13.08.2012

karanlıkta kahkaha *

vladimir nabokov

en zalim düşmanımızdan bile, biletçinin hareketsiz sırtından ya da mezeci dükkanının tezgahının yolunu kesen iri yarı yabancıdan ettiğimiz kadar nefret etmeyiz.

bir yolculuğun ilk bölümü hep ayrıntılı ve ağırdır. orta saatleri uykulu, sonu hızlıdır.

insanın bir tutkusunun olması dünyanın en büyük mutluluğudur.

insan düşlerini bankaya yatıramaz. senet değildir bunlar, kar yüzdeleri sıfırdır.

hep düşünmüşümdür, insan acaba kimi daha iyi tanır? beş saat aynı odada birlikte kaldığı birisini mi, yoksa bir ay boyunca her gün on dakika gördüğü birisini mi?

ölmeyi arzulayan talebe her şeyden önce kendi iç kara tahtasına kendi kendinin zihinsel bir imgesini yansıtmayı öğrenmelidir. el değmemiş halinde siyahtan çok koyu mürdüm rengi bir saydamlığı olan bu yüzey, kişinin kapalı göz kapaklarının alt tarafından başka bir yer değildir.

arka planın pürüzsüzlüğünü tamamen sağlamak için, uyku ucubelerini ve göz içi kıvıldanmalarını bertaraf etmek gerekir, ki bunlar bir avuç metal para ya da böceğe haddinden fazla gözünü dikip bakma sonrasında kişinin yorulmuş görüşüne musallat olurlar. derin uyku ve bir göz banyosu bu mahalli temizlemeye yeterli olacaktır.

gelelim zihinsel imgeye. kendi deneylerime hazırlanırken -uzunca bir el yordamı -ki elinizdeki notlar amatörlerin bu aşamayı atlamasına yardım edecektir- oldukça detaylı, oldukça tanınabilir bir portremi çizmek istedim kendi özel kara tahtama.

"intihar eylemi, cinayet kadar "cinai" olabilir ama benim için, verdiği inanılmaz hazla arınmış ve kutsanmıştır." (philip nikitin)

şeytan, onu karalayanlar kadar kara değildir.

gerçek kelimelerin yoksul akrabaları; ne kadar da çokturlar; bu küçük, çerden çöpten kelimeler, aceleyle söylenen ve boşluğu geçici olarak dolduran.

fiziksel yorgunluk zihinsel perişanlığın yanında bir hiçtir.

zahmetle yazılan kolay okunur.

gelecek kestirilemez; ama bazen onu özel bir sis kaplar; sanki başka bir güç kaderin doğal suskunluğunun yardımına koşmuş ve düşüncelerin çarpıp çarpıp geri döndüğü bu esnek sisi yaymış gibidir.

insan her şeye bakmalı ve her şey hakkında bilgi edinirken tamamen tarafsız olmalı.

hayat, öyle bir ayarlanmıştır ki, her saniyenin bir bedeli vardır.

her sıçanın bir deliği vardır.

genç bir yazarın bir gün dönüşeceği yaşlı yazara duyduğu coşkulu aşk, ihtirasın en takdire şayan biçimidir. daha büyük kütüphanesindeki yaşça büyük adam bu aşka karşılık vermez; çünkü taze bir damak ve perde düşmemiş bir gözü esefle hatırlasa da, gençliğinin acemi çaylağına sabırsız bir omuz silkmeden başka sunacağı bir şey yoktur.

vakit erişti, sevgilim, vakit erişti
kalbim istirahat istiyor
günler günleri kovalıyor ve her saatle beraber
biraz da hayat geçiyor; ama bu arada sen ve ben
beraber yaşamak istiyoruz.. heyhat!
ancak öldüğümüzde
saadet olmayacak yeryüzünde ama
huzur ve hürriyet olacak
çok zamandır kader şöyle bir gülsün istedim yüzüme
ben bitap köle, çok zaman düşündüm bir yolculuğa çıkmayı
iş ve saf mutlulukla dolu uzaklardaki bir yuvaya

felsefi mütalaa zengin icadıdır.

şu ya da bu biçimde açıklanamayacak hiçbir şey yoktur dünyada.

her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.

tüm duyularımızın prensidir görme duyusu.

adamın biri, geniş mavi denize pırlantalı kol düğmesini düşürmüş bir vakitler. yirmi yıl sonra aynı gün, anlaşılan bir cuma günü, kocaman bir balık yiyormuş ve balığın içinden pırlanta çıkmamış mı! rastlantılara bu yüzden bayılırım işte!

benim için bir kadın yalnızca zararsız bir memeli hayvandır ya da keyifli bir dost, o da bazen.

insan, felaketlerin bataklığı üstünde kuramaz yaşamını. böyle bir şey, hayata karşı işlenmiş bir günah olur.

bir vakitler heykeltıraş bir arkadaşım vardı; öyle keskin bir gözü, biçimleri öyle şaşmaz bir algılayışı vardı ki, akla sığmazdı. derken, birdenbire, yüreğinin iyiliğinden olacak, yani acıdığı için çirkin, yaşlı bir kamburla evlendi. tam olarak ne oldu hiç bilemedim ama, günün birinde, evlendikten kısa bir süre sonra, her ikisi de eşyalarını küçük birer bavula doldurup en yakın tımarhaneye yürüyerek gittiler.

bir sanatçı kendi güzellik anlayışından başka kılavuz tanımamalı. onu hiçbir zaman aldatmayacak olan tek şey budur.

bence ölüm kötü bir alışkanlıktan başka bir şey değil, doğa şimdilik bunu yenmeyi başaramamış durumda.

gerçek bir aktris hiçbir zaman memnun kalmaz.

dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz başka bir duygu yoktur.

yaşamayı da amma yüzüme gözüme bulaştırdım.

* "cinnet", "laura'nın aslı", "lujin savunması", "rua, dam, vale" ile birlikte.

