20.1.17

rubailer

ömer hayyam



var mı dünyada günah işlemeyen, söyle
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle
bana kötü deyip kötülük edeceksen
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle

şarap testimi kırdın allahım
zevk yollarımı bağladın allahım
yere saçtın lal rengi şarabımı
tövbeler tövbesi, yoksa sen sarhoş musun allahım

hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç
bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın
onlardan değilsen şayet kafir derler adama
boşver onları hayyam, sen bak kendi yoluna

yoksulluk muydu beni huzuruna getiren
değildir yoksul azla yetinmeyi bilen
hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka
dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen

her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye
altınları, gümüşleriyle övünmeye
tam işleri dilediği düzene girer
ecel çıkıverir pusudan: benim, ben diye

ne diyebilirim ki sana; varlığın sırları saklı senden, benden
bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben
bizimki perde arkasında dedikodu
bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

geçip gidiyor o asude gençlik çağı
unutmak için dikiyorum kafama şarabı
acı mı geldi? böylesi gider hoşuma
ömrümün ağızda bıraktığı tat da acı

denize düşüp kaybolan su damlası
toprağa karışan toz zerresi
nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası
fena bir böcek işte, bugün var yarın yok

ne bilginler geldi, neler buldular
mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
hangisi yarıp geçti bu karanlığı
birer masal söyleyip uykuya daldılar

biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
kuklacı felek usta, kuklalar da biz
oyuna çıkıyoruz birer, ikişer
bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun
çok uzun bir hikayeyi özetlemek gerekirse
derim ki çıkmış ummanın derinliklerinden
sonra umman yutuvermiş onu yeniden

mevki sahipleri bildiğinden caymazlar
nice pisliğe gömülseler de aymazlar
şaşılacak bir iş ki, kendileri gibi
hırsa kapılmamışı adamdan saymazlar

bir yürek ki bilmez sevgi ne, acımak ne
ne manastır kurtarır onu ne seccade
aşk defterine adı yazılı olanlar
cehenneme aldırmaz, boşverir cennete

alaca "sabah-akşam" atının konağı
"dünya kervansarayı" denen şu durağı
bil ki, yüzlerce behram'dan kalmış bir köşk o
yüz cemşid'in sofrasının artık çanağı

gelecek güne bakma, geçmiş günü anma
geçmişe bağlanma, geleceğe dayanma
yaşadığın bu günün değerini bil
zamanını hoş geçirmeye bak, aldanma

derede akan su, çölde esen yel gibi
senin benim ömrümden bir gün daha geçti
iki günün gamını yememeli insan
geçip gitmiş gün biri, gelmemiş gün diğeri

şu evrende elinde oldukça fırsatın
şarapsız, sakisiz tek soluk alma sakın
niceleri sınadı senden, benden önce
dünya değmez kalbini kırmaya tek canın

hep söz eder durursun yasin'den berat'tan
yaz beratımı meyhaneye, kurtul ondan
beratımızın meyhanede olduğu gün
daha iyidir berat gecesi'nden, inan

şu dünyada en üstün söz, kuran denilir
sık ele alınmaz, okunur arada bir
ne ayetler yazılıdır ki şu kadehte
her an, her yerde, hiç durmadan hatmedilir

şu yaşamı gönül, yaşayarak öğrendin
çözümü ölümde tanrısal bilmecenin
bugün kendinde iken bir şey bilmiyorsan
yarın kendinde değilken ne bileceksin

tanrı cenneti, kevser şarabıyla över
akıl ermez dünyada nasıl yasak eder
hamza sarhoşlukla bir deve öldürmüş de
bize ne ki, ona "yasak" demiş peygamber

türküden anladığın yok, "günahtır" dersin
yaşamak nedir bilmez, sırtını dönersin
ışık saçar bu dünya onu görenlere
boş küpsün hocam, o yüzden tın tın ötersin

var mı bir haber öbür dünyadan ey gönül
söyle, kim gidip dönmüş oradan ey gönül
ne umut beslemek ne korku duymak gerek
yoksa bir tek kanıt, bir tek nişan ey gönül

