hasta kadın, beni görmüyormuşçasına uzun uzun baktı yüzüme. sonra, beni doğrudan görmemek için öte yana dönerek neden st. elizabeths'te bulunduğunu açıkladı. dediğine göre kendisi daha 5 yaşındayken ana babası kafatasının içine bir tilt makinesi yerleştirmişler. kırmızı toplar ne zaman güleceğini, mavi toplar ne zaman susup herkesten uzak duracağını, yeşil toplar ne zaman üçle çarpmaya başlayacağını haber verirlermiş. birkaç günde bir ise gümüş bir top çıkarmış ortaya. bunu söyledikten sonra başını çevirip gözlerini bana dikti. dinleyip dinlemediğimi denetliyor sandım. elbette dinliyordum. nasıl dinlemez insan? öykü inanılacak gibi değildi ama müthiş ilginçti. gümüş topun ne anlama geldiğini sordum ona. çok büyük bir dikkatle baktı bana, sonra birden gözlerindeki ışık tümüyle söndü. ölü gözlerini uzaklara dikti, sanki kendi içine dönmüştü. gümüş topun ne anlama geldiğini hiçbir zaman öğrenemedim.
16.03.2008
gümüş top
kay redfield jamison
hasta kadın, beni görmüyormuşçasına uzun uzun baktı yüzüme. sonra, beni doğrudan görmemek için öte yana dönerek neden st. elizabeths'te bulunduğunu açıkladı. dediğine göre kendisi daha 5 yaşındayken ana babası kafatasının içine bir tilt makinesi yerleştirmişler. kırmızı toplar ne zaman güleceğini, mavi toplar ne zaman susup herkesten uzak duracağını, yeşil toplar ne zaman üçle çarpmaya başlayacağını haber verirlermiş. birkaç günde bir ise gümüş bir top çıkarmış ortaya. bunu söyledikten sonra başını çevirip gözlerini bana dikti. dinleyip dinlemediğimi denetliyor sandım. elbette dinliyordum. nasıl dinlemez insan? öykü inanılacak gibi değildi ama müthiş ilginçti. gümüş topun ne anlama geldiğini sordum ona. çok büyük bir dikkatle baktı bana, sonra birden gözlerindeki ışık tümüyle söndü. ölü gözlerini uzaklara dikti, sanki kendi içine dönmüştü. gümüş topun ne anlama geldiğini hiçbir zaman öğrenemedim.
hasta kadın, beni görmüyormuşçasına uzun uzun baktı yüzüme. sonra, beni doğrudan görmemek için öte yana dönerek neden st. elizabeths'te bulunduğunu açıkladı. dediğine göre kendisi daha 5 yaşındayken ana babası kafatasının içine bir tilt makinesi yerleştirmişler. kırmızı toplar ne zaman güleceğini, mavi toplar ne zaman susup herkesten uzak duracağını, yeşil toplar ne zaman üçle çarpmaya başlayacağını haber verirlermiş. birkaç günde bir ise gümüş bir top çıkarmış ortaya. bunu söyledikten sonra başını çevirip gözlerini bana dikti. dinleyip dinlemediğimi denetliyor sandım. elbette dinliyordum. nasıl dinlemez insan? öykü inanılacak gibi değildi ama müthiş ilginçti. gümüş topun ne anlama geldiğini sordum ona. çok büyük bir dikkatle baktı bana, sonra birden gözlerindeki ışık tümüyle söndü. ölü gözlerini uzaklara dikti, sanki kendi içine dönmüştü. gümüş topun ne anlama geldiğini hiçbir zaman öğrenemedim.
15.03.2008
dostlar arasında / son deyiş
nietzsche
ne güzeldir, sessizlikte birlikte olmak
daha da güzeldir, gülmek birlikte
cennetin ipekten şalı altında
yosunlara ve kayın ağaçlarına yaslanarak
kahkahamız kadar yüksek sesli olduğunu dostluğumuzun
gösteriyor dişlerimizin beyazlığı
iyi şeyler yapsaydım, sessiz kalmaya devam ederdik
kötü şeyler yapsaydım, o zaman gülerdik
ve onu her zamankinden daha da kötüleştirirdik
daha kuvvetli gülerek daha da kötüleştirirdik onu
ta ki mezara tırmanıncaya kadar
dostlar! evet! öyle olsun mu?
amin! yeniden buluşuncaya dek!
2
bahane yok! affetmek yok!
verin, siz neşeliler, gönlü geniş olanlar
mantıksızlığına bu kitabın
kulaklarınızı ve yüreklerinizi ve hemen sığının
inanın bana, dostlar, mantıksızlığım
bir lanet olmadı benim için
bulduklarım, aramakta olduklarım
herhangi bir kitapta bulunabilir mi
beni aptallar derneği olarak çağırın
sonra da öğrenin bu aptalca kitaptan
aklın aklının en sonunda nasıl "başına geldiğini"
bu yüzden, dostlar, öyle olsun mu?
amin! yeniden buluşuncaya dek!
junk
william s. burroughs
nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.
uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.
belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.
uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.
bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.
ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.
junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.
nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.
belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.
uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.
bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.
ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.
junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.
14.03.2008
yürüyüş
dostoyevski
kadına mı gidiyorsun? kırbacını unutma.
bir olgunun özü, yaratılış anında ortaya çıkar.
insanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.
en vazgeçilmez düşüncelerimiz, en yanlış olanlarıdır.
nasıl olursa olsun, cinsel yaşamı küçümseme, onu ayıp kavramlarla lekeleme, yaşamın kendisine karşı işlenmiş bir suçtur.
erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi, zeki bir kadın tarafından sevilmektir.
yalnızca yürüyüş sırasında akla gelen düşüncelerin bir değeri vardır.
entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.
geriye bakmak ve muhasebe yapmak, geçmişin anılarında, tarihi kültürde avuntu aramak, yaşlı insanın işidir ve yaşlılık çağına özgüdür.
eğer bir kadın erkeksi özelliklere sahipse, ondan kaçmalı. ama eğer bu tür özelliklere sahip değilse, bu sefer de o kendinden kaçmalı.
insanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil. insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır.
öfkeyi, öcü, kıskançlığı, alayı, kurnazlığı, şiddeti tanımayan bir tanrı, neye yarar ki?
bu ağacı ellerimle sallamak istesem, sallayamam. oysa bizim görmediğimiz yel, onu dilediği gibi üzer ve eğer. bizi en çok, görünmeyen eller eğer ve üzer.
kadına mı gidiyorsun? kırbacını unutma.bir olgunun özü, yaratılış anında ortaya çıkar.
insanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.
en vazgeçilmez düşüncelerimiz, en yanlış olanlarıdır.
nasıl olursa olsun, cinsel yaşamı küçümseme, onu ayıp kavramlarla lekeleme, yaşamın kendisine karşı işlenmiş bir suçtur.
erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi, zeki bir kadın tarafından sevilmektir.
yalnızca yürüyüş sırasında akla gelen düşüncelerin bir değeri vardır.
entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.
geriye bakmak ve muhasebe yapmak, geçmişin anılarında, tarihi kültürde avuntu aramak, yaşlı insanın işidir ve yaşlılık çağına özgüdür.
eğer bir kadın erkeksi özelliklere sahipse, ondan kaçmalı. ama eğer bu tür özelliklere sahip değilse, bu sefer de o kendinden kaçmalı.
insanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil. insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır.
öfkeyi, öcü, kıskançlığı, alayı, kurnazlığı, şiddeti tanımayan bir tanrı, neye yarar ki?
bu ağacı ellerimle sallamak istesem, sallayamam. oysa bizim görmediğimiz yel, onu dilediği gibi üzer ve eğer. bizi en çok, görünmeyen eller eğer ve üzer.
13.03.2008
gargantua
françois rabelais
dünyada en büyük aptallık, insanın hayatını, sağduyusuna ve aklına göre değil de, bir çan sesine göre ayarlamasıdır.
doğa hiçbir şeyi ölümsüz yaratmaz, ürettiği her şeye bir son ve süre verir; çünkü her doğan şey batar. khilon der ki, mutsuzluk ve dava yoldaştırlar, davası olanlar da mutsuz kişilerdir; çünkü aradıkları hakkı almadan ömürleri tükenir gider.
içerde iyi bir yönetim olmayınca dışarda silahlar nasıl güçsüz kalırsa, zamanında erdemlice uygulanmayan ve ereğine ulaşmayan okumalar ve düşünceler öylesine boş ve yararsızdır.
insanları haklı olarak en çok üzen şey, iyilik güzellik bekledikleri yerde kötülük ve zarar görmeleridir. böyle bir felakete uğramış olan insanlardan çoğunun bu mutsuzluğu ölümden beter saymaları ve kendilerinin de, bu belayı önlemeye güçleri yetmeyip, başka da bir çare bulamayınca canlarına kıymaları doğru olmasa bile boşuna değildir.
gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
gülmektir çünkü insanı insan eden
minnet duygusunun özü böyledir işte: her şeyi kemirip tüketen zaman, görülen iyiliklerin değerini artırır; çünkü akıllı bir insana cömertçe yapılan bir iyilik onun soylu düşüncesinde ve gönlünde durmadan büyür.
yöneticilerinin açgözlülükleri ve hırsları dizginlenmezse, böylesine başıboş kalmış bir krallık kolayca çöküntülere uğrayabilir.
kötüleri kolayca ve gelişigüzel bağışlamak eğilimi onlara, hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir.
arkada ve önde nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık, alttan alta kumpas vardır.
gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmemeliyiz; bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir. hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir; çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye, düşmanlarını haber götürecek tek kişi bırakmamacasına öldürmeye kalkmışlardır! düşmanlarınıza kapıları, yolları açın her zaman; hatta gümüşten bir köprü kurun onlara geçip gitmeleri için.
dünyada en büyük aptallık, insanın hayatını, sağduyusuna ve aklına göre değil de, bir çan sesine göre ayarlamasıdır.doğa hiçbir şeyi ölümsüz yaratmaz, ürettiği her şeye bir son ve süre verir; çünkü her doğan şey batar. khilon der ki, mutsuzluk ve dava yoldaştırlar, davası olanlar da mutsuz kişilerdir; çünkü aradıkları hakkı almadan ömürleri tükenir gider.
içerde iyi bir yönetim olmayınca dışarda silahlar nasıl güçsüz kalırsa, zamanında erdemlice uygulanmayan ve ereğine ulaşmayan okumalar ve düşünceler öylesine boş ve yararsızdır.
insanları haklı olarak en çok üzen şey, iyilik güzellik bekledikleri yerde kötülük ve zarar görmeleridir. böyle bir felakete uğramış olan insanlardan çoğunun bu mutsuzluğu ölümden beter saymaları ve kendilerinin de, bu belayı önlemeye güçleri yetmeyip, başka da bir çare bulamayınca canlarına kıymaları doğru olmasa bile boşuna değildir.
gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
gülmektir çünkü insanı insan eden
minnet duygusunun özü böyledir işte: her şeyi kemirip tüketen zaman, görülen iyiliklerin değerini artırır; çünkü akıllı bir insana cömertçe yapılan bir iyilik onun soylu düşüncesinde ve gönlünde durmadan büyür.
yöneticilerinin açgözlülükleri ve hırsları dizginlenmezse, böylesine başıboş kalmış bir krallık kolayca çöküntülere uğrayabilir.
kötüleri kolayca ve gelişigüzel bağışlamak eğilimi onlara, hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir.
arkada ve önde nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık, alttan alta kumpas vardır.
gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmemeliyiz; bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir. hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir; çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye, düşmanlarını haber götürecek tek kişi bırakmamacasına öldürmeye kalkmışlardır! düşmanlarınıza kapıları, yolları açın her zaman; hatta gümüşten bir köprü kurun onlara geçip gitmeleri için.
