16.08.2008

solaris

stanislaw lem

bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabii; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.

insanın dışsallaştırmaya cüret edemediği; ama bir sapkınlık, bir çılgınlık anında zihnin kazara ürettiği şeyler, kazara ürettiği durumlar vardır. ve bir sonraki sahnede işte o düşünce ete kemiğe bürünür.

insan aklı ancak pek az şeyi aynı anda sindirebilme yetisindedir. ancak şuracıkta ve önümüzde olup biteni görebilir; ne ölçüde bütünleşmiş, ne ölçüde birbirini tamamlıyor olsa da bu süreçler silsilesine zihnimizde asla eşanlı yer veremeyiz. dolayısıyla algılama yetilerimiz de pek basit olgular karşısında bile sınırlıdır. tek insanın yazgısı anlamlı olabilir, birkaç yüz kişininki az da olsa yine anlamlı olabilir; ama binlerce, milyonlarca insanın öyküsü, sözcüğün geçerli hiçbir anlamıyla asla anlam taşımaz.

cinayet şirketi

alberto manguel

jack london'ın tamamlanmamış yazıları arasında, bir roman müsveddesi ile bu romanın olası sonu için alınmış birtakım notlar bulunur. roman görkemli bir başlık taşır: the assassination bureau (cinayet şirketi). cinayet şirketi, barbarlara karşı tasarlanmış öylesine mükemmel bir toplumsal makinedir ki, durdurulması için yaratıcısının yok edilmesi gerekmektedir. mucidi, talep üzerine ve bir bedel karşılığında cinayet işleyecek gizli bir cemiyet kurmuş olan ivan dragomiloff'tur. ancak barbarlar, yani seçilecek kurbanlar, bir müşterinin hoşlanmadığı herhangi biri olamazlar. bir kişinin yok edilmesi teklif edildiğinde, dragomiloff hedefin tavırları ve kişiliği hakkında bir inceleme yürütür. şayet dragomiloff cinayetin "toplumsal olarak meşru" olduğuna hükmederse, ancak o zaman eyleme geçilmesini emreder. bir barbar, ancak dragomiloff'un da onaylamasıyla barbar olabilir.

cinayet şirketi, kusursuz bir biçimde geliştirilmiş bir makinedir. bir cinayet talebi geldiğinde ve bedeli peşin ödendiğinde, müşteri dragomiloff'un astlarının ustaya müstakbel kurbanın kabahatlerini bildirmesi için bekler. kurban gaddar bir polis şefi ya da insafsız bir empresaryo, açgözlü bir banker, bir emek hırsızı ya da aristokrat bir hanımefendi, bir grande dame olabilir. ancak kişinin topluma zarar verdiğinin, her koşulda, şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispatlanması gereklidir. kanıt yeterli değilse ya da kurban kazara ölürse, %10'u aşmayacak miktarının idari harcamaları karşılamak üzere ayrılması suretiyle para müşteriye geri ödenir. ancak dragomiloff ölümün hak edilmiş olduğuna bir kez hükmettiğinde, artık dönüş yoktur geriye. dragomiloff şöyle açıklar durumu: "bir kez emir verildi mi artık, uygulanmış sayılır, mekanizma durdurulamaz. başka türlü çalışmamız olanaksız. kurallarımız var, biliyorsunuz."

derken, beklenmedik bir şey olur. şirketi dağıtmaya çalışan girişimci bir genç, benzersiz bir cinayet talebinde bulunur. dragomiloff'la buluşur ve adını anmadığı ama çok önemli bir kamusal figürün öldürülmesi için gerekli parayı öder. dragomiloff (elbette ki söz konusu kişinin suçlu bulunması koşuluyla) talebi kabul ettikten sonra, genç adam kurbanın adını açıklar: kurban, dragomiloff'un ta kendisidir. şirket verdiği sözden hiçbir zaman geri dönmediğinden, dragomiloff kendi ölümüne yol açacak bu talebi de kabul eder. dragomiloff öylesine etkili bir toplumsal düzenek yaratmıştır ki, düzeneğin açıklanan amacı, yani toplumsal olarak istenmeyen kişileri talep üzerine tasfiye etme gayesi, kendi tasarımcısının canından dahi daha önemlidir. 

2
stanley kubrick'in yönettiği, arthur c. clarke'la birlikte senaryolaştırdığı 2001: a space odyssey adlı filmde, erişmeye çalıştığımız dünya jüpiter'dedir. bu hedefe ulaşabilmek için bir uzay gemisi inşa edilir ve beş kişilik mürettebatın kısaca hal dediği üstün bilgisayar hal 9000'in denetimine devredilir. hal, hedeflenen varış noktasına ulaşana kadar gemiye kumanda etmeye ve özellikle de bu süreç boyunca karşılaşılabilecek bütün engelleri bertaraf etmeye programlanmıştır. bir yapa zeka uygulaması olan hal konuşma ve bir insan gibi etkileşime girme yetilerine sahiptir; hatta insan duygularını dahi taklit edebilir. ancak, insanlardan farklı olarak, hal'in hata yapmasının mümkün olmadığı varsayılmaktadır.