12.08.2012

kendini yaratan insan

gordon childe

insanı insan yapan, insandır.

belirli çevre koşullarına aşırı uyum sağlamak uzun vadede hiç de akıllıca bir iş değildir. yaşama ve üreme olanaklarına çok acı hatta bazen acımasız sınırlamalar getirir. ileriye dönük bir bakışla en iyi yol, değişen koşullara ayak uydurabilme yeteneğidir. böylesine bir uyum ancak bir sinir sisteminin ve en sonunda da beynin gelişimi ile gerçekleşebilir.

büyü, aynı zamanda, güce çıkan kestirme yoldur. insan düşünceden nefret ettiği için, hemen elinin altındaki açıklamaları kabullenir ve buna dört elle sarılır.

alt düzeydeki organizmaların çoğu, ancak müthiş bir çoğalma yöntemiyle hayatta kalmayı başarmıştır. her bir ya da çift yaratık milyonlarca yavru salar. ama türler yaşamaktan yana öylesine uyumsuzdur ki, bu yavrular ordusunun her birinden bir ya da ikisi yaşayabilir. morina balığı ve benzeri başka balıklar uzun bir süre böylesine bol yavrulayarak türlerinin yaşamını sürdürmüşlerdir. bu açıdan başarılıdırlar. ama bu başarı uğruna, bir çift morina 6 milyon yumurta, kuzey denizlerinde yaşayan benzeri bir morina ise 28 milyon yumurta salar. bu yumurtalar uygun oranda canlı yavru çıkarabilseydi, denizler morina balıklarından oluşmuş birer kara olurdu. oysa bu yumurtalardan 2-3 balık çıkar. her bir yumurtanın can bulma olasılığı 14 milyonda birdir. tavşanlar biraz daha tutumludur. bir dişi tavşan yılda 70 yavru çıkarabilir. dünyadaki tüm tavşan nüfusu pek değişmediğine göre, her bir yavrunun yaşama olasılığı 70'te 1'dir. insan çiftleri ise yılda 1'den fazla yavrulamaz; 10 kişiyi aşkın ailelere ise pek rastlanmaz. oysa insan türü giderek çoğalmaktadır. demek ki insan yavrusunun yaşama olasılığı, tavşan yavrusuna oranla çok daha yüksektir.

düş, boşlukta işlemez. yaratılan nesne, bilinen bir şeye benzemelidir.

yazının gerçek önemi, insan bilgisinin aktarılmasında yepyeni bir devrim yaratmasıdır. yazı aracılığıyla insan, deneylerini ölümsüzleştirebilir, çok uzaktaki kişilere, henüz doğmamış yeni kuşaklara aktarabilir; yazı, bilimi yer ve zaman sınırının üstüne yücelten araçtır.

ilk yazıların bu yüce görevdeki payı abartılmamalıdır. yazı, yayın aracı olarak değil, yönetimin pratik gerekleri için bulunmuştur. ilk sümer ve mısır yazıları, düşünleri anlatamayacak kadar kaba saba işaretlerdi. tam 2000 yıl süren basitleştirme sürecinden sonra bile, çivi yazısında 600 ile 1000 arasında harf vardı. okuryazar olmak için en önce bu sayısız işaretleri ezberlemek ve bileşimleri için hayli çetrefil kuralları bellemek gerekirdi. mısır hiyeroglif ve hiyeratif yazılarına gelince, bunlarda alfabe niteliği de bulunmakla beraber, öylesine çok ideogram ve saptama simgeleri içerirdi ki, harflerin sayısı 500'ü bulurdu.

11.08.2012

devlet

zygmunt bauman

harita üzerinde hayali bir hat çizilir. sonra da buna devlet sınırı adı verilir. silahlı insanlar sınırı aşan yetkisiz hareketleri savuşturmak için sınır boyunca nöbet tutarlar. bu insanlar, herkesin onları yetkili kişiler -hattı kimin geçip kimin geçemeyeceğine karar verme hakkı olan kişiler- olarak tanımalarını sağlayan üniformalar giyerler. onlar, sınırlarını korudukları devletin başkentinde bir yerlerde oturan başka otoritenin temsilcileri, aracılar olarak davranırlar. işte kimin sınırı geçmeye yetkili olduğuna ve kimin durdurulup geri çevrileceğine iradi olarak karar veren bu uzak otoritedir. bu otorite ilk kategoriye giren insanlara pasaport verir ve ötekileri tanımlayan yasaklı insanlar listesi oluşturur. bu otorite tüm otoritelerin yaptığını yapar: özellikleri hiçbir biçimde karşılıklı dışlayıcı olmayan ve birbirlerinden sonsuz biçimlerde farklılaşan (ve birbirlerine benzeyen) büyük sayılarda insanları kesin olarak, birbirini karşılıklı dışlayan iki takıma ayırmaya çalışır. işte iradesini hayata geçirmekle meşgul böyle bir otoritenin ve çok sayıdaki aracının sürekli gözü açıklığı sayesinde belli bir insan topluluğu devlet uyrukları olarak kapasitelerini birleştirerek devletin kararsız kimliğini korurlar. kişi bu topluluğa ya aittir ya da değildir; üçüncü bir ihtimal, ara statü, belirsizlik yoktur.

bir yandan milletin herhangi bir doğal olgu kadar nesnel ve somut bir gerçeklik ve tarihin bir hükmü olduğu söylenir. öte yandan ise bir güvensizlik içindedir: birlik ve bütünlüğü sürekli tehdit altındadır; öteki milletler üyelerini avlama ya da kaçırma gayreti içindedir; bozguncular sinsice saflar arasına sızmaya çalışır. millet kendi varlığını savunmalıdır; doğal olmasına doğaldır ama hala sürekli bir uyanıklık ve çaba olmaksızın varlığını sürdüremez. böylelikle, milliyetçilikler normal olarak milletin korunması ve sürekliliği için güç -baskı uygulama hakkı- talep ederler. devlet gücü bu iş için biçilmiş kaftandır. devlet gücü, baskı araçları üzerinde tekel anlamına gelir; ancak devlet gücü tek tip davranış kuralları dayatmaya ve herkesin uyması gereken yasalar yürürlüğe koymaya muktedirdir. bu yüzden, devletin meşruiyeti için milliyetçiliğe ihtiyaç duyduğu kadar, milliyetçilik başarısı için devlete ihtiyaç duyar. milli devlet bu karşılıklı çekimin ürünüdür.

devlet tarafından bir gizlilik stratejisi uygulanır. devlet kurumları tarafından uyrukları hakkında son derece ayrıntılı bilgi toplanır, işlenir ve saklanırken, devletin kendi eylemleri hakkındaki veriler, ifşası ceza getiren devlet sırrı sınıfına girer. devletin çoğu uyruğu bu gizlere erişemezken, gizlilik perdesini açma hakkı olan az sayıda insan diğerleri üzerinde ayrı bir üstünlük kazanmış olur.

