16.05.2010

ölü bir evden hatıralar

dostoyevski

insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

belki bu insanlar (mahkumlar) hiç de duvarın dışındaki insanlara oranla o kadar kötü değillerdir.

her şeye alışabilen bir yaratıktır insan, bence onu en iyi tanımlayan özellik de budur.

manevi yoksunluk, bedensel her türlü ıstıraptan ağırdır. cezaevine düşen sıradan bir insan kendi dengi, belki daha üst düzey insanların arasına girer. kuşkusuz, çok şeyini yitirmiştir: yurdunu, ailesini, her şeyini; ama gene de bir çevresi vardır. ama eğitim görmüş, aydın biri yasalar gereği tek başına, sıradan insanların arasına cezaevine sokulunca onunkiyle karşılaştırılamayacak kadar çok şeyini yitirmektedir. içindeki her gereksinimi, her alışkanlığı bastırmak zorundadır. kendisi için yeterli olmayan ortama alışması, o havayı soluması gerekmektedir. sudan çıkarılıp kumsala atılmış bir balık gibidir. yasalara göre genelde herkes için aynı olan bir ceza onun için on kat daha ağır, ıstırap dolu bir cezaya dönüşür. olay, terk edilmeleri gereken yalnızca bedensel alışkanlıklar olsa bile, bir gerçektir bu.

insan yaradılışının ne denli bozulabileceğini anlamak zordur.

özgürlüğü kısıtlanmış bir insanın umutları özgür herhangi bir insanın umutlarından çok farklıdır. özgür bir insanın elbette umutları vardır (sözgelimi, kötü kaderinin değişeceğini, bir girişiminin sonuç vereceğini umut eder) ama yaşamaktadır, çalışmaktadır; gerçek yaşamın burgacında dönüp durur. ama bir mahkum için öyle değildir. tutalım ki yaşam burada da vardır. bir cezaevi, bir kürek mahkumu yaşamı. ama bir mahkum kim olursa olsun, buraya ne kadar bir süre için gönderilmiş olursa olsun, kaderinde, yaşamında iyi yönde herhangi bir değişikliğin olabileceğini içgüdüsel olarak kesinlikle hayal edemez, düşünemez.

aşk gaddarca bir şeydir.

en mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. bir canavar olur. ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: öylesine çekicidir güç sahibi olmak. bu tür olaylara ilgisiz kalan bir topluma hastalık bulaştı demektir. sözün kısası, bir insanın bir başka insana işkence etmek hakkının olması toplumun bir hastalığıdır; toplumda insana özgü yeteneklerin kaybolduğunun, bir ülkenin yurttaşları olmak bilincinin yok olduğunun, toplumda çürümüşlüğün başladığının göstergesidir.

köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.

hiçbir insan amaçsız, bir amaca yönelmeden yaşayamaz. bir amacı ve beklentisi olmayan insan genellikle bir canavara dönüşür.

hiçbir zaman çalışmayan, düzelemeyen, cezaevinde maydanlarda hizmet eden, dondurucu soğuklarda bütün gece koğuşun girişinde dikilen, binbaşının ayak sesi duyulduğunda hemen içeri haber veren, neredeyse bütün gece nöbet tutmak karşılığında ancak beş gümüş kapik alan, görevini aksattığında ise bunu bütün parasını kaybetmekle ve sırtına kırbaç yemekle ödeyen mahkumlardandı. bu tür insanların en önemli özelliği, kişiliklerini her yerde, her zaman, neredeyse herkesin karşısında yok etmek, toplum içinde ise yalnızca ikinci dereceden değil, üçüncü dereceden rol oynamaktır. onların doğalarında olan bir özelliktir bu.

robert louis jackson: dostoyevski'nin kitapları, her tür adiliğin en yüce duygularla birlikte insanın içinde bulunabileceğini kanıtlar.

insan komşularını soyut olarak ya da belli bir mesafeden sevebilir ancak. fakat insanın komşusunu gerçekten sevebilmesi neredeyse imkansızdır.

cezaevinde az da olsa para sahibi bir mahkum, hiç parası olmayan bir mahkuma oranla on kez daha az acı çekiyordu. mahkumların para sahibi olmaları yasaklansaydı, delirirlerdi veya -her gereksinimleri karşılandığı halde- sinekler gibi ölürlerdi ya da nihayet, bazıları can sıkıntısından, bazıları, bir an önce idam edilmeleri, ortadan kaldırılmaları veya "kaderlerini öyle veya böyle değiştirmek" için olmayacak canavarlıklar yapmaya kalkışırlardı. bir mahkum birkaç kapiğini ter dökerek veya bu kapikleri kazanmak için olmadık kurnazlıklar yapmaya karar vererek -bu arada çoğunlukla hırsızlık veya dolandırıcılık yaparak- onu kazanmışken bu parasını öylesine aptalca, çocukça bir tasasızlıkla harcaması, ilk bakışta öyle görünse bile, onun hiç de paraya değer vermediği anlamına gelmez. mahkumlar paraya çılgınca, ölesiye düşkündürler. eğlenirken onu kağıt parçaları gibi savurmaları ise, ona değer vermediklerinden değil, o anda parayı daha değer verdikleri bir şeye harcadıklarındandır. bir mahkum için paradan daha değerli olan ne midir? özgürlük veya özgürlük hayali. ayrıca mahkumlar hayale çok düşkündürler.

tolstoy: modern edebiyatta bundan daha iyi bir kitaba rastlamadım; bu söylediğime puşkin de dahildir. dostoyevski'ye, ona bayıldığımı söyleyin.

15.05.2010

yazma sanatı

connie palmen

yazmak bana her zaman kendi çelişkisini içinde barındıran bir istekle ilişkili gibi gelmiştir. insan yazarak ulaşmak istediği her ne olursa olsun -aşk, avuntu, anlayış, ün- istediğine ulaşmak için başkalarından mümkün olduğunca uzak kalmak ve tümüyle kabuğuna çekilmek zorundadır; ama diğer yandan, insana en çok istediği şeyi de ancak başkaları verebilir.

birisine, gerçeğin sizin için ne olduğunu anlatmak istediğinizde, aynı zamanda onun yüzüne bakmak zorundaysanız, gerçeği bu şekilde dile getirmek neredeyse imkansız olduğundan, bu zahmetli bir girişim olacaktır. bu durumda sürekli yeni gerçekler ortaya çıkar.

ama en kötüsü de şudur: gerçek ve yazma eylemi birbiriyle bağdaşamaz. eğer insan dünyanın emme gücüne karşı yeterince direnç göstermiş ve sonsuz yolculuklardan sonra sessiz odasındaki masasının başına varmışsa, bunu çabuk fark eder. orada oturursunuz ve içtenlikle dürüst olmak istersiniz, dünyanın inceleyen gözleri karşısında, yapmakta sürekli başarısız olduğunuz şeyi yapmak istersiniz.

