15.01.2012

rubailer

ömer hayyam



şarap testimi kırdın allahım
zevk yollarımı bağladın allahım
yere saçtın lal rengi şarabımı
tövbeler tövbesi, yoksa sen sarhoş musun allahım

hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç
bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın
onlardan değilsen şayet kafir derler adama
boşver onları hayyam, sen bak kendi yoluna

yoksulluk muydu beni huzuruna getiren
değildir yoksul azla yetinmeyi bilen
hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka
dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen

her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye
altınları, gümüşleriyle övünmeye
tam işleri dilediği düzene girer
ecel çıkıverir pusudan: benim, ben diye

varlığın sırları saklı senden, benden
bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben
bizimki perde arkasında dedikodu
bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

geçip gidiyor o asude gençlik çağı
unutmak için dikiyorum kafama şarabı
acı mı geldi? böylesi gider hoşuma
ömrümün ağızda bıraktığı tat da acı

denize düşüp kaybolan su damlası
toprağa karışan toz zerresi
nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası
fena bir böcek işte, bugün var yarın yok

ne bilginler geldi, neler buldular
mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
hangisi yarıp geçti bu karanlığı
birer masal söyleyip uykuya daldılar

biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
kuklacı felek usta, kuklalar da biz
oyuna çıkıyoruz birer, ikişer
bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun
çok uzun bir hikayeyi özetlemek gerekirse
derim ki çıkmış ummanın derinliklerinden
sonra umman yutuvermiş onu yeniden

14.01.2012

algı kapıları

aldous huxley

"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)

bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.

ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.

kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.

pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.

dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.

ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.

13.01.2012

the sopranos

dünya vahşi bir orman. mutluluk bekleme. elde edemezsin, insanlar seni yüzüstü bırakır. en sonunda kendi kollarında ölürsün. her şey koca bir hiç.

oyuncu, fikirleri iletmek için kullanılan bir enstrümandır.

siz amerikalıların sorunu bu. siz asla kötü bir şey olmasını beklemezsiniz. dünyanın geri kalanıysa hep kötü bir şey olmasını bekler. ve hayal kırıklığına uğramaz. her şeyiniz var. yine de şikayet ediyorsunuz. kanepeye uzanıp psikiyatrınıza sızlanıyorsunuz. kendinizi düşünmek için gereğinden çok vaktiniz var.

madame de stael: insan hayatta sıkıntı ya da acı çekmekten birini seçmek zorundadır.

bazı insanlar kararları, hareketleri ve inançları konusunda sadece kendilerinin sorumlu olduğunu ve her yolun sonunda ölüme çıktığını anladıklarında güçlü korkuların üstesinden gelebilirler. onların tek gerçeğin ölüm olduğu sonucuna varmalarına neden olan can sıkıcı, acı veren bir öfke.

carlos castaneda: her anını, dünyadaki son dansınmış gibi geçir.

bir gün farklı olanları hoş görmeyi, kabul etmeyi ve affetmeyi öğreneceğiz. sevgi değiştirir.

ölüm sadece hayatın nihai saçmalığını gösterir.

sun tzu: rakibin açık verdiğinde bir yaban tavşanı kadar hızlı ol.

öfke, daha korkunç duygulardan oluşan büyük, ciddi, şiddetli bir kendini yok etme şeklidir.

bu dünyadaki varoluşumuz bir bilmece.

organize suç daima var olacak. daima. insanlar kumara, pornoya, başka şeylere ilgi duyduğu sürece, birileri bunları vermeye kalkışacak.