10.08.2012

ruhumu öpmeyi unuttun

inci aral

günü yaşamaktan başka çaremiz yok. insan olmak trajik bir şey. dünyanın işleyişine kafa yordukça daha fazla karamsarlığa batıyoruz.

ölüm içimizdeki bir sınır çizgisidir ve o çizginin ötesindeki her şey soyutlamadır. kimi zaman ölüm ve zamanla ilgili algılarımız gerçeklik boyutunu aşar. bazen de yanılsama gerçeğin ta kendisidir.

uydurmak geniş bir hayal gücü, yalan söylemekse yaratıcılık ister. yeter ki taptaze, çekici yalanlar söylenebilsin.

jean baudrillard: yas tutmayı göze almanın tek yolu, onun biçimini değiştirmek ya da bozmak. ölümü sindirmenin akılcı hiçbir biçimi yok.

ölüm! eğer çok yakınınızdaki birine değmişse ne kadar zordur ölümden söz etmek. anlamsızdır çünkü. gerçek dışı ve zalimdir. tehlikeli, dayanılmazdır; adını bile anmamak, akla getirmemek, bütünüyle dışlamak gerekir onu.

acı, sevgi, umutsuzluk ve merak bizi olduğumuz yerden daha öteye sürükleyen duygulardır. anlamayı ister ve sonuna kadar gitmeyi deneriz çoğunlukla. eli boş, yaralı bereli kalsak da yolun bitiminde.

kimi zaman çok tatlıdır acı, insanı havalandırır. neyin var neyin yok ortaya sürersin. sonra bir an gelir, bu oyunda kartların sana karşı hileli karılmış olduğunu anlarsın.

her şey acı, abartılı; ölü diri herkes yolunu kaybetmiş.

eğer şuradaki su damlası kalbini açığa vurursa
burada yüzlerce deniz görünür (şebüsteri)

atlıkarıncaya binmemişti. çocukluk denen o çileli yalnızlıktan kalanlar, boz bir kasaba meydanı, belediye bandosu, soğuk bir odadaki şafak ışığı ve yağmurun kamçıladığı buğday tarlalarıydı. açlığı, dayakları, ahırdaki kösnül sıcaklığı ve taze yaz otlarının tat ve kokusunu unutmuştu çoktan. ağaçlardaki rüzgarı, topraktaki kaynaşmayı, açmaya hazırlanan tomurcukları da. mevsimler yaban, doğup yaşamak zor, hayat grimsi bir şeydi.

italo calvino: eğer erkek ve kadınlar o kısacık düşlerini yaşamaya kalkışsalar her hayal bir kovalamaca, bir aldatmaca, bir anlaşmazlık, karşıtlık ve baskı hikayesinin yaşanmaya başlayacağı bir insana dönüşürdü ve hayallerin atlıkarıncası duruverirdi.

9.08.2012

zeitgeist: moving forward

peter joseph

nihai terfinizi aldığınız zaman, nihai alışverişinizi yaptığınız zaman, mükemmel evinizi satın aldığınız zaman, birikim yapıp maddi güvencenizi sağladığınız zaman ve başarı merdivenlerinin basamaklarına tırmanıp gelebileceğiniz en yüksek noktaya geldiğinizde heyecanınız da kaybolur ve kaybolacaktır. peki ya sonra ne olacak? yolun sonunu görebilmek için daha ne kadar çaba sarf etmek zorundasınız? eminim anlıyorsunuzdur; hiçbir zaman yeterli olmayacak. öyleyse kendinize şu soruyu sormak zorundasınız: önemli olan nedir?

kapitalist serbest piyasa sistemi kendi dışındaki tüm sosyal sistemleri despotluğa giden bir yol olarak görür. sık sık stalin, mao ve hitler'in adını anarak ve onların yarattıkları ölü sayısını söyleyerek. bu adamlar ne kadar despot olurlarsa olsunlar, ölümsüzleştirdikleri toplumsal yaklaşımlarını da sayarsak, iş ölüm oyununa gelince, iş insanların sistematik olarak her gün toplu katliamına gelince: tarihte hiçbir şey bugün bize yapılanla karşılaştırılamaz.

insanlar yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıyorlar; çünkü yenilenebilir enerjide ne kısa ne de uzun vadede para yoktur. bu yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan taahhüt ise ancak ciddi sermaye kaybı olması halinde mümkündür. dolayısıyla parasal teşvik yoktur ve bu sistemde parasal teşvik yoksa, işler yürümez.

gerçek şu ki, şu anda hizmet verilen sorunların çözülmesi hiçbir maddi kazanç sağlamaz. işin aslı, tıbbi kuruluşların isteyeceği son şey, kanser gibi hastalıkların tedavisi olacaktır; çünkü bu durumda sayısız iş ve trilyonlarca gelir ortadan kalkacaktır. konumuza dönersek, suç ve terörizm bu sistemde iyidirler! eh, en azından ekonomik olarak polisleri işe aldığı için, güvenlik amaçlı değeri yüksek ürünler ürettiği için. tabii ki hapishanelerin değerinden bahsetmiyoruz bile. özel sektöre ait hapishaneler; üstelik kar amaçlı. ya savaşa ne demeli? amerika'daki savaş sanayisi, en karlı endüstrilerden biridir; ölüm ve yıkım üretir. bu sanayide en sık kullanılan oyun, her şeyi havaya uçurup sonra bunları kar elde etmek için yeniden inşa etmektir. biz bunu, ırak savaşı için yapılan ve havadan gelen milyar dolarlık sözleşmelerle gördük.

