10.04.2016

pembe örümcek

murathan mungan


her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kuruluşundan kalan
bazı şarkılar sokakların güneşli taraflarını anlatır
bazıları karanlıkları bizim için turlarken
herkes payına düşeni alır
ya da fazlasını kaderin verdiğinden

gitarın kahraman olduğu şarkılar
erkeklerin yarasını andırır istemeden
yüzü uzağa benzeyenler için
her başlangıç büyü ister
dünyanın işaretlerinden
kimileri bunun için gitar kanatır
pembe örümceğin tellerinden

hafıza kendini tazeler yaşarken eksilttiği tutanaklardan
aydınlık bir kötümserlikle
ilkin kendiyle başa çıkabilir insan
sonra dünyaya katlandığı yerden
incelir
dua etmek ister
tek bir kelime bile kullanmadan

beş yıldızlı gecede pembe örümcek
her seferinde kırk bir adım bırakan
birkaç sayfası yanmış kitabı
her seferinde yeni ateşlerle onaran
tek bir harf bile kullanmadan

ses duvarları nasıl aşılabilir
susturulmaya çalışılan fikirlerle
bütün göstergelerle titreşirken içimizdeki ibre
gözlerinde likit korku
gücünü sıvılaştıran
tehlike anı için çalan kırmızıyı
kan gibi uyuşturan
kırk bir adım sonra kanatlanan
pembe örümcek
simgelerin özel pistine inmek için
tek bir hava koridorunu bile kullanmadan

her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kaldığı yerden
her seferinde yeniden başlayan
ılık bir yaz akşamında pembe örümcek
sessiz, sakin, uysal
gitarın tellerinde dolaşan

9.04.2016

din

emerson: bir çağın dini, ondan sonraki çağın edebi eğlencesidir. 

gore vidal: tek ya da çılgın ve kuvvetli bir tanrıyı temel alan bütün dinler, insan ırkına, yirmi beş yıldır gayet işe yarayan, din dışı bir etik ve eğitim sistemi olan konfüçyüsçülük'ten daha az fayda sağlamıştır.

marlene dietrich: eğer yüce bir varlık varsa çıldırmış olmalı.

gregory s. paul: bir yaratıcıya inanmak ve tapınmak; dünya çapında daha yüksek cinayet, gençlik ve erken yetişkin ölümleri, zührevi hastalık, genç annelik ve kürtaj oranlarının ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır.

anatole france: doğanın hiçbir ahlaki ilkesi yoktur. iyi ve kötü arasında bir ayrım yapmaz.

jiddu krishnamurti: yüzyıllardır öğretmenlerimiz, otoritelerimiz, kitaplarımız, azizlerimiz tarafından şımartıldık. "bana bu konudaki her şeyi anlat" dedik ve onların söyledikleriyle yetindik. biz ikinci el insanlarız.

edwin way teale: bir şeyin sizi iyi hissettirdiği sürece doğru ya da yanlış olduğunu umursamamak, paranız olduğu sürece onu nasıl elde ettiğinizi umursamamak kadar kötüdür.

ezra pound: çan çalmak, propaganda yapan dinler için bir semboldür. diğer insanların sessizliğine yapılan anlamsız bir müdahaledir.

steven pinker: dini açıklamalar bilinmeye değmez; çünkü eski gizemlere bir o kadar daha kafa karıştırıcı yeni yorumlar eklenmesine yol açarlar.

8.04.2016

yalnızgezerin düşleri

jean-jacques rousseau

çocuklarla konuşmak kadar sağlam bir kafa ve özenle seçilmiş kelimeler kullanmayı gerektiren başka hiçbir şey yoktur.

öğrene öğrene yaşlanıyorum.

şanssızlık büyük bir öğreticidir fakat dersleri pahalıya patlar ve çoğunlukla da sağladığınız yarar ödediğiniz bedele değmez.

sabırlı, ılımlı, razı ve adil bir insan olmak bir kimsenin öldüğünde bile yanında götürebileceği bir servettir. yaşlılığımın geri kalan kısmını adadığım tek ve faydalı çalışma işte budur. her ne kadar kolay olmasa da ilerleme kaydedip doğduğum günden daha erdemli biri olarak hayat veda edebilirsem ne mutlu bana!

akıl ancak ve ancak kendini dinletebildiğinde konuşmaya başlar.

genel ve soyut gerçek, en kıymetli mal varlığıdır. o, aklın gözüdür; o olmadan insan kördür. insan, davranışlarını yönlendirmeyi, yapılması gerekeni yapmayı, gerçek amacına doğru ilerlemeyi onun sayesinde öğrenir.

hayatta her şeyin bir telafisi vardır.

bir insanın önemsediği ve mutlu olmak için gereksinim duyduğu şeylerin sayısı çok fazla olmayabilir; ama bunlar kişinin sahip olduğu ve her nerede olursa olsun talep edebileceği haklarıdır. bunlar, başkasına verilmekle eksilmeyen ortak bir servet olduğu için, insanı bunlardan mahrum etmek en büyük hırsızlıktır.

solon: sana öğretmenlik eden düşmanların olsa bile bilge, dürüst ve alçak gönüllü bir insan olmak için hiçbir zaman geç değildir.

daimi bir mutluluğun varlığına inanmıyorum. en büyük mutlulukları yaşarken bile, kalbimizin bize "bu anın bir ömür boyu sürmesini isterdim" diyebildiği anlar çok nadirdir.

dikkatli baktığımızda, nedenini kalbimizde bulamayacağımız hiçbir istem dışı hareketimiz yoktur.

sınav ne kadar büyük ve çetin olursa ona tutunmayı da daha iyi öğrenir insan. sonunda mükafatını alacağına inananlar için tüm zorlu acılar gücünü kaybeder.

