6.01.2015

çılgın nar ağacı

odisseus elitis



en yorgun nehir bile
dolanıp bir yerde ulaşır denize

ölümün kapısındaki pusu
yazgının eteğine işlenmiş karışık desenlerde
yok olup giden düşünce gibi

ben bugün o dünkü ben değilim
bana duymayı öğretti rüzgargülleri
geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri
bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum
ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün
hiçbir şey söylemeden bakışlarımla
saçlarına karanfil gizleyen
bir çocuk gibi

hayatı anlatan biziz elinden tutup
onun gözlerine bakarız
o da karşılık verir bakışlarımıza
bu bizim başımızı döndüren mıknatıssa, bunu biliriz
bize acı veren şey kötüyse, bunu duymuşuzdur
hayatı anlatan biziz, yürür gideriz
ve veda ederiz hayatın göçebe kuşlarına

çektiklerimiz çekmemiz gerektiği gibidir
ve bu düzen değiştirilmeyecektir

ah nerdesin şimdi benim talihsiz ışık ağacım benim
ışık ağacım nerdesin diye kekeledim kendi kendime
ve koştum sen şimdi gereklisin bana artık adımı
bile yitirdiğim şu anda

artık kimsenin bülbüllerin yasını tutmadığı
herkesin şiirler yazdığı şu anda
bilmediğim bir şey parlıyor içimde
gene de parlıyor

pas çekirdeği

murathan mungan


nicedir paslanmış bir suskunluk gıcırdıyor aramızda
yetersizliğin kemirdiği sokaklara
dağılan öteki yüzümüzle
bazı acılar gibi sıradan
gönderilmemiş pullar gibi kendi halinde
katlanıp ve karışıp giden
gündeliğin tanıdık gürültüsüne
gün günden yoksullaşan sesiyle
ağırlaşarak uzaklaşan ve seyrelen ellerimiz
iğreti bir kravat durmadan iğreti
bir türlü yerleşemez kendi desenine
sanki baştan başlansa her şey kendi izinden paslanacak
birbirine benzedikçe eksilen bütün hayatlar gibi
sıkıntının büyüyen çekirdeği
böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan
cesaret ya da gidebilmek bilgisi

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

4.01.2015

ömer seyfettin

aka gündüz

ömer bir gün cavit paşa'nın emriyle bir tahrirat yazarak ona getirmiş. paşa şöyle bir göz gezdirince:

"ömer efendi, dahi kelimesi noktalı olacaktır, unutmuşsunuz." demiş.

ömer de diretmiş: "hayır efendim, dahi noktasızdır."

paşa: "bilginize inanırım ömer efendi; ama bir kere de lügat-ı naci'ye bakınız."

ömer ısrar ediyor; sonunda lügate bakıyorlar ki paşa haklı. mahcubiyetinden bir hastalık icat edip 15 gün kadar dışarı çıkmıyor, hastaymış gibi yatıyor. nihayet paşa, onun oturduğu odayı ziyaret ediyor da: 

"oğlum ömer efendi, insan dahi'nin noktası için 15 günden fazla hasta yatamaz." diyor.

bunalımdan yaşama kültürü

nermi uygur

yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere; dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

eylemsizlik ile aydınlık eksikliği üstüne binince, çekilmez oluyor kararsızlığın yükü.

insan her şeyini yitirse de anılarının efendisidir.

gerçek erin halini yolda can veren bilir (yunus emre)

öznel dünyaların pek bir anlamı yok aslında, gelir geçer onlar; kalıcı olan nesnel olandır.

korku, insanı içten dıştan kuşattı mı, üstüne yürümeli hep başka yönden. korkuyla savaşmayan, insanı insan kılan pek çok güzel şeyden habersizdir.

aldığın her soluğun değerini bil
ot değilsin ki kesildikçe bitesin (hayyam)

insan insandır; gözünde büyütürsün, küçücüktür; küçücük sanırsın, öyle şeyler yapar ki büyür de büyür, ne akla ne gönle sığdırabilirsin.

vücudunu yeniden bulmayan, kendine yeni bir dünya kuramaz.

olası şey değil vücudun bilgeliğini kavramak.

büyük ölüm, herkesin içinde bulunan
işte o meyve, her şey onun çevresinde döner (rilke)

bunalımdan sonra her kendine geliş, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçmektir.

zamanı varken, insan-toplum-kültür evreninde bazı önemli yönelişlere girişmeyen; özellikle de, başkalarının gözünü açmak için olanca varlığıyla çabalamayan, yediği vurgundan uyanmış sayılmaz.

bir ağaçtır bu alem
meyvesi olmuş adem
maksud olan meyvedir
sanma ki ağaç ola (gaybi sunullah)

samuel johnson: cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

çıkar gütmekle bağdaşmaz iyi yönetim.

ne tatlı fırtınalı denizde dalgalar yükselirken
karadan bakıp başkasının çırpınışını izlemek (lucretius)

"değişmezliği bilen her şeyi bilir."

voltaire: birkaç sinek ısırığı, yılgınlık bilmeyen atı koşusundan alıkoymaz.

"ölüm karşısında şaşırmaz bilge
her an hazırdır ölüp gitmeye"

dostoyevski: tanrı olmasaydı onu yaratmak gerekecekti.

