10.11.2013

kılıç üstadı

arturo perez-reverte

şeytan sanıldığından daha sık doğruyu söyler. ama dinleyicileri cahildir.*

ülkesini satan bir fanatik olmayı hayatımı "yaşasın zincirler" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.

bütün reziller birbirine benzemez; sosyal kabul derecesi, her birinin ayrıcalığı ve serveti ile doğrudan ilişkilidir. özellikle de, o küçük ahlaki ihlal sayesinde önemli maddi avantajlar elde ediliyorsa.

kahramanlar ölürler. ya da mahvolurlar. benimse, herkesten iyi bildiğiniz gibi, kaybedecek çok şeyim var. benim yaşımda, benim işimde, ihtiyat erdemden daha fazla işe yarar; bir içgüdüdür.

rousseau insanoğlunun doğuştan iyi mi yoksa kötü mü olduğunun yanıtını vermiş. ve onun fikri, mutlak. bütün insanlar iyidir; sonra özgür olmaları gerekir. bütün insanlar özgürdür; sonra eşit olmaları gerekir. işin iyi kısmı şimdi geliyor: bütün insanlar eşittir, o halde egemendir. insanın bu doğal iyiliğinden de özgürlük, eşitlik ve ulusun egemenliği ortaya çıkıyor. ötesi, masanın üzerine bir yumruk, ıvır zıvır.

müziğin de sosyal bir içeriği vardır. duygusal düzeyde eşitlik yaratır, sınırları yok eder, halkları birleştirir.

yaşını saklamayı ya da olduğundan daha küçük görünmeye çalışmayı hep aptalca bulmuşumdur. yaşını inkar etmek bizzat hayatı inkar etmektir.

erkeklere karşı asla yeterince adaletsiz olunamaz.

heinrich heine: dünyanın en nazik adamıyım. insanın yanına gelip oturuveren, dertlerini anlatan, hatta şiirlerini okuyan onca tahammül edilemez alçağın bulunduğu bu dünyada asla kaba olmadığım için kendimle övünüyorum.

hepimiz bazen bir şeylerden kaçarız.

"ahlaki karakter sonbahar manzaralarına benzer: bizim yıllarımız gbi düşen o yapraklar, saatlerimiz gibi sararıp solan o çiçekler, düşlerimiz gibi kaçışan o bulutlar, zekamız gibi giderek azalan o ışık, yaşamımız gibi donan o nehirler, kaderimizle gizli ağlar örerler."

zamanla kıymetini yitirmeyen bazı değerleri korumak gerek. ötesi anlık modalar, geçici ve değişken şeyler. tek kelimeyle, ıvır zıvır.

insan her şeye alışıyor, özellikle de başka çare yoksa. ödemek gerekiyorsa, ödenir; tutum meselesi. yaşamın bir noktasında bir tavır alınır, yanlış ya da değil; ama alınır. öyle olmaya karar verilir. gemiler yakılır ve artık her şeye rağmen denize ve gelgite dayanmaktan başka çare kalmaz.

iyi bir ölüm her şeyi aklar. herhangi bir yaşamı bile.

aşk: işte bizi mutlu edebilecek tek şey ve çelişkili bir şekilde bizi daha kötü fırtınalara sürükleyecek olan da. aşık olmak demek esir olmak demek.

sadece başkalarından bir şey bekleyen kişi esirdir.

"tüm duyuları o zamana kadar kendisinin reddettiği bir seviyeye yükseldi. sonsuz derecede değişken bir yaşamın deneyimlerini tattı; öldü ve dirildi, en ateşli tutkuyla sevdi ve yeniden ve sonsuza dek sevdiği kadından ayrıldığını gördü. sonunda, şafak vaktine doğru, ilk ışıklar karanlığı delerken, giderek büyüyen bir huzur ruhuna hakim olmaya başladı ve imgeler daha bir netleşti ve sabitleşti."

* the devil speaks truth much oftener than he's deemed / he has an ignorant audience.

9.11.2013

rüzgar vurgunu

leyla şahin


yalnızdı, önceden de yalnızdı
gözlerinden tutunur bir karanfil dünyaya
dünyanın ortasında yalnızdı

bir kez buluşmamıştı uçurtması bulutlarla
dünyanın ortasında yalnızdı

güneşin altında ısınmaz yüreği
bütün kışlarda yalnızdı

bakışlarında yalnızdı, duruşlarında
anılarında yalnızdı / şarkıları yoktu
akşamüstlerinde en çok yalnızdı

istikrar

tom robbins

bilincin üst düzeylerinde her şey birdir. hayvanlar, bitkiler ve mineraller arasında hiçbir fark yok. her şey enerji ve ışık içerisinde birbirine karışır.

doğa istikrarlı değil. yaşam istikrarlı değil. istikrar doğal değil. yegane istikrarlı toplum polis devletidir. bir toplum ya özgürdür ya da istikrarlı. aynı anda ikisi birden olamaz.

isa yahudi'ydi. yahudilik bir baba diniydi. hristiyanlık da baba ana dini olarak gelişti. ancak eski din, bir ana diniydi. iki bin yıldır penis iktidarı altında yaşıyoruz.

insanlar en çok ilerleme kaydetmiş memelilerdir; çünkü nadiren büyürler. dünyaya duyulan merak, tepki esnekliği ve neşelilik gibi davranış özellikleri hemen hemen tüm genç memelilerin ortak özellikleridir ama insanlar dışında hepsinde olgunluk döneminin başlangıcında genellikle hızla yitirilir. insanlık ilerlediyse eğer, ciddi, sorumlu ve tedbirli olduğu için değil; neşeli, asi ve olgunlaşmamış olduğu için ilerlemiştir.

hepimiz her gece bol bol rüya görürüz ama sabaha olup bitenlerin yüzde doksanını unuturuz. işte bunun için şairler toplumun öylesine önemli üyeleridir. şairler rüyalarımızı bizim için hatırlar. kanun kaçakları toplumun üyesi değildir. fakat toplum için önemli olabilirler. şairler rüyalarımızı hatırlar, kanun kaçakları onları oynar.