iyiliğin dost ve düşman ayrımı yoktur
iyi olan kötülüklerden geri durur
dosta kötülük yaparsan düşman kesilir
düşmana iyilik yaparsan dostun olur

yıkık bir saray bu dünya dedikleri
gece ve gündüz atlarının durak yeri
yüz cemşit'ten arta kalmış bir dünya bu
yüz behram kendinin sanmış bu gökleri

can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
ecel çiğnedi hepsini birer birer
yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler

bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
kazancın, yaşamasını bildiğin günler
saki, bırak şu yarını düşünenleri
geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver

insanoğlunun kader kitabını anlamak için
cennetin kapısına fırlatılmış bir atmacaydım ben
şimdi ise düşüncelerimi paylaşacağım kimse yok
geç de olsa buradan uçup gidebileceğim kapıyı arıyorum

şafak vakti bir ses yükseldi meyhanenin kapısından
ayyaşlar, küçük sersemler gelin, bir kadeh daha doldurun
uyanın ve gelin, kader sizin kadehinizi doldurmadan
ve içeceğiniz günler sona ermeden

hayyam bilgelik çadırları dokudu
sonra dert potasında yandı kül oldu
bir pula satıldı kader çarşısında
ölüm celladı geldi, boynunu vurdu

düşmüş feleğin çarkına, hep fırlanırız
sizler onu esrarlı fenermiş sanınız
evren koca fanus ve güneş lambasıdır
bizler de biçim, simge, bireyler kalırız

kim görmüş bu cenneti, cehennemi
kim gitmiş de getirmiş haberini

yaptığın zulmü sen de bilirsin ey zaman
oruca, namaza koşturur bunca insan
eşek yerine koymak değil mi insanı
nimet verip yük eksik etmemek sırtından

yaratıldığım günden beri düşünceme
düştü "levh-kalem" ne, "cennet-cehennem" nere
akıl denen hocam dedi ki: "levhle kalem
kendi yüzün. cennet de sende, cehennem de."

her kim ki eylemini akla dayandırır
yazık ki, öküzden süt sağılır sanmıştır
en iyisi ahmaklık giysisi giyinmen
şu günde akıl ne alınır ne satılır

günahkarım diye hayyam, bırak şu yası
bir yararı yok sana, gereksiz tasası
tanrı'nın "bağışlayan" diye bir ünü var
günah olsun ki iş görsün bağışlaması

yiyecek-giyeceğe verilen çabanın
bir özrü vardır, bunlar için çalışanın
ama bundan öteye, mal mülk edinmeye
ne gereği var tüm bir yaşamı satmanın

derler ki, içmek doğru sayılmaz şaban'da
iyi olur kutsal recep'te sakınman da
recep peygamber ayı, şaban tanrı ayı
içelim biz de ümmet ayı ramazan'da

bir güzelle bir saki bir de yeşillik yeter
başka bir şey istemem bu üçü varsa eğer
cennet cehennem safsatasına boşver
kim gidip dönmüş öbür dünyaya bir sefer

ayıptır kazanılmış bir üne sığınmak
feleğin verdiği yükten ardır yakınmak
şıra kokusuyla sarhoş ol daha iyi
ondan üstün değil dindar diye tanınmak

üstünde durma olmuşun, olmayanın da
derdiyle dertlenme geçici dünyanın da
yaşamaya bak.. karun kadar zengin olsan
bir arpa bile götüremezsin yanında

tanrım sen ona işveli, güzel bir yüz ver
teni sümbül gibi olsun, saçları amber
ondan sonra "sakın bakma, günahtır" emrin
"eğri tastan su akmasın" hükmüne benzer

biz de sarhoşuz amma ey fetva sahibi
olmaktan yeğdir sencileyin ayık gibi
üzüm kanı içeriz biz, sense adam kanı
hangimizin eli daha kanlı ya rabbi

