6.11.16

saf ve düşünceli romancı

orhan pamuk

roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil, içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.

bazı yazarlar, romanlarını yazarken, kullandıkları teknikleri, kafalarıyla yaptıkları işlemleri ve hesaplamaları, roman sanatının kendilerine sunduğu vitesleri, el frenlerini ve düğmeleri kullandıklarını; hatta bunların yenilerini icat ettiklerini fark etmezler de, çok doğal bir şey yapıyormuş gibi sanki kendiliğinden yazarlar. roman yazmanın -ve okumanın- yapay bir yanı olmasını hiç mesele etmeyen bu tür duyarlığa, bu tür roman okuruna ve yazarına "saf" diyelim. bunun tam tersi bir duyarlığa, yani roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçekliğe ulaşamamasına takılan ve roman yazılırken kullanılan yöntemlere ve okurken kafamızın işlemlerine özel bir şekilde dikkat eden okurlara ve yazarlara da "düşünceli" diyelim. romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir.

henry james: bir hikayeyi anlatmanın beş milyon yolu vardır ve bunların hepsi eğer esere bir merkez sağlıyorsa meşrudur.

don quijote'dan, hatta genji'nin hikayesi'nden robinson crusoe'ya, moby dick'e günümüze kadar romanın kurmaca olduğu fikrinin gelişmesi, açıklık kazanması, yani hem yazarlar hem de okurların karşılıklı anlaştığı bir şey haline gelmesi hala tam başarılmış değildir.

roman sanatı, kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi söz açabilme hüneridir.

horatius: şiir de resim gibidir. bazısı yakından bakınca etkiler insanı, bazısı uzaklaşınca. bazı resimler karanlık köşeleri sever, bazıları da eleştirmenin keskin yargısından korkmadığından olacak, iyice aydınlıkta seyredilmelidir. bazıları bir kere hoşa gider, bazıları on kere bakılınca zevk verir insana.

dostoyevski, ağustos 1870 tarihinde, yani cinler'i ilk düşünmeye ve yazmaya başlamasından bir yıl sonra, bir sara krizi geçirir ve sonrasında yeğeni sofya ivanova'ya bir mektup yazar. "birden romandaki sorunun ne olduğunu ve nerede hata yaptığımı gördüm" der dostoyevski bu mektubunda. "aynı anda, sanki kendi kendine ve bir ilhamla, bütün boyutlarıyla yeni bir plan çıktı karşıma. her şeyi kökünden değiştirmeliydim. bir an bile tereddüt etmedim. yazdığım her şeyi bir kenara attım ve birinci sayfadan romana yeniden başladım. bütün bir yılın emeği de silinip gitti."

friedrich nietzsche: sanattan söz etmeden önce, insan bir sanat eseri yaratmaya çalışmalıdır.

romanın merkezi; kaynağı belli olmayan ama bir ormanı, tek tek bütün ağaçları, çıkış yollarını, arkada bıraktığımız yolu ve gideceğimiz yeri ve dikenli çalılarla en karanlık, anlaşılmaz köşeleri aydınlatan bir ışık gibidir. onu hissettikçe yolumuza devam edebiliriz; karanlıktaysak bile yakında bu ışığı göreceğiz diye umutla ilerleriz. bütün ormanı görünür kılan ve yolculuğa anlam veren şey, bu merkez, bu ışıktır. roman yazmak ve okumak, hayattan, hayal gücümüzden gelen bütün malzemeyi, konuyu, hikayeyi, kahramanları; hatta kişisel alemimizi bu ışıkla, bu merkezle birleştirmektir. bir romanın, bu ışığın değdiği, yani merkezin aydınlattığı her köşesi yeni bir anlama kavuştuğu gibi, ışığın geldiği yer de kafamızda sürekli değişir.

lev tolstoy: eğer bir romanda bir kahraman çok kötüyse, ona biraz iyilik eklemeli; eğer fazla iyiyse, biraz kötülük eklemeli.

romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.