bir süre sonra, hal geminin iletişim sisteminde bir şeylerin ters gittiğini anons eder. mürettebattan biri, bowman, arızayı düzeltmek üzere dışarı çıkar; ancak herhangi bir arızayla karşılaşmaz; geri döndüğünde, dünyadaki denetçiler hal'in bir hata yapmış olması gerektiği sonucuna varırlar. bowman ve mürettebatın bir diğer üyesi, ileride başka sorunlarla karşılaşmamak için bilgisayarı devreden çıkarmaya karar verir; ancak aldıkları bütün önlemlere karşın hal onların planını anlar ve bowman'ın ortağını bertaraf ederek mürettebatın dört üyesinin oksijen ikmalini keser. bilgisayarı tek başına alt etmesi gereken bowman, hal'in "hata"sının aslında kasıtlı olduğunun farkına varır. "her ne pahasına olursa olsun" gemiyi hedefine ulaştırmakla yükümlü olan hal, bu görevin karşısındaki en büyük engelin insan zekasının yanılabilirliği olduğuna hükmetmiş ve programcıları "zihnine" mürettebatı öldürme yasağını koymadığı için, mantıksal olarak olası tüm hataların kaynağını, yani insanları saf dışı bırakmaya karar vermiştir.

3
günümüzde, bizim de cinayet şirketi gibi çokuluslu ve anonim; ancak gayesi cinayetler işleyerek toplumu temizlemek (kınanmayı hak eden bir hedef olduğu şüphesizdir) değil de toplumda neye mal olduğuna aldırış etmeksizin bir avuç bireye (ki aralarında dragomiloff'un öldürmeyi kabul ettikleri de vardır) olası en büyük mali karı kazandırmak olan, sayısız anonim hissedarın oluşturduğu bir paravan tarafından korunan bir yığın ürkütücü toplumsal düzeneğin kurulmasına izin verdiğimizi düşünüyorum. sonuçları umursamayan bu düzenekler, insani faaliyetin her alanını istila ederek insan yaşamı pahasına her yerde maddi kazanç arıyor. aslında herkesin yaşamı pahasına, zira sonuçta, en zengin ya da en güçlü olanlar bile, gezegenimizin kaynakları tükendiğinde buradan sağ çıkamayacak.

jack london'ın cinayet şirketi gibi hal de hata payı olmayan bir makinedir. "her ne pahasına olursa olsun"; hatta yaratıcısının hayatı pahasına dahi, istenen hedefe ulaşmak üzere inşa edilmiştir. toplumumuzun itici gücü olarak kurduğumuz ticari yapı da tıpkı bu diğer hayali inşalar kadar mükemmel ve öldürücü niteliktedir. ona bir hedefe ulaşma, her ne pahasına olursa olsun mali kara erişme komutunu verdik; ancak belleğine şu ihtarı kazımayı ihmal ettik: hedefe ulaşmak, bizim hayatımıza mal olmamalı. çünkü toplumlarımızın her yönüne hükmeden uçsuz bucaksız iktisadi düzenekten her şeyi yargılayan dragomiloff'a ya da teknolojik açıdan kusursuz hal'e kalırsa, barbar olan bizleriz. bizi bekleyen kimlik, görünüşe bakılırsa barbarlıktan başka bir şey değil.

15.08.2008

öteki

dostoyevski

bazı insanlar vardır baylar, dümdüz yollarına giderler, sağa sola sapmayı sevmezler, yalnızca maskeli balolarda maske takarlar. bazı insanlar da vardır, insanın yaradılışının asıl amacının yalnızca döşemeleri çizmeleriyle daha iyi cilalamak olmadığını bilirler. öyle insanlar vardır, baylar, pantolonları üzerlerine güzel oturuyor diye mutlu olduklarını, yaşamlarının eksiksiz olduğunu söylemezler. nihayet, boşuna koşuşturup durmayı, onun bunun önünde yaltaklanmayı, en önemlisi de, hiç de istenmedikleri yerlere burunlarını sokmayı sevmeyen insanlar vardır.

elbette, bağışlamak ve uğranılan hakaretlerin üzerine sünger çekmek en büyük erdemdir. ama iyi de değildir.

bir lokma ekmek uğruna kötü niyet ile kıskançlığın insana asla bir yararı olmaz.

suçsuzluk suçsuz olduğu için güçlüdür.

14.08.2008

istanbul

vedat türkali


salkım salkım tan yelleri estiğinde
mavi patiskaları yırtan gemilerinle
uzaktan seni düşünürüm istanbul
binbir direkli halicinde akşam
adalarında bahar
süleymaniyende güneş
hey sen ne güzelsin kavgamızın şehri

ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
bakışlarımda akşam karanlığın
kulaklarımda sesin istanbul
ve uzaklardan
ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
sen şimdi haramilerin elindesin istanbul

plajlarında karaborsacılar
yağlı gövdelerini kumlara sermiştir
kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyenin
meyvesini birlikte devşirirler
sen şimdi haramilerin elindesin istanbul

et tereyağı şeker
padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
yumurta masalıyla büyütülür çocukların
hürriyet yok
ekmek yok
hak yok
kolların ardından bağlandı
kesildi yol başların
haramilerden gayrısına yaşamak yok

almış dizginleri eline
bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
onların kemik yalayan dostları
onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
ve sen esnaf sen köylü sen memur sen entelektüel
ve sen
ve sen haktan bahseden ortaköy'ün cibali'nin işçisi
seni öldürürler
seni sürerler
buhranlar senin sırtından geçiştirilir
ipek şiltelerin ıstakozların
ve ahmak kadınların selameti için
hakkında idam hükümleri verilir

haktan bahseden namuslu insanları
yağmurlu bir mart akşamı topladılar
karanlık mahzenlerinde şehrin
cellatlara gün doğdu
kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
bir kalem yazın vardır
dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
söylenmez
haramiler kesmiş sokak başlarını
polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
haramilerin elinde
ve mahzenlerinde insanlar bekler
gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
bebeklerinin hasreti içlerinde gömülü
can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde

boşuna çekilmedi bunca acılar istanbul
bulutların ardında damla damla sesler
gülen çehreleri ve cesaretleriyle
arkadaşlar çıktı karşıma
dindi şakaklarımın ağrısı

bir kadın yoldaş tanırdım
bir kardeş karısı
hasta ciğerlerinin taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
gebeliğin dokuzuncu ayında
aç kurtların varoşlara saldırdığı
tipili bir gece yarısı
sırtında çok uzak bir köyden indirdi
otuz beş kiloluk sırrımızı
zafer kanlı zafer kıpkırmızı

boşuna çekilmedi bunca acılar istanbul
bekle bizi
büyük ve sakin süleymaniyenle bekle
parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
mavi denizlerine yaslanmış
beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
ve bir kuruşa yenihayat satan
tophanenin karanlık sokaklarında
koyun koyuna yatan
kirli çocuklarınla bekle bizi
bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
bekle dinamiti tarihin
bekle yumruklarımız
haramilerin saltanatını yıksın
bekle o günler gelsin istanbul bekle
sen bize layıksın 

* "sis" şairine (tevfik fikret) ithaf edilmiştir.

13.08.2008

tohumlar tuz içinde

hasan hüseyin korkmazgil


güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

seviyorum yaprakta güneşin damar damar dolaşmasını
seviyorum ipekte yünde pamukta ketende insan sıcaklığını

"yar adını desem olmaz
düşer dillere dillere"

yoksullukta
elbette ki çabuk biter çocukluk
karabasan olur ekmek kavgası
doldurur uykuları
özlemler işkencedir
istekler tutsak kampı
o uçurtma
gözyaşıyla çekilir bulutlardan

hep suçluyu asıyorlar
suçu asmak yok gündemde
demek ki insan eksik
demek ki insan yarım
dönüp duruyor daha
maymunlarla aynı yerde

arkalanmak kolay bir iş devlete
devleti emekçiye saldırtmak kolay
kolaydır alçak başı süslemesi devlet kuşunun
kolaydır bu düzende
daha kolay olan şu ki
kuzgunlar döner leşe
böyle kapkaç böyle haram böyle insanlık dışı

12.08.2008

yaşamak

barış bıçakçı

kadınlar kendileri için şiir yazılmasını neden ister? kendilerini feda etmeyi, yok olmayı, hiç olmayı arzuladıkları ve onlara adanmış bir şiirle bu arzu arasında, biz erkeklerin göremeyeceği şık bir bağ gördükleri için mi? 

arzu ahlakla çatışma eğilimi gösterirse ilişkinin de hesap işi olması zorunluluktur.

batı'nın kavramları vardı; çünkü yaşayanların kavramları olurdu, yaşamayanların yasakları, suçları, günahları.. kavramlar bir bakıma özgürlüktü. ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. karı koca olmakla yetiniyor. oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin araçlarıdır.

hayatımız: uzun mihnet, lezzetsizlik, renksizlik ve keder devrelerinin arasına serpiştirilmiş kısa saadet dakikaları..

uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğundan biraz daha fazladır.

yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir.

kendisi de sayısız insan tarafından anlatılmış sayısız hikayeden ibaret olan gerçeği kim bilebilir ki?

yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.

11.08.2008

ahmet hikmet müftüoğlu

ahmet haşim

türk ocağı'nda aziz hatırası yâd edilen ahmet hikmet büyük bir yazar olduğu kadar emsalsiz bir öğretmendi. galatasaray lisesi'nde yirmi iki yirmi üç sene evvel onu dinlemiş olanlardan biri olmakla övünürüm. asil çehresi, mahrem ve ilham veren belagati ona üzerimizde nadir bir nüfuz kudreti vermişti. nice yüksek kabiliyetleri üzüntüye düşürmüş olan şu konusuz edebiyat dersine kıymet ve mana veren ilk ve son insan benim için ahmet hikmet olmuştur.

ahmet hikmet'in edebiyat dersleri iddiasızdı. henüz bıyıkları terlememiş muhataplarına türkçeyi doğru yazmayı öğretmekten daha yüksek bir gayesi yok gibiydi. fakat üstadın asıl dersleri basit üslup kaidelerini anlatırken konu dışı olarak söylediği sözlerin içinde gizliydi. o zaman kelimelerin arasından garip bir şafak sökerdi ve ruhlarımızı tatlı bir aydınlığa boğardı.

bir gün bilmem neden bahsederken demişti ki: "fikrin şekilden evvel hazırlandığı hissini veren eserlerde şiir mucizesinin vücut bulmasına imkan yoktur. ahenk ve kafiyenin tesadüflerinden doğmayan fikirler sanata mal edilemez."

seneler sonra sorbonne profesörlerinden ve asrın en büyük filozoflarından chartier'nin bir kitabında teyidini bulduğum bu görünüşte basit fikir, bizde tevfik fikret, fransa'da sully prudhomme türünden ahlaki, sosyal ve felsefi şairlerin taşıdıkları koca kanatlara rağmen bir türlü semaya havalanamayışlarının sır ve hikmetini bana daha o zamandan izah etmiş oldu. bu fikir aynı zamanda bana sanat vadisinde övünmekten iğrenmeyi de öğretti. alıklığın bulaşmasından ruhu korumak için, hayat beni, şimdiye kadar daha etkili ve daha sağlıklı bir düsturun varlığından haberdar edememiştir.