12.03.2008
yönetim biçimleri
platon
beş tür yönetim biçimi vardır: demokrasi, aristokrasi, oligarşi, krallık, tiranlık.
demokratik yönetim, kentlerde halk kitlesinin egemen olduğu, kamu görevlerine atamaları ve yasaları kendi başına yaptığı yönetim biçimidir.
aristokrasi, zenginlerin de, yoksulların da, adı duyulmuş kimselerin de yönetim başında bulunmadığı, kentin başında ancak en iyilerin bulunduğu yönetim biçimidir.
oligarşi, kamu görevlilerinin gelir üstünlüğüne göre atandığı yönetim biçimidir; gerçekten de zenginlerin sayısı yoksullardan azdır.
krallık yönetiminin bir türü yasalara, öbür türü soya dayalıdır. kartaca'daki krallık yasalara dayalıdır; çünkü satın alınabilir. buna karşılık sparta ve makedonya'da soya dayalıdır; çünkü krallık belli bir ailenin elindedir.
tiranlığa gelince, bu da birinin insanları kandırarak ya da zor kullanarak yönettiği bir yönetim biçimidir.
beş tür yönetim biçimi vardır: demokrasi, aristokrasi, oligarşi, krallık, tiranlık.demokratik yönetim, kentlerde halk kitlesinin egemen olduğu, kamu görevlerine atamaları ve yasaları kendi başına yaptığı yönetim biçimidir.
aristokrasi, zenginlerin de, yoksulların da, adı duyulmuş kimselerin de yönetim başında bulunmadığı, kentin başında ancak en iyilerin bulunduğu yönetim biçimidir.
oligarşi, kamu görevlilerinin gelir üstünlüğüne göre atandığı yönetim biçimidir; gerçekten de zenginlerin sayısı yoksullardan azdır.
krallık yönetiminin bir türü yasalara, öbür türü soya dayalıdır. kartaca'daki krallık yasalara dayalıdır; çünkü satın alınabilir. buna karşılık sparta ve makedonya'da soya dayalıdır; çünkü krallık belli bir ailenin elindedir.
tiranlığa gelince, bu da birinin insanları kandırarak ya da zor kullanarak yönettiği bir yönetim biçimidir.
aşkın radyoaktivitesi
edip cansever
aşkı duydum mu bir başıma kalıyorum
kasıklarımı ovuyorum bir güzel
en küçükleri var ya ayak parmaklarımın
ilk peşin onları görüyorum
bir çelik mavisi damar tam da çenemin üstünde
çoğu zaman gün ışığında seçtiğim
tıp tıp atıyor yüzümün kenarcığında
saçlarım kapkalın geliyor elime
gündüzün; ama tam gündüzün oluyor bu iş
kirlerim, pis kokularım belliyken iyice
soluyup dururken, bir şeyler geçirirken aklımdan
uzanıp kalıyorum ta pencerenin dibinde
yukarıyı düşünüyorum, bir aşağı katta oluşumdan
dört duvar, bir buz dolabı, naylona benzer bir gök
bütün o zehir gibiliği soğumuş şeylerin
anlıyorum bir aşk akımıdır dolanıyor üstümde
durmadan aşklanıyorum ama hep böyle
karanfiller gibi taze omzum, dizlerim, ayaklarım
toplanıp gidiyor derken o deli fişek şey
gün gibi parlıyor tırnaklarım
10.03.2008
yağmur
william carlos williams
yağmur yağarken yağar aşkın da
yıkar her açıkta duran nesnesini dünyanın
evlerde paha biçilmez kuru odaları yasa dışı aşkların
yaşarken duyduğumuz yıkayışını yağmurun
orada resimler ve ince metal nesneler dokumalar
bütün orospulukları bizim keyfimizin görünür penceresinden
ilkyaz yıkamaktadır
aşkımızı yağan yağmur
ağaçlar dönüşür canavarlara
denizden yükselen su
damla damla kayar yivlerinden derilerinin
işte böyle tükendi yaşamım
sevgimizi korumak için
inen yağmur gibi
dünyasına ilkyazın damlalar
öyle genişler ki sözcükler
çok ayrıktır almak için onun sevgisini
ve akarken aralarından damlaların
yağmur iyi yürekli bir doktordur
yağmuru
düşüncelerinin üstünde
okyanusun her yana
yürür görünmez hızlı ayaklarla üzerinde
zavallı dalgaların
dünya dışıdır aşk
hiçbir şey ummaz dünyadan
ve bu değiştiremez dünyayı
istediği gibi
yağmur iniyor toprağa
ve çimenlere ve çiçeklere
gel kusursuzca
oluşmaya kendi sıvında
temizlik
ama aşk yasa dışıdır
ve hiçbir şey olmaz ondan aşktan başka
birbirini izliyor ve iniyor kesintisiz
düşüncelerinden kadının
duvardaki kapı
h.g. wells
bir insanın saf görünüşünün altında nelerin gizlendiğini kimse bilemez, bayım. binaların boyalı cephelerinden, beyazlatılmış mezar taşlarından farklı değilizdir.
okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır.
jorge louis borges: h.g. wells'i yüzyılımızın başında keşfetmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. o şaşırtıcı, kimi kez de korkunç mutluluğu duyumsayabilmek için onu şimdi keşfetmeyi isterdim.
bir çocuk garip duygular besler.
kimlik bir rüyadan başka ne ki zaten! iki gün önce sağlıklı bir gençtim, önümde koca bir hayat vardı; şimdi gözü dönmüş bir ihtiyarım, darmadağın olmuş, çaresiz ve sefil bir halde, kocaman, lüks, tuhaf bir evde dolaşıp duran, etrafındaki herkesin deli gözüyle baktığı, korktuğu ve çekindiği bir ihtiyar.
insanların yanlarında neler taşıdıklarını görseniz hayret edersiniz.
bir insanın saf görünüşünün altında nelerin gizlendiğini kimse bilemez, bayım. binaların boyalı cephelerinden, beyazlatılmış mezar taşlarından farklı değilizdir.okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır.
jorge louis borges: h.g. wells'i yüzyılımızın başında keşfetmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. o şaşırtıcı, kimi kez de korkunç mutluluğu duyumsayabilmek için onu şimdi keşfetmeyi isterdim.
bir çocuk garip duygular besler.
kimlik bir rüyadan başka ne ki zaten! iki gün önce sağlıklı bir gençtim, önümde koca bir hayat vardı; şimdi gözü dönmüş bir ihtiyarım, darmadağın olmuş, çaresiz ve sefil bir halde, kocaman, lüks, tuhaf bir evde dolaşıp duran, etrafındaki herkesin deli gözüyle baktığı, korktuğu ve çekindiği bir ihtiyar.
insanların yanlarında neler taşıdıklarını görseniz hayret edersiniz.
9.03.2008
duyum
arthur rimbaud
mavi yaz akşamları, patikalarda dalgın
gideceğim, sürüne sürüne buğdaylara
ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara
ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim
ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi
göçebeler gibi uzaklara gideceğim
mesut, sanki yanımda bir kadın varmış gibi
8.03.2008
millikan'ın yağ damlası deneyi
david b. resnik
robert a. millikan'ın yağ damlası deneyleri, bilimde "yalan" ile "olumlu yargı" arasındaki sınırın ne kadar bulanık olduğunu gösterir.
millikan, 1910 yılında bir elektronun yükünü bulmayı amaçlayan deneyleri için 1923 yılında nobel ödülü'ne layık görüldü. bu deneyler regener'in yaptığı çalışmaların bir devamı niteliğindeydi. regener'in deneyinde, iki yüklü levha arasında su damlacıkları düşürülüyordu. yüklü levhalar varken damlacıkların düşüş oranı saptanıyor ve bu levhalar olmadan ölçülen düşüş oranıyla kıyaslanarak yükün etkisi belirleniyordu. bunların arasındaki fark su damlacıklarının aldığı yükün miktarını yansıtıyor ve bu, bir elektronun yükü gibi en küçük yükün değerini hesaplamakta kullanılıyordu. ancak bu deneyin temel bir sorunu vardı: su damlacıkları çok çabuk buharlaşıyordu.
millikan'ın yüksek lisans öğrencilerinden harvey fletcher deneyin yağ damlacıklarıyla yapılmasını önerdi. böylece millikan su damlacıkları yerine yağ damlacıkları kullanmaya başladı. millikan sonuçlarını "en iyi"lerden "vasat"lara doğru sıraladı ve laboratuvar defterinin kenarlarına sonuçlarını neden böyle değerlendirdiğine ilişkin notlar aldı. ancak 1913 yılında yayımlanan yağ damlası deneyleriyle ilgili makalesinde ne bu yorumlar yer aldı, ne de 140 gözlemden 49'unu oluşturan "vasat" gözlemler.
millikan'ın makalesinde yağ damlalarıyla ilgili hiçbir fraksiyonel yük yer almıyor; sadece yük katsayıları belirtiliyordu. oysa başka deneylerle ilgili makalelerinde fraksiyonel yükler de veriliyordu. 49 damlacığı dahil etmeme, millikan'ın makalesinin konuyla ilgili diğer makalelerden daha mükemmel, açık ve inandırıcı görünmesi anlamına geliyordu. eğer millikan bu "vasat" verileri de verseydi nobel ödülü'nü alamayabilirdi. bu arada millikan, öğrencisi fletcher'ın makaleye olan katkılarını da gizledi.
millikan'ın tavrı hakkında sormamız gereken bazı zor sorular var. bunlardan ilki şudur: "millikan bilimsel hilekarlık şekillerinden birini mi göstermiştir?" 49 sonucu gizlemek yerine bütün sonuçları sunmuş olması gerektiğini düşünenler olabilir. bu gözlemleri gizleme, hoş görülebilir davranış sınırlarını aşarak hilekarlığa girer. millikan, makalesinde bütün sonuçları tartışmalı ve hesaplarını neden 91 iyi sonuca dayandırdığını açıklamalıydı. nitekim, bugünün bilim öğrencilerine "vasat" verileri de değerlendirmeleri gerektiği ve kötü sonuçları göstermeme nedenlerini açıklamaları gerektiği öğretilmektedir. ancak millikan kanıt ve ispat standartlarının bugünkü kadar sert olmadığı bir çağda bilim yapmaktaydı. millikan'ın tavrı bugünkü standartlara göre "etik dışı" sayılabilir ama onun zamanındaki standartlara göre makbuldü. millikan, deney aletlerinden iyi anlayan, iyi bir bilimsel muhakemeye sahip olan tanınmış bir bilim adamıydı ve standart araştırma faaliyetlerini izlemişti.