8.11.2013

kaçan ayna

giovanni papini

hayvana tapanlarınkinden daha rahatsız edici, daha gülünç bir durum yoktur.

gülümsedi gibi geldi bana; ama insanlar hiçbir şey anlamadıkları zaman hep gülümserler.

yaşamın anlamının ölümde, yalnızca ölümde olduğunu anlamıyor musunuz? ancak her kim ölmek isterse, her kim bu yaşamda şu andan başlayarak çoktan ölmüş olursa, yaşamdan haz duyar, onun tadını çıkarır, onu tanır.

yalnızca yaşamın gizi ölümde değil, ışığın gizi de karanlıkta, iyinin gizi kötülükte, doğrunun gizi yanlışlıkta, evetin gizi hayırdadır! bu yüzden yaşamak isteyen her faust, yaşamı, tıpkı bir sevgiliyi kucaklar gibi, onun her şeyini duyumsamak, her yanını kucaklamak, her şeyin tadına varmak isteyen her tutkulu ölmeye hazırlanmalı, kendini ölümün içine koymalıdır. bir an yoğun bir biçimde, yaşamayı başarabilirsek, yaşam ağır bir ölümdür, her kösnü, bu uzun can çekişin onca sıçrayışından, ölüm hırıltısından biridir yalnızca.

yaşamak için durmadan zaman isteriz; ölmek içinse hep daha az istemek, yalnızca istememek gerekir. yaşamın tümü çabalardan oluşur: artık hiçbir şey için, hiçbir biçimde çaba harcamazsak, yaşam boşalır, kendiliğinden söner, böylece her şeyi kabul etmekle her şeyi reddetmek denkleşir, birbiriyle kaynaşır, tek bir şey olur. istemek zordur; ama istememek çok daha zordur.

hiçbir kadın, zihnimde, beni seven, incil'in iyi tanrısı gibi, her gün yeni baştan yarattığım kadından daha kusursuz olamaz; sizin, benim tanıdığımız derin manyakların tüm dizgeleriyle kavramları, uzam zamanın saatlerinin demir parmaklıklarının dışında, gerçekliklere doğrudan doğruya sahip olmanın karşısında, kağıttan çemberler, ipsiz uçurtmalardan başka bir şey değildir.

gerçekten de, şaşkınlık tohumları eken biriydi o. varlığı, en yalın şeylere bile fantastik bir renk veriyordu -eli herhangi bir nesneye dokunduğunda, o nesne düşler dünyasının bir parçası oluyordu sanki. gözleri var olan şeyleri değil, yanındakilerin görmedikleri, bilinmeyen, uzak şeyleri yansıtıyordu. kimse ona hastalığının ne olduğunu sormamıştı hiç; hastalığına aldırmıyormuş gibi görünüyordu çünkü. gece gündüz hiç durmadan yürüyerek yaşıyordu. hiç kimse evinin nerede olduğunu bilmiyordu; hiç kimse babasını ya da kardeşlerini tanımamıştı. günün birinde kente çıkagelmiş, birkaç yıl sonra bir gün ortadan yitip gitmişti.

belki de dünya, tümüyle, onun gibi varlıkların düşlerinin kesişmesinin sonsuza dek değişken ürününden başka bir şey değildir. ama gereğinden çok genellemek istemiyorum: fizikötesini düşüncesizlere bırakalım! kocaman bir düşçünün imgelemsel varlığı olmanın korkunç güvencesi yetiyor bana.

öyleyse kim öğretecek bana, aile ocaklarını, kurutulmuş çiçekleri seven bu insanlar arasında, kendimi bedenimden ve ruhumdan kurtarmayı? kim sağlayabilir benim artık ben olmamamı, şimdi olduğum kişiyi anımsamayacak denli bir başkasına dönüşmemi? kendi kendine karşı öfkeyle dolu olan ruhumun tüm umarsızlığıyla dilediğim şeyi kim verebilir bana, hangi insan ya da şeytan?

hiç kimsenin sahip olmadığı bir isteğe sahip olan kişi, daha şimdiden bütün insanların önündedir.

rastgele, sıradan bir adam kendi yaşamını baştan başa yazabilseydi, o güne dek yazılmış en büyük romanlardan birini yazmış olurdu.

biraz şarlatanlık, iyi kullanılırsa, zekaya da yarar.

artık kendin değilsin: bütün tutkuların çürümüş kanatlar gibi düştü; şaşmaktan çok kazanmayı düşünüyorsun, daha yükseklere çıkmaktan çok, halinin vaktinin iyi olmasına çabalıyorsun.

bu yalvaçsı ruhun olağanüstü gelişmesi, tehlikeleri yok eden, bileğimize güç veren, yeni olasılıkları keşfettiren, bizi toprağın, denizin, gökyüzünün, bütün bunlardan çok daha değerli olan bir şeyin, kendimizin efendisi kılar!

olmayacak bir şey tasarlayın insanlar; saçma, çılgın, inanılmaz, korkunç bir şey. bütün dünyanın birdenbire durduğunu, her şeyin olduğu yerde donup kaldığını, bütün insanların, o anda hangi konumda iseler o konumda, yapmakta oldukları eylemin içinde neredeyse yontular gibi kaldıklarını.. böyle bir şey olacak olursa, her şeye karşın insanlarda düşünce sürerse, yaptıkları, yapacakları şeyi anımsayıp yargılayabilselerdi, doğduklarından beri yaptıkları her şeyi düşünebilseler, ölmeden önce yapmak istedikleri şeyi bir kez daha gözden geçirebilselerdi, durdurulan bu dünyanın trajik sessizliği altında ne çok umarsızlığın kül olacağını tasarlayın!

olan, şimdi var olan her şey belirsiz, karışık, yetersiz, ikincil görünür bize, kendi kendimizi ancak bütün bu şimdi var olan şeylerin bir ön sözden, geleceğin güzel romanının uzun, sıkıcı bir ön sözünden başka bir şey olmadığını düşünerek avuturuz kendimizi. bütün insanlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu inançla yaşarlar. ansızın biri onlara bir saat içinde tümünün öleceğini söyleyecek olsa, yaptıkları, yapmış oldukları her şeyin onlar için hiçbir hazzı, hiçbir tadı, hiçbir değeri olmazdı. geleceğin aynası olmasa, güncel gerçeklik aşağılık, iğrenç, anlamsız görünürdü. yeniden karşılaşmalara, utkulara, yükselişlere, terfilere, çoğalışlara, ele geçirmelere, unutmalara umut bağlatan yarın olmasaydı, insanlar yaşamaya razı olmazlardı. yarının uzak kokusu olmasa, bugünün kara ekmeğini yemezlerdi.

gelecek, gelecek olarak var değildir; gelecek, bir yaratıdan, şimdinin bir parçasını oluşturmaktan başka bir şey değildir; bu yaşama, bu tedirgin, bu hüzünlü, bu acılı yaşama, günden güne kaçan, uzaklaşan bu gelecek uğruna katlanmak, bu saçma sapan yaşamın en acı saçmalığıdır.

insanlar; yaşamınızın tümü, sizin kendi kendinizi lanetlemek için tasarladığınız korkunç bir oyundur; sizin bu kaçan aynaya doğru koşuşunuza yalnızca şeytanlar güler!