bugün insanların, sistemimizin doğasındaki her şeyi satılık olarak sunduğunu unutup devletlerinin yaptığı şeylerden gerçekten etkilenmiş olduklarına inanmış görünmeleri oldukça ilgi çekicidir. geçerli tek oy paranın oyudur ve herhangi bir eylemcinin ahlak ve sorumluluk diye ne kadar bağırdığının hiçbir önemi yoktur. bir pazar sisteminde her politikacı, her yasa ve buna bağlı olarak her hükümet satılıktır.

bilim metotları, önerilen fikirlerin sadece test edilebilir ve tekrarlanabilir oluşuna dayanmaması yönünden eşsizdir. nitekim bilimin ortaya koyduğu her şey doğal olarak çürütülebilir. başka bir deyişle, din ve politikanın aksine bilimin egosu yoktur ve önerdiği her şeyin aslında yanlış olabileceği ihtimalini de kabul eder. bilim hiçbir şeye ihtiyaç duymaz ve sürekli gelişim halindedir.

çoğumuz asıl istediğimizin ürünün kendisinin değil o ürünün amacı olduğunu unuturuz. ürünün kendisinin aslında sadece sağladığı yarar kadar önemli olduğunu fark ettiğimizde "dıştan gelen kısıtlama" ya da bugünkü söyleyişle "mülkiyet" dediğimiz şeyin esasen ve ekonomik anlamda savurganlık ve çevresel olarak son derece mantıksız olduğunu görürüz.

uluslararası şirketlerin çıkarlarının vekili olan dünya bankası ve uluslararası para fonu, ekonomik sorunları olan ülkelere çok yüksek faiz oranlarıyla muazzam miktarlarda krediler veriyorlar. sonrasında da, bu ülkeler tamamen bu borca battıklarında ve geri ödemelerini yapamayınca tasarruf önlemleri alınıyor ve şirketler bu ülkelerin üzerine çullanıp düşük ücretle işçi çalıştırarak doğal kaynaklarını ele geçiriyorlar.

"bu bir parasal paradigma ve öyle ki; son insanı da öldürene kadar rahat durmayacak."

8.08.2012

akıl hastalarının iç dünyası

bert kaplan

dostoyevski: fazla bilinçli olmak bir hastalıktır.

bert kaplan: yanılsamaların, hayallerin dehşeti ve azameti, ki bunlar deliliğin en belirgin unsurlarıdır, yalnızca bir deli veya deliliğe yatkın bir ruh tarafından anlaşılabilir.

lara jefferson: delilik kanser gibidir; hastanın iyileşmesi için zamanında tedavi edilmesi gerekir.

l. percy king: bu noktada delilik hakkında birkaç şey söylemek isterdim. önce size deliliğin orijinal, yasal tanımını yapayım: "deli, doğru ile yanlış arasındaki farkı göremeyen kişidir." bunu dikkatle not edin, bir insanın deli olup olmadığı yalnızca doğru ve yanlışı bilmesine dayanıyor.

norma macdonald: bir bulutun rüzgarlı gökyüzünde şekil değiştirdiği gibi, zihin de gerçekten çok çabuk değişir; aradığı tek gerçek, acı veren ve temel bir gerçek olmadığı gerçeğidir.

lara jefferson: kaçınılmazdan kaçmaya çalışmak anlamsız bir çabadır.

bert kaplan: insanın gerçek olmadığını ve bütün davranışlarının, duygularının sahte ve düzmece olduğunu hissetmesi, akıl hastalığının korkutucu bir yönüdür.

"insanın içindeki şeyleri tanımaması korkunç bir şeydir."

lara jefferson: hiçbir şeyin ondan korktuğumuz, ürktüğümüz ve beklediğimiz zamanki kadar müthiş olmadığını, bu gerçek başımıza geldiğinde anlarız.

"duygularınızın sizi öldürmemesi için duygusal olarak ölmeniz gerekir."

john perceval: delilik bir anlayış kargaşasıdır ama aynı zamanda akli melekelerin doğal, belki de hatalı yargıların kontrolünden uzak durmalarıdır. delilik, sarhoşluk gibidir; yalnız daha kötüdür ve daha uzun sürelidir.

norma macdonald: ya salıncaktan düşersem ne olacak? önemli değil. boşlukta oyun oynuyorum. bak, akıl kendi denetimiyle hareket edebiliyor. dengeyi tekrar bul. ayaklarını yerde ve başını bulutlarda tutan o hassas psikolojik dengeye yeniden kavuş. bir şizofren ancak böyle yaşar.

lara jefferson: yaşam herkes için bireyseldir. deli olan birisi içinse çıplak ve yalnız bir şeydir.

mary maclane: kötülük, insanın sıkıcılığı ve hiçliği içinde boğabileceği derin, siyah bir havuzdur.

tolstoy: yaşam bizi zehirlediği sürece yaşamak mümkündür; yeniden ayıldığımız, kendimize geldiğimiz zaman da bütün bir yaşamın bir yanılgı, bir kuruntu olduğunu görürüz. bu hem saçma hem de zalimce bir şeydir.

"bir kere sevildiyseniz bunu hiç unutmazsınız."

john custance: cinsel dürtüler günahkar değildirler; hatta aslında yaşamın kutsal kaynağıdırlar.

william james: bildiğimizin aksine gerçekler, 39 veya 40 derecelerde belki de normal vücut ısısı olan 36 veya 37 dereceden çok daha kolay filizlenirler.

mary maclane: dünyada hiçbir şey, genç ve yapayalnız bir kadın kadar çok acı çekemez.