çin müziği

mina urgan

eskiden "allame-i cihan" denilen türden bir hoca varmış. hem her şeyi bilirmiş hem de bildikleri her zaman doğruymuş. bu yüzden de, hangi konu açılırsa açılsın, herkes susup onu dinlemek zorunda kalırmış. bu duruma fena halde içerleyen öteki hocalar, adama bir oyun oynamaya karar vermişler. aralarında toplanmışlar ve bir uzman grubu tarafından çin üstüne yeni yayımlanan bir kitaptan yararlanarak çin müziği konusunu okuyup ezberlemişler.

bilgisiyle sinirlerini bozan arkadaşlarıyla bir araya gelince, biri çin demiş, öteki müzik demiş ve çin müziği konusunda ezberlediklerinin hepsini anlatmışlar. allame-i cihanın, ömründe ilk kez ağzını açmadan onları dinlemesine pek sevinmişler. gelgelelim, sevinçleri uzun sürmemiş. çünkü onlar susunca adam, "beyler" demiş, "çin müziği üstüne, imzasız olarak o kitaba gönderdiğim yazıyı dikkatle okuduğunuzu anladım; çok da memnun oldum. ne var ki, kitap basıldığı sırada bu konuda bilgim sınırlıydı. sonraları incelemelerimi derinleştirdim ve kitabın ikinci baskısına şunları eklemeye karar verdim."

allame-i cihan bu açıklamayı yaptıktan sonra, çin müziği üstüne yeni öğrendiklerini aktarmış ve herkes susup onu bir saat kadar gene dinlemek zorunda kalmış.

bisiklete binen yeni evli kadın

baki ayhan t.


sabah şarkısını arı kovanından süzmüş
nergisler su sızdırıyor hayat duvarlarından
gün başladı başlayacak

bırakmış kendini yokuş aşağı
süzülmüş fısıltılar eşliğinde
başının üstünde kelebek sürüsü

bir yere doğru koşuyor kuşlar
güneş parçaları dökülüyor eteklere
dere ikiye bölünüyor
aşk içinde

unutmuş dünyayı ve zamanı
kendine dönüyor bisiklet devri
arıların fısıltısı kuşların çığlığıyla
anlatıyor geçişini

uzaktan uzağa kusursuz rüzgar
konuşuyor
bir genç kız çırılçıplak soyunduysa
söyleyecek sözü kalmamıştır demişti balzac
yeni evli bir kadın bisiklete binerse
yararak ilerlerse sisleri ve sabahı
böyle olmuştur ancak

3.01.2015

deli kızın türküsü

gülten akın


sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

elimi uzatsam tutamasam
olanca sevgimi yalnızlığımı
düşünsem hayır düşünmesem
senin hiç haberin olmasa
senin hiç haberin olmaz ki
başlar biter kendi kendine o türkü

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

insan

robert musil

okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

insanların birlikte yaşayışları öylesine yaygınlaşıp yoğunlaşmış ve ilişkiler de öylesine birbirine karışmıştır ki, artık hiçbir göz, hiçbir irade büyükçe mesafelere uzanamamaktadır ve her insan kendi en dar işlev çevresinin dışında başkalarının vesayetine muhtaçtır; kapıkulu zihniyeti hiçbir zaman şimdi, yani her şeyin kendi elinde olduğu zamanki kadar kısıtlı olmamıştır. birey, istesin ya da istemesin, ses çıkartmamak zorundadır ve eylemsizdir.

insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla kişi olurlardı. eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi. bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşma o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terk edilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler..

bu cehennemin en derin noktasında, artık bireyin bilincine varamadığı bir biçimde ve bir koninin sivrisi gibi, idealizmin aczinin şeytani bir tutumla görmezlikten gelinmesi yatmaktadır; bu tutum, zamanımızda yalnızca yozlaşmış insanın değil; fakat en güçlü insanın da bir özelliğidir.

hakiki insan sadece eylemde bulunan insandır. içimizde bunun dışında bulunan, asla hakiki diye bilinemez, asla yeterince belirgin biçimde algılanamaz.

2.01.2015

barbarları beklerken

müge gürsoy sökmen / başak ertür

hugh of saint victor: memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.

giambattista vico: üretileni ve sözel üretimin bir insan için anlamının ne olduğunu ancak onu yeniden üreterek bilebiliriz.

fawwaz traboulsi: komplo teorileri tarafsız değildir. genellikle egemen toplumsal ve politik güçlerin maddi çıkarlarını ve sınıfsal konumlarını yansıtır; çoğu zaman da sömürgeci ve emperyalist güçlerin eline oynar. birçoğu avrupa ve amerika aşırı sağının entelektüel cephaneliğinden ithal edilir.

edward said: eleştirilmesi gereken en önemli şey, entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklardır. fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref payesi, büyük bir ödül; hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir. entelektüeli bu zihin alışkanlıklarından daha fazla çürüten hiçbir şey yoktur.

edward said: sanat, gerçeklik uğruna haklarından feragat etmediğinde geç dönem üslubu ortaya çıkar.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

jacques ranciere: başka adı olmayan öteki, artık salt bir nefret ve ret nesnesi haline gelir. o zaman sorun sadece "siyasal bir sorun"la yüzleşmek değildir; sorun siyaseti yeniden icat etmektir.

edward said: yapılacak ilk müdahalelerden biri, öznel ve güçsüz olduğu varsayılan edebiyat alanından çıkıp şimdilerde gazetecilik ve enformasyon üretiminin işgal ettiği, temsil kullandığı halde nesnel ve güçlü olduğu varsayılan paralel alanlara geçmektir. 

ahmed qurie: düşmanı tarafından tanınmayı büyük bir başarı olarak değerlendirmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliklerinden biridir.

edward said: özne ve nesnenin baskısı altında, oransızlık ve yerinden etme, uzlaşmadan daha iyidir; aklı başında bir sürgün; çapaçul, gözü yaşlı bir geri dönüşten daha iyidir; ayrılık mantığı, yumuşakbaşlı ahmakların birliğinden daha iyidir.