"hurilerle dolu cennetin kevseri var
orda bal, süt ve şarap ırmak gibi akar"
derlerse de saki, işine bak, şarap sun
peşini varken, veresiyeye kim kanar

ev barkla, köşk sarayla boşa kaygılandın
yaşam denen masala ne diye inandın
yeller esen bir yerde mum yakılır mı hiç
sel yatağına evler kurulur mu sandın

testiyi tutan ile kavrayanın tası
ayıp olur dönmezse mescide arkası
sen kupkuru sofusun, ben sırsıklam ayyaş
kurunun mu kolaydır, yaşın mı yanması

gerçi biz bir kez daha gitmiştik camiye
ama tanrı da bilir içyüzünü, niye
vaktiyle oradan bir kilim yürütmüştük
çok eskidi de o, değiştirelim diye

zahit gibi görünsen, gönlün rezilse boş
gösterişin -seni herkes dindar bilse- boş
cübbeye bürünmüşsün sofular misali
eğer ki tanrı senden razı değilse, boş

her an dinden söz eden, bana "dinsiz" diyen
göründüğüm gibi ben, neysem oyum zaten
sözüm özüme uygun, dediğin gibiyim
insaflı ol, göründüğün gibi misin sen

türlü çözüm tekkede, lafsa medresede
aykırı düşer aşk, bunun ikisine de
ister müftü olsun, ister şehir vaizi
dili tutulur, o aşk denen mahkemede

nerde temiz aşıklar, uyanık gönüller
nerde bir amaç için yanıp tutuşan er
-kendi kaygılarının kulu olmuş herkes-
yeryüzünde tanrı'nın tek kulunu göster

şarap içip şen olmak benim ayinimdir
aldırmamak ne küfre ne dine, dinimdir
başlık parası sordum dünya gelinine
"senin şen gönlün" dedi, "benim bedelimdir"

nice zaman geçecek, dünya hep duracak
bizim ne adımız ne sanımız kalacak
biz gelmeden önce de bir eksiği yoktu
bizden sonra da bir eksiği olmayacak

sokağa düşmüş bir kadına biri şeyhin
demiş: "sarhoşsun sen, herkese açık elin"
yosma demiş ki şeyhe: "bildiğin gibiyim
acaba sen de bilindiğin gibi misin?"

şu uçsuz bucaksız evrende mutlu olan
bulunur belki yalnız iki türlü insan
dünyayı tanıyan ve kendini bilenle
dünya yansa, dünyanın farkında olmayan

doğa, esinidir sanatın ve bilimin
onunla yakından ilgilenir her bilgin
doğa işte budur ey softa! oysa senin
ya dışkı ya fışkıdır akıl erdirdiğin

"esirgeyen, bağışlayansın" der dururum
çünkü, her nimete sayende kavuşurum
yüz yıl günah işleyeyim de, öyle affet
-affın suçumdan yüceyse- görmüş olurum

aşıklar meclisinden sen kaldın da uzak
o güzelle sevgide olamadın ortak
molla da oldun, imam da oldun, şeyh oldun
olamadığın bir tek şey var: adam olmak

suda kiremit mi sektirip durayım ben
bıktım, usandım dinlisinden, dinsizinden
"hayyam cehenneme gidecek" diyorlarmış
cehenneme giden kim, kim cennetten dönen

götürün muhammed mustafa'ya bir selam
saygı göstererek şunu deyin tastamam
"ey efendiler efendisi, şeriatta
ekşi ayran helal de, saf şarap mı haram?"

damla ağladı, niçin uzak diye deniz
deniz güldü: "uzak değiliz, birlikteyiz"
-hüda yaradan demektir, cüda ayrılık-
tek harf farkıyla tanrı'dan ayrı düştük biz

aslı yok derdine daldığın şu dünyanın
yararı yok, boş yere gam yemesin canın
geçen geçmiş, elde yok, gelecek gelmemiş
olmayanla dertlenme, hoş geçsin zamanın

eğer son yargı gününün şafağında
mezarımızdakilerle birlikte doğrulacaksak
yanıma bir testi şiraz şarabı
ve güzel bir saki koyun