7.08.2012

abdullah

gerard de nerval

abdullah, sabahleyin de bir kere gelmiş olan bizim mahalle şeyhinin yeniden geldiğini söyledi bana. beyaz sakallı bu babacan ihtiyar, karşıdaki kahvede, katibi ve çubuğunu taşıyan zenci yanında olduğu halde, uyanmamı bekliyordu. onun sabrına şaşmıyordum; sanayici ve tüccar olmayan bir avrupalı bile mısır'da önemli bir kişidir. şeyh, bir divana kurulmuştu; çubuğu dolduruluyordu ve kahve sunuluyordu kendisine. ve hemen, abdullah'ın bana çevirdiği konuşmasına başladı:

"evi kiralamak için verdiğiniz parayı iade etmeye gelmiş size, dedi abdullah."

- peki, neden? ileri sürdüğü gerekçe ne?

"sizin yaşama tarzınızın ve adetlerinizin bilinmediğini söylüyor."

- bunların kötü şeyler olduğunu mu görmüş?

"üzerinde durmak istediği bu değil, zaten, bu konuda bir şey de bilmiyor."

- ama, iyi bir kanaati de yok mu?

"evde, bir kadınla birlikte ikamet edeceğinizi düşündüğünü söyledi."

- ama ben evli değilim.

"evli olmanız ya da olmamanız onu ilgilendirmiyor. ama komşularınızın kadınları olduğunu ve sizin bir kadınınız olmazsa tedirgin olacaklarını söylüyor. burada adet de böyle zaten."

- peki, ne yapmamı istiyor?

"evi terk etmenizi ya da burada sizinle birlikte kalacak bir kadın seçmenizi istiyor."

- ona, benim ülkemde, evlenmeden bir kadınla birlikte yaşamanın uygun bir şey olmadığını söyleyin lütfen.

benim bu ahlaki açıklamama babacan bir tavırla cevap vermişti ihtiyar ve abdullah'ın yaptığı çeviri bu tavrı yeterince ifade etmiyordu.

"size bir öğüt veriyor" dedi abdullah. "yani, sizin gibi bir efendinin tek başına yaşamaması gerektiğini ve bir kadına bakmanın ve ona iyilik etmenin her zaman soylu bir davranış olduğunu ekliyor."

6.08.2012

filin yolculuğu

jose saramago

bizi biz yapan hep kusurlarımızdır, iyi niteliklerimiz değil.

hayat plan yapanlara güler, sükunet beklediğimiz yeri şamataya boğar ve bir daha görmeyeceğimizi sandığımız birini aniden karşımıza çıkarır.

örgütlü bir halk hiçbir zaman yenilmez.

zorlu hayat deneyimi bize insan karakterine pek güvenilmemesi gerektiğini öğretmiştir.

her zaman bizi bekledikleri yere varırız.

çok tuhaf bir yaratıktır insanoğlu; nice önemsiz nedenle korkunç uykusuzluklar çeker de savaş arifesinde mışıl mışıl uyur.

sonu iyi biten her şey iyidir.

tekrar her zaman can sıkıcıdır, zarafetten yoksundur, hayal kırıklığına uğratır, içten gelerek yapılmadığı fark edilir ve zaten içtenlik eksikse her şey eksik demektir.

yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir.

sürekli tekrarlanan övgüler aslında birer yergi sayılırlar.

insanlar filler hakkında çok yanılırlar. bir metal kürenin üzerinde, ayaklarının zar zor destek bulabildiği daracık bir eğik düzlemde dengelerini sağlamaya mecbur bırakıldıklarında eğlendiklerini sanırlar.

küçük şeyler büyük etkiler yaratır.

evrensel barışa ulaşmanın en iyi koşulu herkesin kendi yerini bilmesi ve orada kalmasıdır.

hepimiz biliriz ki, iş yazıya gelince, sadece bir arada kulağa hoş gelmeleri nedeniyle bir sözcük ötekini peşi sıra sürükler; böylece sık sık uçarılık için saygı, estetik için etik feda edilir; bu kadar ağırbaşlı kavramlar hem bunun gibi bir tartışmaya sığmaz hem de kimseye fayda sağlamaz. böyle nedenlerle ve farkına bile varmadığımız başka nedenlerle yaşamda bir alay düşman edinir dururuz.

insanın kendi hayallerine para ödemesi umutsuzlukların en beteridir.

bir hikaye anlatan ona en azından bir nokta, bazen de bir virgül eklemeden edemez.

insanlık tarihi birbiri ardına tepilen fırsatlardan ibarettir.

akıl konudan uzaklaştığında, heveslerin ve hezeyanların kanatları çırpmaya başladığında ne kadar yol gittiğimizin farkına varmayız.

insan ruhunun en doğru, en eksiksiz temsili bir labirenttir. bu labirentin içinde her şey olanaklıdır.

hayatın bir sürü kartı vardır kuşkusuz ve en umulmadık anlarda masaya sürer.

elveda dünya, gidere berbatlaşıyorsun.

5.08.2012

masum

toni morrison

yaşlanmanın en kötü yanlarından biri yemek yemektir. önce yiyebileceğin bir şey bulman, sonra da yediğin şeyi üstüne dökmemeye çaba göstermen gerekir.

içinde insanların uyuduğu bir ev hem kapalıdır hem de ardına kadar açık. tıpkı bir kulak gibi kolay kolay içeri bir şey bırakmaz; ancak saldırılara karşı koyamaz.

bilerek masum olan bir adam kadar tiksinti veren bir şey daha var mıdır? pek az. masum bir adam tanrının gözünde bir günahtır, insanlık dışıdır; bu yüzden de hiçbir şeye layık değildir. hiçbir insan kendi türünden olanların günahlarını, kendi masumiyetinin yaydığı iğrenç kokuyu özümsemeden yaşamamalıdır, bu koku sıra sıra melek borularını soldurup asmalardan dökülmelerine neden olsa da.

4.08.2012

şeker adası

ivonne lamazares

insan gençken, her giydiği yakışır.

bir erkek doğası gereği alçaktır. bir erkek pipisini kendisine ait olmayan yerlere sokmaya çalışır her zaman. bir erkeğin arzu ya da gösteriş ötesinde hiçbir değer yargısı yoktur.

küçük adalarda doğanlar için tek yol gitmektir.

bir kadın açsa, onun kalbini çalmaktan daha kolay bir iş yoktur.

yaşadığım dünya, kocaman bir hava kabarcığı gibi sürüklenip gidiyor.

insan bir şeyin değerini ancak kaybedince anlıyor.