7.11.2013

a universe from nothing

lawrence krauss

"her yolculuğa eşlik eden ilk gizem, yolcunun başlangıç noktasına nasıl ulaşmış olduğudur." (louise bogan)

müthiş olan şu ki, vücudumuzdaki her bir atom patlayan bir yıldızdan geliyor. ve sol elimizdeki atomlar da muhtemelen sağ elimizdekilerden farklı bir yıldızdan geliyor. fizik konusunda bildiğim en şiirsel şey bu: her birimiz yıldız tozuyuz. yıldızlar patlamasaydı burada olamazdık. çünkü evrim için önemli olan karbon, azot, oksijen, demir vs. bütün elementler zamanın başlangıcında oluşmamıştı. bunlar yıldızların nükleer fırınlarında oluşmuştu ve vücudumuza girebilmelerinin tek yolu yıldızların patlayacak kadar kibar olmalarıydı. o yüzden isa'yı falan boşverin. bugün burada olmamızı yıldızların ölmesine borçluyuz.

"hiçbir bilgi ışıktan daha hızlı yayılamaz." (albert einstein)

evren düz olmalı. peki neden? bunun iki sebebi var, ilki hakkında normalde şunu söylüyorum: matematiksel olarak güzel olan tek evren bu. ve bu doğru. pek bahsetmediğim ikinci bir sebebi daha var, şimdi burada bahsedeceğim: düz bir evrende, evrenin toplam enerjisinin kesinlikle sıfır olduğu görülmüş bulunuyor. çünkü çekim kuvveti negatif enerjiye sahip olabilir. ve çekim kuvvetinin negatif enerjisi, maddenin pozitif enerjisini dengeler. peki, toplam enerjisi sıfır olan bir evrenin nesi güzel? çünkü sadece böyle bir evren sıfırdan oluşabilir. ve bu müthiş; çünkü fizik yasaları, evrenin sıfırdan oluşmasına izin veriyor! bir tanrı'ya ihtiyacımız yok. hiçbir şeyimiz yok. evrenimiz düz ve toplam enerjisi sıfır. ve sıfırdan doğmuş olabilir. sıfır toplam enerji ve kuantum dalgalanmaları bir evren yaratabilir. 

bunlar dindar insanların sorup durduğu şu manyak soruya cevap veriyor: "neden hiçbir şey değil de bir şeyler var?" çünkü olması gerek. kuantum mekaniğinde, hiçbir şeyiniz yoksa hep bir şeyler elde dersiniz. bu kadar basit!

copernicus bize özel bir yerde yaşamadığımızı söylemişti. şimdi iki şeyi biliyoruz, aslında bir şeyi. bu, bize düşündüğümüzden çok daha önemsiz olduğumuzu anlatıyor. evreni, gördüğümüz her şeyi ele alırsanız; yıldızlar, galaksiler ve kümeleri, gördüğümüz her şey. bunları kaldırıp atın, evren yine aynı evrendir. %30'u karanlık madde ve %70'i karanlık enerji olan bir evrende, %1'lik bir kirlilik yaratıyoruz. tamamen anlamsızız. içinde bu kadar anlamsız olduğumuz bir evrenin neden bizim için yaratılmış olduğu beni aşıyor.

bazıları evrene ince ayar yapılmış olduğunu söylemişti. eğer biraz olsun farklı olsaydı burada olamazdık. tanrı evreni apaçık bizim için yaratmıştı! bu saçmalık. ve richard dawkins'in kitaplarıyla güzelce öğrendiğimiz aynı sebeplerden ötürü saçmalık. arılar çiçeklerin rengini niçin ayırt edebiliyor? onları bulabilsinler diye. tanrı öyle istedi diye değil. eğer çiçekleri bulamasalardı, yemek için ihtiyaçları olan şeyleri alamazlardı ve var olamazlardı; bu doğal seçilim. ve bu bize şunu söylüyor: bir tür kozmik doğal seçilim var. çünkü eğer bu doğruysa, tek söylediği yaşama imkan tanıyan bir evrende olmamızın çok da şaşırtıcı olmadığı! çünkü, yaşama imkan tanımayan evrenlerde yaşıyor olamazdık. bu kadar basit!

fiziğin evren hakkında bize asıl anlattığı şu: evren büyük ve nadir olaylar hep gerçekleşiyor. yaşam da bunlara dahil. ve bu, onun özel olduğunu göstermiyor.

6.11.2013

son istasyon

jay parini

günlerin çoğu birbirine benzer. peş peşe gelirler, zamana yenik düşerler. kayıplarına pek üzülmeyiz. ama birkaç muhteşem gün belleğe kazınır; her bir an'ı, kumsaldaki çakıl taşları gibi, tek tek parlar. yeniden yaşamak isteriz onları, uzak olmalarına üzülürüz.

yoksul düşmüş aristokratlardan daha acıklı bir şey yoktur.

"bedenin birbirinden ayırdığı ruhların birleşmesidir aşk."

romanlar kadınlar içindir; zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeyen şımarık burjuva kadınlar için.

din ve ahlak konusunda gerçek icat edilemez; keşfedilir ve duyurulur.

"enerjimizi anlamsız anlaşmazlıklara değil, iyi olduğu açıkça belli olan şeylere harcamalıyız. eğer bir devrim gerçekten yeni bir şey getirmiyorsa -her türlü hükümetin ortadan kaldırılması gibi- o zaman daha önce gördüklerimizin taklidinden başka bir şey olmaz; bu da yerine geçtiği şeyden daha kötü olacak demektir."

insanları övmek kolaydır. kusurlara işaret etmekse ayrı bir şey.

"yaşlı adamlar bir açıdan gençlere hiç benzemezler: sağlıklı değildirler."

"yazmak şuna benzer: içinden bir porsuk çıkabilir diye umutla toprağı eşeleyip durursun. ama nadiren çıkar."

bir yazarın başarılı olması yetmez; arkadaşlarının başarısız olması da gerekir.

"bir insan bütün dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybederse ne kazancı olur?"