robert a. millikan'ın yağ damlası deneyleri, bilimde "yalan" ile "olumlu yargı" arasındaki sınırın ne kadar bulanık olduğunu gösterir.millikan, 1910 yılında bir elektronun yükünü bulmayı amaçlayan deneyleri için 1923 yılında nobel ödülü'ne layık görüldü. bu deneyler regener'in yaptığı çalışmaların bir devamı niteliğindeydi. regener'in deneyinde, iki yüklü levha arasında su damlacıkları düşürülüyordu. yüklü levhalar varken damlacıkların düşüş oranı saptanıyor ve bu levhalar olmadan ölçülen düşüş oranıyla kıyaslanarak yükün etkisi belirleniyordu. bunların arasındaki fark su damlacıklarının aldığı yükün miktarını yansıtıyor ve bu, bir elektronun yükü gibi en küçük yükün değerini hesaplamakta kullanılıyordu. ancak bu deneyin temel bir sorunu vardı: su damlacıkları çok çabuk buharlaşıyordu.
millikan'ın yüksek lisans öğrencilerinden harvey fletcher deneyin yağ damlacıklarıyla yapılmasını önerdi. böylece millikan su damlacıkları yerine yağ damlacıkları kullanmaya başladı. millikan sonuçlarını "en iyi"lerden "vasat"lara doğru sıraladı ve laboratuvar defterinin kenarlarına sonuçlarını neden böyle değerlendirdiğine ilişkin notlar aldı. ancak 1913 yılında yayımlanan yağ damlası deneyleriyle ilgili makalesinde ne bu yorumlar yer aldı, ne de 140 gözlemden 49'unu oluşturan "vasat" gözlemler.
millikan'ın makalesinde yağ damlalarıyla ilgili hiçbir fraksiyonel yük yer almıyor; sadece yük katsayıları belirtiliyordu. oysa başka deneylerle ilgili makalelerinde fraksiyonel yükler de veriliyordu. 49 damlacığı dahil etmeme, millikan'ın makalesinin konuyla ilgili diğer makalelerden daha mükemmel, açık ve inandırıcı görünmesi anlamına geliyordu. eğer millikan bu "vasat" verileri de verseydi nobel ödülü'nü alamayabilirdi. bu arada millikan, öğrencisi fletcher'ın makaleye olan katkılarını da gizledi.
millikan'ın tavrı hakkında sormamız gereken bazı zor sorular var. bunlardan ilki şudur: "millikan bilimsel hilekarlık şekillerinden birini mi göstermiştir?" 49 sonucu gizlemek yerine bütün sonuçları sunmuş olması gerektiğini düşünenler olabilir. bu gözlemleri gizleme, hoş görülebilir davranış sınırlarını aşarak hilekarlığa girer. millikan, makalesinde bütün sonuçları tartışmalı ve hesaplarını neden 91 iyi sonuca dayandırdığını açıklamalıydı. nitekim, bugünün bilim öğrencilerine "vasat" verileri de değerlendirmeleri gerektiği ve kötü sonuçları göstermeme nedenlerini açıklamaları gerektiği öğretilmektedir. ancak millikan kanıt ve ispat standartlarının bugünkü kadar sert olmadığı bir çağda bilim yapmaktaydı. millikan'ın tavrı bugünkü standartlara göre "etik dışı" sayılabilir ama onun zamanındaki standartlara göre makbuldü. millikan, deney aletlerinden iyi anlayan, iyi bir bilimsel muhakemeye sahip olan tanınmış bir bilim adamıydı ve standart araştırma faaliyetlerini izlemişti.
6.03.2008
kördöğüşü
aziz nesin
bu öğretmen milletinin asık suratına bakmamalı. en asık suratlısı, en yumuşak kalpli olur.
bizim maarifimizde hiçbir sistem yoktur.
hitabet ne demek? bir kez ağzını açıp da söze başladın mı, hiç ağzını kapamayacaksın; arıza yapmadan, tıkır tıkır konuşacaksın. ama ne konuşacaksın? ne olursa.. lafın sonu, başını tutmuş tutmamış, orasını boşver. bütün zorluk bir kez söze başlayana kadar. baktın ki başladığın cümlenin öznesi, fiilini, fiili de öznesini tutmuyor, sakın tekleme; o zaman cümleyi uzatır da uzatırsın; dinleyenler de özneyi, fiili şaşırır, içinden çıkamaz. sonunda, dinleyenler de "adam besbelli büyük laf etti" diye alkışlamak zorunda kalır.
bu öğretmen milletinin asık suratına bakmamalı. en asık suratlısı, en yumuşak kalpli olur.bizim maarifimizde hiçbir sistem yoktur.
hitabet ne demek? bir kez ağzını açıp da söze başladın mı, hiç ağzını kapamayacaksın; arıza yapmadan, tıkır tıkır konuşacaksın. ama ne konuşacaksın? ne olursa.. lafın sonu, başını tutmuş tutmamış, orasını boşver. bütün zorluk bir kez söze başlayana kadar. baktın ki başladığın cümlenin öznesi, fiilini, fiili de öznesini tutmuyor, sakın tekleme; o zaman cümleyi uzatır da uzatırsın; dinleyenler de özneyi, fiili şaşırır, içinden çıkamaz. sonunda, dinleyenler de "adam besbelli büyük laf etti" diye alkışlamak zorunda kalır.
dinin gücü
raoul vaneigem
dinin gücü, ona hakaret edende bile yaşamasındadır. sapkınları ve sapmaları dosdoğru cehenneme ve odun ateşine götüren şaşmaz çekiç ile hitler'in, stalin'in, mao zedung'un ve diğer pol pot'ların aşkettiği saçma sapan sözlerin oluşturduğu kutsal kitap temcitlerine kitlelerin taptığını görmedik mi?
peki ya dünyayı bir mühendisin, bir geometricinin ve bilgisayarın düşüncesiyle kesip biçen bilimsel dogmalar? ya biyoloji, daha dün, sömürgecilik çağında, beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlarken, bugün de asalak kapitalizmin zombilere ihtiyaç duyduğu çağda klonlamayı keşfetmiyor mu?
sanayi atılımının kapitalist rekabeti azdırdığı yıllarda ortaya çıkan darwinci "yaşam mücadelesi" teorisine ne demeli? ya sömürü ve mübadele ekonomisinin canlıya dayattığı davranış mekanizmalarını evrensel idare sistemine çeviren sibernetik?
eğer dikkat etmezsek insan, kendi yazgısını yaratmaya çağrılı birey olarak değil, kullanım değeri olarak, üreticilik statüsünün rejisörü olarak, stalin'in deyimiyle "en değerli sermaye" olarak, mübadelenin hakkaniyetine, ticaretin imkansız dürüstlüğüne, reklamcı aptallığının eski kinizminin yerini zekice almaya yönelmiş etik ambalajlamaya nihayet teslim edilmiş meta olarak yeniden rağbet görecektir.
insan topluluğu sömürü ekonomisine son vermedikçe, varlığı ve nesneyi satılık değere dönüştüren metaya son vermedikçe tanrıların ortadan kaldırılması aldatmaca olarak kalacaktır.
biz uygunluk ve benzerlik duyumuzu yitirdik. varlıkları ve şeyleri kavrayışımızı sınırlandıran ticaret mantığının soğuk basamaklarında, onları topraktan çıkarıp canlandırmayı yalnızca şairler arzular.
evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; bunu üretmiş olan ve sürdüren ekonominin defterini dürmeden semavi vekilliği görevinden azledemeyiz.
insanı çalışmaya indirgeyen ve dünyayı yeniden yaratırken kendini de yaratma yönündeki gerçek yazgısını elinden alan bir ekonomi sona erdiğinde din de sona erecektir.
yaşamsal güçlerimizin bu canavarca saptırılmasına, hayatın tersine döndüğü ve kendi inkarını sermayeleştirdiği bu devasa dalavereciliğe daha ne kadar hoşgörü gösterebiliriz?
dinin gücü, ona hakaret edende bile yaşamasındadır. sapkınları ve sapmaları dosdoğru cehenneme ve odun ateşine götüren şaşmaz çekiç ile hitler'in, stalin'in, mao zedung'un ve diğer pol pot'ların aşkettiği saçma sapan sözlerin oluşturduğu kutsal kitap temcitlerine kitlelerin taptığını görmedik mi?peki ya dünyayı bir mühendisin, bir geometricinin ve bilgisayarın düşüncesiyle kesip biçen bilimsel dogmalar? ya biyoloji, daha dün, sömürgecilik çağında, beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlarken, bugün de asalak kapitalizmin zombilere ihtiyaç duyduğu çağda klonlamayı keşfetmiyor mu?
sanayi atılımının kapitalist rekabeti azdırdığı yıllarda ortaya çıkan darwinci "yaşam mücadelesi" teorisine ne demeli? ya sömürü ve mübadele ekonomisinin canlıya dayattığı davranış mekanizmalarını evrensel idare sistemine çeviren sibernetik?
eğer dikkat etmezsek insan, kendi yazgısını yaratmaya çağrılı birey olarak değil, kullanım değeri olarak, üreticilik statüsünün rejisörü olarak, stalin'in deyimiyle "en değerli sermaye" olarak, mübadelenin hakkaniyetine, ticaretin imkansız dürüstlüğüne, reklamcı aptallığının eski kinizminin yerini zekice almaya yönelmiş etik ambalajlamaya nihayet teslim edilmiş meta olarak yeniden rağbet görecektir.
insan topluluğu sömürü ekonomisine son vermedikçe, varlığı ve nesneyi satılık değere dönüştüren metaya son vermedikçe tanrıların ortadan kaldırılması aldatmaca olarak kalacaktır.
biz uygunluk ve benzerlik duyumuzu yitirdik. varlıkları ve şeyleri kavrayışımızı sınırlandıran ticaret mantığının soğuk basamaklarında, onları topraktan çıkarıp canlandırmayı yalnızca şairler arzular.
evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; bunu üretmiş olan ve sürdüren ekonominin defterini dürmeden semavi vekilliği görevinden azledemeyiz.
insanı çalışmaya indirgeyen ve dünyayı yeniden yaratırken kendini de yaratma yönündeki gerçek yazgısını elinden alan bir ekonomi sona erdiğinde din de sona erecektir.
yaşamsal güçlerimizin bu canavarca saptırılmasına, hayatın tersine döndüğü ve kendi inkarını sermayeleştirdiği bu devasa dalavereciliğe daha ne kadar hoşgörü gösterebiliriz?