dürüst olmak çok zordur. insan yazarken bu konuda daha az sorun yaşandığını sanır; çünkü yazarken, sizi yalan söylemeye, hiçbir zaman yapmayacağınız ve söyleyemeyeceğiniz şeyleri yapmaya ve söylemeye zorlayan insanların seslerinden, gözlerinden ve kulaklarından uzaktasınızdır. yani öylece oturur ve yazarsınız, her şeyi gerçeğe sadık kalarak yazarsınız, yazdıklarınızı bir kez daha okursunuz ve dehşetle fark edersiniz ki, yazıya dökülmüş gerçek, gündelik yalanlardan daha kötü ve çok daha çirkin bir yalan gibi görünmektedir. bu nedenle, çok sayıda insan yazdığı halde, az sayıda insan yazar olur. çoğu kişi tam bu noktada bırakır. bu gerçekten de iç bulandırıcı bir durumdur.

sayfaları, yazmış olmanın yazana kötü geldiği ve sonuçta okunması mümkün olmayan satırlarla doldurmaya yıllarca katlanacak hiçbir insan yoktur. devam etmek isteyen kişi, yeni baştan yalan söylemek zorundadır. gerçeğe duyulan özlem aynı kalır; ama aynı beceri, gerçeği, üzerinde yalan söyleyerek ifade etmektir.

14.05.2010

duvar

jean-paul sartre

bir hastanın çılgın dünyasına hiçbir zaman girmemelidir.

gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi şey yoktur.

insanın kendine karşı da görevleri vardır.

insanın dışında yaşadığı için kınıyorum onu. pierre artık insan değil; ona verdiği tüm sevgiyi, gösterdiği tüm özeni biraz da şu insanlardan çalıyor sayılır. insanın kendini başkalarından esirgemeye hakkı yok; şeytan bile gelse, toplum halinde yaşıyoruz.

bir kadınla hiç yakın ilişkide bulunmadım; kendimi kirlenmiş duyardım. evet, anlaşıldı, kadınların üzerine biniliyor ama onlar da sizden bir şeyler alıyorlar ve işittiğime göre, asıl kazançlı çıkan kadınlar oluyormuş. ben kimseden hiçbir şey istemem; ama bir şey vermek de istemem. veya bana isteklerime tiksintiyle boyun eğecek soğuk ve sofu bir kadın gerekirdi belki de.

kadınları çıplak yürümek kadar zor duruma düşüren bir şey yoktur. tabanlarına basmaya alışık değillerdir.

erostrate, ünlü olmak istiyordu ve bunun için de dünyanın yedi harikasından biri olan efes tapınağını yakmaktan başka çare bulamadı.

bir cinayet, onu işleyenin yaşamını ikiye böler. belki ara sıra geriye dönmek arzulanır ama, cinayet orada, arkanızdadır artık, yolunuzu keser o parıltılar saçan maden.

insan hiç, hiçbir zaman istediğini yapamıyor, sürüklenip gidiyor.

13.05.2010

kırmızı

uwe timm

kırmızı diyalektik bir renktir. siyah da beyaz kadar tek anlamlıdır. beyaz bütün renkleri içinde barındırır, siyah bütün renkleri siler. yine de umut veren bir bilgi olarak, renkler siyahta da bulunur, sadece ışığa ihtiyaç vardır.

doğu kırmızı. kırmızı bayrak. ilerleme kırmızı. kırmızı ışık dur anlamında. çin'de kültür devrimi sırasında kızıl muhafızlar bu anlamı tersine çevirmeyi denedi. yeşil ışık dur anlamına gelecekti, kırmızı geç. troçki'nin sürekli devriminde kırmızı, reel sosyalizmi gerçekleştirdiklerini iddia eden ülkelerde sadece küçük bayraklarda, flamalarda ve bez afişlerin zemininde görülüyordu. parti ve sendika görevlileri karakteristik olarak renksiz giyiniyorlardı, bol bol gri ve yeşil -mimaride, boş zaman alanları planlamasında gri vardı, tanıtıcı ve aynı zamanda çağırıcı bir karaktere sahip kırmızı eksikti, her zaman biraz da tehditkar ve haz verici bir yanı olan kırmızı, başkaldırıda, devrimde kendini gösteren ve belki de kendine has, estetik bir yenilik getirebilecek kırmızı, evli çiftlerin birbirlerini dar görüşlü orta sınıfa özgü biçimde aldatmaları gibi ve pek çok parti ve sendika görevlisinin bira içmesi gibi kokuşmuştu. öncelik isteyen, uyarı ve kışkırtı ifade etmekte ısrar eden güzel kırmızı, kısa sürede çin'de anlamını tekrar kazandı; çünkü daha derine yerleşmiş zihinsel ve duygusal sinyaller sık sık kazalara yol açtı, bisiklet sürücüleri yerlere savruldu; bu yüzden yumuşak ifadeli yeşil yine geçiş serbestliğinin rengi oldu ve kırmızı ışık dur anlamını geri kazandı.

kırmızı başkaldırının, özgürlüğün rengidir. ilerlemenin, devrimin rengidir, saf biçiminde, başlangıcında, farklı ve çok daha radikal bir duyarlılığa duyulan isteğin ifadesi -anlam yüklü bir yaşam beklentisi. isyanın, başkaldırının an'ı, parti örgütünün yeni iktidar ve egemenlik baskılarına dönüşüp katılaşmadan önceki devrimin an'ı; ama öncesinde, mücadelenin sona erdiği, çarın defnedildiği, işçilerin fabrikaları ele geçirdiği o geçiş anında, leningrad'da bir işçi en yüksek fabrika bacasının tepesine çıktı, elinde iki kırmızı işaret bayrağıyla orada durdu ve şehrin normalde işbaşı anonsu olarak çalınan fabrika sirenlerini bir konser şeklinde yönetti: çalınan, enternasyonal'di.

irtica

orhan veli kanık

türkçe karşılığı "geriye gitme" demek olan irtica, her çağda başka mana kazanıyor. meşrutiyet'ten sonra irtica, abdülhamit devrinin geri gelmesini istemek demekmiş. bugün, çok şükür, böyle bir anlamı yok. ama bugünkü anlamı nedir, bugün nelere irtica demeli? onu da bir düşünmek gerek. bizce, geri olan her şeye.

geri olan nedir? bir kez de onu düşünelim: söz temsili dili türkçeleştirmeye çalıştığımız, bunun için kurumlar meydana getirip yeni yeni sözlükler çıkarttığımız bir sırada, kırk yıllık terimlerle yazı yazmaya kalkışmak, bunda ayak diremek, halkı bunun doğruluğuna inandırmaya çalışmak bir geriliktir. yani irticadır.

milyonlarca yurttaşı müspet bilgiye, binlerce köyü okula kavuşturmak gibi ileri bir dava dururken, memleket irfanına din yoluyla hadim olmaya çalışmak bir geriliktir. yani irticadır.

bir islam birliği hayali peşinde koşmak, dolayısıyla dinin devlet işine karışmasını kaçınılmaz bir hale getirmek, prensiplerinden biri de laiklik olan bir rejimde, bir geriliktir. yani irticadır.

fabrikaya karşı el tezgahı, traktöre karşı karasaban, diş fırçasına karşı misvak, okula karşı medrese, bilgiye ve kanuna karşı mızraklı ilm-i hal birer geriliktir. yani irticadır.

biz irticayı nerede görürsek yenmeye çalışacağız. ileri fikirli türk gençliği de bizimle beraber.