"arapların olduğu yerde petrol vardır."

bernard lewis: aydınlanmaya hevesli olan; ancak ne zaman batılı dilleri öğrenmeye kalkışsa bu dillerde kendi isminin bir hakaret olduğunu keşfeden türkün hüsranı ve yılgınlığıyla duygudaşlık kurmamak zordur.

kötülük

marquis de sade

kötülüğün tadına varmak en müthiş duygulardan biridir.

örneğin vespasian'ın iyi bir ruhu vardı ve neron ise tam bir şeytandı. bu her ikisinin de hisleri olduğunu göstermektedir. onları ayıran şey, ruhlarının farklı yönlerde hassasiyet göstermesidir. neron vespasian'a göre çok daha heyecan vericidir. çünkü onun yaptığı her şey insanları heyecanlandır-maya, ilgilerini çekmeye yeterli olmuştur. neron da bu sebeple her zaman mutlu bir adam olmuştur; çünkü acımasız olan güçlü olan demektir; güçlü olanın da etrafı daha kalabalık, etkisi daha yüksektir. iyilik ve erdem için çalışanlar acı çekmeye mahkumdurlar ama vahşi ve acımasız olanlar şeytanın gücü ile onurlandırılırlar.

soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetler, can sıkıcı iyiliklerden kuşkusuz çok daha iyidir.

dünyadaki en mutlu insan hiç tanınmayan, iğrenç, katil ve sık sık adam öldüren, kötülük yapan, her gün suçlarını ikiye katlayan ve kendini bu yönde geliştirendir.

1.01.2015

doğum

erica jong

doğum sürecinde bir kadının geçirdiği başkalaşımlar, solgun aydedenin evreleri kadar çoktur. önce hamileliğin birinci evresi gelir. o evrede insan, içindeki bebeği yok etmek ister. onun varlığı, vücudunun merkezinde bir işgal, bir istila hissi verir. ikinci evrede, insan kendi içinde yeni bir hayatın ilk kıpırtılarını hissetmeye başladığı zaman, bunun ilk baştaki evreden çok farklı olduğunu görür. üçüncü evrede çocuk biraz daha büyür; insanın içine, kımıldayan, gıdıklayan, yalayan bir köpek yavrusu gibi duygular verir. dördüncü evrede, boyu küçük bir kavun kadar olur, insanı saatte dört kere idrar etmeye yollar ve siz yatar yatmaz onun uyanacağı tutar. beşinci evrede çocuk gerçek bir yük haline gelir. kalbin altındaki ağırlığı kurşundan beter olur. ama ne gariptir ki o evrede daha da çok sevilir. çünkü anneye artık bir hayalden çok bir gerçek gibi gelmeye başlar ve ağırlığına dayanmak kolay olur. altıncı evrede anne, doğum yatağında ölme korkusuna kapılır. geceleri canavarlı, ejderhalı rüyalar görürken, gündüzleri de doğumla ilgili kabuslar kurup durur. yedinci evrede hamilelik, yazın en uzun günü gibi uzamaya başlar. anne, bir zamanlar incecik bir insan olduğunu unutur; bir daha tekrar ince olabileceğine bile inanmaz. her adım, sokak ortasına işememe gayretiyle birleşip bir zorluk haline gelir. her hareket acı verir, her gece uykusuz geçer. uykusunda ne tarafa dönerse dönsün, çocuk ya ciğerine tekme atar ya kemikli kafasını bağırsaklarına yaslar. sekizinci evre, inanılmaz bir sabırsızlık ve bezginlik getirir. anne, çocuğun hiçbir zaman doğamayacağına inanmaya başlar; bundan da memnun olur. çünkü o zaman doğum yatağında ölme korkusu ortadan kalkar; yalnızca sonsuzluğa kadar hamileliğe tahammül etmek kalır. dokuzuncu evrede anne, ölmekten o kadar çok korkar ki, önceki korkuları bununla karşılaştırılamaz bile. onuncu evrede sular yarılır, acılar başlar. önce yavaş yavaş, sonra sarsıcı biçimde. anne artık elinde seçme şansı olmadığını bilir. ya doğuracak ya çatlayacak. geriye dönemez, başka bir yola sapamaz. kendisi de bebeği gibi hayat dansına doğru itilir. döne döne, yuvarlana yuvarlana, inleye inleye, kıvrana kıvrana. ölecek mi, yoksa yaşayacak mı, bilemez. ama sonunda acılar artıp öyle bir düzeye gelir ki, aldırmaz bile!

31.12.2014

uzun lafın kısası

alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.

yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.

melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.

salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.

comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.