çuang tzu: eski zamanların büyükleri uyurken rüya görmezlerdi. korkuyla uyanmazlardı. basit yiyecekler yer, derin soluklar alırlardı. büyüklerin solukları topuklarından çıkardı, solukları kusmuk ve gırtlaklarından çıkan bugünün vasat insanlarına benzemezlerdi. bu insanlar şehvet ve arzuyla dolduklarında kutsal doğaları sığlaşır. eski zamanların büyükleri hayatı ya da ölümü sevmek konusunda bir şey bilmezlerdi. doğarken sevinç duymazlardı. ölüme giderken ıstırap çekmezlerdi. tasasızca gelir ve giderlerdi. hepsi bu kadardı. verilene sevinir; ama üzerinde düşünmezlerdi.

başarısızlığın nedeni, ders verenlerin verdikleri derse kendilerinin uymamaları, yani ikiyüzlü olmalarıdır.

("acı ve ıstırap, sadece dünyadaki hayattan kendini ayırmış ve dünyaya acı çektiren günahlarını hiç görmeden kendilerini suçsuz sayan kişiler tarafından çekilir; sonunda dünyanın günahları ve kendi manevi sağlıkları için çektikleri acılara isyan ederler.")

"insanın kendisiyle ilgilenmeyecek kadar uzun yaşaması büyük şanssızlık."

"insan bir yol ayrımında durursa ve hangi yöne gideceğini bilmezse, en büyük özveriyi barındıran karara öncelik vermelidir."

bir karı-koca hayatta kalabilmek için bazen aralarına hem zaman hem de mesafe koymalıdırlar.

"deliler amaçlarına ulaşmakta akıllılardan daha başarılıdırlar her zaman. kendilerine engel olacak ahlak anlayışları yoktur. ne utanırlar ne de vicdanları sızlar."

dayanak noktası eksikliği çoğu zaman dengesizlik kaynağıdır.

her insanın sevilecek bir yanı vardır.

ailede birisinin uzun süren bir hastalıktan sonra ölmesi durumunda onu kaybettiğimize üzülür ama aynı zamanda ferahlarız da.

* tırnak işareti (" ") içindeki sözler kurgusal metinde tolstoy karakterinin sözleridir.

5.11.2013

turancı ırkçılık

avner levi

1934 yılında yahudilere karşı trakya'da meydana gelen olaylar turancılar arasından az sayıdaki kişilerin tahrikiyle doğdu. nazi eğilimindeydiler. onların yayınları halkı tahrik etti ve trakya'daki sempatizanlarını yahudilere karşı saldırıya çağırdılar. turancı ideolojinin içindebüyük çapta ırkçı potansiyel vardı. alman nazilerinin arkalarından gittiler.

türk ocağı, düzenlediği bir toplantı sonrası, "asil türk gençliğinin alçak yahudilerden talepleri" adı altında yayımladığı bildiride şu taleplerde bulundu:

- türkiye'de yahudice hiçbir şeyin basılmaması
- yahudi okullarının kapatılması
- dua yöneten hahamlar dışındaki hahamların ülkeden kovulmaları
- yurt dışından yahudilerle ilgili hiçbir malzeme getirilmemesi

ayrıca, bu bildiride şöyle sesleniliyordu:

- türkçe konuş! başka dil kullanmak, türklüğe hakarettir.
- bu ülkede türk gibi hissetmeyen ve davranmayan kimseye yer yoktur.
- bu ülkede mevcut tek ülkü türk milliyetçiliğidir.
- her türk'ün görevi dilini korumaktır.

alman nazileri, türkiye'deki turancılara yardım ettiler. nazilerin o kadar çok kullandıkları "sırttan bıçaklama" motifi türkiye'de de etkili oldu. trakya'nın tarihi ve siyasi geri planı, antisemitist tahriklere uygundu.

insanın ruhu

ayn rand

insanın ruhunu boşalttın mı yerini sen doldurabilirsin. dön de tarihe bak bir kere. bütün büyük ahlak sistemlerine bak. hepsi de kişisel zevki feda etmeyi öğütlemiyor mu? o laf kalabalığının altında hep aynı amaç yok mu? feda et, kapılma, kendini inkar et. yalan mı? hep tekrarladıkları nakaratı bilmiyor musun? "vazgeç, vazgeç, razı ol, razı ol." günümüzün manevi atmosferine bir bak. keyifli olan ne varsa sigaradan tut da sekse, ihtirasa, kar etmeye kadar, hepsi günah sayılıyor. bir şeyin seni mutlu ettiğini kanıtladığın anda o şeyi lanetlemiş sayılıyorsun. bu aşamalara vardık artık. mutluluğu suçluluğa bağladık. ve tabii insanoğlunu da gırtlağından yakaladık. ilk doğan çocuğunu kurban et. çivilerle dolu bir tahtanın üstüne yat. çöle yürü, bedenine eziyet et. dans etme. pazar günleri sinemaya gitme. zengin olmaya çalışma. sigara içme. içki içme. hep aynı terane. aynı öğüt.

budalalar bu tür tabuları yalnızca bir saçmalık sanıyor. geçmişten kalma, demode şeyler, diyorlar. ama saçmalıkların hep bir amacı vardır. bir çılgınlığı incelemeye gerek yok, yalnızca kendine, neye yaradığını, neyi sağladığını sor, yeter. hangi ahlak sistemi fedakarlık öğütlüyorsa sonunda bir süper güç haline gelmiş, milyonları yönetmiştir. tabii üstünü biraz süslemek gerek. insanlara, kendilerini mutlu eden her şeyi feda ettikleri zaman, daha yüce bir mutluluğa ulaşacaklarını söylemek zorundasın. bu konuda fazla açık seçik olman da gerekmez. koca koca, anlamı belirsiz kelimeler kullan. "evrensel uyum", "ebedi ruh", "ilahi amaç", "nirvana", "cennet", "ırksal üstünlük", "proletarya diktatörlüğü".

mesele içerden çöküş. yöntemlerin en eskisi bu. bu fars yüzyıllardır oynanıyor, insanlar da hala yutuyor. oysa sınaması öyle kolay ki! kendine peygamber diyenlerin ne söylediğine kulak kabart. eğer fedakarlıktan söz ediyorsa hemen kaç oradan. vebadan kaçar gibi, olanca hızınla kaç. ortada bir fedakarlık oldu mu, mantıksal olarak, feda edilen o şeyleri toplayacak birilerinin de olacağı kesin zaten. hizmet varsa hizmet edilen birileri var demektir. sana fedakarlıktan söz eden adam, aslında kölelerle efendilerden söz ediyor demektir. kendisi efendi olmak niyetindedir. ama eğer sana mutlu ol diyen, bu senin doğal hakkındır diyen, ilk görevin kendine karşıdır diyen birini bulursan, o adam senin ruhunun peşinde değil demektir. o adamın senden kazanacağı hiçbir şey yoktur. ama öyle biri ortaya çıktığı anda, hepiniz o boş kafalarınızla avaz avaz haykırmaya başlarsınız. bencil bir canavar bu adam, dersiniz. böyle olunca da soygun daha yüzyıllarca devam edecek demektir, korkulacak bir şey yok demektir.

