29.6.17

nadja

andre breton

ilk günden son güne dek nadja'yı özgür bir deha, havadaki ruhlardan biriymiş gibi gördüm, ki o ruhları ancak bazı büyü uygulamalarıyla kendine anlık da olsa bağlayabilir insan; ancak boyunduruk altına almak olacak şey değildir.

bir zamanlar bana ahmakça, karanlık, heyecan verici bir öykü anlatmışlardı:

adamın biri günün birinde bir otele gelir ve bir oda istediğini söyler. kendisine 35 numara verilir. birkaç dakika sonra adam aşağı iner ve anahtarını otelciye verirken: bağışlayın beni, der, kafa kalmadı bende. izin verirseniz eğer, otele her gelişimde, ismimi söyleyeceğim size: mösyö delouit ve her gelişimde odamın numarasını tekrarlayacaksınız bana. -peki efendim. çok kısa bir süre sonra geri döner, otelcinin oda kapısını aralar: "mösyö delouit." -no. 35-. "teşekkür ederim." bir dakika sonra, sarsım sarsım sarsılan, insandan başka her şeye benzeyen bir adam, giysileri çamura bulanmış, yüzü gözü kan revan içinde, otelciye başvurur: "mösyö delouit." - ne, mösyö delouit mi? bırakın şakayı. az önce yukarı çıktı kendisi-. "bağışlayın, delouit benim. pencereden düştüm az önce. odamın numarası lütfen."

seni henüz şöylesine tanıdığım zamanlar, sana anlatma isteğine kapıldığım öykü buydu. sen ki anımsamayacak halde olan; ancak bir rastlantı eseri bu kitabın başlangıcından haberi olan ve öylesine tam sırasında ve öylesine kararlı bir şekilde söze girmiş olan.. 

kuşkusuz kitabın "bir kapının kanatları gibi apaçık" olmasını istediğimi bana hatırlatmak içindi bu, benimse bu kapıdan senden başkasının girdiğini görmek istemediğimi hatırlatmak içindi. sadece senin girdiğini, senin çıktığını görecektim.

sen ki tüm bu anlattıklarım içinde, "les aubes"a doğru kalkmış elinin üzerine birazcık yağmur düşmüştü. sen ki, aşk üzerine o saçma ve kısaltılamaz cümleyi yazdığım için pişman etmiştin beni, "her türlü sınava açık haliyle" tek aşk. sen ki, beni tüm dinleyenler için, bir kendilik olmamalıydın, bir kadın olmalıydın, sen ki bir kadın olarak, bir kimera olman için, bana yapılan ve yapılmakta olan baskıya rağmen bir hiçtin. sen ki tüm yaptıklarını hayran olunacak biçimde yapar ve bunun görkemli nedenleri, benim için akılsızlığa, deliliğe hiç bulaşmadan, bir yıldırım gibi ölümcül bir biçimde ışıldar ve düşerdi. sen en canlı varlık, sende hiç sınanmamış olanın gücünü tüm keskinliğiyle hissetmem için yolumun üzerine konulmuş olan sen.. kötülüğü sadece kulaktan duymuş olan sen. elbette ideal bir güzelliğe sahip olan sen. her şeyin günün ışımasına indirgediği ve belki de bu nedenle bir daha hiç göremeyeceğim sen..

kendi kendimde bildiğim bu deha aşkını ne yapayım sensiz? onun adına, şurada burada birkaç tanışıklık arayışına girmekten başka bir şey yapamadığım aşkı? dehanın nerede olduğunu bilmekle övünüyorum, neyin nesi bir şey olduğunu bilmekle övünüyorum ve onu diğer büyük coşkularla bağdaşmaya açık görüyorum. dehana körü körüne inanıyorum. eğer şaşırtırsa seni, bu sözcüğü geri alıyorum ama, üzülerek.. o zaman da onu tümüyle nefretliyorum.

deha.. bana bu işaret, bu yıldız altında görünen ve senin yanı başında, sahip olmaktan çıktığım birkaç olası müdahaleciden, daha fazla ne bekleyebilirdim! benim için en yakın biçimlerle özdeşleştin sen ama isteyerek değil, önsezimin birçok imgesiyle de özdeşleştin. nadja bu sonunculardandı, onu benden saklamış olman kadar mükemmel ne olabilir! bütün bildiğim bu kişi özdeşleşmesinin sende bitmiş olmasıydı; çünkü seninle özdeşleşebilecek hiçbir şey yok ve benim için de bu muamma zinciri, senin önünde ebediyen son bulacaktı.

bir muamma değilsin sen benim için. muammaya bana sonsuza dek yüz çevirten sensin. var olduğuna ve var olmayı tek sen bildiğine göre bu kitabın varlığı pek gerekli değildi belki de. onun hakkında başka türlü bir karar verebileceğimi sandım, seni tanımadan önce onu bağlamak istediğim sonucun anısına yapmak istedim bunu. ve yaşantımda birdenbire belirişin, gözümde boş bir iş olmaktan kurtardı onu. bu sonuç gerçek anlamını ve tüm gücünü ancak senin aracılığınla buluyor. zaman zaman bana gülümsediğin gibi, o gözyaşlarından oluşmuş çalıların arkasından gülümsediğin gibi, bana gülümsüyor o. 