şeytanın çok bilmesi şeytanlığından değil, yaşlılığındandır.

erkeklerin çoğu, neden eve ve eşyaya ihtiyaç duyduklarını anlayamaz. tek istedikleri etrafta kelebekler gibi dolaşmaktır. çiçekten çiçeğe.

erte

murathan mungan


doğum anının yıldızı alır sorumluluğunu; biçim verir etine, ruhuna, kaderine; mutlaka seni bekleyen bir şey vardır o yıldızın ışığının toprağa döküldüğü yerde

gelecek yoktur
hayattan beklediğin senin içinde
kendine düşman kilidin, yıldızını söndürüyor, kaderini erteliyorsun
şimdiyi yaşamanın gelecek olduğunu bilmiyorsun
ezber aynalarda kendin sandığın kanatlarını eksilten koza
kapadığın yollardan bir geçit bekliyorsun

öncesi, ertesi yok, bırak kanatların kendini tanısın
herkes kadar sen de yabancı, bir başkasısın

oda müziği

james joyce



aşk ve gülüşler şarkılar söyler
yürek ümitsizlik içindeyken

girmek için cennete, cehennemden geçmeli
acınacak olsun veya dehşetli
herkes muhakkak muhtaçtır
mutlak bağışlanmanın rahatına

birinin hayatını sağduyuysa belirleyen
nasıl uzak durabilir insan acımasız olmaktan

aşk kahreder insanı uzaklardayken
aşk uzaklarda

eski ve soylu bir söyleyiş için
sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım
ne flütleriyle ozanların övgüler
düzdüğü bir aşka rastladım
ne de bir aşk gördüm ki
içinde hiç sahtelik bulunmasın

benim akşam vakti çalan kapını

3.08.2012

aşk

alain touraine

aşk, öznenin ortaya çıktığı yerlerden biridir; çünkü ne bilince ne de arzuya, ne psikolojiye ne de tutkuya indirgenir. aşk, öznenin ötekini kabul ederek kendisini, aynı zamanda hem arzu hem de özne olarak keşfetme deneyimi olduğu kadar toplumsal rollerin terk edilmesi ve insanın kendini unutmasıdır da. kişilerarası ilişkide, tıpkı kolektif ilişkilerde olduğu gibi, özne hiçbir zaman dinlenme, denge durumunda değildir; o sürekli mesafeyle birleşme ya da çatışmayla adalet arasında hareket halindedir. öznenin doğası, ilkesi, bilinci yoktur; hiçbir zaman tam olarak aşılamayan direnişlerden geçerek kendisinin yaratılmasına yönelik eylemdir. özne, ben arzusudur.

özneyle kişisel ya da kolektif bağlanma arasındaki bu gerilim tüm toplumsal tutumlarda mevcuttur. öznenin işletmeye bağlanması, kendini giderek artan bir güçle dayatan bir izlektir. japon modeli olarak adlandırılan, bizzat dilde özneye gönderide bulunulmamasına dayanan ve beni kendi olarak, aidiyetleri ve hakkaniyetleriyle tanımlayan modelin karşısında mesleki yetkinliğin, kişiye ait bir mesleki tasarıyla örgütün akılcılığının bir araya getirildiğinde daha büyük olduğu fikri oluşur. bu da en modern üretim örgütlerinde, özellikle de araştırmacıların, eğitmenlerin ve klinikçilerin aynı zamanda hem karmaşık bir üretim sistemiyle bütünleşmek hem de kişisel amaçlarla, özellikle de örgüte değil de "kamu hizmeti"ne, örneğin hastalıkla, cehalet ya da adaletsizlikle mücadeleye bağlanma duygusuyla hareket etmek durumunda oldukları araştırma merkezleri ve hastanelerde daha fazla gözlenir. işletme ruhu ve ahlakına ilişkin reklam nitelikli söylemlerin karşısında işletmeye ve bizzat insanın kendisine karşı duyduğu çifte bağlanma fikri, toplumsal rollerle bağlarını koparmakla, toplumsal ilişkilere ve kolektif etkinliklere bağlanma arasındaki gerekli bağdaşmaya ilişkin genel izleğin somut ifadesidir.

özneye çağrıyla en zor bağdaştırıldığı sanılan ulusal bağlanmadır; çünkü bireyle o bireyin etkinliklerini düzenleyen kolektif bir varlık, yasalar ya da otoriteler arasındaki dengesizlik çok büyüktür. ancak geçmişte sömürgeci olmuş ya da halen olan batılı ülkeler, vatandaşlarını iki deneyim arasındaki kopukluğu daha iyi hissetmeye zorlar. insanların, dilin, manzaranın, çocukluk anılarının içinde büyük bir yer tuttuğu milliyetlerine ilişkin bir iç deneyimleri vardır; ama aynı zamanda geçmişte ya da halen sömürgeleştirilmiş olanların da kendilerine dayattıkları bir ben imgesine de sahiptirler. daha çağdaş terimler kullanacak olursak, kuzey insanları, aynı zamanda da güney insanlarının kendilerine geri yolladıkları bir ben imgesidirler. işte bu nedenle, bizzat sömürgeciler bile, hizmetinde bulundukları yönetime, orduya ya da kiliseye tam bir bağlılık göstermemişlerdir; sömürgeleştirilmiş olanların ilk savunucuları arasında bu tür insanlar vardır.

bağlanmaya ve bağlarını koparmaya duyulan bu iki karşıt eğilim arasında istikrarlı bir denge yoktur; ama dengesiz bir durum olan öznenin gerçek varoluşu da en iyi bu dengesizlik içinde gerçekleşir. özne var olan en güçlü şey, bireyin üstünde ve bilincinin içinde yükselen bir üstben heykeli değildir; bir yandan en büyük talep, öte yandan da olabilecek en kırılgan şeydir.