kadın ve çocuk
murathan mungan
dünyada başka hiçbir şey yapamadıklarından ancak çocuk yapmayı becerebilen, bunu da çok büyük bir marifetmiş gibi etrafa sıvaştıran kadınlardan her zaman nefret ettim. bunlar bulundukları her yerde, çocukları aracılığıyla kendi egolarını yayarlar etrafa. "erol buraya gel, ali oraya çıkma, ayşe orayı elleme, yemeğini yemezsen seni götürür çöplüğe atarlar, değil mi teyzesi?" gibi gürültülerle kendi zavallı varoluşlarına dünyada bir yer açmaya çalışırlar. dertleri kesinlikle çocukları değildir; çocukları aracılığıyla dünyanın dikkatini çekmek isterler yalnızca. hayatta yapabildikleri tek marifet olan çocuklarını oraya buraya ittire kaktıra kendi zavallı varlıklarını duymaya, hissetmeye çalışırlar. umumi yerlerde çocuklarına gösterdikleri ilgide her zamankinden fazla bir şey vardır. hem çevreye ne kadar iyi bir anne olduklarını gösterme fırsatını kullanmak isterler hem de bulundukları yeri yalnızca kendi egolarıyla işgal etmeye uğraşırlar. çocuklarına ilişkin her şey; yemek yemeleri, uyumaları, çiş yapmaları abartılı bir seremoniye, çirkin bir teşhirciliğe dönüşür. çocuklarından başka hiçbir şey konuşulmasın isterler. birçok alanda dışına sürüldükleri toplumdan alabilecekleri tek aferinleri de, tek intikamları da anne olmalarıdır. kendi beceriksizliklerinin, çocuklarını kötü eğittiklerinin, aslında çocuk büyütmeyi hiç mi hiç bilmediklerinin asla farkında olmayıp çocuklarının her türlü taşkınlığının, edepsizliğinin, isterisinin genel bir çocuk olma hali olduğunu sanır, bu yüzden de, bulundukları her yerde, her tür anlayış ve hoşgörünün en doğal hakları olduğunu düşünürler. otobüste, trende, uçakta daha oturdukları andan itibaren, varlığıyla çevreyi kirleten çocuklarının başlarını göğüslerine bastırarak "teyzeyi rahatsız etme çocuğum" diyerek yan koltukta oturandan sözde anlayış beklerler. bu yaştaki çocuklar söz konusu olduğunda, daha düne kadar kendisinden "abla" diye söz edilen yan koltuktaki kişi ise, birdenbire şu münasebetsiz kadının uğursuz ağzında "teyze" oluvermenin intikamını ilk fırsatta alır. ama o salak kadınlar bunu bile akıl edemezler. işin kötüsü toplum da zaten bu kadınların doğurup büyüttükleri çocuklardan oluştuğu için ne kadar boktan anneler oldukları hiçbir zaman anlaşılmaz. sonrakiler de, en az kendileri gibi boktan çocuklar yetiştirmeyi sürdürürler.
dünyada başka hiçbir şey yapamadıklarından ancak çocuk yapmayı becerebilen, bunu da çok büyük bir marifetmiş gibi etrafa sıvaştıran kadınlardan her zaman nefret ettim. bunlar bulundukları her yerde, çocukları aracılığıyla kendi egolarını yayarlar etrafa. "erol buraya gel, ali oraya çıkma, ayşe orayı elleme, yemeğini yemezsen seni götürür çöplüğe atarlar, değil mi teyzesi?" gibi gürültülerle kendi zavallı varoluşlarına dünyada bir yer açmaya çalışırlar. dertleri kesinlikle çocukları değildir; çocukları aracılığıyla dünyanın dikkatini çekmek isterler yalnızca. hayatta yapabildikleri tek marifet olan çocuklarını oraya buraya ittire kaktıra kendi zavallı varlıklarını duymaya, hissetmeye çalışırlar. umumi yerlerde çocuklarına gösterdikleri ilgide her zamankinden fazla bir şey vardır. hem çevreye ne kadar iyi bir anne olduklarını gösterme fırsatını kullanmak isterler hem de bulundukları yeri yalnızca kendi egolarıyla işgal etmeye uğraşırlar. çocuklarına ilişkin her şey; yemek yemeleri, uyumaları, çiş yapmaları abartılı bir seremoniye, çirkin bir teşhirciliğe dönüşür. çocuklarından başka hiçbir şey konuşulmasın isterler. birçok alanda dışına sürüldükleri toplumdan alabilecekleri tek aferinleri de, tek intikamları da anne olmalarıdır. kendi beceriksizliklerinin, çocuklarını kötü eğittiklerinin, aslında çocuk büyütmeyi hiç mi hiç bilmediklerinin asla farkında olmayıp çocuklarının her türlü taşkınlığının, edepsizliğinin, isterisinin genel bir çocuk olma hali olduğunu sanır, bu yüzden de, bulundukları her yerde, her tür anlayış ve hoşgörünün en doğal hakları olduğunu düşünürler. otobüste, trende, uçakta daha oturdukları andan itibaren, varlığıyla çevreyi kirleten çocuklarının başlarını göğüslerine bastırarak "teyzeyi rahatsız etme çocuğum" diyerek yan koltukta oturandan sözde anlayış beklerler. bu yaştaki çocuklar söz konusu olduğunda, daha düne kadar kendisinden "abla" diye söz edilen yan koltuktaki kişi ise, birdenbire şu münasebetsiz kadının uğursuz ağzında "teyze" oluvermenin intikamını ilk fırsatta alır. ama o salak kadınlar bunu bile akıl edemezler. işin kötüsü toplum da zaten bu kadınların doğurup büyüttükleri çocuklardan oluştuğu için ne kadar boktan anneler oldukları hiçbir zaman anlaşılmaz. sonrakiler de, en az kendileri gibi boktan çocuklar yetiştirmeyi sürdürürler.
4.03.2008
gül mevsimidir
füruzan
acıları yüklenmek, kimsenin acısına katılmamakla elde edilen erdemlerdendir.
bir şeyi iki insanın tam paylaşması, sanıldığından daha da zordur.
"gençlik bilebilse, ihtiyarlık yapabilse."
savaşlar sevilenleri heder ediyor.
insana kolay kolay değerinin karşılığını vermezler. istesen de alamazsın.
başkalarının yoksulluğu üstüne şato kurulmaz.
zenginliği sürdürmenin, soylu ve varlıklı gibi davranmanın zorlukları, gündelik ekmek, iki parça çul düşünmekten kat kat güçtür.
büyük evlerde yaşamayı, çeşitli buyruklarla insan yönetmeyi bilmeyenler hanımefendiliği kolay sayar.
parasız kalmış bir soylu, sirk palyaçosuna döner.
seviştiğimiz erkekler bize güzelliklerimizi öğretirler. bu böyledir.
güzel bile olmasan, olduğun gibi görünmen, kendini koyvermen yok mu, yetip artar her güzelliği aşmaya.
yaşamanın gerçekliği, derine inmekle değil, derinliklerin bizim elimizde olduğunu savunmakla güçlendirilir.
gençliğinde herkes başkadır.
gerçeğin almaşığını, kucakladığı karşıtlıkları yansıtabilmek, sanatın gizemli gücüne kalmıştır. insanın tarihini bıkmadan kayda düşendir sanatçılar.
acıları yüklenmek, kimsenin acısına katılmamakla elde edilen erdemlerdendir.bir şeyi iki insanın tam paylaşması, sanıldığından daha da zordur.
"gençlik bilebilse, ihtiyarlık yapabilse."
savaşlar sevilenleri heder ediyor.
insana kolay kolay değerinin karşılığını vermezler. istesen de alamazsın.
başkalarının yoksulluğu üstüne şato kurulmaz.
zenginliği sürdürmenin, soylu ve varlıklı gibi davranmanın zorlukları, gündelik ekmek, iki parça çul düşünmekten kat kat güçtür.
büyük evlerde yaşamayı, çeşitli buyruklarla insan yönetmeyi bilmeyenler hanımefendiliği kolay sayar.
parasız kalmış bir soylu, sirk palyaçosuna döner.
seviştiğimiz erkekler bize güzelliklerimizi öğretirler. bu böyledir.
güzel bile olmasan, olduğun gibi görünmen, kendini koyvermen yok mu, yetip artar her güzelliği aşmaya.
yaşamanın gerçekliği, derine inmekle değil, derinliklerin bizim elimizde olduğunu savunmakla güçlendirilir.
gençliğinde herkes başkadır.
gerçeğin almaşığını, kucakladığı karşıtlıkları yansıtabilmek, sanatın gizemli gücüne kalmıştır. insanın tarihini bıkmadan kayda düşendir sanatçılar.
sabaha karşı toprak şifa bulacak
yevgeni zamyatin
yaşamdaki en güzel şey sanrıdır, en güzel sanrı da aşktır.
"mutluluk yağlanmaya en uygun koşullardan birisidir."
kültürlü insan, olabildiği ölçüde, bir yüze sahip olmamalıdır. yani tamamen yok değil, şöyle: yüzü varmış gibi olmalıdır; ama yüzü yokmuş gibi de olmalıdır, göze batmaması için; tıpkı iyi bir terzinin diktiği elbisenin göze batmaması gibi. kültürlü insanın yüzü diğer (kültürlü) insanlarınki gibi olmalıdır ve elbette yaşanan olaylar karşısında değişmemesi gerektiğini söylemeye gerek yoktur.
gökten tüm gece kar yağdı. sabah karşı toprak şifa bulacak. sabaha karşı karın altından utangaç sineglazka*, uzun belikleriyle yeniden çıkacak; tamamen şaşkın, yeni; tamamen yeni baştan: yalnızca sabaha dek yaşaması gerek.
sabah. mavi kar, çizme izleriyle tamamen kirlenmiş.
* sineglazka: (mavi gözlü). rus halk masalında tüm zenginlikleri, ihtişamı geri çevirerek ve zorluklara karşı direnerek aşkını korumayı başarmış kadın kahramanın adıdır.
yaşamdaki en güzel şey sanrıdır, en güzel sanrı da aşktır."mutluluk yağlanmaya en uygun koşullardan birisidir."
kültürlü insan, olabildiği ölçüde, bir yüze sahip olmamalıdır. yani tamamen yok değil, şöyle: yüzü varmış gibi olmalıdır; ama yüzü yokmuş gibi de olmalıdır, göze batmaması için; tıpkı iyi bir terzinin diktiği elbisenin göze batmaması gibi. kültürlü insanın yüzü diğer (kültürlü) insanlarınki gibi olmalıdır ve elbette yaşanan olaylar karşısında değişmemesi gerektiğini söylemeye gerek yoktur.
gökten tüm gece kar yağdı. sabah karşı toprak şifa bulacak. sabaha karşı karın altından utangaç sineglazka*, uzun belikleriyle yeniden çıkacak; tamamen şaşkın, yeni; tamamen yeni baştan: yalnızca sabaha dek yaşaması gerek.
sabah. mavi kar, çizme izleriyle tamamen kirlenmiş.
* sineglazka: (mavi gözlü). rus halk masalında tüm zenginlikleri, ihtişamı geri çevirerek ve zorluklara karşı direnerek aşkını korumayı başarmış kadın kahramanın adıdır.