"gene aşk bu" diyordun ve daha adaletsiz biçimde şöyle dediğin de oldu: "ya hep ya hiç." bu formülle hiç çelişkiye düşmeyeceğim; kendi kendisine karşı dünyanın savunmasını üzerine alan tutkunun silahı da bu formüldür zaten. fazla fazla, onu bu "hep"in niteliği konusunda sorgulayacağım ve bu konuda, tutku olduğu için, benim sesimi duymayacak halde mi olması gerekirdi diye soracağım. kurbanı olsam bile, onun değişik devinimleri -ağzımdan sözümü çekip alma gücüne sahip olsalar da olmasalar da, var olma hakkımı elimden almaya güçleri yetse de yetmese de- onu tanıma gururundan tümüyle nasıl çekip koparırlardı beni, onun, sadece onun önünde kendime reva gördüğüm aşağılanmadan nasıl çekip koparırlardı?

en gizemli, en katı kararları yüzünden kınamayacağım onu. dünyanın gidişini durdurmayı, kendine verdiği bilmem hangi hayali güç nedeniyle, dünyayı durdurmayı istemek demek olur bu. şu demek olur: "herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır." (hegel)

güzellik karşısında, gerekli olarak belli bir tavır çıkar bundan; burada ancak tutkusal ereklerle ele alındığı açıktır onun. kesinkes, durağan, yani "taşlaşmış düşünün içinde" sıkışıp kalmış bir halde değildir; insanoğlu için, odalıkların gölgesinde, tek bir günü kapsadığı iddiasında olan şu trajedilerin ta diplerinde bir yerde yitip gitmiş, hani neredeyse daha az devingen, yani arkasından, dörtnala, dur duraksız bir koşunun gelmemezlik edemeyeceği şu doludizgin gidişe tabidir; bir başka deyişle, bir kar tanesinden daha şaşkın, daha kararlı, sıkılıp boğulacağı korkusuyla hiç kucaklatmak istemezcesine kendini..

ne devingen ne durağan, seni nasıl gördüysem onu da aynen öyle gördüğüm güzellik.. vakti saati geldiğinde ve belirli bir zaman içinde, görmüş olduğumu gördüğüm gibi, umuyorum, tüm yüreğimle umuyorum gibi geliyor ki, seninle uyum halinde olduğumu söyletecektir o. lyon garında, dur duraksız, olduğu yerde hoplayıp zıplayan, yerinde duramayan bir tren gibidir o; bilirim ki hiçbir zaman terk etmeyecektir garı, terk etmemiştir de. birtakım sarsıntılardan, silkintilerden oluşmuştur, çoğu hiç önemli olmayan sarsıntılardan, ancak bir sarsıntıyı, kimin bir sarsıntısı varsa, denizlemeyle görevli olduklarını bildiğimiz.. o ki, kendime veremeyeceğim tüm önem ondadır.

us, sahip olmadığı hakları oradan buradan alır, mal eder kendine. güzellik, ne devingen ne durağan güzellik. bir sismograf gibi güzel olan insan yüreği. sessizlik krallığı.. kendimle ilgili haberleri almama bir sabah gazetesi yeter de artar bile.
"sizinkinin başlangıcı olan, nefesimin tükenişiyle birlikte. istemiş olsanız, sizin için hiçbir şey olmazdım ben; ya da sadece bir iz. aslanın pençesi bağın göğsünü sıkıyor. pembe daha iyidir karadan ama ikisi uyumludurlar gene de. gizemin karşısında, taştan adam, anla beni. benim efendimsin sen. 
dudaklarının kıyıcığında nefes alan ya da son nefesini veren bir atomdan başka bir şey değilim ben. gözyaşlarıyla ıslanan bir parmağımla huzura dokunmak istiyorum. 
kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi? düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak. her şeyi biliyordum, gözyaşlarımın ırmaklarında o denli bir şeyler okumaya çalıştım ki.."
güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.