16.5.12

ölümcül kimlikler

amin maalouf

kimlik bölmelere ayrılamaz; o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir "dozda" onu biçimlendiren bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.

insanlar aidiyetlerini üstlenemiyorlarsa, sürekli olarak saflarını seçmek durumunda bırakılıyorlarsa, kabilelerinin saflar arasına dönmeye zorlanıyorlarsa, o halde dünyanın gidişatı hakkında endişelenmekte haklıyız demektir.

çoğu zaman ileri sürülen kimlik, hasmınınki üzerine -ters yönde- inşa edilir.

bir insanın kimliği başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir, kimlik bir "yamalı bohça" değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmayagörsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır.

hepimizin içinde bir "mr. hyde" var; önemli olan canavarın başını göstermesini kolaylaştıracak koşulların bir araya toplanmasını önlemektir.

son yıllardaki çatışmalarda bazı grupların, uluslararası kamuoyunun anında düşmanlarını suçlayacağını bildiklerinden, kendi halklarına karşı şiddete giriştikleri bile görülmüştür.

çağımızın en ağır basan özelliği, tüm insanlar bir bakıma göçmen ya da azınlık haline getirmek değil mi? hepimiz köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen bir evrende yaşamaya zorlanıyoruz; hepimiz başka diller, başka ağızlar, başka işaretler öğrenmek zorundayız; hepimiz çocukluğumuzdan beri hayal ettiğimiz biçimiyle kimliğimizin tehdit altında olduğu izlenimine kapılıyoruz.

bir gerçekliğin belirsiz, kavranamaz ve istikrarsız olması onun var olmadığı anlamına gelmez.

eğer olmuşsa, olması için belli bir olasılık var olduğu için olmuştur.

aynı kitaplara dayanarak köleliği içinize sindirebilir ya da mahkum edebilir, ikonaları yüceltebilir ya da ateşe atabilirsiniz, şarabı haram kılabilir ya da hoş görebilir, demokrasiyi ya da din devletini savunabilirsiniz; bütün insan toplulukları yüzyılların akışı içinde şimdiki uygulamalarını doğru göstermişe benzeyen kutsal ayetler bulup çıkarmayı bilmişlerdir.

20. yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaştığını öğretmiş olacak. hiç kimse fanatizmin tekeline sahip değil ve tam tersine hiç kimse de insanlığın tekeline sahip olamaz.

hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir.

kendilerinden emin olan toplumlar yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar; güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatık kaşlı bir dinde. dinamik toplumlar; yenilikçi, yaratıcı bir islamda yansırlar; oldukları yerde kalan toplumlar durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir islamda yansırlar.

yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyaçları yoktur.

milliyetçiliğin birinci erdemi her sorun için bir çözümden çok bir sorumlu bulmak değil midir?

çoğunluğun zulmü, ahlaki açıdan, azınlığın zulmünden daha iyi değildir.

aynı rüzgar deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken, bir başkasını sakin bir limana ulaştırır.

farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyorsak, bunun nedeni açıkça gitgide daha az farklı hale gelmemizdir.

1920'lerin başında almanya'da genel seçim kamuoyunun eğilimlerini yansıtan hükümet koalisyonlarının kurulmasına yarıyordu; 1930'ların başında ağır bir sosyal kriz ve ırkçı propaganda atmosferi altında yapılan aynı genel seçimler demokrasinin sonunu getirdi; alman halkı kendini yeniden rahatça ifade edebildiğinde ölü sayısı çoktan onlarca milyonu bulmuştu.

bir azınlık baskı görüyorsa, oy hakkı onu ille de özgür kılamıyor; hatta daha da eziyor. iktidarın bir çoğunluk grubuna bırakılarak azınlıkların çektiklerinin azaltıldığını savunmak için çok saf -ya da tersine çok pervasız- olmak gerek. ruanda'da hutular'ın nüfusun yaklaşık onda dokuzunu, tutsiler'inse onda birini oluşturduğu tahmin ediliyor. bugün orada yapılacak "özgür" bir seçim etnik bir sayım olmaktan öteye gitmeyecektir ve buna hiçbir önlem almadan çoğunluk yasası uygulamaya kalkışılacak olursa, işin sonu kaçınılmaz olarak bir toplu kıyıma ya da bir diktatörlüğe varacaktır.