insanların kendilerini senden korumak için bir silahı var: mantık. bu yüzden, onu onların elinden mutlaka alman şart. mantık kötüdür deme sakın. bazıları onu da yapacak kadar ileri gitmiş, beklenmedik başarılara da ulaşmışlardır gerçi. ama sen mantık sınırlıdır de, yeter. onun daha üstünde başka şeyler var, de. nedir? o konuda pek açık seçik olmasan da olur. alan nasılsa geniş. bir yığın şey bulabilirsin. içgüdü dersin, duygu dersin, vahiy dersin, ilahi sezgi dersin, diyalektik materyalizm dersin. eğer bir yerde yakayı ele verirsen, birisi sana, doktrinin mantıksız derse, ona da hazırsın demektir böylelikle. mantığın ötesinde başka şeyler var, dersin ona. düşünmeye çalışma, hisset, dersin. inanman gerek dersin. mantığı bir kere kenara ittirdin mi, artık meydan senindir. ne zaman, neye ihtiyacın olsa elinde sayılır. o adamı elde etmişsin demektir. düşünen adamı yönetebilir misin? biz düşünen adamlar istemiyoruz.

4.11.2013

yarat, ey sanatçı

goethe



yarat, ey sanatçı! konuşma
bir soluk olsun şiirin yalnızca

yoktur şu gökyüzünün altında
siz tanrılardan daha yoksul olanı
büyüklüğünüzün acınası besinleridir
aldığınız kurbanlar
ve duaların solukları
ve ölürdünüz açlıktan
eğer umut peşinde olmasaydılar
delilerle çocuklar

ne olurdum ben sensiz
ey dostum olan okuyucu
tüm duygularım bir iç konuşma
tüm sevincim de sessiz bir yankılanma

camları resimlenmiş pencerelerdir şiirler

kendini toplamak zorundadır isteyen büyük şeyleri
kendini sınırlayabilmekle belli olur ustanın hüneri
ve ancak kurallarla ulaşabilir bize özgürlüğün sesi

çocukken içine kapalı ve inatçı
delikanlıyken cüretkar ve gösteriş meraklısı
yetişkin adamken eylem yanlısı
yaşlıyken düşüncesiz ve tutaraklı
şöyle olacak senin mezarının yazıtı:
buradaki de herkes gibi bir insandı

insan erişmek istemez en büyük olana
kıskançlığı sadece kendi gibi olanlara yöneliktir
kıskançların en kötüsü ise dünyada
herkesi kendisiyle eşit bilendir

çok görkemli bir yazgıymış gözükür insanın yaşamı
ne kadar hoştur günler ve geceler ne kadar tatlı
ve bizler kök salmışızdır bu cennetin zevkine
ama yükseklerde parlayan güneşin daha tadına varmazdan önce
başlar karmakarışık bir çaba savaşmaya
bazen kendi kendimizle, bazen de dışımızla
asla tamamlamaz biri ötekini yeterince
dışımız karanlıktır ışıklar yanarken içimizde
parlak bir dış görünüş maskeler bulanık bakışlarımı
ve tam yakınken, insan göremez olur şansını

işte burada dinlenmekte yürek ve hiçbir şey bozamaz asla
en derinde yatan anlamı, ona ait olmanın anlamını

acılara gebedir tutkular! kim yatıştırabilir
çok şeyler yitirmiş bir yüreğin ürkekliğini

insanoğlunun göğsünde hep sonsuz bir çekişmenin
kaynağı, en dingin yuvaların bile yıkıcısı, akma eğilimindedir

kadınların en güzeli için
daha çok değer savaşmaya
servetler için savaşmaktan

gerçekten böyledir insanoğlunun yazgısı
en önemsiz kişiyi bile yüceltir küçük görmek ölümü
savaş alanında görkemle durur bir uşak, bir kralın yanında bile
yeryüzü, bir ev kadınının ününü dahi yayacak güçtedir

evet, işte böyle değerlendirir insanoğlu kutsal bir emanet olarak hayatı
o hayata en az değer verenleri en saygın kişiler yerine koyarak
kimi erdemler vardır, yüce bilgeliklerin ürünüdür
kimileri de sadakate, görev duygusuna ve her şeyi kapsayan aşka dairdir
ama bu erdemlerden hiçbiri onurlandırılmaz insanlarca
ölümden kaçmak yerine, ölüm tanrıçası keres'e bile cesaretle
karşı çıkarak onu savaşa çağıran duygu kadar
gelecekteki kuşakların gözünde yüceltilen ise, utanca katlanmaktansa
kararlı bir tutumla keskin kılıcı kırılgan bedenine çeviren kişidir
ün, karşı koyamadan gider onun peşinden ve çaresizliğin elinden
alır o kişi solması olanaksız zaferin görkemli tacını

3.11.2013

yolculuk

tahsin yücel

hiç başıma gelmemişti böylesi; kısa pantolonu, bol resimli atletiyle geçip yanıma oturdu, sol kalçasının sol yanı koltuğumun en az üçte birini kaplayıverdi. bu da kaçınılmaz bir şey; eni benimkinin iki katı. ama adam oylumlunun da dışına taşıyor, bacaklarını açıp sol ayağını iki ayağımın arasına yerleştirdi; bir de, bu sıcak bodrum akşamında, oturur oturmaz çarşaf gibi açtığı sabah'ının sayfalarını çevirirken, dirseğini ikide bir koluma, göğsüme, başıma çakıyor. patladım patlayacağım, etkili bir söz arıyorum, buluyorum da; ama adamda öyle küresel bir surat var ki, etkilenmeyeceği kesin. çevreme bakıyorum, her yer dolu; kaptana bakıyorum, bir yandan otobüsü uçururken bir yandan da yanındakilerle şen bir söyleşiye dalmış, kahkahalar atıyor. "anlaşıldı, istanbul'a dek katlanacağım bu işkenceye!" diyorum içimden. ama beterin beteri de var: gazeteyi bırakıp uyuyunca, komşum iyice kaykılıp üstüme yaslandı. koltuğumun arkalığını öne, arkaya çekiyorum; hiçbir şey değişmiyor. ben böyle kıvranırken, önümde saçları altın sarısı iki güzleklemiş bayan, saç tarıyor, ruj yeniliyor, kokakola içiyor, ingilizce patlatıyor, sık sık görevliyi çağırıp bir şeyler istiyor. umursamazlıkları işkencemi iki katına çıkarıyor, durumumun olası izleyicileriyle göz göze gelmeyeyim diye uzun süre gözlerimi yumuyorum; sol omzuma çarpılınca açıyorum ancak. kaptan çarpmış. direnme içgüdüsüyle, bir şaka geliyor usuma:

"hayrola! araba kendi kendine mi gidiyor?" diyorum.