11.05.2010

celia

julio cortazar

celia'nın bunu anlayabilmesi mümkün değildi; çünkü onun adının insanı aynı anda hem cezbeden hem de irkilten bir parfüm gibi, kayganlığın ta kendisi olduğunu bile bile küçük bir altın kurbağanın sırtına dokunma isteği gibi içimde kabardığını asla söyleyemezdim celia'ya. sen kendin bile bilmezken bir başkasına nasıl anlatabilirdim ki, adının bir söylenmesiyle, başka bir bellekten hayalinin geçmesiyle çırılçıplak ve korumasız kaldığımı; hiçbir aynanın, hiçbir aşk ediminin, hiçbir acımasız yansımanın sahip olmadığı bir kinle, tam bir utançsızlıkla kendi içime atıldığımı; seni kendime göre sevdiğimi ve bu sevginin seni mahkum ettiğini; çünkü beni sevdiğin ve tarafımdan sevildiğin için beni mahveden, beni soyan ve kendimi olduğum gibi -korkan ama korktuğunu asla söylemeyecek olan biri, korkusunu kendi hayat tarzını yaşamak için kullandığı güce çeviren biri gibi- görmemi sağlayan bir haine dönüştürdüğünü nasıl anlatabilirim? celia'nın görüp yargıladığı o hayat tarzı, soğuk makine hayatım. mesleki bakımdan da öyle, her bakımdan öyle: hayatının ihlal edileceğinden, abc'sinin inatçı düzeninin bozulacağından korkan biri, kimse ileride kapısını çalıp da duygulardan söz etmesin diye sadece sevilmediğinden emin olduğunda gövdesini veren hélène, sadece bugünle gelecek arasındaki sınırı kaldırmak için, sadece bu yüzden.

artık her şey değişti. artık umut kalmadı. savuşturma sözlerini çoktan sarfettik. şimdi bir söz daha var, gayrimemnun, en sonunda umut deliğini kapatan söz, gerçek muşamba taşı. yapmam gereken tek bir şey kaldı, o da çekip gitmek; çünkü geri dönersem öpüşüp sevişebileceğimizi biliyorum, mühlet biraz daha uzatılacak, silahlar bir kez daha bir köşeye kaldırılacak; yürüyüşlerle, nezaketle, onca şefkatle, cücelerle, havadislerle, hatta planlarla süslenen bir ateşkes, beterin beteri, oysa her şey çoktan sona ermiş, bir salı öğleden sonra kırmızı evlerin yanında ayağım frene dokunduğu anda.

mucize bitmedi; ağır ilerleyen, muhteşem bir şey bu ve daha uzun süre devam edecek; çünkü senin gövdene her bakışımda keşfedecek daha çok şey olduğunu fark ediyorum, dahası seni öpüyorum ve sana dokunuyorum ve seni içime çekiyorum ve her şey yepyeni. keşfedilmemiş vadilerle dolusun, eğreltili su yollarıyla, kertenkeleli ve mercanlı ağaçlarla. ağaçta mercan olmaz, demişti celia, beni utandırıyorsun, rahat dur, üşüdüm, bana örtüyü ver, utandı, üşüdüm, çok kötüsün. ama austin üzerine eğilmiş, başını göğüslerinin arasına koymuştu, bırak sana bakayım, bırak sana gerçekten sahip olayım, gövden mutlu ve senin o "iyi aile kızı" vicdanın her ne kadar kabul etmese de gövden bunun farkında; gerçek ışığı tanımamış olmak hangi noktada tenin doğasına aykırı ve katlanılmaz bir hal aldı bir düşün, sadece banyodaki neonu tanımak, aynanın sahte, soğuk öpücüğünü, gövdeni eksik, yanlış ve cimrice, görebildiklerince gören gözlerini. yani, külotunu çıkardığın anda bir yenisi bekliyordu sırasını, bir sutyen çıktı mı bir yenisi hapsediyordu o iki küçük, akıl almaz güvercini. gri elbisenden sonra kırmızı elbisen, kottan sonra siyah etek, ayakkabılar, çoraplar, bluzlar.. gün yüzü görmüş müydü gövden? çünkü güne karşıyız şimdi, ikimiz çırılçıplak birbirimize bakıyoruz, gerçek aynalar biziz, gerçek güneşli kumsallar. şuranda, diye eklemişti austin, metaforlarından kendisi de biraz utanarak, belki de bilmediğin bir benin var, şuranda bir tane daha; o ikisi ve meme ucun bir ikiz kenar üçgen oluşturuyor, bilmem bunu biliyor muydun, gövdende bu benlerin olduğunu biliyor muydun bu geceden önce?

din

john lennon: din yasallaştırılmış deliliktir.

h.l. mencken: dinin özü benim saygı duyduğum her şeyin karşısında yer alır: cesaretin, net düşünmenin, dürüstlüğün, adaletin ve hepsinden önemlisi, hakikate duyulan sevginin.

frank sinatra: gizemli bir tanrıya gösterilen yapmacık saygı, çarşamba günleri canavarlığa ve pazar günleri günah çıkarmaya müsaade ediyorsa beni aradan çıkarın.

tom tomorrow: temel insan haklarımız tehlikede; fakat toplum olarak vaktimizi okul çocuklarının uzayın dışında bir yerlerdeki büyülü krallıklarda yaşayan, hayali, görünmez varlıklara saygı göstermeye zorlanıp zorlanmamaları gerektiği hakkında tartışarak geçiriyoruz.

rowan atkinson: bir dinle dalga geçmek ya da dini figürlerle alay etmenin yasalara aykırı kabul edilebileceği düşüncesi beni dehşete düşürüyor. her zaman, din de dahil olmak üzere, hakkında şaka yapılamayacak hiçbir konunun olmaması gerektiğine inanmışımdır.

j.b.s. haldane: bilim adamlarının mutlak gerçeği, sanatçıların da mutlak güzelliği ifade etmeye çalıştıklarına inanıyorum. bu yüzden bilim ve sanatta ve iyi bir yaşam sürdürme girişiminde, dinden beklenebilecek her şeyi bulabiliyorum.

steven weinberg: tanıdığım bilim adamlarının çoğu, dini kendilerine ateist diyecek kadar bile umursamıyor.

stephen hawking: benim yaptığım şey, evrenin başlangıcının bilimin kanunlarıyla açıklanabilmesinin mümkün olduğunu göstermektir. böylece, evrenin nasıl başladığına karar vermesi için tanrı'ya başvurmak gerekli olmayacaktır. bu, tanrının var olmadığını değil, sadece gereksiz olduğunu kanıtlar.