29.12.2014

havva'nın kızları

lidia yuknavitch

"havva'nın kızlarına, ki onlar erkeklere aşkın ne şehvet düşkünlüğü ne de kösnüllüğün kutsallığı satın alışı; ancak ve ancak yeryüzü cennetinin en yüce ve en kutsal bölgelerinde yaşayan bir coşku olduğunu; onu erdemin en büyük ödülüne, dehanın en görkemli fethine, insani gelişimin birincil gücüne dönüştürebileceklerini öğretebilecek olanlardır." (paolo mantegazza)

"ve aşk: dehanın en görkemli fethi. insani gelişimin birincil gücü." kitabı kapayıp göğsümün üstünde tutuyorum. havva'nın kızları. süper. bu benim işte. havva'nın yılana kanan bir salak olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. bence havva belalı bir tipti. adem'e ne yapacağını o göstermişti ve o olmasa adem budak deliklerini, keçilerin poposunu, vantuz balıklarını falan yoklayacaktı. havva olmasa, var ya. adem elinde malafatıyla ortalarda dolaşacaktı. havva'nın kızları. süper grup ismi olur.

insanların bilmediği bir kız dinginliği vardır. bir ergen kız durağanlığı. kıpırtısız bir huzur. başka bir yerden değil kendi içimizden gelir ve sadece birkaç yıl sürer. henüz bir kadın olmamaktan gelen bir şey. özgürce akar ve görünmezdir. "benim ergen kızım" dediğiniz fırtınanın merkezidir. oradayken hakkımızda düşündüğünüz salakça şeylerin hiçbiri bizi rahatsız edemez. seslerimiz yağmur gibidir. sakinizdir. huzurlu. bir daha asla sahip olamayacağımız kadar kusursuz saçlarımız ve tenimizle. havva'nın kızları.

on dört, on beş, on altı, on yedi. bunlar önemli yaşlardır. herkes bunun ergenlik çağı olduğunu düşünür -gerçek hayata geçiş dönemi olduğunu- ama bundan daha fazlasıdır. bazen bütün hayatınızı bu yıllarda yaşarsınız ve sonraki hayatınız aynı hikayenin farklı karakterlerle tekrarlanışıdır sadece.

clea

lawrence durrell

din, tanınmayacak derece yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

"doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur; ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir." (marquis de sade)

çiftleşme, halk kalabalıklarının şiiridir.

kendi kendine, "gerçek yaşam hangi noktada başlar?" sorusunu hiç sormamış olan insanlar için yazmıyorum ben.

insan yalnızlığını kanıtlamak için sevişir.

ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

bu dünya, donanımımız elvermediği için kavrayamayacağımız benzersiz bir mutluluk vaadini simgeler.

doğası gereği dürüstlüğe izin vermez aşk.

sırtına bir kadını yüklenen sanatçı, kulağında kene olan bir köpeğe benzer. kene kaşındırır, kan emer ama insanın eli ona yetişemez.

28.12.2014

sokak kızı

panait istrati

biz, türlü şekillerde bize benzeyeni severiz.

erkek! kadın sana arkadaş olabilse en iyi karıdan daha büyüktür, en şehvetli metresten daha eksiksizdir ve erkeğin erkeğe gösterebileceği dostluğu fersah fersah geride bırakır; çünkü kadın, bizi besleyen ve mutlu kılan toprak ana gibi çeşitli ve karışıktır.

insan kendini sakınmadan verdiği zaman bir şey kaybetmez.

kımıldayan bir yaprak, sallanan bir başak, boşluğu yırtan bir atmaca çığlığı, insana, yeryüzünde nasıl bir hiç olduğunu hissettirir.

zavallı ve görkemli gençlik! en olmayacak kararları hemen vermeyi ancak sen bilirsin. acı gerçek önünde gözlerini güzel güzel kapamayı da yalnız sen bilirsin.

yaşayacağına küçük bir umudu bulundukça insanın içi rahattır.

insanları da birlikte sevmeden ışığı sevemez kişi. bütün insanları değil. kimse onların hepsini birden sevmez. isa bile onları bu kadar ahmakça sevmiş değildir.

ister yoksul ol ister hali vakti yerinde, alnınızın terini silmek için bir an kendi haline terk ettiniz mi, hemen kederlenen bir dost kadar insanı hayattan iğrendiren bir şey olamaz.

insanın gönlünde bir sevda varken ölmek ne hazindir, ne acıdır!

vermek, vermek, vermek; işte hayatta en büyük mutluluk! özellikle zamanında, her şeyi zamanında vermek. kahkaha vermek, gözyaşı vermek.. heyecanları yaşamak, acıları yaşamak.. uçup giden mutluluk ışınını geçerken yakalamak, nemli gözler gülmenizi yalvarırken candan gülmek, sonra mutluluğa doymuş, kalbinizin bütün coşkunluğuyla ağlamak, ağlamak! bir süre ağlamak, sonra gülmek.

kadınların en iyisi, şefkat ve muhabbetten çok kaba kuvvete rağbet ediyor.

ne zaman ki bütün insanlığın derdiyle dertlenirsek, kendi olanaklarımıza göre bunu ifade edersek ve bencilliğimizin sebep olduğu kötülüklerle savaşırsak; ancak o zaman insan ve sanatçı olmaya başlarız. sanat, bizim kusurlarımıza karşı açılmış bir savaştır.

hayatın yüküne katlanmayı hiçbir şey cömertlik kadar mümkün kılmaz.

ah zavallı insanlar! keyfinize bakmaktan başka bir düşüncesi olmayan; okyanusun sonsuzluğundan ve hayatın büyüklüğünden habersiz, güneşten kavrulmayan, fırtınadan heyecanlanmayan zavallılar. zavallı insancıklar! en küçük bir aksilik, hiçliğinizi meydana vurmanıza yeter. saadetiniz gibi acınızda da korkaklık vardır. göklere kadar çıkan haz çığlıklarını bilmezsiniz siz. hiçbir iniltiniz cehennem kuyularına kadar inmez. anlamlı yüzlerden yoksun ve kendinizi tanıyamayacak kadar kör olan zavallılar, mutlu olunuz; ama acaba diyorum, bu sakınganlığınız bir beyin yarasından çok, bir kalp sakatlığından ileri gelmiyor mu? acıyorum size, insancıklar!