"yok, amca, olur mu öyle şey, arkadaş kullanıyor" diyor. sonra birden durup başını sallıyor; şakayı geç anladı; ya kendi kendine kızıyor ya bana. bana kızdığını düşünmek hoşuma gidiyor. ama, kimbilir kaç saat sonra, arkadaşını indirip yeniden direksiyona geçince, dost dost gülümseyerek sağ yanındaki tek koltuğu gösteriyor bana: "abi, gel, şöyle otur istersen; söyleşe söyleşe gideriz" diyor.

bana kızdığını ummuştum; oysa hem "amca"yı "abi"ye çevirdi hem de beni işkenceden kurtarmak istiyor. dirsekliği indirerek şişeden mantar çeker gibi çekip çıkarıyorum gövdemi. insan değil miyiz, kaptanın yanına kurulur kurulmaz şımarıyorum:

"sizin şirket 13 numaranın parasını bana vermeli" diyorum.

"o niye, abi?"

"yolcusunu ben taşıyorum."

içtenlikle gülüyor:

"doğrusun, abi" diyor, "öyle bir ayının yanına düşmüşün ki, beş erol günaydın seslendiremez."

"hayır, erol günaydın seslendirir" diyorum. "erol günaydın dünyanın tüm yaratıklarını seslendirir; en sessizlerini bile, tırtılı, balığı bile."

"ağzına sağlık, abi" deyip yola dikiyor gözlerini, bir kamyonu geçiyor, bir kamyonu daha geçiyor, bir an benden yana dönüp gülümsüyor, alan değiştirmemize zaman kalmadan, "abi, tansu çiller'i nasıl buluyorsun?" diye soruyor.

"tipim değil" diyorum.

"renk sorunu" diyor incelikle.

sonra muavine bize birer "neskahve" getirmesini söylüyor; sonra, erol günaydın'a taş çıkartmak istercesine, süleyman demirel'den başlayarak, bir sürü politikacının öykünüsünü çıkarmaya girişiyor; el ve yüz devinilerini de, heceleri vurgulamalarını da, söylemlerinin biçemini ve içeriğini de bayağı güzel yansıtıyor. hepsini de yakından izlediği belli. gülüyorum, 13 numaranın şişmanını çoktan unuttum.

"peki, koalisyona ne diyorsun?" diye soruyorum. "daha çok sürer mi?"

"sürer abi, sürer" diyor. "seninkiler öyle kıyak bir sağırlar diyaloğu kurmuşlar ki, seçim olmasa, kıyamete kadar sürer."

gözlemini kendisinin de çok beğendiği gerine gerine geriye yaslanmasından belli. ama, yaslanınca, aynada bir ışık görüyor, yerde uyuklayan muavini uyandırıyor:

"bak bakalım, gönül yazar'lar gene ne istiyor?"

"neden gönül yazar diyorsun ki?" diye soruyorum.

"abi, daha ne diyeyim istiyorsun?" diyor. "hülya avşar mı diyeyim?"

muavin geri dönüyor bu sırada, gönül yazar'ların marlboro paketini istediklerini söylüyor.

"benim marlboro paketimi mi?"

"senin marlboro paketini."

kaptan direksiyonu bırakıp kollarını havaya kaldırıyor:

"otobüsü kuruttular, sıra bana geldi!" diyor; ama çıkarıp veriyor marlboro paketini. "abi, insan şu otobüste öyle tiplerle karşılaşıyor ki!" diye ekliyor.

sonra karşılaştığı tipleri anlatmaya başlıyor bana. hepsi de ilginç gerçekten; inanılamayacak kadar ilginç. yazık ki, gözkapaklarım çok ağırlaştı, işitiyorum ama izleyemiyorum, gözlerim kendiliğinden kapanıyor.

bir de bakıyorum ki, gelmişiz! kaptan kollarını açmış, tepemde dikiliyor. kalkıyorum, kucaklaşıp öpüşüyoruz.

"teşekkür ederim, çok teşekkür ederim" diyorum.

"ayıp ettin amca" diyor, "yaşlılara yardımcı olmak görevimiz."

gel de gülme!

"yani ödeştik mi?" diye soruyorum.

"sayılır" diyor, "bizim meslekte ne borç bırakacaksın ne alacak."

2.11.2013

tanrı yanılgısı

richard dawkins

din, egemen kesim tarafından halkı zapt etmek için kullanılan bir araçtır.

dinsel inanç kavramının sahip olduğu gücün ve ihtişamın tüm esprisi, mantıklı nedenlere bağlı olmamasıdır. geriye kalanımızdan beklenen, ön yargılarımızı savunmamızdır. ancak dindar birisinden inancını doğrulamasını istediğinizde, "dinsel düşünce özgürlüğü"nü ihlal etmiş olursunuz.

kanıt ortaya çıkana kadar kararı ertelemek gerçekten iyidir.

benim ya da diğer ateistlerin din karşısında ara sıra takındığımız düşmanca tavır sadece kelimelerle sınırlıdır. ben ilahiyat kaynaklı bir anlaşmazlık yüzünden hiçbir yere bomba atmayacağım, kimsenin kafasını kesmeyeceğim, kimseye taş fırlatmayacağım, kimseyi çarmıha gerip yakmayacağım, kimseye işkence etmeyeceğim veya gökdelenlere uçakla çarpmayacağım.

bir bilim insanı olarak tutucu inanca düşmanım; çünkü bu eğilimdeki bir inanç her zaman bilimsel girişimin önünü tıkar. din bize görüşlerimizi değiştirmememiz gerektiğini ve ayrıca, kavranması mümkün, ilgi uyandırıcı konuların keşfedilmesini arzulamamayı öğretir. din, bilimin düzenini bozar ve kişinin idrak kabiliyetini baltalar.