"yeryüzünde yetmiş sene geçirdim, yedi sene yaşadım."

böyle acınası bir haldeyken bile, ne hayatımı ne de alınyazımı en mutlu insanlarınkine değişmem. o şanslı insanlardan biri olacağıma, tüm sefaletimle kendim olmayı yeğlerim.

galata köprüsü

orhan veli kanık


dikilir köprü üzerine
keyifle seyrederim hepinizi
kiminiz kürek çeker, sıya sıya
kiminiz midye çıkarır dubalardan
kiminiz dümen tutar mavnalarda
kiminiz çımacıdır halat başında
kiminiz kuştur, uçar, şairane
kiminiz balıktır, pırıl pırıl
kiminiz vapur, kiminiz şamandıra
kiminiz bulut, havalarda
kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı
şıp diye geçer köprünün altından
kiminiz düdüktür, öter
kiminiz dumandır, tüter
ama hepiniz, hepiniz
hepiniz geçim derdinde
bir ben miyim keyif ehli, içinizde
bakmayın, gün olur, ben de
bir şiir söylerim belki sizlere dair
elime üç beş kuruş geçer
karnım doyar benim de

latin amerika'nın kesik damarları

eduardo galeano

mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

bakışlarını geriye çevirmiş bir peygamberdir tarih: olmuş olandan hareketle ve olmuş olana karşıt olarak gelecek olanı haber verir.

başarı hep geçici, felaket hep kalıcıdır.

dünyamızda ve yaşadığımız çağda bir tek şirket, general motors, uruguay'ın çalışan nüfusuna eşit sayıda işçi istihdam etmekte ve bir yılda, bolivya'nın gayrisafi milli hasılasının dört katını kazanmaktadır.

bizim olan bu dünyada, güçlü merkezler ve köle çevreler dünyasında, en azından şüphe uyandırmayan bir tek zenginlik bile yoktur.

kapalılık, derinliğin vazgeçilmez bir bedeli değildir.

yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.

altın arayıcılarının ırmak yataklarında bulup attıkları billursu taşların elmas olduğu sonradan anlaşılmıştı.

ocak 1978'de yapılan referandumda pinochet diktatörlüğüne "evet" oyu, şili bayrağının altına bir çarpı işareti çizilerek, "hayır" oyu ise siyah bir dikdörtgenin altına çarpı işareti çizilerek veriliyordu.

unutmamak gerekir ki, kırsal bölgeler yalnız yoksulluk kaynağı değil, aynı zamanda birer isyan kaynağıdır. yığınların görünürdeki boyun eğmişliğinin ardında toplumsal çelişkiler zamanla keskinleşir.

7.04.2016

rüya sakinleri

iris murdoch

şiddet seven adamlar, şiddeti daha az seven ama daha zeki adamlar tarafından kafeslere konulup bedenleri gerilir. onlara laf anlatmanın tek yolu budur.

mistik olan, dünyanın nasıl olduğu değil, var olmasıdır.

hayatımızı önemli ölçüde hatırladıklarımıza ve pişman olduklarımıza bağlayan, günahlardır. geçerken yere yıkıverdiğimiz insanlar kısa sürede hafızamızdan kaybolurlar. ama onların yaraları da çok büyük olabilir. sadece hayat biçimimiz yüzünden sahip olduğumuz zaaftan pişmanlık duyuyoruz.

mutluların dünyası mutsuzların dünyasından tamamen başkadır.

aşık olmak ya da aşık olduğunu fark etmek, ne kadar acı verirse versin insanı meşgul eden bir hazdır. canlılığı ve benlik duygusunu geliştirir.

insanlar aşıkken hiçbir şey imkansız değildir.

geçmişin üzerinde durmak genellikle insanın nasıl kazanmış olabileceğinin fantezisidir, kazanamamış olmasına içerlemedir. işte bu içerlemeyi insan çoğu kez nedametle karıştırır.

ruhla ilkel malzemelerin her birlikteliği ıstırabı içerir.

her erkek annesi tarafından ihanete uğrar.

dünyada her şey olduğu gibidir ve olduğu gibi gerçekleşir. içinde hiçbir değer yoktur. hem olsaydı da bunun bir değeri olmazdı.

insan sevdiği şey gibi oluyor. ya da insan kendi gibi olan şeyi seviyor.

doğru olan genellikle doğal değildir.

insan neden ölü kuşları görmez hiç? nasıl da gizlenir hepsi ölmek için?

1Q84

haruki murakami

derin bir inanç ile hoşgörüsüzlük hep atbaşı gider.

yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. o seni sevmese bile.

yılanın yolu da dolambaçlıdır.

doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz.

bir şekli olup da parayla satın alınamayacak hiçbir şey yoktur.

şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.

hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

yazmayı sevmek, yazar olmayı hedefleyen biri için çok önemli bir meziyettir. düzgün metin, ya doğuştan yetenek ya da ölesiye çaba gerektirir. başka yolu yoktur.

ruhsal bir keskinliğin rahat ortamlarda doğması mümkün değildir.

sırlarla ilgili olarak çok önemli bir kural vardır: ne kadar az kişi bilirse o kadar iyidir.

bir şey gibi olmamak asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir.

güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir.

birini yürekten seversen, o ne kadar rezil bir tip olsa da, seni sevmeyen biri olsa da, en azından yaşam cehennem olmaktan çıkar. biraz karanlık olsa bile.

bu dünyada mantığa yer yok, empati de yetersiz.

dünya dediğin şey, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır.

yaşantınız için dehanızı ve zamanınızı parça pinçik satmanız iyi sonuçlar doğurmaz.

insan için ölüm anı önemlidir. doğum şeklini seçemezsin; ama ölüm şeklini seçebilirsin.

ölmekten korkmuyorum. korktuğum şey gerçeklikten çıkmak, gerçekliğin beni arkasında bırakması.

bilgi, değerli bir toplumsal servettir.

açıklanmadığı zaman anlayamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir.

insan, çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.

dünyada insanın bilmemesinin daha iyi olacağı şeyler vardır.

acı, çoğu durumda başka bir acıyla dindirilir.

kendi ruhun hakkında düşünmek, pratik faydasının olup olmayacağı bir yana, insanın ihmal etmemesi gereken uğraşlardan biridir. 

aşk olmasa her şey ucuz bir tiyatrodan öteye geçmez.

uzun zaman boyunca kök salan şeyler, hiçliğin içinde o kadar kolayca yitip gidemezler.

önemli şeyleri elde etmek için o ölçüde bedel ödemek gerekir. dünyanın kuralı budur.

havuza atlamadan önce suyun derinliğini tespit etmek gerekir.

tüm insanların ölümü için yas tutulması gerekir. kısa bir süreliğine de olsa.

görünüş sizi aldatmasın. gerçek daima tektir. gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.

6.04.2016

zimbardo deneyi

zygmunt bauman

philip zimbardo'nun iki hafta sürmesi planlanan; fakat deneklerin vücudunda ve ruhunda onarılmaz zararlara yol açılacağı korkusuyla bir hafta sonra kesilen deneyinde gönüllüler mahkum ve gardiyan olmak üzere rastgele ayrıldı. her iki taraftakilere de konumlarını gösteren sembolik kıyafetler verildi. örneğin mahkumlar kazınmış kafayı taklit eden sıkı başlıklar ve onları gülünç gösterecek cübbeler giydiler. gardiyanlara üniforma giydirildi ve gözlerini mahkumlardan saklayan koyu renk gözlükler verildi. tarafların birbirlerine adlarıyla hitap etmesine izin verilmedi. kural, kişilikten tümüyle arınmaydı. bu, başlangıç noktasıydı. bundan sonra olanlar planlayıcıların yaratıcılığından baskın çıktı ve onu çok geride bıraktı. gardiyanlara (rastlantısal olarak seçilmiş, herhangi bir anormallik belirtisi var mı diye dikkatle incelenmiş, üniversite çağındaki erkekler) hiçbir kısıtlama yoktu. üstünlüklerini kavrayan gardiyanlar mahkumların boyun eğişleriyle karşılaştı ve bu da gardiyanları güçlerini daha çok göstermeye kışkırttı ve sonra bu da mahkumların kendilerini daha da küçük düşürmeleriyle tam bir karşılık buldu. gardiyanlar mahkumları açık saçık şarkılar söylemeye, boşaltmalarına izin vermedikleri kovalara dışkılamaya, elleriyle tuvaletleri temizlemeye zorladılar. onlar istenenleri yerine getirdikçe onların insanlık dışı doğaya sahip mahkumlar olduğuna daha çok inanarak davrandılar ve insanlık dışılığın giderek daha korkunç düzeylerine özgü uygulamaları yaratır ve yaptırırken daha az yapmacık olduklarını hissettiler. hoş ve kibar amerikalı gençlerin birdenbire, sözde yalnızca auschwitz ve treblinka gibi yerlerde bulunan türden canavarlara benzer bir hale dönüşüvermesi korkunçtur ama şaşırtıcıdır da. bu durum bazı gözlemcilerin, hepimizde değilse bile çoğumuzda dışarı çıkmak için bekleyen küçük bir ss yanın yaşadığını düşünmelerine yol açmıştır.

zimbardo'nun deneyinde, denek olan kişinin sorumluluğunu üzerinden almaya hazır, yerleşmiş bir dış otorite yoktu.

5.04.2016

güneşe bakmak ölümle yüzleşmek

irvin yalom

hayata değer vermenin yolu, başkaları için şefkat duymanın yolu, her şeyi en derin şekilde sevmenin yolu, bu yaşantıların sonunda kaybolacağının farkında olmaktır.

öz farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. bizi insan yapan şeydir. ama bedeli de çok ağırdır: ölümlülük yarası. varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.