10.05.2010

notre dame'ın kamburu

victor hugo

tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.

zamanın gözü kördür, insan ahmaktır.

kadınların saygı gördükleri yerde, ilahi güçler mutludur; kadınların hor görüldükleri yerde, tanrı'ya dua etmek bir işe yaramaz. bir kadının ağzı her zaman saf ve temizdir; akarsudur, güneş ışığıdır.

anneler çocukları arasında sıklıkla kendilerine en fazla acı çektireni severler.

her birimizde, hiç durmadan gelişen ve ancak hayatın büyük altüst oluşlarında sarsılan zekamız, alışkanlıklarımız ve kişiliğimiz konusunda benzerlikler vardır.

büyük krallar aydınları koruyarak taçlarına bir inci daha takarlar.

büyük yapılar tıpkı büyük dağlar gibi yüzyılların eseridir. zamanın her dalgası kendi alüvyonunu bırakır, her ırk binanın üzerine kendi katmanını ekler, her birey kendi taşını yerleştirir. kunduzlar, arılar, insanlar böyle yaparlar. mimarinin büyük sembolü olan babil kulesi bir kovandır. zaman mimar, halk yapı ustasıdır.

astroloji, her yıldız ışığının insanın beynine bağlanan bir tel olduğuna inanmaktan ibarettir.

tüm kamburlar başları yukarıda yürür, tüm kekemeler nutuklar çeker, tüm sağırlar alçak sesle konuşur.

güzel geçirilmiş saatlerin bilincine varmak, yemeğe konan lezzetli bir baharattır.

"tıp düşlerin kızıdır." (iamblikhos)

çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

darağacı, bir kefesinde bir insanın diğer kefesinde tüm dünyanın yer aldığı bir terazidir.

güzellik, her şeyi eksiksiz olan tek şeydir.

acının aşırısı, tıpkı sevincin aşırısı gibi kısa süren şiddetli bir duygudur. insan yüreği bu uçlardan birinde uzun süre kalamaz.

insanın bir felsefesi varsa, her şeye onu uygular.

büyük zenginliklerin edebiyattan kazanılmadığını ve kitap kurtlarının kışın yakacak odun bulamadıklarını herkes bilir. tüm buğday tanelerini toplayan avukatlık, diğer bilimsel mesleklere sadece samanı bırakır. filozofların delik pelerinleri için çok muhteşem kırk özdeyiş vardır. merhamet yüce bir ruhu aydınlatacak tek ışıktır. merhamet meşalesini diğer tüm erdemlerin önünde taşır. o olmasa, diğerleri tanrı'yı el yordamıyla ararlar.

değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

9.05.2010

boğaziçi'nde bir gezinti

dionysios byzantios

araştırmacılar, bosporos adının kökeni hakkında fikir birliği içinde değillerdir. bazıları bu adın trakçadan geldiğini ileri sürerken, çoğunluk bosporos kelimesinin hellence "bous" (öküz, inek) ve "poros" (geçit) kelimelerinden oluştuğunu ve "öküz geçidi" ya da "inek geçidi" anlamına geldiğini kabul etmektedir. genelde dereler üzerinde canlıların geçebileceği bölgeler için kullanılan bu ismin (sözgelişi "oxford"= öküz geçidi), neden akıntısı ile meşhur istanbul boğazı'na verildiği bilinmemektedir. belki de, istanbul boğazı iki denizi birleştiren bir boğazdan çok bir ırmağa benzediği için bu ismi almıştır.

bosporos olarak adlandırılan burnun ismi hakkında iki söylence öne çıkmaktadır. bazılarına göre at sineği tarafından ısırılan bir inek, boğaz'ı geçerek burada karaya çıkmıştır. başkaları da abartılı olarak inakhos'un kızı io'nun hera'nın öfkesine maruz kalarak kaçmasının ardından buradan asya'ya geçtiğini söylerler. bu iki hikayeden daha tanrısal olanına inanılır.

tarabya (pharmakias), antik çağda sağlıklı havasından dolayı "therapeia" (terapi, tedavi) adını almış ve bu ad türkçeleşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

8.05.2010

fahrenheit 451

ray bradbury

eğer bakarsan, gökyüzünde ayda bir adam görürsün.

"insanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır.. bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur."

eğer dünya kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolmaya başlarsa, kitapları yakmak zorunda kalmazsınız, değil mi? eğer dünyanın geniş ekranı basketbolla ve futbolla dolar ve mtv içinde boğulursa, gaz yağını ateşlemek veya okuyucu avlamak için beatty'lere gerek kalmaz. eğer ön bilgiler okul odalarının çatlakları ve vantilatörleri arasında eriyip yok olursa, bir süre sonra bunları kim bilir veya umursar?

ben 17 yaşındayım ve çılgınım. amcam bu ikisinin her zaman birlikte olduğunu söyler.

kitaplarda bir şeyler olmalıydı, hayal edemeyeceğimiz şeyler, kadının yanan bir evde kalmasını sağlayacak bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. bir hiç için kalmazsın.

karayollarında bir sürü kalabalık herhangi bir yere, hep bir yerlere, bir yerlere, bir yerlere gidiyor, aslında hiçbir yere gitmiyor. benzin mültecileri. şehirler motellere döndü, insanlar göçebe dalgalar gibi bir yerden diğerine, ayın gelgit zamanını izlemeye başladılar. senin öğlen uyuduğun, benimse dün gece yattığım odada bu gece kalarak.

"fazla itiraz gerçeğin değerini yok eder."

her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur. işte böyle!

iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin.

"bir caninin görüntüsü karşısında, cesetler bile kanar."

pekala, bu da seyirci toplamanın bir yolu. bir insana silah doğrultursun ve onu söyleyeceklerini dinlemeye mecbur edersin.

karşında silahlı bir adam varken çeneni kapatıp hayatta kalmak yerine, ona bağırıp, onunla alay ederek çılgına çevirecek kadar ölümü istemek ne tuhaftı!

her zaman bir budalaydım.

hepimizin fotoğrafik hafızası vardır; fakat bütün bir ömrü, gerçekten orada olan şeylerin nasıl önünü tıkayacağımızı öğrenmeye harcarız.

biz de kitap yaktık. kitapları okuruz, sonra, bulunmalarından korkarak, yakarız.

insanlığın en harikulade şeyi bu; hiçbir zaman, her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması; çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapmaya değer olduğunu bilir.