din; sayısız masum, iyi niyetli ve hevesli genç beyne yönelik bilimsel öğretimi yıkmanın tutkusuyla hareket eder. çok küçük yaşlardaki çocuklara sorgusuz sadakatin bir erdem olduğunu öğreterek dünyayı tutucular için güvenli bir yer haline getirir.

usta

cemal süreya


bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
yokluğun gayri şuradan şuraya geldi
bir günler şölenlerle egemen ülkende
şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
n'olur ağzından başlayarak soyunmaya
bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
çık gel bir kez daha yıkıntılardan
çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat

yazarın ölümü

gilbert adair

bir şey yapmak isteyince yapmanın bir yolu bulunur; daha doğrusu bir şeyi yapmanın bir yolu varsa o şeyi yapmak istenir.

kelimeler, onları "kullandığı" yanılsamasına kapılan yazarlardan çok daha eski, vefasız ve tecrübelidir. kelimeler hep vardı. kimse onların sahibi değildir; kimse nasıl okunacaklarını belirleyemez; hele onları yazan hiç. edebi metin kendi kendini ve a fortiori yazarının "niyetlerini" baltalamadan edemez; hep kendi başının dikine gidecek, kendi imtiyazsız, emniyetsiz ve sıklıkla çelişkili yorumlarını yaratacaktır; dolayısıyla yazılı dil her zaman birbirini karşılıklı olarak dışlayan anlamları onaylama olasılığını hep içinde barındıracaktır.

edebiyatın her biçiminde ve seviyesinde, düzmeceden ibaret olan şeyler müstehcenliğe ve pornografiye doğru irtifa kaybetmeye mecburdur.

yaban sıçanı sınıfından bir tür olan akademik bayağılığın dünyada içini titreten bir şey varsa, o da kurallarını ezbere öğreneceği, sonra da hafızasına kaydedeceği bir doktrin, bir ilmihal, önceden programlanmış bir sistemdir -o doktrinin mutlak otoritesi olarak da şimşekleri, dolma kalem gibi göğüs cebinden dışarı taşan, kah nazik, kah amansız, kah babacan, kah führer bir kanun koyucu isterler.

1.11.2013

barış meleği

uğur mumcu

şili'de sosyalist devlet başkanı salvador allende'nin sarayı tanklarla sarıldığı gece, general pinochet bir "muhtıra" yayımlayarak devlet başkanının istifa etmesini istedi. muhtırayı kuvvet kumandanları imzalamıştı hep birlikte.

"sizin gibi hainlerle pazarlık etmem!" diye cevap verdi allende. ve başına bir miğfer geçirerek sarayın pencerelerinden birine gidip bir sosyalist "militan" gibi faşistlerle çarpışmaya başladı. faşist generaller çetesi, 

"ülke bütünlüğü.. devletin korunması.. komünizme karşı mücadele.." gibi sözleri tank paletlerinin uğultuları ile yükselterek saraya ateş ediyorlardı durmadan. bütün ülke devrimcileri, faşizmin üniforması ve silahlarıyla esir ediliyordu o gece. ve direniyordu allende.

miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu allende. belki dudaklarında ülkesinin en soylu ozanından kalma birkaç dizeyle ve belki de bu dizelere bir silah gibi güvenerek,

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.." diyordu.

ve neruda'nın hasta döşeği, faşizmin süngüleriyle paramparça ediliyor, kitaplar, kağıtlar, şiirler, esir edilmiş düşman mangaları gibi faşizmin soysuz subaylarının önüne diziliyordu.

kitaptı düşmanları..

şiirdi..

inançtı, düşünceydi..

halktı düşmanları..

pinochet ve çetesi saldırıyordu özgürlüğün kalelerine. gecenin alaca karanlığında faşizmin taburları akın akın sarıyorlardı allende'yi. satılmışlığın rütbelerini alacaklardı.

o, miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu korkmadan ve dudaklarında bir şarkı gibi dolaşıyordu şu dizeler:

"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.."

pentagon generallerince panama'daki antigerilla okulunda eğitilen pinochet, amerikan yapısı tanklarla saldırıyordu allende'ye.

amerikan tanklarıyla..

pentagon emirleriyle..

cia taktikleriyle..

tanklar toplarını çevirmişlerdi allende'ye. kuvvet komutanları emir yağdırıyorlardı emir üzerine. ya teslim olmalıydı allende, ya ölmeliydi!

muhtıraya teslim olmadı allende. tanklara teslim olmadı. faşizme diz çökmedi allende. özgürlüğün inancıyla savaştı sonuna dek.

o gece el ovuşturuyordu cia bürokratları. uluslararası telefon ve telgraf şirketinin yöneticileri kutluyorlardı birbirlerini. pentagon generalleri viski kadehleri kaldırıyorlardı şerefe. şili'nin bakır madenlerine göz diken amerikan sermayecileri ağızlarını şapırdatıyorlardı iştahla.

ve general pinochet'nin faşist çetesi, kendi ülkesini işgal edebilmek için, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarıyla yürütüyordu harekatı adım adım. faşizmin öfkesi ve satılmışlığın ihanetiyle.

bir köşede kurşuna diziliyordu genç öğrenciler. bir başka köşede tank paletleri altında eziliyordu sosyalist işçiler.

faşizmin taburları, binlerce evden binlerce altın beyni, binlerce sımsıcak yüreği topluyorlardı birer birer.

ve satılmışlığın bütün rezilliği ile alçaklığın bütün kiriyle yürüyordu generaller çetesi.

bakır madenlerini satmak için..

sosyalizmi ezmek için..

allende'yi öldürmek için..

ve yirmi beş bin şilili yurtseveri boğmak için..

öldürüldü allende. kurşuna dizildi yirmi beş bin yurtsever. yakıldı yüz binlerce kitap. esir edildi ülkenin tüm aydınları. bütün bu oyunları beyaz saray'ın cia'ya ayrılan odalarında yöneten dr. henry kissinger, türkiye'dedir bugün.