ölümün farkına varmak bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizördür.

hayat arkadaşının zihninin yavaş yavaş fakat amansızca dağıldığına tanık olmaktan daha korkunç çok az sıkıntı vardır.

ne kadar olasılığın yolunu kapatırsanız hayatınız o kadar küçük, kısa ve önemsiz görünür.

ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur; ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır.

iyi fikirler, hatta güç fikirleri bile, nadiren tek seferde yeterli olur. tekrar dozlar halinde verilmeleri gerekir.

zenginlik deniz suyu gibidir; içtikçe susuzluğumuz artar. sonunda biz mallara değil, onlar bize sahip olur.

ölüm anksiyetesini azaltmada ve kişisel değişim sağlaması için uyanma deneyimini kontrol altına almada en etkili olan şey, fikirler ve kişinin diğer insanlarla arasındaki yakın ilişkiyle yarattığı sinerjidir.

sırf orada bulunmanız bile ölümle karşı karşıya olan -veya fiziksel olarak sağlıklı olup ölüm anksiyetesi yaşayan- bir kişiye sunabileceğiniz en büyük hizmettir.

çok yaşlı biri öldüğünde onunla birlikte pek çok kişi daha ölür.

kendi varoluşları problem oluşturan tek yaratıklar insanlardır.

"bilge olmak için, kilerinde havlayan vahşi köpekleri dinlemeyi öğrenmelisin."

insan sıradanlıkla tükendiğinde derin endişelerden ve kendini derinlemesine incelemekten uzaklaşır.

önemli kararların her zaman derin kökleri vardır. her seçim bir vazgeçiştir ve her vazgeçiş sınırlılıkların ve geçiciliğin farkına varmamızı sağlar.

sunset park

paul auster

eğer çelikten yapılmamışsanız, para bulmak için göstereceğiniz yıpratıcı çaba ruhunuzu yok edebilir.

bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!

her şeyi yerli yerine oturtmak için ölümle kısa bir sohbetten daha etkili bir şey yoktur.

hiçbir fırtına sonsuza dek sürmez.

hiçbir tasarısı olmamak, hiçbir özlemi ve umudu olmamak, elindekiyle yetinmek, güneşin doğuşundan bir sonraki tan vaktine kadar olan sürede dünya neyi sunuyorsa onu kabullenmek; kişi böyle yaşayabilmek için bir insanın isteyebileceklerinin en azını istemek zorundadır.

kimse kimseye benzemez; işler ters gittiği zaman herkes kendine göre tepki verir.

herhangi bir şekilde yaralanmadıkça erkek olamazsınız.

hiç tanımadığınız seyircilerin karşısına dikilip başka bir kişiliğe bürünmek cesur olmayı mı gerektirir; yoksa bu bir zorunluluk, bir seyredilme ihtiyacı mıdır ya da insana o işi yaptıran dürtü kendini tutabilme yetisinden yoksun olmak mıdır?

iki, birden güçlüdür. bir, dörtten iyidir. üç, aşırı fazla da olabilir; ancak yeterli de olabilir. beş, ipin ucunu kaçırmaktır. altı, çılgınlık olur.

güzellik kendi başının çaresine bakabilir.

kitaplar tehlikeli değildir; kitaplar onları okuyanlara sadece keyif ve mutluluk verir; insanların kendilerini yaşama ve birbirlerine daha bağlı hissetmelerini sağlar; dünyanın öteki ucundaki ülkenin başındaki sakallı, eğer ingiliz'in kitabına karşıysa, yapacağı tek şey kitabı okumayı bırakıp bir yere kaldırmak ve sonra da unutmaktır.

unutma oğul! iflas bir son değil, yeni bir başlangıçtır.

4.04.2016

dinin kökenleri

sigmund freud

korku arzudan daha güçlüdür.

tabu, dışarıdan bir otoriteyle zorla empoze edilen ilkel bir yasaktır ve insanlardaki en güçlü özlemlere yöneliktir. tabunun temeli, bilinçdışında güçlü bir eğilim duyulan yasak bir eylemdir.

david hume: insanlarda, her türlü varlığı kendileri gibi değerlendirmeye ve her nesneye yakından bildikleri ve bilincinde oldukları özellikler atfetmeye yönelik evrensel bir eğilim vardır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olduklarının itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüklere dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

büyünün her şeye kadirliği sadece düşüncelere atfetmesine karşılık, animizm bu gücün bir kısmını ruhlara devrederek dinin oluşumuna giden yolu hazırlar. ruhlar ve kötü ruhlar -iblisler- insanın kendi duygusal dürtülerinin yansımaları olmaktan öte bir şey değildir. kendi duygusal yüklerini kişilere dönüştürür, dünyayı onlarla doldurur ve kendi iç ruhsal süreçleriyle tekrar kendi dışında karşılaşır.

hepimiz zavallı birer günahkarız.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir.

rahatı kaçan ağaç

melih cevdet anday


tanıdığım bir ağaç var
etlik bağlarına yakın
saadetin adını bile duymamış
tanrının işine bakın

geceyi gündüzü biliyor
dört mevsimi, rüzgarı, karı
ay ışığına bayılıyor
ama kötülemiyor karanlığı

ona bir kitap vereceğim
rahatını kaçırmak için
bir öğrenegörsün aşkı
ağacı o vakit seyredin

öğretmen

thomas bernhard

ömrüm boyunca, akademik unvanların tümünden ve onları taşıyanlardan nefret ettim. bana göre her şeyden daha iğrençler. "üniversite profesörü" sözünü duyduğum anda midem bulanır. böylesi bir unvanın çoğunlukla çok olağanüstü bir budalalığın kanıtı olduğu söylenebilir. böyle bir unvan kulağa ne kadar korkunç geliyorsa, bu onu taşıyanın o kadar büyük bir budala olduğunu gösterir.