şüphe
jorge luis borges: şüphe, zekanın isimlerinden biridir.
william blake: bir adamın iyi ya da kötü olması beni ilgilendirmez; beni tek ilgilendiren,onun bir bilge mi yoksa bir aptal mı olduğudur. gidin, kutsallığınızdan sıyrılın ve zekaya bürünün.
bertrand russell: günümüzde dünyanın sorunlarının temel nedeni, aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken, zekilerin şüpheyle dolu olmasıdır.
alfred tennyson: inanın bana, dürüst şüphenin içinde, öğretilerin yarısında olduğundan daha fazla inanç vardır.
aleister crowley: inançla uyudum ve kollarımın arasında bir cesetle uyandım. tüm gece şüpheyle içtim ve dans ettim ve sabah yanımda bir bakireyle uyandım.
descartes: dubito ergo cogito, cogito ergo sum. şüpheleniyorum, o halde düşünüyorum; düşünüyorum, o halde varım.
robert browning: en çok bilen, en çok şüphe edendir.
francis bacon: bir adam kesinlikle emin olduğu şeyler üzerinden yola çıkarsa yolculuğu şüpheyle sonuçlanır; fakat şüphelerle yola koyulmayı kabullenmişse kesin sonuçlara ulaşması mümkündür.
peter ustinov: inançlar insanları birbirinden ayırır. şüphe onları bir araya getirir.
federico fellini: birçok insan gibi ben de dinsizim ve akıntıyla sürüklenen küçük bir teknede oturuyorum. kendi yükümlülüğüm olan şüphelerle yaşıyorum. bunun asil bir yönü olduğunu düşünüyorum, yine de çabalamaya devam etmenin.
thomas henry huxley: kuşkuculuk en yüksek erdem ve kör inanç en affedilmez günahtır.
william blake: bir adamın iyi ya da kötü olması beni ilgilendirmez; beni tek ilgilendiren,onun bir bilge mi yoksa bir aptal mı olduğudur. gidin, kutsallığınızdan sıyrılın ve zekaya bürünün.
bertrand russell: günümüzde dünyanın sorunlarının temel nedeni, aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken, zekilerin şüpheyle dolu olmasıdır.
alfred tennyson: inanın bana, dürüst şüphenin içinde, öğretilerin yarısında olduğundan daha fazla inanç vardır.
aleister crowley: inançla uyudum ve kollarımın arasında bir cesetle uyandım. tüm gece şüpheyle içtim ve dans ettim ve sabah yanımda bir bakireyle uyandım.
descartes: dubito ergo cogito, cogito ergo sum. şüpheleniyorum, o halde düşünüyorum; düşünüyorum, o halde varım.
robert browning: en çok bilen, en çok şüphe edendir.
francis bacon: bir adam kesinlikle emin olduğu şeyler üzerinden yola çıkarsa yolculuğu şüpheyle sonuçlanır; fakat şüphelerle yola koyulmayı kabullenmişse kesin sonuçlara ulaşması mümkündür.
peter ustinov: inançlar insanları birbirinden ayırır. şüphe onları bir araya getirir.
federico fellini: birçok insan gibi ben de dinsizim ve akıntıyla sürüklenen küçük bir teknede oturuyorum. kendi yükümlülüğüm olan şüphelerle yaşıyorum. bunun asil bir yönü olduğunu düşünüyorum, yine de çabalamaya devam etmenin.
thomas henry huxley: kuşkuculuk en yüksek erdem ve kör inanç en affedilmez günahtır.
3.03.2008
pasifik savaşı
stephane audeguy
ikinci dünya savaşı hemen her yerde sona yaklaşmaktadır. ikinci dünya savaşı'nın sonu başka birçok yerle birlikte, pasifik okyanusu'nu kaplayan binlerce adalar topluluğu üzerinde de cereyan etmektedir; haklı olarak pasifik savaşı olarak adlandırılan şeydir bu; savaşların sonu daha da beterdir, insan kendi kendine bunun hiç bitmeyeceğini söyler, insan içinden her geçen gün için barışın ilk günü olabilirdi diye geçirir.
pasifik savaşı galipler için bile çok geç sona erecek olan o hunhar savaşlardan biridir. insan kaybı muazzamdır. bunun nedeni amerikalıların her bir adanın kontrolünü ellerinde tuttuklarından emin olmak istemeleri ve her adanın bir öncekinden farksız bir kabus olmasıdır. gece boyunca havadan ve denizden topçu ateşiyle taranarak üzerinde gedikler açılan ama gene de insanlık dışı bir direnişi inatla sürdürerek, nüfuz edilemez, geçit vermez bir şekilde orada dikilen bir cangılla çevrili bir sahile şafak sökmeden çıkarma yapmak lazımdır; sahili koşarak geçip sürekli hareket halinde ama görünmeyen düşmanın kumların üzerinde mükemmel seçilen karartıların üzerine her seferinde itinayla tek kurşun attığı cangıla varmak lazımdır. sahiller kısa bile olsa, her şey normandiya'daki gibidir; tek fark, bunun her gün yeniden yaşanmasıdır. aslında hiçbir işe yaramayan, normal zamanlarda üzerinde genel olarak ne yaşanan ne yaşanabilen ama strateji gereği çok değerli, hayati mevzilere dönüşen bir alay toprak parçacığı üzerinde, takımadaların tümünde günlük ve korkunç derecede ölümcül, sayısız küçük normandiya çıkarması vardır. birlik ilk ağaç sırasının arkasına sığınmayı başardığında artık orada kimse kalmamıştır: japonlar adanın içlerine doğru çekilmişledir. o zaman kör bombardıman atışlarına yeniden başlanır; sahilde havan topları gümbürderken, denizden gelen top mermileri ıslık çalıp uzaklarda patlamaktadır. abd ilerlemektedir; bu onların temel özellikleridir, ilerlerler, oraya varmayı hep başarırlar. amerikalılar küçük kara böcekler gibi her yere düşerler; almanya'ya da, buraya da; ama abd daima ilerler.
bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir savaş; amerikalılar japonlarla savaşırken, pearl harbour'da bile bu kadar yakından görmemişlerdi birbirlerini. düşününce, komşu olmayan bu ülkelerin çatışmasında delice bir şeyler var, doğal olmayan bir şeyler. ama bu savaşın sonu diğerlerine benzemiyor. mesela, japonlar herhangi bir savaşta, nicelik ve nitelik olarak geri durumda bulunan herhangi bir ordunun yapacağı gibi görünüşte geri çekilmiş. ama japonlar yeniden toparlanma düşüncesiyle, güçlerini yeniden toplayıp bir karşı atağa geçme düşüncesiyle geri çekilmiyor ya da çekilemiyorlar; geri çekilmelerinin nedeni postu kurtarmak da değil. onlar bu mücadelenin sona erebileceği fikrini dahi çoktan bir kenara atmışlar. japonlar baştan beri kaybedeceklerini, kaybettiklerini biliyorlar. bu yüzden olabildiğince uzun süre, biraz daha içerlerde yenilmek için, çok uzaklardan gelen bu besili askerlerden biraz daha fazlasını ölüme çekmek için geri çekiliyorlar. savaştan sonra galiplerin de kendilerini yenik düşmüş, perişan hissetmeleri için kurban sayısının kabarık olmasını istiyorlar.
pasifik'teki japonlar canlarını kurtarma peşinde değiller; vatanlarının yok olacağını düşünüyorlar. bunu görmeye can mı dayanır? madem artık zaferlerini engellemek olanaksız; o zaman düşmanı mağlup ettiklerinden mahrum bırakmak da bir şey. çünkü bütün uygarlıklar içinde abd mağlup ettiklerine ihtiyaç duyan tek uygarlık. amerika'nın bu umutsuz japonlara, sefalet içindeki, acılar çekmiş alman ve italyanlara ihtiyacı var, utanç içindeki fransızlara ve belçikalılara ihtiyacı var; tıpkı onları yedirip içirmek, kendilerini toparlamalarına yardım etmek, onlara borç para vermek, onlara satmak, onlardan almak için, anne ve babasının bunadığını hayal eden sevecen ve kaçık bir oğul gibi onlara ihtiyacı var. aynı anda yaşlı avrupa'da bu bakımdan her şey yolunda gitmektedir; işler düzelmektedir. ve çok yakında işgal kuvvetleri için, japonya'yı oluşturan büyük adalarda her şey yoluna girecektir. ama burada, pasifik savaşı'nda şimdilik dehşetin sonu gelmemekte, ölüm ayak diremektedir. yaralanan japonlar üzerlerine fünyesi çekilmiş, patlamaya hazır bir el bombası yerleştirirler. amerikan askerleri onları aramaya geldiğinde bombalar patlar. amerikan genelkurmayı artık hiçbir düşman cesedine dokunulmaması için talimat verir. savaş alanında çok çabuk çalışılır ve mümkün olduğu kadar uzaklarda bütün yaralıların işi bitirilir. benzer nedenlerle, teslim olan herkesin öldürülmesine de alışılır. hala sivil halkın yaşamakta olduğu tek tük birkaç adada, japon kadınları kendilerini kollarında çocuklarıyla küçük yalıyarların tepesinden atar ve görenin asla unutamayacağı ıslak, boğuk, dayanılmaz bir paçavra yığını halinde ezilirler.
bu sırada abd ordusu, sonunda takımadaların her bir noktasındaki son direnişçilerin etrafını sarmayı her yerde ve daima başarır. bazen ağaçlarla kaplı bir dağın yamacında, bazen haritada yeri olmayan bir vadide. ama son bir engele daha toslarlar: temkinli japonlar sığınaklar yapmışlardır. bunları ele geçirmek çok zordur; çünkü etrafları çepeçevre mayın döşelidir; çünkü bu sığınaklara giden bütün tüneller dirsek yapmıştır ve her dönemecin bedeli ağır olmaktadır. en iyi durumda, savaşan birimin bünyesinde bir alev makinesiyle donanmış bir uzmanın bulunmasıdır. bu uzman ancak güvence altına alınmışsa bir pozisyona yaklaşmasına izin verilmekte ve bu da günlerce sürmektedir. bu uzmanın hayatını tehlikeye atmak söz konusu olamaz. elbette, alev makinesinin kullanılması hiç de karmaşık değildir ve yeni öğrenen dikkatli biri bunu bir saat sonra kullanabilir. ama öldürecekleri insanlara 5 metreden az yaklaşabilecek, onların yüzünü ve dehşetini görmeye dayanabilecek ve gene de bu cehennem ateşini püskürten kola basabilecek olanların sayısı çok azdır. bu tip adamlar kıymetlidir ve pasifik savaşı'nda bütün birimler böyle birini istemişlerdir.
temmuz 1945 sonunda amerikan genelkurmayı bir hesap yapar: pasifik'teki küçük adalarda her gün 1200 amerikan askeri ölmektedir. bu, öngörülenin açık farkla üstündedir. bu, amerikan kamuoyu için tahammülün çok üstündedir. üstelik, avrupa cephesinde barış hemen hemen sağlanmışken. askeri dille söylenirse, yaralı oranı da çok düşündürücüdür. amerikan ordusu bu tipte bir operasyonda hiç bu kadar yüksek bir sayıya ulaşmamıştır. aslında genelkurmayı dehşete düşüren ölüler değil, bu yaralılardır. çünkü yaralılar korkunç derecede rahatsızlık vericidir. bir ölünün defnedilmesi ya da cephe gerisine sevk edilmesi için bir-iki saatliğine iki canlı kişi seferber olur. bir yaralıysa, doğrudan ya da dolaylı olarak 5 askeri seferber eder; üstelik belirsiz bir süre ve sonu belirsiz bir durum için.