2.08.2012

don

thomas bernhard

yaşam, insanın ne yaparsa yapsın ve kim olursa olsun yitirdiği bir davadır.

her çocukluk aynıdır. yalnızca birisi sıradan, diğeri yumuşak, bir başkası da şeytani bir ışık altında görünür.

cinselliktir her şeyi öldüren. cinsellik, doğası gereği öldüren hastalık. er ya da geç en derin içtenliği mahveder. birinden diğerine dönüşmeye yol açar; iyiden kötüye, buradan oraya, yukarıdan aşağıya. allahsızdır; çünkü yıkım herkesin karşısına çıkar. ahlaklı olan sonra ahlaksız olur, gelmiş geçmiş bütün yok olmuşların bir modeli. doğanın çift dilliliği, denilebilir.

anlaşılmış olmak ve anlaşılmak istemek bir aldatmacadır. kuşaklar boyunca süregelen yanılgılara dayanır.

çabalama, hayal kırıklığının üstünde yükselir.

insanların yediği her şey ceset parçalarıdır.

insanlar, yalnız değillermiş gibi yapıyorlar; çünkü her zaman yalnızlar.

hayalgücü bir düzensizlik anlatımıdır. düzenlilikte hayalgücü mümkün değildir; düzen hayalgücüne tahammül etmez, hayalgücü diye bir şey tanımaz.

insan topluluklarından her zaman nefret etmişimdir.

politik olan, insanın öyküsünde biricik ilginç olandır. herkese zihin için bir içerik verir.

gerçekliğin asla bir duygudaşlığı yoktur.

insanın kendisi suçludur. insan, suçu kendisinde olan şeyden ötürü acı çeker. buna bir son verebilir. insan son vermez; acı çekmesi gerekir. korkunç acı çeker. acılar son vererek kesilirler.

doğa zaman zaman, nasıl bir araya geldiklerini, aniden birbirlerine ait olduklarını bilemeyen iki insan arasında güçlerini ölçmekten başka bir şey istemez; apansız, hava koşullarının uygun kıldığı kaba bir şiddettir bu; kendi amaçları uğruna aklı ve maneviyatı ve bütün düşünceleri devredışı bırakan. çoğu kez yalnızca hayvanca bir keskin görüşlülüktür, iğne gibi batan.

öğretmenler bana her zaman "hazırol"un ve donuna kadar disiplin altına alınmış bir aptallığın timsali olarak görünmüşlerdir. üstelik bir de büyük iddiaları olan, kamuya zararlı bir gülünçlüğün timsali. çünkü öğretmenlerin, öteki bütün iddiaların ötesinde büyük iddiaları vardır. öğretmen bütün bir kuşağın sözcüsüdür.

oyuncuların çoğu, seyircilerin ne kadar aptal olduğunu fark etmeyecek kadar aptaldır. çünkü genelde oyuncular seyircilerden daha aptaldır; ama seyirci her zaman sonsuz derecede aptaldır.

insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.

hastalıklara ilişkin bilim, bütün bilimlerin en şiirsel olanıdır.

değer değersizliktir; değersizliğin felaketi kendi dünyamızın ve kendi dünyamızdan kopmuş dünyanın değersizliğidir.

deli kızın türküsü

gülten akın


bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı

sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

kehanet

scott adams

medyumlar belirsiz kehanetlerde bulunup sonra da gösterdiklerine yakın olan her şeyden kendilerine pay çıkarabilirler. medya, sürükleyici başarıların hikâyelerini anlatır ve başarısızlıkları, haber değeri olmadığı için yok sayar. halk, medyumların düzenli olarak cesetlerin yerlerini saptayabildikleri izlenimine kapılır. aslında, bu tür vakalar enderdir ve muhtemelen dahice bir kalıp tanıma seviyesinin veya şans ya da basitçe abartmanın sonucudur.

diyelim ki, polis bir çocuğun kaçırıldığına dair bir ihbar aldı. polisler, kalıpları tanımak için eğitilmiştir bu yüzden zanlının muhtemelen erkek ve çocuk tarafından tanınan biri olduğunu bileceklerdir. eğer çocuk kırk sekiz saattir kayıpsa, çocuğun ölü olduğunu, cesedinin dışarıya, muhtemelen suç mahallinin elli mil ötesine bırakılmış olduğunu öngörebilirler.

diyelim ki polis, suçlu kalıplarını bulma konusunda polisten bile daha yetkin olan bir fbi profilcisi çağırır. profilci, benzer suçlardaki deneyim ve istatistiklere dayanarak, zanlının ne tür bir geçmişi, yetiştirilme tarzı ve kişiliği olduğunu öngörebilir. polisler ve fbi profilcisi, basit kalıplara dayandığını bilmiyorsan psişik gibi görünebilecek bilgiler üretebilirler.

1.08.2012

hiç gitmediğim bir yerde

edward estlin cummings


hiç gitmediğim bir yerde, sevinçle ötesinde 
her türlü yaşantının, kendi sessizliği var gözlerinin 
en ince kımıltında bir şey var içime gömen beni 
bir şey dokunamayacağım kadar bana yakın 

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın 
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi 
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın 
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü 

ya da beni kapatmaksa isteğin, ben 
ve hayatım kapanırız güzelce, birden 
karın her yere özenle inişini 
düşleyen yüreğince şu çiçeğin 

duyduğumuz hiçbir şey bu ülkede 
erişemez gücüne sonsuz inceliğinin 
yapısının renkleriyle beni bağlayan 
öldüren, hiç durmadan, her nefeste 

(bilmiyorum nedir bu sende olan, bu kapayan 
ve açan; yalnız anlıyor içimde bir şey 
gözlerinin sesini güllerden derin olan) 
kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri

jonathan swift

erica jong

swift, ingiltere'de kimsenin önem vermediği, oysa kendi ülkesi olan irlanda'da saygı gören bir kişi.