12.01.2012

kör suikastçı

margaret atwood

gerçeği yazmanın tek yolu, yazdıklarınızın hiçbir zaman okunmayacağını varsaymaktır. başka hiç kimse tarafından, hatta ileri bir tarihte kendiniz tarafından bile okunmayacağını varsayarak. aksi takdirde, kendinize mazeretler yaratmaya başlarsınız. yazıyı, sağ elinizin işaret parmağından upuzun bir parşömen kağıdına akan mürekkep, sol elinizi ise yazıyı silen bir silgi gibi düşünmelisiniz.

aşk bir suçtur. ama olmaması daha büyük bir suçtur.

evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.

sheila watson: kelimeler karanlık bir bardakta yanan alev gibidir.

bir insanın gerçek nefesi hangisidir? içine çektiği nefes mi, yoksa dışarı verdiği nefes mi?

kendinden gençler tarafından sonunda antika gözüyle bakılmak hepimizin kaderi. yerde kan yoksa, tabi. savaş, salgın hastalıklar, cinayet, her türlü felaket ya da şiddet. insanlar yalnızca bunlara saygı duyuyor. ancak kan akarsa ciddiye alınıyoruz.

gerçek tarih olsa, onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.

her hayat, daha yaşanırken bile, bir çöplük gibidir, bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.

bugünlerde değil ama eskiden insanlar kültürün sizi daha iyi bir insan yapacağına inanırlardı. insanı geliştireceğine inanırlardı, en azından kadınlar böyle düşünürdü. henüz hitler'i opera seyrederken görmemişlerdi.

ayrılışlar yürek parçalayıcı olabilir ama dönüşler kesinlikle çok daha perişan edicidir. karşınızda gördüğünüz canlı beden, yokluğunda yansıttığı parlak gölgenin yerini asla tutamaz. zaman ve mesafe keskin hatları bulanıklaştırır, sonra birdenbire sevdiğiniz geri döner, acımasız ışığıyla öğlen olur ve her bir leke, her bir gözenek, kırışıklık, kıl, tüy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

zorla çıkartıldığımız sonsuz bir yürüyüşte bana eşlik eden bir yoldaş gibi düşünüyorum kalbimi, birbirimize iple bağlanmış, üzerinde denetimimiz olmayan gizli bir planda ya da entrikada isteksizce işbirliği yapan iki fesatçı gibiyiz. nereye gidiyoruz? ertesi güne. beni hayatta tutan aynı nesne, birgün beni öldürecek, bunun farkındayım. bu bakımdan aşk gibi ya da aşkın bir türü gibi bir şey.

öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin.
yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.
öldürmeyin. yemeyin.

bazen kendimin en amansız düşmanıyımdır.

kendin yapamıyorsan, başka insanların dans etmesini seyretmek hiç zevkli bir şey olamaz.

şiir, neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!

aşk insanın aklını çelerdi, daha ne olduğunu anlayamadan sizi sımsıkı ele geçirirdi, sonra artık hiçbir şey yapamazdınız. bir kere düştünüz mü -aşka- sürüklenip giderdiniz. ya da kitaplar öyle söylüyordu.

zarafeti yaratan aldırmazlıktır.

insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa, düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.

hırsızı yakalamak istiyorsan, başka bir hırsız tut. işte o zaman hapı yutarsın.

kadınların erkeklerine zarar verme, kalp kırma yöntemleri tuhaftır. kendi kalplerini kırarak yaparlar bunu ya da erkeği kırarlar ama öyle ki adam kırıldığını çok sonra anlar ancak. anladığı zaman da süngüsü düşer.

gençken mutsuz olmak çok daha iyidir. üzgün bir genç kadın insanlarda teselli etme isteği uyandırır; mutsuz bir kocakarının aksine.

kendine hakim olmazsan, savaşı baştan kaybedersin.

kutsal nehir hayat doludur. cansız okyanusa akar; çünkü canlı olan her şeyin sonunda gideceği yer orasıdır. sevgili, şeytani bir aşıktır; çünkü orada değildir. güneşli zevk kubbesinin içinde buzdan mağaralar vardır; çünkü zevk kubbelerinde bunlar bulunur. bir süre sonra çok soğurlar, sonra erirler, o zaman size ne olur? sırılsıklam olursunuz. abora dağı habeşli kızın evidir, onun şarkısını söyler; çünkü evine geri dönemez. ecdattan kalma sesler savaş kehanetlerinde bulunur; çünkü ecdattan kalma sesler asla susmaz ve yanılmış olmaktan nefret eder ve savaş bir gün mutlaka çıkar. er ya da geç.

