2.1.12

atlas

jorge luis borges

bilinmeyeni keşfetmek, yalnızca sinbad'a, kızıl erik'e ya da kopernik'e vergi değil. her insan bir kaşiftir. her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her defasında hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca; gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır.

kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. biz, bu kentle ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. sanırım, türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. acımasız bir ülke gelir aklımıza. bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, haçlı seferleri'nden kaynaklanır. belki de aynı ölçüde bağnaz islam nefretinden hiç de aşağı kalmayan hristiyan nefreti gelir aklımıza. batı'da, osmanlılar arasında büyük bir türk adının bulunmadığından dem vururuz. bize kalmış olan biricik ad, muhteşem süleyman'dır.

dağlının tekiyim ya, bilirim
ne denli değerlidir taşın dostluğu
insanoğlunun gözünde (leopoldo lugones)

yeryüzünde gizemli olmayan hiçbir şey yok; ama gizem bazı şeylerde öbürlerinde olduğundan daha belirgin: denizde, yaşlıların gözlerinde, sarıda ve müzikte.

her söz, paylaşılmış bir yaşantıyı gerektirir. hayatında kırmızı rengi hiç görmemiş biri karşısında, kırmızıyı ilahiyatçı aziz john'ın kanlı ayı ile ya da tanrı'nın ilenci ile kıyaslamak boşunadır. balonla yolculuğun verdiği mutluluktan habersiz birine, bu mutluluğu anlatabilmek de zordur. mutluluk sözcüğünü kullandım; sanırım, en uygun sözcük bu.

hiçbir mutluluk ya da acı yalnızca bedensel değildir; geçmiş her zaman araya girer; koşullar, şaşırtılar ve bilincin öteki bileşenleri de.

anılarda kalan her şey boştur, talihsizlikler bile.

kimbilir kaç kez geçtim buradan
artık anımsayamıyorum. geçip geldiğim
sabahlar ve ikindiler, ganj ırmağı'ndan
daha uzak. bahtsızlığın hükmü yok artık
bahtsızlık, hiçbir bilicinin bildirmediği
zamanı silip süpüren ya da sanatın bağrına gömülen
o yoğrulabilir balçığın, geçmişimin
bir parçası artık
belki bir kılıç parıldadı puslar arasında
ya da belki bir güldü. sarmaş dolaş gölgeler
şimdi onları kınlarında gizler
yalnız külleri kalır. yalnız külleri
taktığım tüm maskelerden sıyrılır
ölümde unutulur giderim

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar. büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

konuşmaya başladığım an
daha şimdiden uzak benden (boileau)

hayattaki en basit şeyler, çoğu zaman bir nimet gibi gelir insana.

oscar wilde, insanın, hayatının her anında, olmuş olduğu her şey ve olacağı her şey olduğunu yazar. bradley, şimdiki anın, bize doğru akmakta olan geleceğin, geçmişin bağrında parçalanıp dağıldığı an olduğuna inanır; başka bir deyişle, var olmak, yok olup gitmekte olan bir varoluştur.

tüm soyut sözcükler gerçekte birer eğretilemedir.