19.7.17

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).