kısa boylu, elli yaşlarında bir adamdı. en dikkate değer yeri gözleriydi. masmavi, delici bakışları vardı. ya bir zamanlar guatr geçirmiş ya da dünyanın bu haline çok şaşmış gibi dışarıya uğraktı gözleri. yaman bir iskambil oyuncusuydu. parası az olmakla birlikte armağan vermeye bayılan bir insandı. hayattan hoşnut olmayan mutsuz bir insan olarak tanınmasına karşın, birlikte bulunması çok zevkli, davranışı çok şen bir insandı. sık sık baş dönmesinden ve kulaklarındaki bir arızadan şikayetçiydi. ama bunlara, eski romalılara özgü biçimde dayanırdı.

babası kayıplara karıştıktan aylar sonra dünyaya gelmişti. kendini bir tür yetim diye tanımlardı. dünya böyle kimselere, başkalarına oranla daha da acımasız davranır genellikle.

merakları pek çok, çelişkili ve her biri de epey aşırı idi. her tür fanatiklikten nefret ederdi. dünyayı geliştirecek projeler yapanlara hiç güveni olmadığı gibi, yazarların çevresini saran eleştirmenleri de hiç tutmazdı.

bir keresinde "eleştirmen demek, kendi güzel yazamayan ve bu nedenle tüm vaktini, yazabilenler için zorba kurallar koymaya harcayan adam demektir." demişti. en sevdiği yazar  la rochefoucauld'du; insanoğlunun iddia edildiği gibi mantıklı bir yaratık olmayıp çelişkili ihtirasla, şehvetle, gurur duygularıyla dolu bir varlık olduğunu en iyi o ortaya koyduğu için. kendi yazılarını ise, insanları oyalamaktan çok, paniğe uğratmak için yazdığını söylerdi. büsbütün geç kalmadan, mantık umudu büsbütün yok olmadan önce, insanoğlunun aklını başına getirmeyi amaçlıyordu.

kontrol edemediği, çelişkili bir yanı vardı. hem hayatta yükselmek ister hem de kendi özel güneşi altında durmayı seçip yükselmesine yardım edebilecek olanlara hakaretler yağdırırdı. "dilime ve kalemime hakim olabilsem ben de başkaları gibi yükselebilirdim." derdi sık sık. ama kalemini kısıtlaması, bir bülbülün şarkısını kısıtlaması kadar olanaksızdı. dünyaya kırbaç darbeleri indirmekte bir dahiydi. ve bu dehasını da pek pahalıya ödedi.

yükselmesine yardım edebilecek olanlar eleştirmenler, saray kadınları, nedimelerdi. bunlara hep orospular ve asalaklar derdi. onlar kendisinden öç almaya kalktıkları zaman da fena halde gücenirdi. ihtirası çok, tedbiri hiç yoktu. parlak bir zekaya sahip olduğu halde, diplomasi yeteneğinden yoksundu. yalandan nefret ederdi. hiç de beceremezdi.

onun kanısına göre evlilik, en kusursuz kadının bile huyunu bozar, onu durmadan azarlayan bir despot haline getirirdi. hem zaten dünya sevilmeyen çocuklarla dolmuş taşıyordu. bunların arasına yenilerini katmak doğru değildi. "dünyanın durumunu gördüğümüz zaman, bir çocuğun annesiyle babasına kendisini dünyaya getirdiler diye neden şükran duyması gerektiğini anlamak kolay değil." derdi. hayat bir kazanç değildi ona göre. zaten bebeğin öz annesiyle babası da bunu pek savunmazlardı. onların aşk konusundaki düşünceleri başka yönlere yönelikti.

tashihçi

henry miller

iyi bir tashihçinin ihtirası, gururu, garezi olmaz. iyi bir tashihçi yüce tanrı gibidir biraz, dünyadadır ama dünyaya ait değildir. pazar günleri içindir sadece. pazar günleri boş günüdür. pazar günleri bölmesinden çıkıp müminlerine kıçını gösterir. haftanın bir günü dünyanın kişisel acılarına ve elemine kulak kabartır. bu bütün bir hafta yeter de ona zaten. haftanın geri kalanında kışın derin bataklığındadır. bir mutlaktır o, uçsuz bucaksız boşluktan sadece kolundaki aşı iziyle ayrılan kusursuz bir mutlak. yer altına ait bu dünyada önemli olan tek şey imla ve noktalama işaretleridir. felaketin türü önemli değil, imlası doğru olsun yeter ki. her şey aynı düzeydedir. gece kıyafetlerinde son moda, yeni bir savaş gemisi, bulaşıcı bir hastalık, dinamit, astronomik bir buluş, banka soygunu, tren kazası, borsanın yükselişi, infaz, suikast, daha neler neler. tashihçinin gözünden hiçbir şey kaçmaz; ama kurşun işlemez yeleğini de hiçbir şey delemez.

31.07.2012

uzun lafın kısası

montaigne: dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

machiavelli: insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

albert camus: saygınlığını elde etmenin en emin ve en hızlı yollarından biri paradır.

francis bacon: kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

peter ackroyd: kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.

thomas paine: yahudiliğin, katolikliğin, ortodoksluğun, müslümanlığın, protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. benim din kurumum aklımdır.

sigmund freud: evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası, sadakatsizliktir.

carl gustav jung: insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur.

30.07.2012

hurufi şiirler

hilmi yavuz



bin yayladan geçtin
kalbin eksile eksile

sen bir kurdun yalnızlığı
gibi kurdun yalnızlığı
harfler ki dağbaşlarıdır
sözler, bulutların ördüğü hale

o herhangi hüzünlerde kalan kalbim bile yok
harflerin ormanında çok çok dolaştı
ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok
bir karşılık bulamadı melal'e

kendine sakla hüznümü
sözlerimden bir yaz ayır
yolla yollara yazıları
şiirimi güllere dağıt, dağ bayır

acı erkendi, yollar geç
kaldı bir yerlerde zaman
ah, anılar bile üşengeç
hüzünler bizimle tükendi

olmak için mi var'dık
nereye'yiz? bir yere
aşk mıyız, öyleyse
baştan ayağa yara ve bere