öğretmenler bana her zaman "hazır ol"un ve donuna kadar disiplin altına alınmış bir aptallığın timsali olarak görünmüşlerdir. üstelik bir de büyük iddiaları olan, kamuya zararlı bir gülünçlüğün timsali. çünkü öğretmenlerin, öteki bütün iddiaların ötesinde büyük iddiaları vardır. öğretmen bütün bir kuşağın sözcüsüdür.

öğretmenler gerçekte, evlerinde karılarına karşı açığa vuramadıkları sapıkça heveslerini öğrencilerine karşı açığa vuran kompleksli riyakarlardır. öğretmenler, aydın denilenler arasında en tehlikeli ve en alçak olanlardır. hainlik söz konusu olduğunda onlar hakimlerden asla aşağı kalmazlar; ki hakimlerin hepsi de toplumun en alt düzeylerindendir. öğretmenler ve hakimler devletin en hain hizmetkarlarıdır. hiçbir öğretmene ve hakime güvenilmez; onlar talihsiz bir biçimde darmadağın olmuş yaşamlarına duydukları intikam arzusu ve iğrenç bir şımarıklıkla, her gün ellerine düşen insanların çoğunu mahvederler, hiç gözlerini kırpmadan ve insafsızca; üstelik de bunu yaptıkları için maaş alırlar. öğretmenlerin tarafsızlığı, hakimlerinki gibi adi, ikiyüzlü bir yalandır.

2.04.2016

mavi ve kara

sabahattin eyüboğlu

ateşe, putlara, tanrılara tapanlara, inandığımız inanmadığımız bütün peygamberlerin yolundan gidenlere, mevlana'ya, hacı bektaş'a, bütün ulu kişilerin müritlerine (nursuz nurcular hariç; çağ dışı, insaf dışı en kaba sağduyu dışı oldukları için hariç), biz müslüman, türk sünni, münni olanlardan selam ola!

ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de körletiyorlar.

iç sömürgenin okula vermediği parayı camiye verdiğini türkiye halkı son yirmi yıl içinde her zamankinden daha açık görmüş olsa gerek. dinin sosyal gelişmeye karşı silah olarak kullanılması, hele bizde, yeni olmamakla beraber halk bu gerçeğin bilincine yeni yeni varıyor. bugün sömürgen niçin din bezirganıyla el ele verip atatürk devrimleriyle savaşıyor? bunun tek nedeni atatürkçülüğün özünde sömürgene karşı sosyal adaletten yana bir gidiş olmasından ve bu gidişin gittikçe hızlanmasındandır.

atatürk: tbmm hükümeti, hayat ve istikbalini kurtarmayı yegane maksat ve gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakkümünden ve zulmünden kurtararak, idare ve hakimiyetinin yegane sahibi kılmakla, gayesine ulaşacağı kanaatindedir.

koyun olmayı kabul eden bir insan için kurban edilmek bir şereftir olsa olsa.

paul valéry: işinde iyi, düşünüşünde kötü bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktur.

yahya kemal: ufuk, ufuk diyorlar. nedir ufuk? bir boşluk nihayet. ne kadar bakarsan bak, görsen görsen kendini görürsün içinde. asıl ufuk nedir bilir misiniz? bir dostla bir masada karşı karşıya oturur, gözleri gözlerinizde konuşursunuz. işte o dost insandır ufuk.

"sevdiğine kavuşamazsan aşk olur."

ikiye ayırarak, karşılaştırarak düşünme, eskiden işe yaramış; ama bugün düşüncemizi kösteklemeye başlamış bir insan buluşu değil midir? her şeyin iç içe, her şeyin görece, her şeyin yerine göre olduğunu çoktan öğretmedi mi bize bilginlerimiz? çağımız, insanların güpegündüz karanlığa düşüp zifir karanlığında aydınlığı bulduklarını göstermedi mi bize? hangi çağ gördü bizimki kadar akların kara, karaların ak olabileceğini?

"aşk gelince cümle eksikler biter."

yahya kemal, necip fazıl, faruk nafiz bir süre ozan olarak, yurttaş olarak ilerici insanlardır; ama bir tarihten sonra her üçü de gericinin gericisi olmuş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüş. yeni türkiye'nin gelişmesine engel olmuşlardır.

