14.10.20

tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar

tezer özlü

sevgili leyla'cığım,

buradaki (berlin) türklerin çok büyük sorunları var. hemen hepsi ruh hastası olmuş, politik bilinçleri olanlar dışında. türkler, bu toplum içinde -ne yazık ki- bir yama gibi duruyor. çok acıklı. burada türklerin yoğun olduğu semtlere yalnızca lahmacun ve eskici kültürü getirmişler. soğan, biber ve kıyma kültürü. deniz bile diyor ki: "bu toplumun en fakir kesimini oluşturduktan sonra neden buradalar?" tabii hem türkiye'de, hem burada bu sorunu çözebilmenin tek yolu, kültür ve eğitim. onu da kim gerçekleştirecek? almanlar doğrusu çok uğraşıyor. iyi niyetlileri de çok. kitaplıklar, okumalar, kültür haftaları; ama bakıyorsun, bizimkiler, yemyeşil bir cami kuruyor.

hans peter, sevgi dolu bir insan. bütün istediklerimi yapıyor ve bana doyumsuz sevgisini sunuyor. insanın sevgi özleminin doyurulması o denli başka bir duygu ki..

isviçre'nin en büyük yazarı robert walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956'da ölene dek. bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke. uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl. thomas mann'dan, "edebiyatın emperyalisti" diye söz ediyor. "yalnız korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!" diyor, ne kadar haklı! korkak değiliz ve çok canlıyız.

bir durumun verdiği olguları diğer durum alıp götürüyor. herhangi bir mutluluğu elde etmek için (mutluluk derken, hiç de mutluluktan söz etmiyorum) birçok şeyden feda etmek gerekiyor.

genç kız anıları hep öteki tarafa göçüyor. burada 100 yaşını bulan, 20 yıl bitki gibi yaşayan insanlar var. yoğun yaşayıp ölebilmek de güzel.

dünyanın çelişkileri de tabii ki her bireye yansıyor. yaşam doğal gidişinden çoktan çıktı. bir kentte doğup yaşayan, çalışan ve ölen insanlar giderek azalıyor. herkes başka yerlerde. dünya küçüldü.

bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız. paris, new york gibi kentlerde olsaydık belki başka türlü yaşardık. bilmiyorum. ama istanbul'da da çok derin yaşadığımızı, içten insanlar bulduğumuzu. burada daha iyi algılıyorum.

hans peter bana çok benzeyen bir insan. onunla ilk kez iki insan arasındaki sevgiyi, insandan insana geçen sevgiyi duydum. ama bu da kolay değil. çünkü sevgi de (istersen aşk de), üzücü, yorucu, duyurucu, doyurucu bir olgu. olması güzel; ama belki olmaması daha rahat.

leyla'cığım, türkiye'den umudu kesip burada tutucu orta çağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. ve olayların yoğun birikimi. bir sabah uyandığımda koltuk altımda 2 ceviz, göğsümde 5 cm bir taş parçası buldum. koltuk altı lenflerim kanser demek. bunu kesemezsin ki.. aylarca düşünce ile bunu yenmeye çalıştım. korku ağır bastı. depresyon geçirdim. 20 gün beni yatakta kayışla bağlı tuttular. göğsümdeki rahatsızlığı bile bile bana verdikleri ilaç, kanser için en zararlı ilaç. o kayış içinde 2-3 kere öldüm; ama kendimi dirilttim. oradan çıkıp öteki hastaneye yattım, 5 gün. parça aldılar, en azılı kanser çıktı. şu şansa bak: sinir hastanesinden çıkıp kendini kanserin kucağında buluyorsun. ama depresyon iyi oldu, korkularımı kustum.