6.05.2010

darağacında üç fidan

nihat behram

bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.

niyazi ağırnaslı: bir kısım insanlar 27 mayıs'ın intikamını alma çabasındalar. 27 mayıs 1960'ta bu gençler ortaokul öğrencisiydiler.

deniz gezmiş: bizim asılma kararımızı çok önceden vermişlerdi zaten, bunu hep söyledik. dileriz ki biz boş yere ölmüş olmayalım ve vatan satıcılarının oyunları anlaşılsın yoksul halkımızca. boşa ölmüş olursak işte o zaman yazık olur. 

orhan izzet kök: biliyoruz ki 1. thko davasına bakan mahkemenin, hukukçu olmayan başkanı tuğgeneral ali elverdi, emekli olduktan sonra adalet partisi'ne girmiş ve giriş töreninde yaptığı konuşmada, sıkıyönetim döneminde "askeri görevleri yanında politik görevler de yaptığını" söylemiştir. elverdi'nin benzer itirafları, daha sonra başka konuşmalarda da sürmüş ve bunlar kamuoyuna yansımıştır. 

deniz gezmiş: bizi taylan özgür'ün yanına gömdürün ve infazlar sırasında mutlaka bulunun. burjuvazinin paçavra gazeteleri, korktular, düştüler, bayıldılar gibi onurumuzu kırıcı yayın yapmaya çalışır. duruma avukatlarımız tanık olmalılar.

deniz gezmiş: biz amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. sinan cemgil nurhak dağlarında yaralandı. silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. alpaslan ve kadir de aynı şekilde öldürüldü. biz şarkışla'da teşhis edildik; ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik; fakat bunu asla yapmadık, bu yola başvurmadık. arkamızı döndüğümüz sırada, bu yola başvurmadığımız kimseler tarafından ateş açıldı. 

hüseyin inan: ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. bundan sonra bu bayrağı türkiye halkına emanet ediyorum. yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!

hüseyin inan: ta ki vatanı amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!

5.05.2010

berlin

john reader

berlin, 1871'de birleşen almanya'nın başkenti olduğunda şehir halen en önde geleni eğitim olmak üzere büyük frederick'in 100 yıl önce yürürlüğe koyduğu uygulamalardan faydalanmaktaydı. frederick, berlin'in spree boylarındaki yeni atina olmasını buyurmuştu. fakat amaç, felsefe üreten platonlara, aristoteleslere bir ev sahibi yaratmak değildi. daha faydacı ve ayakları yere basan bir amaç güdüyordu. frederick, almanya'nın teknik konularda daha ileri bir ekspertize sahip olmasını istiyordu; özellikle prusya'nın sanayi ve askeri gücünü oluşturmaya yarayacak konularda. bu doğrultuda 1778'de berlin madencilik akademisi, 1799'da teknik üniversite, 1808'de de berlin üniversitesi kuruldu.

nobel bilim ödülü kazananlar en çok berlin'den çıkmıştır.

elden geldiğince

konstantinos kavafis


dilediğin gibi değilse yaşamın
hiç olmazsa çalış
elden geldiğince: kirletme onu
kalabalığında yeryüzünün
koşuşturmalarla, konuşmalarla

kirletme yanına alıp sürükleyerek
sunarak ilişkilerin
toplantıların
günlük bayağılığına
yaşamak yabancı, ağır bir yük oluncaya

cehalet

pascal

ne beni dünyaya kim koydu biliyorum, ne dünyanın ne olduğunu ne de kim olduğumu; her şeyden yana feci bir cehalet içindeyim. vücudum nedir, hislerim, ruhum ne, söylediğim şeyleri düşünen, her şey hakkında odluğu gibi kendi hakkında da düşünen ve kendini de başka şeylerden çok bilmeyen bendeki şu şey nedir bilmiyorum.

kainatın beni kuşatan dehşetengiz mesafelerini görüyorum ve bu muazzam uzam içerisinde bir köşeye ilişmişim; neden başka bir yere değil de buraya konulduğumu bilmeden ve bana verilmiş şu kısa ömrün niçin benden evvelki ve sonraki sonsuz süre içinde bir başka an değil de şu anda olduğunu bilmeden. her tarafta, sadece bir anlığına kalıp geri dönüşsüzce kaybolan bir gölgeymişim, bir atommuşum gibi etrafımı kuşatmış sonsuzluklar görüyorum. tek bildiğim yakında ölmem gerektiği; fakat hakkında hiç mi hiçbir şey bilmediğim şey ise tam da bu kaçınamayacağım ölümün kendisi.

nereden geldiğimi bilmediğim gibi nereye gittiğimi de bilmiyorum. bu dünyadan ayrılınca ya ebedi hiçliğe ya da öfkeli bir tanrı'nın eline düşeceğimi biliyorum sadece; iki halden hangisinin payıma düşeceğinden habersiz. işte, acziyet ve belirsizlikle dolu halim. ve bütün bunlardan, ömrümün her gününü başıma ne gelecek diye düşünmeden geçirmem gerektiği sonucuna varıyorum.

belki kuşkularım içinde bir parça ışık bulabilirdim; fakat külfete girmek, aramak için bir adım atmak istemiyorum. ve sonra, bu gaileyle dertlenenleri küçümseyerek, önümü görmeden fakat korku da duymadan o büyük olayla yüzleşmeye gitmek, telaşlanmadan, geleceğimden, ebedi hayattan yana belirsizlik içinde ölüme doğru sürüklenmeye kendimi bırakmak istiyorum.

böyle konuşan biriyle kim dost olmak ister? kendi işlerini anlatmak için başkaları varken onu kim seçer? sıkıntılı zamanında kim ona başvurur? ve böyle birinin hayatta kime ne faydası dokunabilir?

4.05.2010

muinar

latife tekin

heykel, olduğu yere nasıl yakışır biliyor musun? olduğu yeri inkar ederek, hiçbir yerde durmuyormuş gibi yaparak, gerçek bir sanat eseriyle karşılaştığımda dilim alttan yukarı tatlanıyor; sanat müzelerinde, galerilerde neden bir sevişme odası yoktur, hiç anlamamışımdır.

yol mu ayağına uymuyor, ayağın mı yola, toprakla mı kavgalısın, rüzgarla mı, yürüyüp gidemiyorsun doğruca..

doğdukları yerden büyük suya doğru akan ırmakları getir aklına, ağırlaşarak gidip denize dökülmezler mi, yollarını şaşırmadan, kıvrıla kıvrıla, dağ koyak haritaları varmış gibi.. sezgiler de boncuklar gibi bir ipe dizilip kolye olmak ister, duygular da; her şeyin arzusu bir düzene kavuşmaktır.

"insanoğlu, hayvan gibi, doğasının kendisine dayattığı temel gereksinimleri karşılamak zorunda. bu gereksinimler onun dünyaya bakışına biçim veriyor. savan aslanı için sevimli ceylan ilk olarak kendisini kıvrandıran açlığı dindirmenin bir aracıdır. batılı oduncu için orman her şeyden önce bir işletmedir."