ölünce toprağa karışıp gideceğime, insan kardeşlerin kafasında kalabilecek izlerden başka hiçbir varlığım kalmayacağına inanıyorum. cennetin, cehennemin iyilikler kötülükler için insanların çok eskiden düşünebildikleri karşılıklar olduğundan hiç ama hiç şüphem yok.

bizde din hala, atatürk gibi devrimci bir bilinçten, halife'ye karşı kurulmuş bir halk devletinden sonra bile, bir millet olarak gelişmemizin, çağdaş insanlığa uyma isteğimizin karşısındadır. bizim din adamımız her türlü değişmenin, gelişmenin karşısındadır. muhammed peygamberin sözcüleri ellerinden gelse, değil yıldızlara, diş hekimine gitmeye bile izin vermeyecekler neredeyse.

hayvan, hep aynı yuvayı yapması, bildiğinden şaşmaması bakımından softaya benzer; ama o, düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştiremeden yaşayan insan da denebilir. softa dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır. bugün yeni dünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey bizim softamızın fırsat bulur bulmaz yıkacağı şeydir.

amerikalıların tarihsiz bir millet olduğunu söyleyenler tarihin sadece çağlardan ibaret olduğunu zannedenlerdir. tarihsizlik tarih bilincinden yoksunluktur.

bizim geçmişte yaşamamız değil, geçmişin bizde yaşaması gerekir.

en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılan değil midir?

osmanlı devleti kendine kul olmak isteyenlerin sınıfına, dinine, mezhebine bakmamakta hayli demokrattı.

insan sefalet içinde edepli, terbiyeli ve saf kalmalı ki hem tezat sanatına elverişli olsun, hem de dünyanın başına bela kesilmesin.

hikâye

jorge semprun

insanın edepli, masum ve onurlu bir tavır içinde olabildiği yegane barınaklar ana bağrı ve tabuttur; onların dışında her şey edepsizcedir. edepsizliğin daniskası, hayatın edepsizliğini çoğaltıp yücelttiği için kuşkusuz edebiyattır.

hayatın her türlüsü, özellikle evlilik hayatı, edebiyat için zararlıdır.

hikâye nedir? hikâye kalan izlerdir; kapanmış yara izleri, anılar, davranışlar, çılgın gülüşler, sevecenlik, şiddet, bir tören, belki de aynı zamanda sıradanlık. hikâye; sürmekte olan şimdiki zaman, bıkıp usanmadan kendine anılar oluşturan, tasarılar kuran bir şeydir.

her anlatı eksiktir, sessizlikler her yerde eksik kalır. bir anlatı fazla yoğun, fazla bağdaşık, yekpare olduğunda eksiktir. çünkü sessizliğin gözeneklerine, soluğuna sahip değildir. sessizliğin musikisi anlatının kendisinden kaynaklanmaz. yalnızca duyarlı bir okur onu yapıta katabilir; yine de yazarın bu olasılığa gönderme yapması gerekir. 

31.03.2016

uzun lafın kısası

harper lee: her zaman daha küçük bir ev istemişimdir, daha büyük bir bahçem olsun diye.

erich fromm: bizim yaşamımız kardeşçe, mutlu, erinçli bir yaşam değil; çılgınlık durumuna tehlikeli bir biçimde yaklaşan manevi karmaşanın ve aymazlığın damgasını taşıyan bir yaşamdır.

jaroslav hasek: insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.

william faulkner: dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.

andersen: dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.

william m. thackeray: bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.

kierkegaard: kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.

alexandre dumas: ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

orson welles: aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.

sabahattin ali: dünyada en tahammül edilemeyecek şey, artık aşık olmadığımız birisiyle beraber yaşamak mecburiyetidir. şu halde aşık olduğumuz birisiyle hayatımızı birleştirmek, en hafif tabiriyle, düşüncesizliktir.

şevket rado: her şey geçer, her şey gider. insan her şeyi unutur. bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir.

27.03.2016

gene aşk

doris lessing

bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

cinsel albeni yalnızca meme ve kıç değildir.

fiziksel çekicilikle atbaşı giden korkunç bir küstahlık vardır; eleştirmek bir yana, hayran bile oluruz o küstahlığa.

"bir erkek, gerçekten aşık oldu mu, inanılmaz derecede salak görünür."

aşkta, iki kişinin birbirlerine bakakaldıkları bir an gelir: nasıl şu oldukça sıradan insan bana bu kadar acı çektirebilir?

insanların ilginçlikleri, hayatın onlara sunduklarında yatmaz.

şu ya da bu gruba -birleştirici güç ister din, ister siyaset, ister tiyatro, ister entelektüel etkinlik olsun- yamanmaya ne kadar can atarız. cadı kazanlarında kaynayan çorbaların en güçlü iksiri iyiye de yarar kötüye de; yine de biz gözümüz bağlı, hayallere dalarız.

"bin tasa, bir tek borcu ödemez."

aşk yalnızca deliliktir; tıpkı deliler gibi karanlık bir tımarhaneye, kırbaçlı gardiyanlara gereksinim duyar. delilerin şimdilerde bu yoldan cezalandırılmamalarının ve sağaltılmamalarının tek nedeniyse, deliliğin çok yaygınlaşması, kırbaçlıların da deliler gibi aşık olmasıdır.

kişisel onur, çoğu zaman başarının meyvesidir.

hiçbir canlı, ailesiz ve koruyucusuz kalmış bir genç kadından daha bahtsız, daha çaresiz olamaz.

goethe: eski tutku daha tam geçmemişken içimizde yenisinin uyanabilmesi ne hoş bir duygu!

aşık olmak, kişinin sürgünde olduğunu anımsamasıdır.

belki de aşıkken düştüğümüz cennet, başta kovulduğumuz cennettir; orada bütün kucaklaşmalar masumdur çünkü.