10.08.2008

mad men

sadece sıkıcı insanlar sıkılır.

ezop'un, rüzgar ve güneşle ilgili bir masalı vardır. rüzgar ve güneş, bir gezgine ceketini çıkarttırma konusunda iddialaşırlar. rüzgar tüm gücüyle adamın üzerine eser; ancak, adam ceketine daha da sıkı sarılır. sonra güneş adamın üzerinde parıldamaya başlar, hava gittikçe daha da ısınır. ve gezgin ceketini çıkarıverir. buradan çıkaracağımız ders nedir? incelik, nezaket ve ikna gücü kazanır. kaba kuvvet ise kaybeder.

"en soluk mürekkep bile en iyi hafızadan iyidir." (çin atasözü)

bir bilgenin bir zamanlar dediği gibi, istediğin bir şeyi elde edememekten daha kötü olan tek şey, onu bir başkasının elde etmesidir.

bir iş iyiyse, her ihtiyacı tatmin eder.

erkekler sekreter istiyormuş gibi görünürler; ancak çoğunlukla, anne ile garson arasında bir şey olmanı beklerler.

reklamcılık tek bir şey üzerine kuruludur: mutluluk. ve mutluluk nedir biliyor musunuz? mutluluk yeni bir araba kokusudur. korkudan bağımsız olmaktır. o, şüphelerinizi giderir bir biçimde, yapmakta olduğunuz şey her neyse, onun güvenli olduğunu haykıran, yol kenarındaki bir billboarddur. güvendesiniz.

8.08.2008

menopoz ve kültür

tolga ersoy

gecekondu yaşamında, kadın üzerindeki dinsel ve geleneksel baskının şehir yaşamına bir tepki olarak daha da arttığı gözlemlenmektedir.

erkeklerin yaşam süresi kadınlardan daha kısadır ve bu nedenle yaşlı kadın sayısı erkeklerden daha fazladır.

menopozdan sonra kadınların %50’si kilo artışına eğilim gösterir.

din, adem'e elma sunarak onu ve tüm insanlığı günahkarlığa ittiği için, havva’nın ve tüm kadınların bir dizi ceza aldığını söyler. kadınlara verilen cezalar arasında, doğumu ağrılı yapmaları ve menstrüasyon da yer alır. burada ilginç olan, verilen cezaların doğrudan kadının üretkenliği ile ilgili olmasıdır. bu durum kadının, kendi üretkenliği üzerindeki egemenliğine yönelik bir erkek dayatmasının izleri olarak değerlendirilebilir.

kuşkusuz bu, akıllı bir tanrının verebileceği cezadan çok, ilkel toplulukların, mitsel gücü ancak görebildikleri dünyada aramalarının bir sonucudur ve paradoksal görülse bile çağdaş anlayışlarımıza göre daha gerçekçidir. bu algılayış farklılığından ötürü kitaplı dinler, bu kan’ı bir günahkarlık bağlamında ele almışlar ve bu dönemdeki kadına "kirli-mundar" gözüyle bakmışlardır.

birçok ilkel toplulukta adet gören kadının, topluluğun kutsal sayılan yerlerine giremediği, kutsal törenlere katılamadığına dair günümüze ulaşan bilgiler vardır.

zamanla birlikte hiyerarşinin erkekler dünyası lehine oluşması ve gelişmesiyle, üreme yetkinlikleri, onların toplayıcılıklarından miras kalan ev işlerindeki becerileri, hasta sağaltım yetenekleri, erkek dinlerin ideolojik bunaltısı altında sapkın değerlendirmelere yol açmış ve örneğin, orta çağ avrupasında birçok kadın bu rol değişimini ve statü farklılaşmasının bedelini "cadı" damgası yiyerek canlarıyla ödemişlerdir. 16. yüzyıla ait bir belgede bu dönemde cadılıkla suçlanan kadınların yaşlarının 41 ile 60 arasında değiştiği bilgisi yer alır.

anadolu’nun bazı yörelerinde "kazanılan bu statü kaybı" nedeniyle kadınlar, erkeklerle aynı kahvehanelerde oturma hakkını elde edebilmişlerdir. (aseksüel kimlik)

kuran’da, menopoza giren kadınların örtülerini bırakmalarında, diğer kadınlardakinin aksine günah olmayacağı bildirilmiştir ki, bu kadının cinsel kimliğinden bir sıyrılmanın işareti olarak da değerlendirilebilir.

yaşlı erkekler kadınlaşır, yaşlı kadınlar erkekleşir, yaşam korkusu ölüm korkusu olur.