"barış güvercini", şili yurtseverlerinin kanını kanatlarında gizleyerek türkiye'ye geldi bu sabah.

hoş geldin dr. kissinger! hoş geldin kanlı barış meleği! allende'nin katili hoş geldin! hoş geldin politika sihirbazı. merak ediyoruz, acaba yoksul ülkemize hangi uğursuz yarının falını okumaya geldin?

mehmet kaplan

ülkü tamer

memet fuat'la abdi ipekçi'nin "rahle-i tedris"lerinden geçmiş biri olarak, yoruma her zaman saygı duydum. kafamda soru işaretleri uyandıran yorumları tartıştım. beni eleştirenleri ciddiye aldım.

prof. mehmet kaplan, "düello" şiirimden yola çıkarak benim için uzun bir yazı yazmıştı. cumhuriyet devri türk şiiri kitabında yer alan yazı elbette ilgimi uyandıracaktı. yalnız sağ kesimin değil, aydınların büyük çoğunluğunun, düşüncelerine katılmasa bile ciddiye aldığı, "bilim adamı" sıfatına saygı duyduğu bir eleştirmendi prof. kaplan.

okumaya başladım. okudukça, "ne yapalım, kaplan da böyle düşünüyor." diyordum.

derken, "yazın bittiği" şiirimin "açıklama"sına geldi sıra.

"gökyüzünü görünce gecenin devi
çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar"

dizelerim üstüne şunları yazmıştı:

"şiirin son mısralarında geçen 'dev' ve 'cüce' kelimeleri arasındaki kontrastla bu kelimelerin kullanılış tarzı dikkat çekicidir. 'gecenin devi gökyüzünü görünce' şapkasını çıkarır, 'şapkasından yıldızlar dökülür'. burada bir fikri gizlemek için sembolik bir ifadeye başvurulmuştur. öyle sanıyorum ki, burada bahis konusu olan 'gecenin devi' kelimesi ile kastolunan dev-genç'tir. cüceler ise onları küçümseyen insanlardır. bu nevi şiirleri tahlil ederken, adeta suçluları ihbar ve teşhir eden bir insanın durumuna düşmek endişesi taşıdığımı itiraf edeyim. metinleri anlamaya çalışırken bir zorlama yapmadığımı sanıyorum. bir milliyetçi olarak türkiye'yi bölmek isteyen anarşist ile komünistleri, bir insan olarak kan dökmeyi yüceltenleri tenkit hakkımdır. fakat burada benim vazifem, metinleri doğru olarak tahlil etmektir. tahlil esnasında bu nevi fikirlerle karşılaşır ve onları ortaya koyarsam, acaba ilmi araştırmanın dışına mı çıkmış olurum?"

kitabı kapattım. profesörün "yorum"u yorum değildi artık. kaplan'ın bilim adamlığı, benim için sona ermişti.

neden mi?

dev-genç, 1968'de kurulmuştu çünkü. şiirim ise o tarihten sekiz yıl önce, 1960'ta yayımlanan "gök onları yanıltmaz" adlı kitabımda yer alıyordu.

31.10.2013

uzun lafın kısası

anne frank: gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.

boris vian: insanlar aklın alamayacağı kadar dar kafalıdır.

clive bell: bilgiyle donanmamış bir akıl, ön yargıların ve kör inançların tutsağı olur; duygular ise tekdüze ve yamyamca bir oburluğun bulantısına uğrarlar.

theodor adorno: yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.

fakir baykurt: hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana; ya bu akılsız kulları neye yarattın?

robert m. pirsig: kimse, nereye gittiğini bilmeyen kişi kadar yükseklere çıkamaz.

henry david thoreau: insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

la rochefoucauld: bir dahi bile, kendisini uygunsuz durumlarda gören uşağı için büyük adam değildir.

michel foucault: bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin iyileştirmek olanaksızdır.

paul auster: eğer çelikten yapılmamışsanız, para bulmak için göstereceğiniz yıpratıcı çaba ruhunuzu yok edebilir.

alain: bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

samuel beckett: günün birinde sağır olacağız. günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

29.10.2013

benjamin constant

sevan nişanyan

keskin bir zekası ve etkileyici bir kültürü vardır. "deha" kavramının revaç bulduğu bir çağda, dehanın mücessem bir örneği olarak gösterilmiştir. üslubu berrak ve dürüsttür, her cümlesinde zeka kıvılcımı hissedilir. tek romanı "adolphe", fransız edebiyatının mücevherlerindendir. yalan söyleme hakkı üzerine kant'la giriştiği polemik, etik felsefenin şaşırtıcı bir çiçeğidir. ama yeteneğini çok fazla sahaya dağıtmıştır. sağlığında basılan kitapları, bir kısa romanla birkaç ince siyasi broşürden öteye gitmez.

akıl çağının çocuğudur. fransız özgürlükçü düşüncesinin kurucuları arasında yer alır. ama büyük ihtilal'i izleyen devirde, aklın yenilgisine tanık olmuştur. can yoldaşı madame de stael ile birlikte, romantizm olgusunu ilk fark eden ve adlandıranlardan biridir.

tanınmış bir ateistin oğludur, kendi de dindar sayılmaz. ama yaşamının son yıllarında beş cildini yazıp bitiremediği kitabı, "dinler tarihi" hakkında eşsiz derinlikte bir tefekkürü yansıtır.

vasatın gözüyle bakarsan siyasi kariyeri bir tutarsızlıklar zinciridir. gençliğinde jakobendir. sonra thermidorcudur. napolyon'u destekler. sonra amansız muhalifi olur. imparator tarafından sürgün edilir; almanya'daki mülteci aristokratların başlattığı irtica hareketinin fikir önderi olduğu söylenir. monarşinin iadesinden sonra idam istemiyle yargılanır. kral tarafından affedilir; parlamentoya seçilir, liberal muhalefetin başına geçer. bir tür liberal manifesto olan 1830 anayasası'nı kaleme alır; temmuz ihtilali'nde başrollerden birini oynar. fakat düşünceleri iktidara geldikten hemen sonra kendisi iktidardan uzaklaşır. kumar borçlarından ötürü tutuklanma kaygısı içinde ölür.

düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. içinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? onlara cesaret ve güven veriyor mu? veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. bu kadar basit.

"eski zorbalar sükut yoluyla hükmeder; insana, en azından, susma hakkını tanır. yeni diktatörlük ise insanı konuşmaya mahkum eder; onu düşüncesinin en mahrem sığınağına kadar takip eder; vicdanını inkar etmeye zorlayarak, mazluma kalan son teselliyi de elinden alır."

20. yüzyıl diktatörlerinin paranoyak ruh hali, yüz yıl öncesinden haber verilir:

"tüm dünyayı inanmaya zorlar; ama zorla elde ettiği hakka kendisi inanmaz. gayrimeşruluk, bir hayalet gibi peşinden gelir. zafer alaylarında ve savaş meydanlarında peşini bırakmaz. yasalar çıkarır, sonra değiştirir. anayasalar yapar, sonra ihlal eder. kum üzerine kurduğu yapının temelleri dipsiz boşlukta kaybolur; asla kendisini tatmin etmez."