26.12.2014

house m.d.

eğer bir şey anlamlı değilse, gerçek de değildir.

hiv testleri %99 doğru sonuç verir. yani test sonucu pozitif çıkanlardan birkaçı, bir şeyleri olmadığı halde aylarca ya da yıllarca sonlarını bekler. işin tuhaf tarafı, sağlıklı olduklarını öğrendiklerinde birçoğu bundan mutluluk duymaz; hatta sinirlenir, depresyona girerler. ölmek istediklerinden değil, kendilerini hastalıkla özdeşleştirdiklerinden. aniden, onları var eden şeyin aslında gerçek olmadığını anlarlar.

ölümün eşiğindeki biriyle hayata yeni başlamış birinin arada kalanlara göre daha fazla ortak yönü vardır.

iki kişi birbirlerine güveniyorsa 7 yılda bir yapılan üçlü seksin evliliğe oldukça yardımı olur.

deniz kıyısına gidip bir bardak deniz suyu alırsın. bir bakarsın ki, içinde balık yok. bu, okyanusta da balık olmadığı anlamına mı gelir?

ilaçların işe yarayacağına inanırsan gerçekten işe yarar.

gece ağlarken birinin seni tutmasını istiyorsan candan ve hassas yapılı birini seç. eğer birinin sana şiir yazmasını istiyorsan duygusal ve yalnızlıktan hoşlanan birini seç. fakat eğer bir şeylerin doğru yapılmasını önemsiyorsan metal başlı robotu seç.

eğer yüksek bir idrak gücün varsa, dünya karmaşık bir yer haline gelir.

hem iyi hem de dengeli bir insan olmak imkansız.

"artık uzun savaşın kitaplarından bahsetmeyeceğim. rüzgardan korunmaya çalışan bir dilenci görene kadar dikenli yollarda yürüyeceğim. sonra adını öğrenene kadar onunla konuşacağım. kıyafetim kafiyse adını hatırlayacaktır. bu, onu mutlu kılacaktır. çünkü geçmişte gençlerin övgülerini ve ihtiyarların ithamlarını çekse de hem ihtiyarlar hem de gençler arasında takdir görmüştür."

25.12.2014

balthazar

lawrence durrell

kendi seçtiğimiz yalanlar üzerine kurulu hayatlar yaşıyoruz.

en iyi yanıtlar hep mezarın ötesinden gelir.

kumarbazlarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar.

bir çiçeği dalından çeker koparırsan dal yine yerine döner. aynı şey yürekteki sevgiler için doğru değildir.

zamanla kendisini en çok yalanlayan şey "doğru"dur.

şeyler hep göründükleri gibi olsalardı insan imgelemi ne kadar yoksullaşırdı!

kendi felaketimizi kendi ellerimizle hazırlarız, onlar bizim parmak izlerimizi taşır.

bir insanın ruhunu alçıya alamazsın.

acıma duygusu üzerine bina edilmiş olan sevgi, dünyanın en tehlikeli sevgisidir.

aşk siper savaşı gibi bir şeydir, düşmanını göremezsin; ama orada olduğunu bilirsin; en iyisi başını siperden hiç çıkarmamaktır.

tam dürüstlük kadar acımasız bir şey olamaz.

gülmek kadınların aşktan sonra en sevdikleri şeydir.

kadınlar derinlikli oldukları oranda ahmaktırlar.

insan, sanatın ötesine geçebilecek bir kişilik geliştirmek için yazar.

24.12.2014

stil

anthony giddens

modern toplumlarda günlük yaşamımızda yaptığımız şeylerin çoğu, doğaları bakımından oldukça işlevseldir. bu, örneğin giydiğimiz kıyafetler, izlediğimiz günlük rutinler, yaşadığımız ve çalıştığımız binaların çoğu özelliği için geçerlidir. buna karşılık, henri lefebvre'nin sözleriyle, "inkalarda, azteklerde, yunanlılarda veya romalılarda her ayrıntı (jestler, sözcükler, araçlar, aletler, kostümler vb.) bir stilin izini taşıyordu; henüz hiçbir şey sıradan hale gelmemişti. yaşamın nesri ve şiirselliği hala özdeşti. kapitalizmin yayılması 'dünyada şiirsel olmayan'ın her şeyi kapsayacak biçimde üstünlüğünü -ekonomik, araçsal ve teknik olanın önceliği- sağladı; edebiyat, sanat, nesneler, varlığın tüm şiirselliği dışlandı."