üretkenliğinin sonlanmasıyla artık birer savaşçı doğurmaktan yoksun kalan ve varlığı ile de topluluğunun ekonomisine yük oluşturan yaşlı kadınların öldürüldüğü ilkel toplulukların varlığına da rastlanılmaktadır.

medya orta yaşlı kadını genellikle ruhsal açıdan dengesiz, çocukluğa geri dönme özlemi içinde ve tedavi gereksinimi olan bir kadın imajı ile sunar.

torunu olan bir kadının doğum yapması da çoğu kez kültürün ahlaki normları tarafından yadırganan bir durumdur.

ataerkil tarihimiz boyunca güç ve iktidarın simgesi haline gelen ereksiyonun azalması ya da yetersiz kalması ve bunun sonucunda ortaya çıkan cinsel istek ve eylemde azalma ve bu durumun toplumsal algılanışı andropoz ve kültür ilişkisini de önümüze getirmektedir. bu ilişkide önemli olan, üreme yeteneğinin değil, cinsel güç kavramının ön plana çıkmasıdır.

bu dönemin telafisini erkekler çoğu kez yaşamlarında yaptıkları küçük, büyük, hissedilebilir ya da sembolik değişimlerle sağlamaya çalışırlar. bu değişimler, örneğin, giyim tarzından, araba modeline dek ulaşabilir. gençleşme tutkusu ya da genç kaldığının kendine, çevresine ve topluma kanıtlanması düşüncesi bazen de toplum moral değerlerine ters düşen (örneğin çoğu kez oldukça genç olan yeni bir sevgili) davranışların ortaya çıkmasına yol açabilir. ancak bu sembolik dışavurumlar, menopozda olduğu ölçüde toplum tarafından yadırganmaz, karikatürize edilmez. toplumun andropoz ile menopoza genel bakışı arasındaki fark kültürel birikimlerin ve özellikle de ataerkil toplumsal yapılanmanın etkisinin çok açık bir şekilde görüleceği kadar belirgindir.

yük

metin altıok


kendine yük haline gelince
koru kendini asıl kendinden
kekik bile kendince kokarken
bir tortu kalmıştır geriye
ben bildiğin o senden
sen de saygılı ol kendine
çık yola bir sabah erkenden
ya hiçbir yerde görünme
ya da geç aynı anda üç yerden

esirler

sabahattin ali

dünyada kuvvetlinin ve zayıfın, akıllının ve budalanın, faziletli olanın ve sefilin aynı derecede malik oldukları bir hak vardır: yaşamak hakkı! hiçbir meziyet, hiçbir kuvvet bu hakkı birisinden alıp diğerine verme hakkına sahip değildir.

lao-tse: hastalığını hastalık olarak bilen, hasta değildir.

güneş herkese aynı ışığı dağıttığı halde kuvveti ellerinde tutanlar bizim ondan kendileri kadar istifade etmemize hayret ediyorlar, buna müsaade etmek istemiyorlar. zannediyorlar ki, herhangi bir tesadüfün bugün kuvveti onlara vermiş olması bizim bu havayı daha az teneffüs etmemiz, bu güneşte daha az ısınmamız için bir sebeptir.

bir millete taze hayat vereceklerin ihtiyar olmamaları gerekir.

genç kızlar ilk aşklarında pek o kadar titiz değildirler; tesadüfün önlerine ilk çıkardığı adama çabucak minimini kalplerini verirler. seveceği insanları seçmek ve onlar üzerinde düşünmek, ancak, bu işlerde tecrübeli olduktan sonra başlar.

insanın etrafı kendisinden bir şey bekleyenler veya kendisine hiç sebepsiz fenalık etmek isteyenlerle doludur.

miguel de unamuno: önemli olan nokta, ne şekilde olursa olsun düşünmektir. düşünen adam fikirlere hakim olur, onlara hakim olmakla da alçaltıcı esaretlerden kurtulur.

sanat bütün detaylarıyla hayatı içermeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. hülasa sanat gaye değil, vasıtadır. gaye hayattır.

hiçbir şey ölümden daha korkunç değildir. bazı gece uyuyamazsın, içinden uykuyu alıp götüren büyük bir derdin vardır. yarın karşılaşacağını ve önünde ezileceğini bildiğin birçok müşkülat yakıcı bir güneşin ışığı gibi gözlerine vurur, seni uyutmaz. sen yorgun, bitkin, bir dakika kendini unutabilmek için çareler ararsın. kalbinin etrafında gürültü yaparak sana uykuyu haram eden bu düşünceleri bir an olsun kafandan çıkarmaya karar verir, yüze kadar sayar, yahut gözlerini sabit bir noktaya dikerek hiçbir şey düşünmezsin. yavaş yavaş tatlı bir dalgınlık vücuduna yayılmaya başlar, adeta her tarafının yumuşadığını duyarsın. fakat bu anda kafandan zorla çıkarıp attığın düşünceleri dışarda tutan eller de yumuşar. ve bir sandalın altındaki deliği kapayan tıkaç oradan alındığı zaman sular nasıl deli gibi içeri dolarsa, bu düşünceler de tekrar kafana hücum ederler. sen, kalbin şiddetle çarparak uyanırsın. aynı azap yeniden başlar. seni asıl harap eden, şimdi uyusan bile yarın akşam bu işkencenin gene tekrar edeceğini, hiç bitmeyeceğini bilmektir. o zaman gözlerinde bir uyku tüter. öyle bir uyku ki, ne çarpıntısı vardır, ne de yarını.. yorgun vücudun boylu boyunca yatıp dinlenecek ve hiçbir düşünce, hiçbir dert sana gelmeye yol bulamayacaktır. işte ölüm bu uykudur. geceleri gözlerini kapamayanların aradıkları uzun ve rüyasız uyku.