26.03.2016

birtakım sözler

cevdet kudret

bir cuma günü bekçi kapıyı çaldı; mahalle imamının bir iş görüşmek için hamza bey'i çağırdığını bildirdi. adam giyinip çıktı.

imamın yanında muhtar ve mahalle yönetim kurulundan birkaç kişi daha vardı. oturdu. şuradan buradan konuşulduktan sonra imam asıl konuya girdi:

"hamza bey" dedi, "mahallede sizin aleyhinizde birtakım sözler dönüyor."

"sizin aleyhinizde de birtakım sözler dönüyor, imam efendi."

"ben evimde nikahsız kadın beslemiyorum."

"ben de yoksullara yardım için mahalleden toplanan paraların yarısını cebime atmıyorum. hem bunu kim haber verdi size?"

"gayri orasını bilmiyorum. mahalleli 'istemeyiz!' diyor. baskın yapmaktan filan söz ediyorlar. anladınız ya, buradan çıkıp gitmeniz gerek."

hamza bey, bu oyunu boşadığı karısının oynadığını anlamakta gecikmedi. herhalde bir gün gelmiş, imamı görmüş, muhtara yalvarmış, mahalleliye dert yanmış, ağlamış, bayılmış, aleyhindeki bu havayı yaratmıştı.

adam güldü:

"bense" dedi, "yakında bir nikah töreni yapmayı, fakirhanede mahalle komşularıma mütevazı bir ziyafet çekmeyi, imam efendiye de bolca bahşiş sunmayı düşünüyordum."

"bakın, böyle konuştuğunuz vakit sizi ne iyi anlıyorum! ben zaten söylemiştim, 'komşular' demiştim, 'bu aklı başında, sözü sohbeti yerinde bir adama benziyor; durun hele acele etmeyin, ben kendisiyle bir görüşeyim.' evet, öyle demiştim. çok şükür yanılmamışım."

hamza bey gerçi bir hafta sonra melahat'le nikahlandı; fakat ne imama ne de mahalleliye olan vaatlerini yerine getirdi; onlardan böylece öç almış oldu.

25.03.2016

edebiyat nedir?

orhan pamuk

kendi hikayemizden başkalarının hikayeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. bunu yapabilmek için yola başkalarının hikayelerinden ve kitaplarından çıkarız.

kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır.

iyi edebiyatın seslendiği şey yargılama gücümüz değil, kendimizi bir başkasının yerine koyabilme yeteneğimizdir.

bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir.

kitaplar insanın mutsuzluğuna teselli sandığımız bir derinlik katar yalnızca.

okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki 'sırrı' bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar. 

en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır. asıl ihtiyaç belki de edebiyat değil, bir odada tek başına kalıp hayal kurmaktır.

24.03.2016

dünyevi zamanlar

roger norman

dünyevi zamanlarda yaşıyoruz. ayinlere ve tabii ki sihre gittikçe daha az önem veriyoruz. pek çoğumuzun sihrin ne olduğu konusunda net bir fikri yok. çocuklar için yapılan numaralar, ölülerle bağlantı kurmak için yapılan tekinsiz toplantılar, batıl inançlardan başka bir şeye hizmet etmeyen büyülü sözler. sözde aydınlanma yüzünden sihir geri çekilmeye mahkum edildi, bilinmeyenin karanlığına itildi. "aydınlanmış" batının dışındaki her yerde sihrin yaşadığı şüphe götürmez bir gerçek ve bilimin açıklayamadığı kanunlarla işleyen bu sihirli dünya, ölüm dahil bazı insani meseleleri şüphe götürmez biçimde kapsıyor. kim bir cesedi çalılara atar? sadece çaresiz bir kanun kaçağı. kim bile isteye yeni ölmüş birinin cesediyle aynı odada uyur? o çaresiz kanun kaçağı bile bunu yapmaz.

ama bu sihirden arındırılmış dünyada bile bazı eski sezgilerimiz yerinde duruyor. bir köpeğin görünmeyen bir akarsuyun üstüne yatmayı seçmesi gibi, biz de hala görünmeyen güçlerin etkisi altındayız. nadiren -ne yazık ki çok nadiren- aydınlanma yaşarız. unutulmuş kehanet güçleri içimizde bir an için uyanır; bu süre amaçlarını hissedebilmemiz için yeterli olmasa da ruhani dünyanın cismani dünyada varlığını sürdürdüğünü anlamamıza yeter. bu anda fizik kanunları askıya alınır. kadim taşlar insanı çağırır, çok eski yollar belli belirsiz ışıldar. suyun kaynağı büyüler, rüzgar ağaçların arasında haber taşır, çullukların ötüşü başka bir dünyadan duyulur.