bütün hikayeler kurtlar hakkındadır. tekrarlanmaya değer bütün hikayeler yani. başka her şey duygusal zırvalamadır.

bir konuda gösterdiğiniz gevşeklik, her konuda düzensizliğe yol açar.

sabahın üçüydü saat. kalp atışlarımın durmasını bekledim, sonra el yordamıyla aşağı indim ve kendime sıcak süt hazırladım. bu haplara güvenmemem gerektiğini bilmeliydim. bilinçsizliği bu kadar ucuza elde edemezsiniz.

bir sırrı saklamanın en iyi yolu, hiç bilmiyormuş gibi yapmaktır.

gerçek hayatta trajedi tek bir uzun çığlık değildir. ona yol açan her şeyi dahil eder. sıradan saatler, günler, yıllar geçer, sonra aniden o an gelir: bıçak darbeyi indirir, bomba patlar, otomobil köprüden uçar.

saygısız nankörlük genç insanların zırhıdır. o olmasa, nasıl kalırlar hayatta, nasıl ilerlerler? yaşlı insanlar gençlerin iyiliğini ister ama kötülüğünü de ister: onları tüketmek, canlılıklarını içlerine çekmek isterler; böylece kendileri ölümsüzlüğe erişsin diye. o haşinliğin, kabalığın ve hafifmeşrepliğin koruyucu zırhı olmasa, çocuklar geçmişin yükü altında ezilirler, başkalarının geçmişinin yükü altında, kendi sırtlarına yüklenen. bencillik onları kurtaran lütuftur.

doğru yargı, deneyimlerle elde edilir. deneyimler, yanlış yargılamalar sayesinde elde edilir.

hayata gelirken ne büyük bir şamar yiyoruz.. ne büyük ne kötü bir sürpriz olmalı, o dış havayla ilk ve haşin temas.

alınteriyle kazanılmamış para, buna zaten eğilimli olan insanlarda kendine acımayı teşvik eder.

eğer herkes kendinden biraz verirse, herkesin kazanacağı çok şey vardır.

ölmekte olan insanlar biraz hoşgörüyü hak ederler. doğum günlerinde çocuklara gösterildiği gibi.

biz burada oturup dururuz, uyku zamanı içeceklerimizi içer, uyku zamanı yiyeceklerimizi didikleriz. dünyayı, gizli bir pencereden bakar gibi dikizler ve sıkıldığımız zaman televizyonu kapatırız. bu kadar yirminci yüzyıl yeter, deriz, yukarı odamıza çıkarken. ama uzakta bir uğultu var, kıyıya hücum eden bir med cezir dalgası gibi. yirmi birinci yüzyıl geliyor, kertenkele gözlü zalim uzay yaratıkları ya da uçan metal sürüngenlerle dolu bir uzay gemisi gibi tepemizde beliriyor. er ya da geç kokumuzu alacak, dayanıksız barınaklarımızın çatılarını demir pençesiyle parçalayacak ve o zaman biz de bütün diğerleri gibi çıplak, titrek, aç, hasta ve umutsuz kalacağız.

ama dünyanın sonuyla uğraşmak niye? her allahın günü birileri için dünyanın sonu oluyor. zaman yükseliyor, yükseliyor ve gözlerinizin seviyesine geldiği zaman boğuluyorsunuz.

yarım bir hayat, hiç olmayan hayattan iyidir.