7.08.2008

korku çağı

albert camus

17. yüzyıl matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var; çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. ayrıca korku, tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılamaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların çok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bugün işletmelere ve fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. insanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor; çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu. insanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.

6.08.2008

siyah-beyaz

vüs'at orhan bener

-turgut uyar'ın anısına-

yürüyen kaldırımda duruyorum. renk körlüğü mü başladı, okumuş muydum, uyduruyor muyum, köpekler siyah-beyaz görürmüş güya nesneleri; köpekleştim mi yoksa? kuşkuya düştüğümü şimdi düşünüyorum. her şey siyah-beyaz: kıpkırmızı olması gereken -neden?- bakara gülleri, yemyeşil olması gereken -niçin?- çimenler, bordo olması gereken -niye?- spor arabasından mutlu çift gülücüklerini sergileyen reklam panoları.. bilinmeze götürüldüklerinden habersiz görünen soyunuk, ne erkek ne dişi insanlar da duruyor, sırtları birbirine dönük, nereye baktıkları belli değil. gökyüzü kapkara. sağanak yağmur öncesi. ben giyiniğim; ama titriyorum. daha yürüyen yollara sıra gelmedi anlaşılan. çift katlı otobüslerden biri önümde yavaşladı. pencereleri tozlu. durdu galiba. o mu, kaldırım mı? hep aynı hizadayız. düz mantık gereği ne o ne kaldırım öyleyse. arka sıralardan bir pencerenin camı açık. bu 'ben' miyim? biri kürek kemiklerimin arasına sokulu anahtarı çevirmeye başladı, sol kolum -belki de sağ- kırık kırık kalkıyor. 'ben' de beni görmüş olmalı; başını çıkardı pencereden- dev balyozlar pamuk yığınlarına dalıp çıkıyor, çıt yok, dudaklarının kıpırdanışını izliyorum 'ben'in, "buluşalım" demeye mi getiriyor? sanırım. ama nasıl, nerede, kaç yüzyıl sonra? içimdeki gramofon -his master's voice- habire baştan çalıyor cızırtılı plağı: saçmalama. benimle mi ilgili bu uyarı? sinirlenmemeliyim; oysa unutmuş olmalıyım öfkeyi. 'ben' konuşmayı sürdürüyor gibi. sözcüklerin tek tek karşılıklarını bilmenin anlamsızlığını, birleştirildiklerinde bile anlam kazanmayabileceklerini anlamaktan uzağım. zorla belleğini, anımsa kendini! sabredin, buluşabilirsiniz. hiç de inandırıcı değil artık, umut yok. belki bir an duraklarsa itici güç, o andan yararlanabilirsek, yineleyebiliriz kesintiye uğrayan zamanı. zaman kesintiye uğramaz, yinelenmez.

o çok bilmişin duyamadığım sesi bilgisayar ekranına yansımaya başladı. birden duyumsadım, okuyabildiğim, anlayabildiğim şaşkınlığı, gülünç savı yansımış olmalı gözlerime. tansiyon ilacımı damlatmış mıydım? çoğun savsaklıyorum da. sorular, sözde yanıtlar sıralanıyordu ekranda; sormadığım halde. geç kaldın. yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsan. yenik düştüm öyleyse. yenik düşmeyi yeğlersen, yenilirsin. bilinç sana özgü. ilk vuran kazanır. kazanmak aklımdan geçmedi. yanıt aramadın. arayamadım, fırsat bulamadım, doğrulardan nefret ettim. yanlışları mı irdeledin sadece? belki. peki nedir sence yanlış? güçlü olduğu varsayılan zaman kavramından korkmak. onun için mi üstüne yürüdün? bilerek diyemem, genlerimin işi. beni neden suçluyorsun öyleyse? yalnız seni mi? suçlanabilecek her şeyi, özellikle siyah-beyazı, suçlamak sorgulamayı getirir ardından. tersi de düşünülebilir bence. aferin! o da olabilir. aklanmayı da beklemezsin.

boşaldı ekran. düz bir çizgi akıp gidiyordu. durmuş olmalıydı yüreğim. son bir çırpınışla ağzımı açtım, bağıramadım:

beklemedim. yenilmekten korkmadığımı sandım. yenildim.

hala yağmur yağacak.

kader

haruki murakami

acı çekmek, hayattaki en büyük haksızlıktır.

gerçek bir acı çekmeyenler, ıstırabın ne olduğunu anlayamazlar.

parayı, kayba ya da kazanca pek aldırış etmeden satın alınacak şeylere harcamak, enerjiyi de paranın satın alamayacağı şeylere saklamak, en iyisidir.

kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil.

kadınlar, ara sıra birinin kendilerine sarılmasını isterler.

bir kez yüreğinize kök saldı mı, nefretten kurtulmak dünyanın en zor işidir.

bir şeye çok zaman harcamak, bir bakıma en ince öç alma biçimidir.

insan ne denli uzağa giderse gitsin, yine de kaçamayacağı şeyler vardır.