yuvarlak höyükler, dikkatli ve yalnız yürüyenlerin algılayabildiği psişik güçlerin yolunda bulunur. höyükleri yapanlar, dolmenleri, taş halkalarını dikenlerin bildikleri şeyleri biliyorlardı. bu nedenle, küçük höyüklerin ve yuvadaki höyüklerin, kutsanmış koruların ve su kaynaklarının, muazzam ağaçların (işaretlenmiş, her biri kendine özgü bir tarihe sahip ağaçların) olduğu yerde kilise çanları çınlayan ilk hristiyanlar da bunları biliyorlardı.

eğer bu kutsal yollar enerji kanallarıysa, insanların bu güçten faydalanmanın bir yolunu bulup bulmadığını sorabiliriz. mezar alanları, yuvarlak höyükler, megalitler gücü artırmak için mi yoksa onu kullanmak için mi yapılıyordu? evet. hristiyan kiliseleri büyük ihtimalle bahsedilen enerjiye ya da güce karşı çıkmak veya onu yok etmek için bu hatlar üzerine kurulmuştur. hristiyan din adamları bu gücü paganlıkla özdeşleştiriyordu ve bu yüzden tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. ama tunç çağı mezarlarının amacı çok farklıydı. psişik enerjinin varlığının, ölümden sonra yapılacak yolculuğa yardımcı olacağına inanılıyordu. yolculuğa yardımcıydı. ama bunu nasıl biliyorlardı? sezgileriyle mi yoksa tecrübeleriyle mi?

spiritüalistler, sözümona astral düzlemde yapılan seyahatten çok söz ederler. ayrıca cadılar, sihirbazlar ve doğunun cinleri de bundan bahsetmiştir. süpürgeler ve kanatlı atlar. uçan halılar. bu yolculuğun beş duyuyla algılanabilecek bir düzlemde yapılabileceğini tahayyül edemiyorum. yo, bizim sarah'nın ya da betty'nin bir süpürgeye binip açık pencereden uçtuğunu düşünemiyorum. bu yüzden ya, bu yolculuğun zihinsel yolculuk için kullanılan bir mecaz olduğunu kabul etmem ya da paralel bir dünyada -ancak belirli ve olağandışı koşullar altında kavranabilecek bir dünyada- yolculuk yapılabildiği ihtimalini değerlendirmem gerekir. eski büyü ve sihir geleneğinden gelen cadıların tam da bu koşullarla ilgilendiğini sanıyorum. kazanlar, iksirler, muskalar, kostümler, eski yazılar ve ayinler ruh hallerinin dışavurumudur. bunlar bir taraftan sembolik değer taşır, bir taraftan da meraklıları ve ilgilenenleri uzak tutar.

geçmişteki cadı avları cehaletten, korkudan ve ruhani boyuta dair farkındalık yitirildiğinden gerçekleşmişti. bunları başka bir yerde olmuş gibi algılamak isteriz: eğer güneybatıda yaşıyorsak yorkshire'da, iskoçya'da yaşıyorsak ingiltere'de, sussex'te yaşıyorsak essex'te yaşandıklarını düşünürüz. işin aslı, cadı avları adanın her yerinde, ingiltere'nin bunu yazıyor olduğum güzel köşesinde bile yaygındı.

cerne'de "ruh avı" denen ve her yıl azizler yortusu arifesi'nde düzenlenen bir ayin vardı. davullara vurulur, tuhaf kostümler giyilir, flüt ve keman çalınırdı. avcıların yolu derelerden tepelerden, kavşaklardan, kilise kulelerinden, uzun ve yuvarlak höyüklerden geçerdi. bu geçit, ölülerin ruhlarını korkutmak ve onlarla konuşanların kökünü kazımak için yapılırdı. bir seferinde kurban, bataklık bölgede otları, kökleri, kedileri ve bütün yıl yumurtlayan tavuklarıyla yalnız yaşayan peg adında bir kadındı. kadını bağlayıp omuzlarında taşımışlardı. sahte bir mahkeme kurulmuş, bu mahkemede kadının evinde bulunan bir çift garip zar kanıt olarak sunulmuştu. dev'in yakınlarında birbirine bağlanmış dişbudak dallarından derme çatma bir kafes yapıldı. büyük bir ateş yakıldı ve kafese koydukları kadını yaktılar.

22.03.2016

tango

heinz pollack

tango bir dans olmaktan çok, ruhun rengarenk parıldayan bir macerası. kol ve bacaklar birbirlerine düğümlenerek oynadıkları oyunla, bu macerayı dış dünyaya iletmekte. çizgileri çok yumuşak, rahat ve gizemli. bedenler zaman zaman tehlikeli ve karmakarışık olan çok değişik bir oyun oynuyorlar. dehşetli bir arzuyla birbirlerini yakalıyorlar, tutuyorlar, birlikte ileriye doğru kayıyorlar, gülümseyerek zarif kıvrılmalarla usulca birbirlerinden kaçıyorlar. hiçbir tango bir diğerine benzemiyor; çünkü o her zaman bedenin kalpten gelen ateşli bir tapınmasıdır.

21.03.2016

marquis de sade

tomris uyar

"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."

milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.

"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)

sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.

beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.

insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."

kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.

tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.

"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."

zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.

camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.

camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.

fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.