dağı yanıyor hattiban'ın, yerle bir olmuş meyhaneleri, ormanı ateşe verilmiş, yıkılmış surları, çaputlara sarınmış kadınlar, taşları birbirine sürterek dua mırıldanıyor, içecek su aradım, yiyecek meyve, çarşısından yaslı çığlıklar yükseliyor, yaş süzüldü gözlerimden, taş verdiler elime, gezindim evlerin arasında taşları birbirine sürterek, bir ağaca yasladım sırtımı, dallarında elmalar ağırlaşmış, serinledim ince dumanlı ırmağında, yakılmış evlerin külü yağmış suyuna.. ayağıma batan bir dikenin acısı beni kerme duvarların dibine sürükledi, o acımı dindirmeye koştu, diliyle ıslatıp çıkardı yüreğimi sızlatan dikeni, kırılmıştı ucu dikenin, toza bulanmıştı ayaklarım, avuçları terledi, terinden ateş geçti bana, sessiz solukla inledim, süzüldü kirpiklerim, titreyip sarsıldı omuzlarımdan, soldu yüzü derin nefesle, bileğime dolandı parmakları.. kerme duvarların dibinde, ayağımı uzun uzun ellerinin içinde tutan bu erkeğin ardı sıra yürüdüm, hattiban sokaklarında ayağımda diş sızısıyla izini sürdüm, bir bulut takip etti bizi, içi boş ağaç gövdelerinin sıralandığı kırlık yerde ot serdi altıma, ateşinin tadı ağzımda kaldı, kollarında kötü düş gördüm, sarı dumanı üstümüze dağıldı bulutun, iri kanatlı bir kuş çıktı içinden, siyah tüylü, ince gagalı, yeşil yılan bükülüyordu gagasında, zussupuri'nin pullu yılanı, dili kıvrılıyordu..

ankara platoydu, set oldu, film çekmek için kurulmuş bir şehirdir. yönetmen kaçmış, yarım kalmış film, sır olmuş başlatanlar.. oyuncular, figüranlar sahipsiz, paraları ödenmiyor yıllardır.. ne işimiz var ankara'da?

erunna'ya sözümü götürün, izini sürüyorum bir erkeğin..

nereye gideceğim, huzursuzluk dizboyu, konu güncel, boşver, gönlüm yaralı döndüm zaten. ermenilerin nükleer bir santrali var, döküntünün döküntüsü, eskimiş çökecek damı, kapatılması lazım, patladı patlayacak, sınırı geç, iki adım ötede, nükleer bomba, elimiz yüreğimizde dört dönüyoruz çevresinde, kürtler devlet kuracak ölüm akacak üstlerine, sönecek gap map, dicle-fırat radyasyon, ne yapayım öyle devleti, savaş üstüne kanser, çağırıyorlar gitmek istemiyorum, meclis ışın tedavisinde, kemoterapide, manzara gözümün önüne gelip oturuyor, giremiyorsun ruhlarına kürtlerin, fışkırmışlar dağa, beklemişler bin yıl, bekleyen bir onlar değil, kapatmayacağız diyor ermeniler, para lazım kapatmak için.

biz bir şey yediğimizde onu öldürdüğümüzü düşünürdük. insanı boğazından geçen şey öldürüyor.

kadın içindeki erkeği serbest bırakıp hak tanıyacak ona, erkek de içindeki kadını serbest bırakacak, başka türlü sağlanmaz barış..

adını bilmediğim bir renk var, bir duygunun rengi bu. uzun yıllardan sonra, unuttuğum insanların yüzüne yeniden baktığım o ilk anda açığa çıkıyor. göz büyüklüğünde havada titreşiyor öyle, dağılıp yayılmadan kayarak yer değiştiriyor; acı çeker gibi koyulaşıp soluyor, olmakta olan bir şeyin işaretiymişçesine..

eski zamanla yeni zamanın karşılaşmasının, geçmişin ışığıyla bugünün ışığının ansızın birbirinin içine akışının rengi bu.. zamanla ışığın şaşkınlığından yansıyabilir böyle bir duygu ancak.

her insan bir parça kendinden nefret eder.

unuttuğun insanlarla sonra yaşadığın hiçbir şeyin seni sarsma gücü yoktur.

okurken yaşlıyım, yazarken genç. ağlarken genç, gülerken genç. uyumak üzere yatağıma uzandığımda yaşlı, sabah uyandığım anda çocuk..

nin işaru muhişar.. kokusu var zamanın.. sarar soluğunu insanın, dalı yaprağı yok, görünmez ağacı boşluğun, tüter inceden inceden tozu buharı, demişler.

mor ateşin sıçradı göğsüne, annemin sızısı gibi kokuyorsun, patlıcan çiçeğin gözyaşı senin..

dünyanın ne gücüne gidiyor biliyor musun.. senin ırmaklarının, dağlarının yeri yanlış demek istiyor bu insanlar bana, kesiyoruz ormanlarını, doldurup düzlüyoruz kıyılarını, kırıyoruz tepelerinin burnunu.. işi doğrusuna getiriyoruz biz, beğenmiyoruz aldığın biçimi, acele soğumuşa benziyorsun, güzel olmamış kabuğun.. uçaklarına pist yapacak yer bulamadılar, havalimanıymış! ölsünler, mil çekiliyor mu gözlerine, su kuşları karşılayacak onları, gagaları demir ateşi, ince dağlama geçecekler üstlerinden, sazlıkların yeri doğru muymuş, anlarlar o zaman.. içdeniz faşistleri!

3.05.2010

cinayet saati

ahmet altan

insanlar gibi cinayetlerin de karakterleri, özellikleri, benzerlikleri, kendilerine ait zamanları vardı; her ayrı karakter için ayrı bir dosya açıyordum; katilleri asla yakalanmayacak olan faili meçhul cinayetler en kabarık dosyayı oluşturuyordu; sonra sırasıyla aşk için öldürenler, para için öldürenler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenler, zevk olsun diye öldürenler geliyordu.

cinayetlerle ilgili bilgilerim gittikçe gelişiyordu; artık hangi tür katillerin hangi saatlerde cinayet işlediklerini dahi bilebiliyordum. zaman benim için bir cinayet birimi haline gelmişti artık, saatime baktığımda işlenen ya da işlenecek bir cinayeti görüyordum yuvarlak kadranın içinde.

mesela, kalın bıyıklı, esmer adamların, güneydoğunun dar sokaklarında, kahvelerden taşan tavla şakırtılarının, meyankökü şırası satan şıracıların sarı pirinçten ibriklerinin kapaklarını vurdurarak çıkardıkları şıngırtıların, kürtçe konuşmaların, polis hoparlörlerinden yükselen marşların gürültüsü arasında yürüyen birini, herkesin gözleri önünde ensesinden bir kurşunla öldürüp sonra da herkesin bakışları arasında yürüyerek ortadan kayboldukları "faili meçhul" cinayetler her gün akşamüstü dörtle altı arasında işleniyordu. her akşam aynı saatte bir ya da iki kişinin o sokaklarda vurulacağını, sıcak nedeniyle hızla kahverengileşen bir kan birikintisinin içinde yatacağını, herkesin yerde yatan cesede dehşetle bakıp kapı diplerine sığınacağını, kimsenin tanıklık etmeyeceğini biliyordum. akşamüstleri saatime baktığımda, zaman, faili meçhul cinayet zamanı oluyordu ve o saatlerde hayatta kalmamın güneydoğu'da değil de istanbul'da yaşamama bağlı olduğunu bilmek beni huzursuz ediyordu. insanların hayatlarının nasıl sona ereceğinin yaşadıkları kentlere göre belirlenmesi benim hayata olan güvenimi hiç de güçlendirmiyordu.