önemli bir karar almak istediğin zaman, gerçekten önemsiz ayrıntılardan başlamak daha iyidir. herkesin anlayabileceği, çok da zaman harcanması gereken aptalca ayrıntılardan.

her şeyi unut. uyuyorsun, rüya görüyorsun, sıcak çamura uzanmışsın. hepimiz sıcak çamurdan geliyoruz ve hepimiz ona döneceğiz.

5.08.2008

havada bulut yok

cevdet kudret

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

montaigne: sokrates'e, birisi için "seyahat onu hiç değiştirmedi." demişler. o da, "gayet tabii; çünkü kendisini de birlikte götürmüştür." demiş.

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

dostoyevski: ben prensip bakımından bu gibi yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

4.08.2008

sürgün

mario vargas llosa

okulda öğrenilen; tarihçilerin yazdığı tarih, aslında acımasız ve amansız olan gerçek hayatta, başrol oyuncularının beklentilerine ya da yaşadıklarına kıyasla her zaman beklenmedik ve şaşırtıcı olan birtakım değişikliklere, karışıklıklara, ilerleme ve gerilemelere yol açmış olan sayısız planların, aksiliklerin, entrikaların, beklenmedik olayların, rastlantıların ve çıkarların kaotik ve keyfi bir karışımının az çok şiirsel, akılcı ve tutarlı bir şekilde yeniden oluşturulmasıdır.

thomas kempis haklıydı. kendini hiçbir zaman hiçbir yere bağlı hissetmemişti; çünkü insanın içinde bulunduğu durum buydu işte: bu gözyaşı vadisinde, ölümden sonra ve öbür dünyada erkeklerle kadınlar dönüp dolaşıp kendilerini beslemiş olan, sonsuza dek yaşayacakları o kaynağa geri dönene kadar geçici olarak bulundukları bu yerde sürgündeydiler.

kırbaçlanan, sakat bırakılan o zavallı insanlar, açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan, elleri ve ayakları kesilmiş o çocuklar; canları çıkana kadar sömürülen, bir de üstüne katledilen o insanlar. binlercesi, on binlercesi. nasıl olur da tanrı böyle şeylerin olmasına izin verir? bu nasıl bir tanrı'dır ki binlerce erkeğin, kadının, çocuğun korkunç şeyler yaşayıp acı çekmelerine göz yumar? 

yolculuk/kimliksiz değişim

şükrü erbaş



oktay rifat'ın ölüm haberi
başbakanın aynı sözcükleri kullandığı
günlük demecinden çok sonra verildi
oktay rifat her gün ölecekmiş gibi

"eğer şiir bağışlanma değilse
o zaman hiçbir yerden medet ummamalı"
(konstantin kavafis)

unutmak kolaydır suçlamak kolaydır
aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
güneşin yolunu
geleceğe güller sunmaktır

ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
ne vardı dilinin ucunda o kızın
nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
sarmal köprülerinden düşler gerçeğin
en büyük acılara bile katlanma gücü verirdi

insan ki anılardan bir buluttur
hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir
düşmeden son damlası toprağın rahmine
kimbilir kaç mevsim görür
kaç rüzgar geçirir

sabah yüzündür, akşam yüzünü dönüşün
gece, bıraktığın boşluktur ardında
ve şiir
o ince hilaldir lacivert yalnızlıklarda
sarınıp süzgün ışığına
katlanmanın türküsünü söylediğim

seni koruyacağım sana bile sezdirmeden
gökyüzü gibi uzaktan ve beklentisiz
gereceğim yüreğimi üzerine
-sevmek biraz da bu değil midir-
ıslatmasa da sesini bir daha
bir isyan türküsü gibi sürdüreceğim yağmurunu
düşlere ömürler veren o duygu bulutunun

ilk akşamdan alnına düşen o erkenci bulut
o kırık çizgi, sularda susan ışık, eksilen rüzgar dallarda
gölgelerin perde perde pişmanlığı getirmesi
günün gönlünce geçmediğindendir

"sevdiğine yanıt vermedikten sonra
başka kime yanıt verir yeryüzünde insan?"

ağır bir demdir şimdi yaşamak yalnızlıklar katında
ağulu, sınırsız ve düşlerden damıtılmış
uğuldar durur derin rüzgarlar içinde savrularak
yollarda, çatılarda ve yaprak uçlarında
-ne olur yanımda katılsan gecenin şarkısına
gitmeden yüreğinin ve sesinin mavi minesi-

akışsız ırmağa benzer kadının gülmeyeni
köpüksüz denize uçuşsuz turnaya
işveyi, nazı, bir incecik sözü
bir içten hareketle demeyi bilmeyeni
ki eksiktir güzelliği

"hoşlanmadığınız şeyler iyiliğinize
sevdiğiniz şeyler kötülüğünüzedir"

oğulları büyük adam olacak, kızları hanım
kendileri bir gün elbet, bir gün elbet allah kerim
öndekini izliyor arka tekerlek
katlanmak makamından bir ağır şarkıyı
yıllar yılı için için söyleyerek
geçiyorlar bir eski ömrün kalıplarından
kirpikleri düğümlü, bedenleri kırık
resmi demeçler, tükenmiş çareler içinde
yaşıyorlar
başkalarının kendilerine biçtiği hayatı

3.08.2008

tarih

julian barnes

tarih, olan biten değildir. tarih sadece tarihçilerin bize anlattıkları şeydir. onun bir modeli, bir planı, bir yönü, bir gelişmesi vardır, demokrasiye doğru bir yürüyüştür; bir duvar halısıdır, olayların akışıdır, bağlantılı ve açıklanabilir karmaşık bir anlatıdır. bir iyi öykü bir diğerine götürür.