çoğumuz böyle yaparız: ne olursa olsun, bilmeyi seçeriz ve bu süreçte kendimizi yaralarız. gerekiyorsa, bunun için ellerimizi ateşe sokarız. ter dürtümüz merak değildir. sevgi ya da acı ya da umutsuzluk veya nefret de bizi harekete geçirir. ölmüş olanın peşinden casusluk yaparız azimle: mektuplarını açar, günlüklerini okur, çöplerini karıştırırız. bir ipucu, son bir söz, bir açıklama arayarak, bizi terk etmiş olanlardan. bizi bir çantayla, çoğu kez sandığımızdan daha boş bir çantayla baş başa bırakmış olanlardan.

biz hepimiz röntgenciyiz, hepimiz. geçmişte olan şeylerin, sırf biz keşfettik diye, bize ait olduğunu sanmaya ne hakkımız var? hepimiz mezar soyguncularıyız, başkalarının kilitlediği kapıları bir kez açmayagörelim.

eğer düz yoldan gidemezsen, etrafından dolaş.

ölüleri anlamaktan daha zor bir şey yoktur ama hiçbir şey onları unutmaktan daha tehlikeli değildir.

mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne çıkabilirsiniz. cennet'te hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey; kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.

11.01.2012

midnight in paris

woody allen

nostalji inkar demektir. şimdiki acı veren zamanın inkarı. ve bu hurafeye de "altın çağ safsatası" deniyor. yanlış bir biçimde geçmiş bir dönemin günümüzden daha iyi olduğuna inanmak. bu romantik hayal yanılsaması, bu insanların şimdiki zamanla yüzleşirken zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor.

hikaye gerçekse hiçbir yazı kötü değildir. eğer yazı temiz ve dürüst ise ve baskı altında ve cesaretle yazılmışsa.

yazarlar rekabetçidir. eğer bir yazarsan, en iyi yazar olduğunu iddia etmelisin.

ölümden korkarsan asla iyi bir yazar olamazsın.

hiç gerçekten harika bir kadına aşık oldun mu? ve onunla sevişirken gerçek ve harika bir tutku hissediyor musun; en azından o an için ölüm korkunu yenebiliyor musun? bence gerçek aşk ölüm ile bir ateşkes yaratır. tüm korkaklık sevgisizlikten de ondan. gerçek ve cesur bir adam ölümün gözlerinin içine bakar. çünkü aşkı, yeterli tutkuyla ölümü aklından söküp atar. ta ki her adamın başına geleceği gibi, geri dönene kadar. ve her adam tekrar sevmek zorundadır.

geçmiş her zaman bana çok karizmatik gelmiştir.

işte savaş erkeklere bunu yapar ve çamur içinde ölmenin onurlu hiçbir tarafı yoktur; zerafet içinde ölmedikten sonra. sadece onurlu değil aynı zamanda cesur da olarak da.

cesaret bir erkek için ne demekse kadın da odur.

iyi bir kitap, bir resim, bir heykel, bir senfoni yaratan bir sanatçı nasıl olur da harika bir şehirle rekabet edebilir? edemez. etrafına bir bak! her sokak, her cadde, hepsinin özel bir sanatsal biçimi var. ve bilirsin ki bu soğuk, vahşi ve anlamsız evrende paris diye bir yer var. şu ışıklara bak. jüpiter veya neptün'de bir halt olduğu yok. ama uzaydan bile buradaki ışıkları, kafeleri, insanların içki içip şarkı söylediklerini görebilirsin. hepimiz biliyoruz ki paris evrenin göz bebeği.

paris dururken yaşamak için dünyanın başka bir yerini seçen herkes. benim için tam bir gizemdir.

seks ve alkol. "tutkuyu ateşler ama performansı azaltır" demiş şair.

eğer burada kalırsan bu senin şimdiki zamanın olur ve kısa süre sonra başka bir zamanın hayalini kurmaya başlarsın. o zamanı "altın çağ" sanırsın. yani, sonuçta şimdiki zaman seni tatmin etmez; çünkü zaten hayatın kendisi memnun etmez.

hepimiz ölümden korkuyor ve evrendeki yerimizi sorguluyoruz. sanatçının görevi umutsuzluğa düşmek değil, bilakis varlığın boşluğunun panzehirini bulmaktır.