22.12.2014

kardelenler

melih cevdet anday

ah ben olmadan görmek isterdim ağacı. ben olmadan koparmak isterdim göğü. ben olmadan öpmek denizi. hiçbir nesne titremeden çıkan ses gibi. çığlık aramaktır olmayanı. kanımızın aydınlığı bir gösterip yolumuzu, bir yitiyor. rüzgarın uzattığı yönü güdüyorum sonra, gözlerim kapalı. baş aşağı edici kokun yetiyor günahı sevmeye. küçücük bir böcek destekliyor beni. geleceğin şarkıları ruhumu okşuyor; herkesin eşit olarak payını almadığı hiçbir şeye el süremem. gözyaşlarının toprağı her gece yarısı bir sevinç sapı uzatıyor sabrın dudağına. yılanların sel baskınını sezmesi gibi, yanılgıların saksılarını yukarı çıkarıyorum, göğün tavanarasına. yazık, hiç suçum yok, geleceği bilmekten başka. kış yaklaşıyor böceksiz yaylayı suskunluğunda bırakmaya. taşların yerini değiştiriyorum ya da yağan karı öpüyorum diz çöküp. ruhumu teslim ediyorum anlamayı aşan erince.

metroland

julian barnes

gençliğinde hiçbir şey yapmamaktansa onu heder etmek daha iyidir.

seks, ne de olsa, yolculuktur.

orospular burjuva yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır.

bazı kişiler aslolanın yaşam olduğunu söylüyorlar; ama ben okumayı yeğlerim.

para aşkın yakıtı olmayabilir; ama mükemmel tutuşturur onu.

evlilik insanı gerçeğin araştırılmasından uzaklaştırır, ona daha fazla yaklaştırmaz.

sanat yalnızca, dindar olmayan insanlar tarafından üzerine düzmece bir maneviliğin yamandığı şık bir eğlence midir?

sanat, yaşamdaki en önemli şeydir; kendinizi bütün ruhunuzla adayabileceğiniz ve karşılığında sizi ödüllendirmekten hiçbir zaman geri kalmayacak olan bir değişmezdir; daha da önemlisi, ona maruz kalanlar üzerindeki etkisi iyileştirici olan bir şeydir. insanları yalnızca dostluk için daha uygun ve daha uygar kılmakla kalmaz; daha iyi, daha kibar, daha akıllı, daha hoş, daha huzur dolu, daha aktif, daha duyarlı kılar.

zamandan ve erkeklerden her şeyi beklemek ve korkmak gerekir.

"olaylar ve eylemler neyse odurlar ve onların sonuçları da ne olacaklarsa o olacaklardır; o zaman aldatılmayı ne diye arzu edelim?" (piskopos butler)

acaba günümüzde insanlar ne diye hep başka şeylere benzeyen şeyler yapıyorlar dersin? gerçeklerden kaçmak için derin bir arzu mu var içlerinde?

yaşam, nihayetinde oldukça eğlenceli bir taksi gezisidir, bedelinin ödenmesi gereken.

20.12.2014

bütün öyküleri

yusuf atılgan

bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir.

ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı.

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

michelet: herkes esnesin. her şey önceden bilinmektedir. bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.

cebindeki tomarı yokladı. oradaydı. rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu.

bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. piyangolardan ummuştu. işte beklediği an geldi; ama kurtulamıyor. "belli bir yaşayış uygulamışlar bana. görünmeyen bir giysi giydirmişler. sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. düğmelerini çözemem mi? bu bile güç. ya çıkarıp atanlar? tutuyorlar onları. deliler evine kapıyorlar ya da kodese.

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra birgün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

insan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.

çocuklar istedikleri bir şeyi yaptırmak için kime nasıl davranılacağını, neyi kime soracaklarını bilirler.

konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. en kötüsü buydu. çoğu insan gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.

18.12.2014

ezra pound

talat sait halman

3 kasım 1972 günü venedik sularından bir cenaze geçti. teknenin başında ve kıçında birer kürekçi ile birer papaz vardı. çiçeklerle kaplı gondola, suları yara yara, tabutu sen mişel mezarlığına götürdü. kısa bir törenden sonra tabutu sessiz sedasız toprağa indirdiler.

ölen, ezra pound'du. 20. yüzyılın en önemli, en başarılı, en etkili şairlerinden biri. ingiliz-amerikan şiirine 60 yıl yön veren bir edebi şahsiyet. dünya şiirini kafasına sindirmiş olan, çağdaş şiire birçok köklü yenilikler getiren bir deha. ölüm, 86 yaşında susturdu pound'u.

ecel gelmeden çok önce susmuştu. bir yıldan uzun süre, hemen hemen hiç kimseye tek kelime söylememişti. yakınlarının yorumuna bakılırsa, ruh bunalımı geçirdiği için değil, sözlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başladığı için sessizliği seçmişti. pound, bir ömür boyu edebiyatın ve ideolojinin kavgalarını yaptıktan sonra, kendi eliyle sessizliğe gömmüştü kendisini.

cenazesinde, anayurdu amerika'dan temsilci de yoktu, yıllarca hizmet ettiği ve son 12 yılını geçirdiği italya'dan da. öz oğlu ünlü çevirmen omar pound bile bulunmadı cenazede. ezra pound, ozan kişiliğiyle, direnişleri ve başkaldırışlarıyla, anlaşılması zor siyasal davranışlarıyla, bütün ömrünü her yerde sürgün yaşamıştı. yalnız öldü, sürgün gömüldü.