1945 temmuz ayı sonunda ilgili bütün amerikan otoriteleri aynı görüşte birleştiler: pasifik savaşı hemen sona ermeliydi.
japonya'dan binlerce kilometre uzaklıkta, new mexico askeri üssü'nde amerikan ordusu hazırdır. manhattan projesi'ne son bir el atar. manhattan projesi dünün işi değildir; yıllardan beridir sadece birleşik devletler'den değil, avrupa'nın her yerinden zamanın en iyi bilim adamlarını bir araya getiren bir projedir: pek çok yahudi fizikçi de vardır bu işte, kendilerine atlantik'in karşı tarafında onları yurtlarından kovan, arkadaşlarını hapse atan, ailelerini öldüren diktatörü zararsız hale getirecek bir araştırma projesine dahil oldukları söylenmiştir. yahudi bilim adamları ve diğerleri hummalı bir şekilde çalışırlar. ordu onlara hitler'in fırlatmak üzere olduğu, belki de nihai silah olacak v1 ve v2 füzelerinden bahsetmeye başladığında çalışmalarını daha da hızlandırırlar. sonuçta o nihai silahı icat eden, iyi tarafta olan onlardır; silah 1944'te operasyona hazırdır; kimse bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güçlü bir icat üzerinde bu kadar süratle çalışmamıştır. amerikan genelkurmayı bütün ekibe şükranlarını bildirir ve sscb üzerine fırlatma olanaklarını araştırmaya koyulur. genelkurmay onu almanya'da kullanmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştir. yahudi olanı, olmayanıyla bütün bilim adamları büyük bir hayal kırıklığına uğrar. hala anlamamışlardır.
temmuz 1945'te yeni tipte bir bomba çoktan hazır durumdadır. hatta hedefler bile saptanalı çok uzun zaman olmuştur. karar modern bir demokrasinin gerektirdiği her türlü kurala uygun olarak alınır. başlangıçta, politikacılarla askerlerin bir arada bulunduğu bir danışma komitesi çeşitli şehirler arasından seçim yapar. kyoto, nagasaki ve niigata şehirleri, kokura ve hiroşima şehirleri. kyoto konusunda sivillerden bir uzman tarihi anıtlar nedeniyle itiraz etmiştir; kyoto'dan vazgeçilir. diğer dört şehrin bulunduğu liste hava kuvvetlerine iletilir; nihai seçime lojistik ölçütlere göre, olabildiğince geç karar verilecektir. ilk atom bombasının gerçek bir şehir üzerine atılmasının sonuçlarının değerlendirilmesiyle görevli teknik ekipler hava kuvvetleri genelkurmayı'na son anda özel bir dilekçe sunarlar: tahribatın sonuçlarını en iyi şekilde ölçmeyi istediklerinden, hiçbir klasik bombardımanla zarar görmemiş sağlam şehirlerin hedef alınması arzusunu dile getirmektedirler. bu yüzden, kokura ve niigata, nagasaki ve hiroşima şehirleri, 1945 ağustos ayı başına kadar tepelerinde birkaç ay hiçbir amerikan bombardıman uçağı görünmediği için, kendilerini şanslı sayarlar. değerlendirmeyle görevli teknik ekip aynı fırsatta bir dileğini daha dile getirir: şehirlerin çukur bir bölgede yer almasını istemektedirler; böylece patlamanın yarattığı basınç daha iyi görülebilecek, daha kolay modelize edilip incelenebilecektir. hava kuvvetleri genelkurmayı hiçbir sakınca görmez.
neden 1945'te japonya'ya üst üste 2 bomba atıldı diye kendinize sordunuz mu hiç? neden hiroşima ve sonra nagasaki? neden 6 ağustos'ta bir bomba, 9'unda ikinci bir bomba daha? neden sadece bir tane değil? atom bombasının nasıl atıldığını ilk kez dinleyen çocuklar hariç, kimsenin sormadığı bir soru bu ve çocuklar o soruyu sormakta haklılar. ama onlara cevap verilmiyor; çoğu zaman cehaletten; çünkü bu sorunun cevabını bulmak için gerçekten de uzun süre araştırmak lazım: abd 2 tip atom bombası yapmıştı ve bunların denenmesi için de iki şehir lazımdı.
6 ağustos 1945 günü sabah yediye doğru kokura, niigata ve hiroşima şehirlerinin semalarında bir amerikan keşif uçağı uçmaktadır. uçak ilk iki şehirden görülmez ve duyulmaz; çünkü bulut tavanı son derece alçaktır; yani küçük uçak kimseyi ürkütmez. saat yediyi çeyrek geçe hiroşima üzerinde uçarken hava açıktır, hiçbir esinti yoktur, çoktan uyanmış olan halk onu görür ama fazla endişelenmez: bu bir bombardıman uçağı değildir ki. üstelik, bu hafif uçak üç günde üç defadır gidip gelmektedir; bazı askerlerin korktuğu gibi, arkadan ona eşlik eden bir ağır bombardıman ekibi de olmamıştır hiç. onun hiroşima semalarından geçişini görmek için oldukça erken kalkan sivil halk, doğuda pasifik cephesinde kendileri kadar şanslı olmayan kardeşlerini düşünürler. bu savaşta kaybettikleri herkesi düşünürler. artık devlet radyosunun zafer dolu haberlerine inanmamayı öğrenmişlerdir. küçük uçak bir arı vızıltısı içinde çabucak uzaklaşır; hayat devam etmektedir, güneş sabahki sisi çoktan dağıtmıştır, bütün şehir uyanmaktadır. bu hoş gri-mavi renkteki meteoroloji keşif uçağı üç günden beri bulutsuz bir şehir aramaktadır. şimdi bir tane bulmuştur. gerekli bilgileri derhal kumanda merkezine iletir, sonra mümkün olduğunca süratle üssüne geri döner.
bir saat sonra, hiroşima üzerinde ikinci bir uçak süzülmektedir. bu bir bombardıman uçağıdır. çok yüksekten uçmaktadır; kendisi görülmese de, sesi duyulmaktadır. sivil halk gözlerini yukarı kaldırır ama gökyüzü boştur. askerler hayret içindedir. bu tip uçaklar asla yalnız hareket etmezler. biraz daha fazla endişeye kapılanlar dakikalarca bir bombardıman ya da bir filo uğultusu kollayarak soluklarını tutarlar. ama gelen giden yoktur; radyosu arıza yapan ve muhtemelen küçük uçağın aradığı, yolunu şaşırmış bir pilot olmalıdır bu. sivil savunma alarm verilmemesi kararını alır. ve birden, sanki uçak bir anda yok olmuş gibi, gürültü uzaklaşır. bunun nedeni, bombardıman uçağının kanadı üzerinde şiddetle dönmesi ve yükseklerdeki rüzgarın pervanelerin gürültüsünü denize doğru taşımasıdır. görev tamamlanmıştır: uçak 4 tonluk tek bir bombayı fırlatmıştır. bomba yere inecek biçimde tasarlanmamıştır: neredeyse dimdik çok sayıda paraşütle hızı azaltılmaya çalışılır; çünkü azami etkili olabilmesi için, hedefe 600 metre kala patlamasının uygun olacağı hesaplanmıştır. b52 tipi bombardıman uçağının yükünü boşaltmasının hemen ardından yavaş yavaş şehre doğru inen o küçük parlak noktayı, varsa eğer fark edenler için muhakkak ki tuhaf bir an olmuştur; sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi uzayan o anlardan biri; eğer yaşamış iseler, bu birkaç erkek ve kadının, insanoğlunun yüzyıllardır görmediği bir durumda bulunduğu biricik bir an olmuştur; amerikan yerlilerinin yarı at, yarı insan muhteşem atlıların üzerlerine doğrulttukları tüfek namlularına bakarken yaşamış olabilecekleri gibi bir an; insanı tanımayı öğrenmemiş av hayvanlarının yaşadığı gibi bir an. bu, demir ve ateş yüzyılında bulutsuz bir göğün sessizliğinde aşağı inmekte olan o parlak nokta hariç, zamanı ve uzamı yutmuşa benzeyen eşsiz bir andır. daha sonra bu an mutlak unutuluş içinde kaybolup gidiyor; çünkü atom bombası tam olarak genelkurmay'ın öngördüğü yükseklikte patlamıştır.
ikinci dünya savaşı hemen her yerde sona yaklaşmaktadır. ikinci dünya savaşı'nın sonu başka birçok yerle birlikte, pasifik okyanusu'nu kaplayan binlerce adalar topluluğu üzerinde de cereyan etmektedir; haklı olarak pasifik savaşı olarak adlandırılan şeydir bu; savaşların sonu daha da beterdir, insan kendi kendine bunun hiç bitmeyeceğini söyler, insan içinden her geçen gün için barışın ilk günü olabilirdi diye geçirir.pasifik savaşı galipler için bile çok geç sona erecek olan o hunhar savaşlardan biridir. insan kaybı muazzamdır. bunun nedeni amerikalıların her bir adanın kontrolünü ellerinde tuttuklarından emin olmak istemeleri ve her adanın bir öncekinden farksız bir kabus olmasıdır. gece boyunca havadan ve denizden topçu ateşiyle taranarak üzerinde gedikler açılan ama gene de insanlık dışı bir direnişi inatla sürdürerek, nüfuz edilemez, geçit vermez bir şekilde orada dikilen bir cangılla çevrili bir sahile şafak sökmeden çıkarma yapmak lazımdır; sahili koşarak geçip sürekli hareket halinde ama görünmeyen düşmanın kumların üzerinde mükemmel seçilen karartıların üzerine her seferinde itinayla tek kurşun attığı cangıla varmak lazımdır. sahiller kısa bile olsa, her şey normandiya'daki gibidir; tek fark, bunun her gün yeniden yaşanmasıdır. aslında hiçbir işe yaramayan, normal zamanlarda üzerinde genel olarak ne yaşanan ne yaşanabilen ama strateji gereği çok değerli, hayati mevzilere dönüşen bir alay toprak parçacığı üzerinde, takımadaların tümünde günlük ve korkunç derecede ölümcül, sayısız küçük normandiya çıkarması vardır. birlik ilk ağaç sırasının arkasına sığınmayı başardığında artık orada kimse kalmamıştır: japonlar adanın içlerine doğru çekilmişledir. o zaman kör bombardıman atışlarına yeniden başlanır; sahilde havan topları gümbürderken, denizden gelen top mermileri ıslık çalıp uzaklarda patlamaktadır. abd ilerlemektedir; bu onların temel özellikleridir, ilerlerler, oraya varmayı hep başarırlar. amerikalılar küçük kara böcekler gibi her yere düşerler; almanya'ya da, buraya da; ama abd daima ilerler.
bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir savaş; amerikalılar japonlarla savaşırken, pearl harbour'da bile bu kadar yakından görmemişlerdi birbirlerini. düşününce, komşu olmayan bu ülkelerin çatışmasında delice bir şeyler var, doğal olmayan bir şeyler. ama bu savaşın sonu diğerlerine benzemiyor. mesela, japonlar herhangi bir savaşta, nicelik ve nitelik olarak geri durumda bulunan herhangi bir ordunun yapacağı gibi görünüşte geri çekilmiş. ama japonlar yeniden toparlanma düşüncesiyle, güçlerini yeniden toplayıp bir karşı atağa geçme düşüncesiyle geri çekilmiyor ya da çekilemiyorlar; geri çekilmelerinin nedeni postu kurtarmak da değil. onlar bu mücadelenin sona erebileceği fikrini dahi çoktan bir kenara atmışlar. japonlar baştan beri kaybedeceklerini, kaybettiklerini biliyorlar. bu yüzden olabildiğince uzun süre, biraz daha içerlerde yenilmek için, çok uzaklardan gelen bu besili askerlerden biraz daha fazlasını ölüme çekmek için geri çekiliyorlar. savaştan sonra galiplerin de kendilerini yenik düşmüş, perişan hissetmeleri için kurban sayısının kabarık olmasını istiyorlar.
pasifik'teki japonlar canlarını kurtarma peşinde değiller; vatanlarının yok olacağını düşünüyorlar. bunu görmeye can mı dayanır? madem artık zaferlerini engellemek olanaksız; o zaman düşmanı mağlup ettiklerinden mahrum bırakmak da bir şey. çünkü bütün uygarlıklar içinde abd mağlup ettiklerine ihtiyaç duyan tek uygarlık. amerika'nın bu umutsuz japonlara, sefalet içindeki, acılar çekmiş alman ve italyanlara ihtiyacı var, utanç içindeki fransızlara ve belçikalılara ihtiyacı var; tıpkı onları yedirip içirmek, kendilerini toparlamalarına yardım etmek, onlara borç para vermek, onlara satmak, onlardan almak için, anne ve babasının bunadığını hayal eden sevecen ve kaçık bir oğul gibi onlara ihtiyacı var. aynı anda yaşlı avrupa'da bu bakımdan her şey yolunda gitmektedir; işler düzelmektedir. ve çok yakında işgal kuvvetleri için, japonya'yı oluşturan büyük adalarda her şey yoluna girecektir. ama burada, pasifik savaşı'nda şimdilik dehşetin sonu gelmemekte, ölüm ayak diremektedir. yaralanan japonlar üzerlerine fünyesi çekilmiş, patlamaya hazır bir el bombası yerleştirirler. amerikan askerleri onları aramaya geldiğinde bombalar patlar. amerikan genelkurmayı artık hiçbir düşman cesedine dokunulmaması için talimat verir. savaş alanında çok çabuk çalışılır ve mümkün olduğu kadar uzaklarda bütün yaralıların işi bitirilir. benzer nedenlerle, teslim olan herkesin öldürülmesine de alışılır. hala sivil halkın yaşamakta olduğu tek tük birkaç adada, japon kadınları kendilerini kollarında çocuklarıyla küçük yalıyarların tepesinden atar ve görenin asla unutamayacağı ıslak, boğuk, dayanılmaz bir paçavra yığını halinde ezilirler.
bu sırada abd ordusu, sonunda takımadaların her bir noktasındaki son direnişçilerin etrafını sarmayı her yerde ve daima başarır. bazen ağaçlarla kaplı bir dağın yamacında, bazen haritada yeri olmayan bir vadide. ama son bir engele daha toslarlar: temkinli japonlar sığınaklar yapmışlardır. bunları ele geçirmek çok zordur; çünkü etrafları çepeçevre mayın döşelidir; çünkü bu sığınaklara giden bütün tüneller dirsek yapmıştır ve her dönemecin bedeli ağır olmaktadır. en iyi durumda, savaşan birimin bünyesinde bir alev makinesiyle donanmış bir uzmanın bulunmasıdır. bu uzman ancak güvence altına alınmışsa bir pozisyona yaklaşmasına izin verilmekte ve bu da günlerce sürmektedir. bu uzmanın hayatını tehlikeye atmak söz konusu olamaz. elbette, alev makinesinin kullanılması hiç de karmaşık değildir ve yeni öğrenen dikkatli biri bunu bir saat sonra kullanabilir. ama öldürecekleri insanlara 5 metreden az yaklaşabilecek, onların yüzünü ve dehşetini görmeye dayanabilecek ve gene de bu cehennem ateşini püskürten kola basabilecek olanların sayısı çok azdır. bu tip adamlar kıymetlidir ve pasifik savaşı'nda bütün birimler böyle birini istemişlerdir.
temmuz 1945 sonunda amerikan genelkurmayı bir hesap yapar: pasifik'teki küçük adalarda her gün 1200 amerikan askeri ölmektedir. bu, öngörülenin açık farkla üstündedir. bu, amerikan kamuoyu için tahammülün çok üstündedir. üstelik, avrupa cephesinde barış hemen hemen sağlanmışken. askeri dille söylenirse, yaralı oranı da çok düşündürücüdür. amerikan ordusu bu tipte bir operasyonda hiç bu kadar yüksek bir sayıya ulaşmamıştır. aslında genelkurmayı dehşete düşüren ölüler değil, bu yaralılardır. çünkü yaralılar korkunç derecede rahatsızlık vericidir. bir ölünün defnedilmesi ya da cephe gerisine sevk edilmesi için bir-iki saatliğine iki canlı kişi seferber olur. bir yaralıysa, doğrudan ya da dolaylı olarak 5 askeri seferber eder; üstelik belirsiz bir süre ve sonu belirsiz bir durum için.
1945 temmuz ayı sonunda ilgili bütün amerikan otoriteleri aynı görüşte birleştiler: pasifik savaşı hemen sona ermeliydi.
japonya'dan binlerce kilometre uzaklıkta, new mexico askeri üssü'nde amerikan ordusu hazırdır. manhattan projesi'ne son bir el atar. manhattan projesi dünün işi değildir; yıllardan beridir sadece birleşik devletler'den değil, avrupa'nın her yerinden zamanın en iyi bilim adamlarını bir araya getiren bir projedir: pek çok yahudi fizikçi de vardır bu işte, kendilerine atlantik'in karşı tarafında onları yurtlarından kovan, arkadaşlarını hapse atan, ailelerini öldüren diktatörü zararsız hale getirecek bir araştırma projesine dahil oldukları söylenmiştir. yahudi bilim adamları ve diğerleri hummalı bir şekilde çalışırlar. ordu onlara hitler'in fırlatmak üzere olduğu, belki de nihai silah olacak v1 ve v2 füzelerinden bahsetmeye başladığında çalışmalarını daha da hızlandırırlar. sonuçta o nihai silahı icat eden, iyi tarafta olan onlardır; silah 1944'te operasyona hazırdır; kimse bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güçlü bir icat üzerinde bu kadar süratle çalışmamıştır. amerikan genelkurmayı bütün ekibe şükranlarını bildirir ve sscb üzerine fırlatma olanaklarını araştırmaya koyulur. genelkurmay onu almanya'da kullanmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştir. yahudi olanı, olmayanıyla bütün bilim adamları büyük bir hayal kırıklığına uğrar. hala anlamamışlardır.
temmuz 1945'te yeni tipte bir bomba çoktan hazır durumdadır. hatta hedefler bile saptanalı çok uzun zaman olmuştur. karar modern bir demokrasinin gerektirdiği her türlü kurala uygun olarak alınır. başlangıçta, politikacılarla askerlerin bir arada bulunduğu bir danışma komitesi çeşitli şehirler arasından seçim yapar. kyoto, nagasaki ve niigata şehirleri, kokura ve hiroşima şehirleri. kyoto konusunda sivillerden bir uzman tarihi anıtlar nedeniyle itiraz etmiştir; kyoto'dan vazgeçilir. diğer dört şehrin bulunduğu liste hava kuvvetlerine iletilir; nihai seçime lojistik ölçütlere göre, olabildiğince geç karar verilecektir. ilk atom bombasının gerçek bir şehir üzerine atılmasının sonuçlarının değerlendirilmesiyle görevli teknik ekipler hava kuvvetleri genelkurmayı'na son anda özel bir dilekçe sunarlar: tahribatın sonuçlarını en iyi şekilde ölçmeyi istediklerinden, hiçbir klasik bombardımanla zarar görmemiş sağlam şehirlerin hedef alınması arzusunu dile getirmektedirler. bu yüzden, kokura ve niigata, nagasaki ve hiroşima şehirleri, 1945 ağustos ayı başına kadar tepelerinde birkaç ay hiçbir amerikan bombardıman uçağı görünmediği için, kendilerini şanslı sayarlar. değerlendirmeyle görevli teknik ekip aynı fırsatta bir dileğini daha dile getirir: şehirlerin çukur bir bölgede yer almasını istemektedirler; böylece patlamanın yarattığı basınç daha iyi görülebilecek, daha kolay modelize edilip incelenebilecektir. hava kuvvetleri genelkurmayı hiçbir sakınca görmez.
neden 1945'te japonya'ya üst üste 2 bomba atıldı diye kendinize sordunuz mu hiç? neden hiroşima ve sonra nagasaki? neden 6 ağustos'ta bir bomba, 9'unda ikinci bir bomba daha? neden sadece bir tane değil? atom bombasının nasıl atıldığını ilk kez dinleyen çocuklar hariç, kimsenin sormadığı bir soru bu ve çocuklar o soruyu sormakta haklılar. ama onlara cevap verilmiyor; çoğu zaman cehaletten; çünkü bu sorunun cevabını bulmak için gerçekten de uzun süre araştırmak lazım: abd 2 tip atom bombası yapmıştı ve bunların denenmesi için de iki şehir lazımdı.
6 ağustos 1945 günü sabah yediye doğru kokura, niigata ve hiroşima şehirlerinin semalarında bir amerikan keşif uçağı uçmaktadır. uçak ilk iki şehirden görülmez ve duyulmaz; çünkü bulut tavanı son derece alçaktır; yani küçük uçak kimseyi ürkütmez. saat yediyi çeyrek geçe hiroşima üzerinde uçarken hava açıktır, hiçbir esinti yoktur, çoktan uyanmış olan halk onu görür ama fazla endişelenmez: bu bir bombardıman uçağı değildir ki. üstelik, bu hafif uçak üç günde üç defadır gidip gelmektedir; bazı askerlerin korktuğu gibi, arkadan ona eşlik eden bir ağır bombardıman ekibi de olmamıştır hiç. onun hiroşima semalarından geçişini görmek için oldukça erken kalkan sivil halk, doğuda pasifik cephesinde kendileri kadar şanslı olmayan kardeşlerini düşünürler. bu savaşta kaybettikleri herkesi düşünürler. artık devlet radyosunun zafer dolu haberlerine inanmamayı öğrenmişlerdir. küçük uçak bir arı vızıltısı içinde çabucak uzaklaşır; hayat devam etmektedir, güneş sabahki sisi çoktan dağıtmıştır, bütün şehir uyanmaktadır. bu hoş gri-mavi renkteki meteoroloji keşif uçağı üç günden beri bulutsuz bir şehir aramaktadır. şimdi bir tane bulmuştur. gerekli bilgileri derhal kumanda merkezine iletir, sonra mümkün olduğunca süratle üssüne geri döner.
