş, o yıllarda dört yıla çıkan lise öğrenimini de üç yıla düşürmüş. böylece oğlunu sınıfta kalmaktan kurtarmış.

çarpışma partisi

chuck palahniuk

doğru fiyatı verirseniz, insanlar gerçekten size her şeyi satabilir.

tanrılarının bakire bir insandan ölümlü bir çocuk tasarladığına inanan milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyada, o insanların çoğunun azıcık hayalgücü olması şaşırtıcıdır.

bazı insanlar insanoğlu olarak doğar. geri kalanımız ise insan olabilmek için hayatımız boyunca uğraşırız.

insanların küçük kasabalardan ayrılmak istemesinin en büyük sebebi, geriye dönme fikrine kapılmalarıdır. yerinde çakılıp kalmalarının nedeni ise çıkıp gitmeyi kafaya koymalarıdır.

hayatın en rahat kısmı, omzunun üzerinden geriye bakmak ve senden kötü durumdaki insanların arkanda sıraya girmiş olduğunu görmektir.

hiç kimse o kadar ilginç değildir. herhangi bir kimsesiz ve tuhaf kişi, tuhaf kişilerin bulunduğu büyük bir yuvadan gelir.

sadece başkalarının gözünde var oluyoruz.

yarın sahip olacağınız gelecek, dün sahip olduğunuz gelecekle aynı olmayacaktır.

hiçbirimiz bu akşamki kadar genç olamayacağız.

ailenizin sınırlarının yaşayan kanıtı olmak için büyürsünüz. onların önemsiz başyapıtı olursunuz.

ister piranski yumurtaları olsun ister tibet'teki budistlerin kumdan mandalaları olsun, bunların ortak noktası, yoğun bir şekilde odaklanmak ve sanatçının tüm dikkatini toplamasıdır. sanat eserinin kırılgan doğasına rağmen, sürecin kendisi zamansal olanın dışına çıkmanın bir aracı haline gelir.

doğduğunuzda hiç kimseyi seviyor olmazsınız. sevmek sonradan öğreneceğiniz bir beceri. bir köpeği evde eğitmek gibi. geliştireceğiniz veya geliştiremeyeceğiniz bir yetenek belki de. tıpkı kaslarınız gibi. lanet olası ailenizi sevmeyi kendinize öğretemezsiniz, gerçekten sevemezsiniz. hiç kimseyi sevemezsiniz.

çalışmadan kazandığınız parayı çok kolay harcarsınız.

zeki bir satış elemanının en büyük becerisi nasıl dinleyeceğini bilmesidir. ve gerçekten etkili satış elemanı, sizi cidden sikine taktığını göstermek için nasıl numara yapacağını bilir.

hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.

her aile sıradan, küçük bir tarikattır.

yeterince insan bir yalana inanırsa, o artık yalan olmaktan çıkar.

oscar wilde: her adam sevdiği şeyi öldürür.

peygamberler ve sanatçılar, eşiğe ve marjinalliğe meyillidir; "uçlarda yaşayan kişiler" olarak durumlarının gerektirdiği görevlerin klişelerinden ve rol yapmaktan kendilerini kurtarmak ve tutkulu samimiyetlerini kullanarak düşünceleriyle ve hayal güçleriyle diğer insanlarla hayati ilişkiler kurmak için çaba gösterirler.

sevdiğiniz insanlar ölür. sahip olduğunuz hiçbir şey sonsuza kadar varlığını sürdürmez.

en büyük medeniyetler daima salgın hastalıklar yüzünden yok olmuştur.

boklu bir herif, bir kızla birlikte olmak için para öder ama ondan sonra gelen herkes o kızı beleşe getirir.

ya gerçeklik herhangi bir hastalıktan başka bir şey değilse?

belki de bir daha yapamayacağınızdan korktuğunuz için, haftalarca bir şey deneyimleyemediğiniz oldu mu?

küçük kasabalarda, trajik bir şekilde, genç insanlar hep tuzağa düşürülür ve onlara yaptıkları küçücük hataların hesabı hayatlarının sonuna kadar sorulup durur.

yozlaşmış ve kötü bir sistemin sadece bir ürünü olduğunu fark ettiğinde, zeki bir insan nasıl tepki verir? aldığınız her nefesin, vergi olarak ödediğiniz her doların, doğurduğunuz ve sevdiğiniz her bebeğin, bir şekilde kötü olan bir sistemi sürdüreceğini öğrendikten sonra yaşamaya nasıl devam edersiniz? içinizdeki bütün hücrelerin ve kanın büyük kötülüğün bir parçası olduğunu bilerek nasıl yaşayabilirsiniz?