aşk cinayetleri ise gece yarısına doğru işleniyordu; cinayet saati geceleyin onla on iki arasındaydı ve büyük bir ihtimalle, sigara dumanı ve rakı kokan küçük bir odadaki dağınık bir içki masasının başında geliyordu ölüm.

aşk ya da kıskançlık yüzünden cinayeti işleyen -ki bu tür cinayetlerde aşk ve kıskançlık aynı anlamda kullanılıyordu; ölüm yaklaşınca bu iki birbirine bağlı; ama ayrı duygu tek bir duygu halinde kaynaşıyordu ya da bu iki duygu birleşip tek bir duygu haline gelince cinayet ortaya çıkıyordu- kadınsa, o cinayetler öğleden sonra ve büyük bir olasılıkla, perdeleri hiç açılmayan, eşyaların bir ölü gibi ruhsuz durduğu, yerlerin halısız ve çıplak olduğu garsoniyerlerde işleniyordu.

para için işlenen cinayetlerin zamanı ise öğleden önceydi; sabah kahvaltısıyla öğlen yemeği arasında, genellikle işyerinde ilk içilen çayın ardından işleniyordu; işleyenler genellikle profesyoneller oluyordu ve bir başkası adına ölümü bir yerden bir yere taşıyorlardı.

akşam yediyle on bir arası ise, bütün ülkedeki birahaneler ve kahvehaneler birer muhtemel cinayet yeri haline geliyordu. bu saatler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenlerin saatiydi; hemen her gün kaçınılmaz olarak ülkenin bir köşesindeki bir birahaneden ya da kahvehaneden bıçaklanmış ya da vurulmuş kanlı bir ceset taşınıyordu dışarıya. katiller ise çoğunlukla gençlerden oluşuyordu; onlar hakarete uğradığına inanmaya çok yatkındılar. akşam karanlığında, kapılarının önü, biraz önce yenmiş sosisli sandviçlerin, midye-ekmeklerin sarıldığı yağ lekeli beyaz kağıt parçalarıyla, kırık bira şişeleriyle, boşalmış içki kasalarıyla dolmaya başlayan gürültülü birahanelerin önünden geçerken içerdekiler bana muhtemel katiller ve maktuller olarak gözüküyordu.

zevk için öldürenlerin saatleri yoktu, zaman tümüyle onlara aitti, canları istedikçe öldürüyorlardı. zaman konusunda belirli bir seçimleri bulunmuyordu; ama seçtikleri mekanlar birbirine benziyordu; kaçınılmaz olarak hepsi de bu zevki ıssız bir yerde tatmak zorundaydı; onun için tenha parklar, ormanlar, ücra mahallelerin ıssızlaşan arka sokakları onların kurbanlarını aradıkları yerlerdi, cinayet işleme biçimleri de ötekilerden daha değişikti; bazıları kurbanının başına bir naylon torba geçirerek boğuyor, bazıları ırzına geçtikten sonra kadının çorabıyla boğazını sıkıyor, bazıları öldürdükten sonra kurbanının bazı parçalarını kesiyordu; aralarından bir tanesi ise öldürdüklerinin gözlerine ve alınlarına birer çivi çakıyordu, onun için ayrı bir dosya açmıştım.

2.05.2010

birdenbire

orhan veli kanık


her şey birdenbire oldu
birdenbire vurdu gün ışığı yere
gökyüzü birdenbire oldu
mavi birdenbire
her şey birdenbire oldu
birdenbire tütmeye başladı duman topraktan
filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire
yemiş birdenbire oldu

birdenbire
birdenbire
her şey birdenbire oldu
kız birdenbire, oğlan birdenbire
yollar, kırlar, kediler, insanlar
aşk birdenbire oldu
sevinç birdenbire

ah beyoğlu vah beyoğlu

salah birsel

abdülhak hamit tarhan da 1912'de kimi aralıklarla lebon'u şenlendirmeye başlar. hamit o vakitler altmışın üstündedir; ama on sekizindeki gücünü seksen yaşına değin sürdürmüştür. 75 yaşında perapalas oteli'nde kalır. çağrılar, gece eğlenceleri, ziyafetler, çay toplantıları gırla gider. yakup kadri onun garden bar'da mariette adındaki bir dansözü bir gece kendisiyle arkadaşlarına göstere göstere nasıl kaldırıp götürdüğünü anlatır. yakup kadri daha sonraki bir akşam kıza: 

- seni alıp götürüyor. ya sonra ne oluyor? diye sorunca, mariette şuh kahkahalarından en güzelini atarak şu karşılığı verir:

- siz ne sanıyorsunuz küçük beyler? o gerçek bir kaplan.

**

yakup kadri karaosmanoğlu lebon'da göründüğü vakit yanında refik halit ile adı abdülhak hamit ve şinasi'nin adlarından oluşan abdülhak şinasi olur. bir gün yakup kadri ve arkadaşları orada otururlarken içlerinden biri:

-cemal paşa frankofildir (fransızcasever). enver paşa germanofildir (almansever) der. 

süleyman nazif'in dahiliye nazırı halil bey'i hiç sevmediğini bilen bir başkası:

- ya halil bey nedir?

süleyman nazif:

- o mu? o, sadece fildir.

**

cumartesi günlerinin birinde profesörler kurulu üyelerinin toptan ayağa kalktığı da görülmüştür. bu, topluluğa yeni katılan saygıdeğer bir öğretim üyesini karşılamak içindir. eh, bizim samim de ne yapacak, o da doğrulur. ama samim'in yanı başında sait faik vardır o gün. sait, onu kolundan çekip yerine oturtur. samim bundan bir şey anlamaz ama ortalık kalabalık olduğu için sait'e bir şey soramaz. daha sonra, yalnız kaldıkları vakit sait, samim'i adamakıllı haşlar:

- sen kitap yazmış adam değil misin?- yazdım.

- sanatçısın ya?

- öyle gibi.

- peki ne halt etmeye iki paralık doçent bozuntusuna ayağa kalkarsın?

**

ilhan berk her güzel şeye tutulur, onun ardından gitmeye kalkışır. hayranlık onun sözlüğünde yaşamak anlamına gelir. soyadı yasasından sonra nurullah berk'in soyadını kullanmaya başlamıştır. bu değiştirme bir kez ilhan'ın işine yarar ve tan gazetesi'ne götürdüğü bir yazı nurullah berk'in sanılıp yayımlanır. ama ilhan yazısının parasını almak için gazeteye gittiği vakit durum anlaşılır. ilhan'ın yazısı da bir daha o gazeteye giremez. bu yanılgıya yol açan, ilhan'ın o sıralar -bu tutumu 1953'lere değin sürmüştür- adının başına bir de büyük "n" harfi oturtmasıdır. yoo.. n'nin bu kez nurullah berk'le bir ilgisi yoktur. bu, ilhan'ın eski adı niyazi'den kalma bir şeydir.

**

nahit ulvi akgün'ün "sarı öküz" adlı şiiri, 1939 yılında yücel dergisi'nde yayımlanmıştır. bu şiir, nahit ulvi'nin ikide bir:

- ben türk edebiyatına öküzü sokmuş ozanım, demesine de yol açar. bunu ağzına öyle sakız eder ki, bir gün salah birsel artık dayanamayacak ve ona şöyle diyecektir:

- sen zaten türk edebiyatını ahıra çevirdin.