bir saat sonra, hiroşima üzerinde ikinci bir uçak süzülmektedir. bu bir bombardıman uçağıdır. çok yüksekten uçmaktadır; kendisi görülmese de, sesi duyulmaktadır. sivil halk gözlerini yukarı kaldırır ama gökyüzü boştur. askerler hayret içindedir. bu tip uçaklar asla yalnız hareket etmezler. biraz daha fazla endişeye kapılanlar dakikalarca bir bombardıman ya da bir filo uğultusu kollayarak soluklarını tutarlar. ama gelen giden yoktur; radyosu arıza yapan ve muhtemelen küçük uçağın aradığı, yolunu şaşırmış bir pilot olmalıdır bu. sivil savunma alarm verilmemesi kararını alır. ve birden, sanki uçak bir anda yok olmuş gibi, gürültü uzaklaşır. bunun nedeni, bombardıman uçağının kanadı üzerinde şiddetle dönmesi ve yükseklerdeki rüzgarın pervanelerin gürültüsünü denize doğru taşımasıdır. görev tamamlanmıştır: uçak 4 tonluk tek bir bombayı fırlatmıştır. bomba yere inecek biçimde tasarlanmamıştır: neredeyse dimdik çok sayıda paraşütle hızı azaltılmaya çalışılır; çünkü azami etkili olabilmesi için, hedefe 600 metre kala patlamasının uygun olacağı hesaplanmıştır. b52 tipi bombardıman uçağının yükünü boşaltmasının hemen ardından yavaş yavaş şehre doğru inen o küçük parlak noktayı, varsa eğer fark edenler için muhakkak ki tuhaf bir an olmuştur; sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi uzayan o anlardan biri; eğer yaşamış iseler, bu birkaç erkek ve kadının, insanoğlunun yüzyıllardır görmediği bir durumda bulunduğu biricik bir an olmuştur; amerikan yerlilerinin yarı at, yarı insan muhteşem atlıların üzerlerine doğrulttukları tüfek namlularına bakarken yaşamış olabilecekleri gibi bir an; insanı tanımayı öğrenmemiş av hayvanlarının yaşadığı gibi bir an. bu, demir ve ateş yüzyılında bulutsuz bir göğün sessizliğinde aşağı inmekte olan o parlak nokta hariç, zamanı ve uzamı yutmuşa benzeyen eşsiz bir andır. daha sonra bu an mutlak unutuluş içinde kaybolup gidiyor; çünkü atom bombası tam olarak genelkurmay'ın öngördüğü yükseklikte patlamıştır.
endülüs şalı
elsa morante
yuvasını korkunç kayalıklar üstüne
kara kumlar arasına kuran
bu yabanıl tepeler üstünde ne bitki sapları
ne de sesleri başka ailelerin
yalnızca yıkımın yankıları patlıyor orada, açıklardan
su çevrileri ve çanlı şamandıralar üstünde
ama o, sevecenlik dolu
sevgili yumurtalarını koruyan kıskanç kanatları
altında çıplak ürpertisini dinliyor
öteki yavrularının kanatçıklarının
başkaca bir şey bilmez dingin duyguları onun
oradan
yarın
büyük, beyaz ve yayılmış
kanatlı çocuksu bir sürü
uçuracak cennet ülkelerine doğru
2.03.2008
27 mayıs
şaban iba
cemal gürsel, 3 mayıs 1959'da önce mecburi izne ayrıldı ve sonra da yaş haddinden emekli edildi. bunun üzerine msb ethem, menderes'e bir muhtıra/mektup verdi. "aziz vekilim" diye başlayan mektup ülkedeki gelişmeleri özetledikten sonra acilen alınması gereken tedbirleri 13 madde halinde sıralıyordu.
bu maddelerden bazıları şöyleydi:
- cumhurbaşkanı istifa etmelidir. çünkü bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında memlekette umumi bir kanaat vardır.
- tutuklu gazeteciler bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
- vatandaşın hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.
- din istismarcılığından vazgeçilmelidir.
bu, cumhuriyet döneminin ilk muhtırasıydı. hükümet tarafından pek ciddiye alınmadı.
güney kore başkanı syngman rhee, cia tarafından düzenlenen bir darbe ile 27 mayıs'tan kısa bir süre önce düşürülmüştü.
ismet inönü: "şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru bir haktır. bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam."
süreç: üniversitelerde, kızılay meydanında öğrenci gösterileri, polisin öğrencilere kurşun sıkması, ölenler ve yaralananların olması, sıkıyönetim ilan edilmesi ve hükümeti protesto için yürüyenlere kara harp okulu öğrencilerinin de katılması, 2-3 bin kişilik subay ve harbiyeli öğrencinin çankaya'ya doğru yürümesi, yürüyüşe garnizon komutanı tuğgeneral sıtkı ulay, harp okulu alay komutanı mücteba özden ve veteriner tümgeneral burhanettin uluç'un da katılması..
dp hükümeti gelişmeler konusunda hiçbir tedbir almadan meclisi 25 mayıs'ta tatile soktu. bu aşamada dp hükümeti sanki kaderine boyun eğercesine askeri müdahaleyi beklemeye başlıyordu.
27 mayıs 1960 sabahı silahlı kuvvetler devlet erkini eline geçirdi.
27 mayıs 1960 bildirisi anonsu: sabah askeri marşlar eşliğinde erken yayına giren ankara radyosundan saat 05.25'te "dikkat! dikkat! muhterem vatandaşlar! radyolarınızın başına geçiniz! güvendiğiniz silahlı kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra sizlere hitap edecektir!"
27 mayıs 1960 bildirisi: kurmay albay alparslan türkeş tarafından okundu. "bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla tsk memleketin idaresini eline almıştır."
"bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. nato'ya inanıyoruz ve bağlıyız. cento'ya bağlıyız.." diyen bu bildiri ilişkilerin değişmeyeceği konusunda abd'ye garanti veriyordu. öyle ki, radyoda okunan bu bildiri aynı anda abd büyükelçiliğinin giriş kapısının altından atılıyordu. milli birlik komitesi, sabahın erken saatlerinde abd büyükelçisi f. warren ile görüşerek askeri müdahalenin kesinlikle türkiye'nin müttefiklerine yönelmiş bir hareket olmadığı konusunda garanti veriyordu.
abd dışişleri bakanlığı 30 mayıs'ta yayımladığı bildiriyle yeni hükümeti tanıyan ilk devlet olmuş ve bu bildiride "eskiden olduğu gibi türkiye ile abd arasında yakın ve dostça ilişkilerin sürdürülebileceği ümidi belirtilmişti. başkan eisenhower, cemal gürsel'e yazdığı mektupla ittifaklara bağlılıktan duyduğu memnuniyeti belirtmişti.
ismet inönü de müdahaleyi desteklediğini bildiriyordu.
28 mayıs'ta istanbul üniversitesi anayasa profesörleri askeri müdahalenin hukuki dayanağı olabilecek bir bildiri yayımladılar.
milli birlik komitesi hükümeti, dp milletvekilleri ve yöneticilerini yargılamak için yüksek adalet divanı adlı özel bir mahkeme kurdu. 592 sanık ve 1.068 tanıklı davanın yassıada'da duruşmaları başladı. 43 kişi müebbet hapse mahkum oldu.
15 eylül'de fatin rüştü zorlu ile hasan polatkan, 17 eylül'de de adnan menderes asıldı. celal bayar'ın idam cezası yaş durumundan müebbet hapse çevrildi.
27 mayıs, tc döneminin ilk askeri müdahalesiydi. darbe, orta rütbedeki subaylar tarafından gerçekleştirilmişti.
bu maddelerden bazıları şöyleydi:
- cumhurbaşkanı istifa etmelidir. çünkü bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında memlekette umumi bir kanaat vardır.
- tutuklu gazeteciler bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
- vatandaşın hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.
- din istismarcılığından vazgeçilmelidir.
bu, cumhuriyet döneminin ilk muhtırasıydı. hükümet tarafından pek ciddiye alınmadı.
güney kore başkanı syngman rhee, cia tarafından düzenlenen bir darbe ile 27 mayıs'tan kısa bir süre önce düşürülmüştü.
ismet inönü: "şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru bir haktır. bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam."
süreç: üniversitelerde, kızılay meydanında öğrenci gösterileri, polisin öğrencilere kurşun sıkması, ölenler ve yaralananların olması, sıkıyönetim ilan edilmesi ve hükümeti protesto için yürüyenlere kara harp okulu öğrencilerinin de katılması, 2-3 bin kişilik subay ve harbiyeli öğrencinin çankaya'ya doğru yürümesi, yürüyüşe garnizon komutanı tuğgeneral sıtkı ulay, harp okulu alay komutanı mücteba özden ve veteriner tümgeneral burhanettin uluç'un da katılması..
dp hükümeti gelişmeler konusunda hiçbir tedbir almadan meclisi 25 mayıs'ta tatile soktu. bu aşamada dp hükümeti sanki kaderine boyun eğercesine askeri müdahaleyi beklemeye başlıyordu.
27 mayıs 1960 sabahı silahlı kuvvetler devlet erkini eline geçirdi.
27 mayıs 1960 bildirisi anonsu: sabah askeri marşlar eşliğinde erken yayına giren ankara radyosundan saat 05.25'te "dikkat! dikkat! muhterem vatandaşlar! radyolarınızın başına geçiniz! güvendiğiniz silahlı kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra sizlere hitap edecektir!"
27 mayıs 1960 bildirisi: kurmay albay alparslan türkeş tarafından okundu. "bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla tsk memleketin idaresini eline almıştır."
"bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. nato'ya inanıyoruz ve bağlıyız. cento'ya bağlıyız.." diyen bu bildiri ilişkilerin değişmeyeceği konusunda abd'ye garanti veriyordu. öyle ki, radyoda okunan bu bildiri aynı anda abd büyükelçiliğinin giriş kapısının altından atılıyordu. milli birlik komitesi, sabahın erken saatlerinde abd büyükelçisi f. warren ile görüşerek askeri müdahalenin kesinlikle türkiye'nin müttefiklerine yönelmiş bir hareket olmadığı konusunda garanti veriyordu.
abd dışişleri bakanlığı 30 mayıs'ta yayımladığı bildiriyle yeni hükümeti tanıyan ilk devlet olmuş ve bu bildiride "eskiden olduğu gibi türkiye ile abd arasında yakın ve dostça ilişkilerin sürdürülebileceği ümidi belirtilmişti. başkan eisenhower, cemal gürsel'e yazdığı mektupla ittifaklara bağlılıktan duyduğu memnuniyeti belirtmişti.
ismet inönü de müdahaleyi desteklediğini bildiriyordu.
28 mayıs'ta istanbul üniversitesi anayasa profesörleri askeri müdahalenin hukuki dayanağı olabilecek bir bildiri yayımladılar.
milli birlik komitesi hükümeti, dp milletvekilleri ve yöneticilerini yargılamak için yüksek adalet divanı adlı özel bir mahkeme kurdu. 592 sanık ve 1.068 tanıklı davanın yassıada'da duruşmaları başladı. 43 kişi müebbet hapse mahkum oldu.
15 eylül'de fatin rüştü zorlu ile hasan polatkan, 17 eylül'de de adnan menderes asıldı. celal bayar'ın idam cezası yaş durumundan müebbet hapse çevrildi.
27 mayıs, tc döneminin ilk askeri müdahalesiydi. darbe, orta rütbedeki subaylar tarafından gerçekleştirilmişti.