varlıklı ve tanınmış bir ailenin çocuğuydu. 1885'te amerika'nın idaho eyaletinde doğdu. küçük yaşta şiire merak sardı. 1901'de, 16 yaşına basmadan, pennsylvania üniversitesi'ne kabul edildi. sonradan şunları yazıyordu: "15 yaşındayken ileride ne yapacağımı kararlaştırdım. şiir yazmak eğilimi, bir tanrı vergisidir; ama işin teknik yönü insanın kişisel sorumluluğu. 30 yaşıma varmadan şiir konusunda dünyada herkesten fazla bilgi edinmeye ant içmiştim. dinamik özü kalıptan ve kabuktan ayırt etmek ve her türlü şiiri öğrenmek, baş amacımdı. bu uğurda, 9 dil öğrendim, doğu şiirini çevirenlerden okudum, gerçek şiirden başka bilgilere beni iteleyen ve diploma almak için gerekli işlemlerle canımı sıkan üniversite kurallarıyla ve profesörlerle kavgaya tutuştum."

başta latince olmak üzere 9 dili (yunanca, almanca, italyanca, provansal, ispanyolca, orta çağ ve yeni çağ fransızcası, portekizce, eski çağ, orta çağ ve yeni çağ ingilizcesi) ve sayısız şiir geleneğini sapasağlam öğrenen pound, genç yaşta, modern şiirin büyük kurucularından biri oldu. 1903 yılında, pound'un bulunduğu pennsylvania üniversitesi'nde tıp eğitimi gören ve sonradan amerika'nın en başarılı şairlerinden biri olan william carlos williams, ailesine gönderdiği bir mektupta diyordu ki: "pound ile tanışmak, milattan önce ile milattan sonra gibi."

pennsylvania üniversitesi'nden ayrılan pound, 1905 yılında hamilton koleji'nden mezun oldu. burada dante ve provansal şiiri üzerinde yoğun çalışmalar yaptı. sonra pennsylvania üniversitesi'ne dönerek yüksek öğrenimini tamamladı ve aynı üniversitede öğretim üyesi oldu. kendisini tanıyanlar, bildiği 9 dilde şiir konusunda yazılmış önemli her kitabı okumuş olduğunu söylüyorlardı. giderilmez bir iştahla okuyor, bir yandan da bol bol şiir yazıp sayısız çeviri yapıyordu. modern şiirin büyük öncüsü ve yenilikçisi, estetiğini değişik çağların ve uygarlıkların gelenekleriyle yoğurmaktaydı.

pound, 1908 yılında, cebinde üç beş dolarla amerika'dan ayrılıp avrupa'nın yolunu tuttu. şair, avrupa ve ingiltere'deki ilk yıllarında, açlık ve sefalet içinde, durup dinlenmek bilmeden okuyup yazıyordu. bir yandan da, çağdaş şair ve yazarlarla sağlam dostluklar kuruyordu. henry james, thomas hardy, joseph conrad, john galswhorty gibi ustalarla da tanıştı, sonradan ün salan t.e. hulme, fort madox ford, richard aldington gibi gençlerle de. ingiliz dilinin o sıradaki en önemli şairi william butler yeats ile yakın dostluk kurdu.

pound'un edebiyat çevrelerindeki yeri, üçüncü kitabı olan "personae" (1909) ile perçinlendi. 1910 yılından başlayarak, şiirde art arda yenilikler yapacaktı. pound, "yenileştirin!" ilkesiyle ortaya atılıyordu.

çin görüntü şiirlerinden ve japon haikularından esinlenen pound, kalıplaşmış, köhne, yeknesak, aşırı süslü ve yapmacıklı şiiri yok etmeye; yerine yalın, öz ve özgür şiiri getirmeye ant içmişti. "edebi dil"in, "şairane söyleyiş"in, devrik ifadelerin, vezin uğruna zorlamaların, her türlü "sıfat"ın baş düşmanıydı. pound, bizde orhan veli ve arkadaşlarının 1940'larda yöneldiği çığırı 1910'larda açmıştı denebilir.

pound, 1912 yılında, amerika'nın en etkili şiir dergisi "poetry"nin avrupa editörü oldu. özellikle bu işte pound sonradan ün kazanan birkaç şairi keşfetti. bunların ilki robert frost'tu. sonra, t.s. eliot. 1914'te eliot "bir kadının portresi" başlıklı şiirini pound'a gösterdi. pound, "bir amerikalının bana gösterdiği en başarılı şiir" diyerek eliot'un şiirini hemen yayımladı. böylece eliot ilk olarak pound tarafından gün ışığına çıkarılmış oldu. sonra da, 1922'de, eliot "the waste land" (çorak ülke) adlı eserini pound'un eleştirip düzeltmesini istedi. pound, 20. yüzyıl şiirinin en büyük birkaç eserinden biri olan "the waste land"i baştan sona eleştirdi, değiştirdi, kırptı. ve eliot birçok değişiklikleri kabul edip ezra pound'a "üstün ustaya" diye armağan ederek yayımladı. 1917'de pound'un düzeltmeleri "the waste land"in ilk müsveddesiyle birlikte yayımlandığında, eliot'un "üstün usta"ya ne kadar borçlu olduğu anlaşıldı. eliot'un "pound, yüzyılımızdaki şiir devriminde en büyük etken olmuştur." demesi boşuna değildir.

william butler yeats, james joyce, ernest hemingway, wyndham lewis ve nice başkaları, pound'un yardımlarını gördüler. pound, genç sanatçıları eleştiriyor, teşvik ediyor, para yardımı sağlıyor, eserlerinin yayımlanmasına aracılık ediyordu. hemingway, şunları yazıyor: "arkadaşlarının hem para hem sanat yönünden ilerlemesini sağlamaya çalışıyor. saldırıya uğradılar mı, savunuyor. dergilere sokuyor onları, kodesten çıkartıyor. borç veriyor. tablolarına alıcı buluyor. konserlerini düzenliyor. haklarında yazılar yayımlıyor. zengin hanımlara tanıştırıyor onları. kitapları için yayınevi buluyor. ölümün eşiğinde olduklarını sananların başucunda oturuyor bütün gece. hastane masrafları için borç veriyor, intihardan vazgeçiriyor. bütün bunlara rağmen, dostlarının ancak birkaç tanesi, ilk fırsatta pound'a bıçak saplamaktan kendilerini alıkoyuyorlar."