**

doğrusu, elif naci'nin resim alanındaki değeri ömrü boyunca anlaşılmış değildir. bir tarihte, gazeteci mekki sait esen'in evine giren hırsız da bu yanlış değerlendirmenin kurbanları arasındadır. hırsız bütün evi soyup soğana çevirir, salonda sadece boş bir vitrinle, elif naci'nin duvarda asılı duran tablosunu bırakır. elif naci, hırsızın kendi tablosuna gönül indirmemiş olmasına çok üzülür. bu olaydan bir süre sonra bir başka hırsız, cihat baban'ın ev taşımasından yararlanarak eşyalar arasında elif naci'nin tablosunu -hem de sadece onu- aşırmakla elif naci'nin onurunu kurtarır.

**

sait faik severek yaşamayı ister hep. ama dışında değil, içindeki birine vurgundur o. dışarda rastladığı güzellikleri ise çokluk kendi yaratır. hem de kimsenin göremediği, kimsenin yaratamadığı güzellikler olur bunlar. bir defasında bir italyan şehrinde italyanların bile sezemediği bir uyumu çıkarır ortaya. bu, italyancanın birden yirmiye varan sayılarındaki uyumdur. "hiçbir dilde sayı böyle güzel sayılmaz." der sait. "undici, dodici, tredici.." nedir, sait, içindeki zenginlikleri de, sümbül kokularını da, dışarda karayel rüzgarına göğüs gerer, şekerli ve mis gibi ferik elmaları yer ve her günkü yaşantının deli gömleğini sırtına geçirirken bulgular.

**

bu halkın mülkünü seyret harab-abad lazımsa
bu mülkün halkını söylet sana feryat lazımsa (abdülhalim memduh)

romancı, polis dilinde kendisini kurtarmak için arkadaşlarına suç atanlara denir.

gerçek, ulusal bir edebiyata sahip olmak demek, gerçek bir hümanizmaya sahip olmak demektir.

demir özlü: tarihi düşünmek insana başlı başına bir bunaltı verir.

insan, yoksun olduğu şeyin değerini ve anlamını daha iyi anlayabiliyor.

benim de bir şeyler katmam lazım
gökyüzüne ve insanlara
mesela yardım etmek istiyorum
anlaşmasına bulutların, bacalarla
beraber geceyi geçirmelerine
bulunsam diyorum akşam yemeğinde, sofrasında
küçük memurun, tezgahtarın
kızının rüyasında konuşsam (sabahattin kudret aksal)

kadehimi son damlasına kadar içirdiler
günahların kefareti ödendi
insan için nem varsa felaketlere verdim
akşamın hayrolsun
indir kepenkleri
sabahlara kadar dertleşelim apostol (cahit ırgat)

yahya kemal beyatlı: bizim en çok muhtaç olduğumuz şey avrupalıların ahlakı ve yaşama yöntemleridir.

demir özlü: hiçbir insanın hiçbir insanla beraberlik kuramayacağını biliyorum. bu bağlar çoktan koptu. bu yalan beraberliklere nasıl inanırım?

bedri rahmi eyüboğlu: şiir, düzyazının bittiği yerde başlar.

1.05.2010

altın çağ

miguel de cervantes

eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış! içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar 'senin' ve 'benim' kelimelerini bilmedikleri için.

o kutsal çağda her şey ortaktı; günlük besinini elde etmek için kimsenin tatlı, olgun meyveleriyle kendisini davet eden sağlam meşelere elini uzatıp koparmaktan başka bir iş yapması gerekmezdi. olağanüstü bolluktaki duru pınarlar, ırmaklar insanlara lezzetli, berrak sular sunardı. kayaların yarıklarında, ağaçların oyuklarında, çalışkan ve becerikli arılar cumhuriyetlerini kurarlar, hiçbir çıkar gütmeden, uzanan her ele, tatlı emeklerinin verimli mahsulünü bağışlarlardı. ulu mantar meşeleri, hiçbir araç gerece ihtiyaç olmadan, geniş, hafif kabuklarını kendiliğinden, kibarca bırakıverirlerdi; bunlarla, sırf gökyüzünün gazabından korunmak için, kaba kazıklarla destek yapılarak evlerin üstü örtülmeye başlandı.

o zamanlar sadece huzur, sadece dostluk, sadece uyum vardı; kıvrık sabanın ağır demiri, henüz ilk anamızın cömert karnını deşmeye cesaret edememişti. o kendisi, verimli ve geniş göğsünün her yanından, o zamanlar kendisine sahip olan çocuklarını doyuracak, yaşatacak, sevindirecek şeyleri zorlanmadan sunardı.

o zamanlar, saf, güzel bakireler vadiden vadiye, tepeden tepeye, başları açık, üstlerinde, namus gereği her zaman örtülmesi gerekenden fazla yerlerini örtecek giysilerden başka şey olmadan gezerlerdi. süsleri de, şimdikiler gibi, sur firfiriyle, çeşitli şekillerde çarpıtılmış ipekle allanıp pullanmış süsler değildi; sarmaşıklarla örülmüş birkaç yeşil pıtrak yaprağından oluşurdu; belki de bu süslerle, günümüzde saraylı hanımların, aylaklık meraklarıyla öğrendikleri tuhaf, aşırı icatlarla dolaştıkları kadar gösterişli ve gururlu dolaşırlardı.

o zamanlar, ruhun aşkla ilgili kavramları, tıpkı algılandıkları şekilde, basitçe, safça ifade edilir, daha şatafatlı olsun diye yapmacıklı, dolambaçlı laflar aranmazdı. gerçeğe ve içtenliğe hile, yalan ve kötülük karışmazdı. adalet kendi amaçlarını güder, şimdi olduğu gibi çıkar ve iltimas amacıyla bulandırılmaya, lekelenmeye, hırpalanmaya cesaret edilemezdi. gelişigüzel yargı alışkanlığı, henüz yargıçların kafasına yerleşmemişti; çünkü o zamanlar yargılamaya gerek yoktu, yargılanacak kişi yoktu. bakireler ve namus, istedikleri yerde, tek başlarına, yabancıların arsızlığı ve şehveti tarafından lekelenme korkusu olmaksızın dolaşırlardı; bakireliklerini kendi istek ve iradeleriyle yitirirlerdi.

oysa şimdi, iğrenç çağımızda, hiçbir bakire emniyette değil; girit labirenti gibi bir labirentin içine kapanıp gizlense bile; çünkü orada, çatlaklardan ya da havadan, lanet olası ısrarın zoruyla aşk hastalığı içine sızar ve inzivada olmasına rağmen mahvına sebep olur.

onların emniyeti için, zaman geçtikçe ve kötülük arttıkça gezgin şövalye tarikatları kuruldu; bakireleri kollamak, dulları korumak, yetim ve muhtaçlara yardım etmek için. işte ben de bu tarikata bağlıyım.