önceleri, gizliden gizliye ve amatörce birtakım tanrısal işlere soyunan krallar ve başpiskoposlar vardı, sonra fikirlerin yürüyüşü ve kitlesel hareketler ortaya çıktı, daha sonra çok daha büyük şeyleri ifade eden küçük yerel olaylar başgösterdi; ama her zaman bağlantılar, ilerleme, anlam söz konusuydu; bu şuna yol açtı, şu bundan kaynaklandı gibi. ve bizler, tarihin okurları, tarihten ıstırap çekmiş olanlar, umutlu sonuçlara varmak için, ileriye giden yolu görmek için onun modelini dikkatle inceliyoruz. tarihe bir dizi salon resmi, hayal gücümüz sayesinde yeniden hayat verebileceğimiz kişilerin konuşma diyalogları gibi tutunuyoruz; oysa tarih her zaman, deve kılı fırça yerine bir badanacının rulosuyla sürülmüş bir multimedya kolajına benziyor.

dünya tarihi mi? sadece karanlıkta yankılanan sesler, sadece birkaç yüzyıl tutuşup sonra sönen görüntüler, bazen birbirlerine karışır görünen öyküler, eski öyküler, tuhaf bağlantılar ve ilgisiz bağıntılardan ibaret. burada, şimdiki zamanın hastane yatağında (bugünlerde çarşaflar ne kadar da temiz) yatıyoruz ve günlük haberler serumla kolumuza damla damla akıtılıyor. niçin burada olduğumuzu ya da burada ne kadar zaman kalmak zorunda olduğumuzu pek bilmesek de kim olduğumuzu bildiğimizi düşünüyoruz. sargılarımızın içinde ve belirsizlikler içinde tasalanır ve çırpınırken -yoksa biz gönüllü hastalar mıyız- öyküler uyduruyoruz? bilmediğimiz ya da kabul edemeyeceğimiz gerçekleri örtbas etmek için öyküler uyduruyoruz. birkaç gerçeği alıyor ve onların etrafında yeni bir öykü yaratıyoruz. duyduğumuz panik ve acı ancak avutucu öyküler uydurmakla hafifliyor, buna tarih diyoruz.

tarih lehine söyleyebileceğim tek bir şey var: tarih bazı şeyleri bulma konusunda son derece ustadır. biz onları örtbas etmeye çalışırız ama tarih peşimizi bırakmaz. zaman onun tarafındadır, zaman ve bilim. biz ilk düşüncelerimizin üstünü ne denli şiddetle örtersek örtelim, tarih onları okumanın bir yolunu bulur. bizler kurbanlarımızı (boğulan prensler, radyasyona maruz kalan ren geyikleri) gizlice gömeriz; ama tarih onlara yaptıklarımızı ortaya çıkarır. titanic'i mürekkep balığının mürekkebi kadar kapkaranlık derinliklerde sonsuza dek kaybettiğimizi düşünüyorduk; ama onu bulup çıkardılar. medusa'nın enkazını çok kısa bir zaman önce moritanya açıklarında buldular. hazine umudu yoktu, bunu biliyorlardı; 175 yıl kadar sonra tek buldukları şey fırkateynin gövdesinden birkaç bakır çiviyle iki top oldu. ama yine de gidip buldular.

2.08.2008

sevilen

elsa triolet

bütün düşüncelerinizin bir tek varlığa yöneldiğini ve sadece bu varlığın sizi mutlu kılmak, daha doğrusu, mutsuzluğu sizden uzaklaştırmak gücüne sahip olduğunu hayal edin bir an. bu durumda kim olsa umutlanır. sevilen varlığın tabii olarak söylediği tatlı bir sözden umuda kapılmak vardır; gelişigüzel bir bakışının sevgi dolu olduğunu sanıp umuda kapılmak vardır. aşkını gururundan gizliyor, dersiniz kendi kendinize ya da önceleri sevmiyordu ama şimdi seviyor dersiniz; o da olmadı, yarın mutlaka sever, dersiniz. tepeden tırnağa kulak kesilmişsinizdir artık: en sıradan cümlesinin altında bir gizli anlamlar uçurumu keşfedersiniz. sonra bir an gelir, öyle bir laf eder ki sevgili varlığınız, her şey, en ufak bir şüpheye yer kalmayacak şekilde yıkılır. umutsuzluk o zaman gelir işte ve karşınızdaki hiçbir zaman değişmemiş olduğu için, ne umudu anlar ne umutsuzluğu. kendisini, hep aynı kaldığı halde, niçin bazen sevimli ve cömert, bazen de zalim ve korkunç bulduğunuza şaşar sadece!