1921'de londra'dan ayrılıp paris'e yerleşen pound, para sıkıntısı ve hastalık yüzünden perişan yaşadı. bu çetin dönemde, faizcilere ve tefecilere kin tutmaya başladı. para hırsını ve tefeciliği gitgide uygarlığın en kötü illeti gibi görüyordu. 1925'te italya'ya giderek rapallo'ya yerleşti. italyan rivierası'nda 20 yılını geçirecekti. bu yıllarda şiirle fazla uğraşmadı. var gücüyle iktisat ve politika konularına verdi kendini. yüzyılın büyük şairlerinden biri, günden güne faşizme sürükleniyordu. pound'un akli dengesi bozuldu diyenler vardı. bazı dostları korku içindeydi. 1933'te yeats, yeni bir eseri konusunda pound'a danışmak üzere rapallo'ya gitti. pound, eseri okuyup üstüne tek bir kelime yazarak geri verdi: "kokmuş." 1934'te, pound, james joyce'u yemeğe davet ettiğinde, joyce pound'la yalnız kalmaktan korktuğundan hemingway'e de gelmesi için yalvarıyordu.

artık faşizmin sözcüsü olmuştu. her fırsatta mussolini'yi övüyor, faşizmin propagandasını yapıyordu. mussolini'ye açıkça "şefim" diyordu. dünyadaki bütün iktisadi sıkıntı ve buhranlardan, her türlü mali sömürüden yahudileri sorumlu tutuyordu. bir italyan gazetesinde "yahudi: illetin ta kendisi" başlıklı zehir zemberek bir yazı yazdı. yıllarca, italya'dan amerika'ya radyo yayınları yaparak, amerikalılara faşizmi beğendirmeye uğraştı. 1943'te washington'daki bir mahkemede jüri, pound'u "birleşik amerika'nın düşmanlarına hizmet etmek" suçundan gıyaben mahkum etti. 1945'te, pound'u italyan partizanlar yakalayarak amerikan askeri yetkililerine teslim ettiler. pisa yakınlarındaki amerikan üssünde, şairi özel olarak imal edilen bir çelik kafese koydular. o yaz, pound kafesin içinde, "pisan kantoları" adlı şaheserini yazdı.

1945 kasım'ında yaka paça amerika'ya götürdüler şairi. 19 suçtan duruşması yapılacaktı. mahkeme, pound'un akli dengesinin bozuk olduğuna, washington'daki st. elizabeth's akıl hastanesi'ne konulmasına karar verdi. pound, 12 yıl kaldı hastanede. başhekimin raporuna göre "zararsız bir deli"ydi. dostları serbest bırakılması için uğraştılar. robert frost, ernest hemingway, william carlos williams, archibald macleish, t.s. eliot ve başkalarının gayretleri sonuç vermedi.

1949'da "pisan kantoları" bollingen ödülü'nü kazandığında, yine tartışmalar oldu. pound'un yahudi düşmanlığını ve faşist propagandasını affedemeyenler, üstün bir şairi düşük bir insandan ayrı tutmanın doğru olmayacağını öne sürüp durdular. aynı tartışma, 1972'de, şairin ölümünden kısa bir süre önce, pound'un amerikan bilim ve sanat akademisi'nden ödül alması reddedilince bir kere daha patlak verdi. birçoklarına göre pound, çılgın bir çağda yolunu şaşırmış zavallı bir şairdi. başkalarına göre, duygulu bir şair, topluma ve insanlığa karşı böyle kara günahlar işlememeliydi.

1958'de akıl hastanesinden çıktıktan az sonra, pound italya'ya döndü. kendisini karşılayan fotoğrafçılara faşist selamı vererek resim çektirdi. "dünyanın en büyük şairi benim" diyordu, "amerika, baştan başa tımarhane!"

"kantolar"ı tamamlamak için canla başla çalışıyordu. merano'da oturuyor, bir yandan şiir yazıp bir yandan bahçesinde üzüm yetiştiriyordu. 1962'de kalp krizi geçirdi. sonra gitgide sessizliğe gömüldü. bir mülakat sırasında pound'a sordular: "nerede yaşıyorsunuz?" şair, "cehennemde" diye cevap verdi. "hangi cehennem?" diye üstelediler. pound, kalbini gösterdi: "işte burada."

pound'u iyi tanıyan bir şair, kişiliğini şöyle tanımlıyordu: "yalın mertlik, yalın cömertlik, yalın deha." siyasal düşüncelerinde ne kadar sapık olduysa, şiir duyarlığında o kadar aydın ve olumluydu. yalnız yaşayan, yanlış yaşayan pound, sürgününü ölümde de sürdürmek istedi. onun için "törenler yapılmasın, borular öttürülmesin" demişti, "kafamı ezmeyecek bir çelenk yeter."