10.01.2012

stüdyo kayıtları

murathan mungan

günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma. herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. kasada oturan kız gibi. herkes kasadaki kızı görür ama kimse tanımaz.

bazı zamanlar sadece hatırladıklarımızdan yapılır.

bir aşk birçok aşktan yapılıyor
ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

yaz günleri uzun olur diye zamanı bollama oğul; yaz günleri gençlik gibidir, çok çabuk geçer.

yaşarken öğrenilenleri yazmak için, yazarken öğrenilenlerin sesine kulak vermek gerekir.

keşke
deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
sararan firezleri geç
yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
saçlarını taradığım sular, rüzgar ve karanlık
bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda

konfüçyüs: bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.

9.01.2012

hakimiyet ve uşaklık

jose ortega y gasset

her yaşamsal davranış ya bir hakimiyet hareketidir ya da bir uşaklık davranışı. üçüncü bir olasılık yoktur. ikisinin ortasında kalıyor gibi görünen savaş eylemi, aslında o iki hareketten birisine girer. saldırı savaşı zafere olan güvenden doğar ve hakimiyete yöneliktir. savunma savaşı genellikle korku taktiklerinden yararlanır; çünkü saldırıya uğrayan kişi ruhunun derininde ona saldıranı kendinden üstün görmektedir. iki davranış biçiminin birinde ya da öbüründe o nedenle karar kılınır.

uşakça davranış, varlık kendi kendine odaklanmış olmadığı, kendi değerine güvenmediği ve her an kendini başkalarıyla kıyaslar durumda olduğu için o niteliği taşır. şu ya da bu biçimde başkalarına ihtiyacı olmadığı zaman sakinleşmek için takdirlerine ihtiyacı vardır. bu yüzden hep başkalarına odaklı bir davranıştır. hizmet etmek, yaşamımızı yalnızca başka biri beğensin ya da yararlansın diye yapılan hareketlerle doldurmaktır. o başka kişinin açısından bakıldığında anlam kazanır; bizim yaşamımız açısından bakıldığında değil. ilke olarak uşaklık budur; kendi açısından değil, başkasının açısından yaşamak.

buna karşılık hakimiyet tarzı zafer içermez. o nedenle, savunanın tam bir yenilgisiyle sonuçlanan kimi savunma savaşı durumlarında en katkısız halinde ortaya çıkar. numancia bunun ibret verici örneğidir. numancialıların kendilerine sarsılmaz bir güvenleri vardı. roma'ya karşı çarpışmaları saldırı olarak başlamıştı. düşmanı küçümsüyorlardı, nitekim roma'yı defalarca yendiler. iber yarımadasını işgale gelen romalılara karşı umutsuzca bir direnişle geçen 13 aylık bir kuşatmanın ardından çaresiz kalan numancialılar, teslim olmaktansa kentlerini ateşe vererek içinde ölmeyi yeğlemişlerdi. düşman kuvvetlerinin maddi üstünlüğü egemen ruhlu halkı yok olup gitmeyi tercihe sürükledi. çünkü yalnızca kendine odaklı yaşamayı biliyordu ve yazgısının ona sunduğu yeni yaşam biçimini -uşaklığı- aklı almıyordu; bu ona doğrudan doğruya hayatı reddetmek gibi geldi: dolayısıyla ölümdü.

8.01.2012

kadından kentler

murathan mungan

hayatı aksiliklerin yönettiğine inanan insanlarda görülen, beklenmedik durumlara karşı sürekli önlem alarak yaşamanın çeşitli hallerini sergileyip duruyordu gündeliğin akışında; bu yüzden günü hep bir ajanda dakikliğiyle yaşıyordu. hayat hep bitirilmesi gereken işlerden sonra başlayacak bir şeydi onun için ve bir türlü istediği gibi başlamıyordu.

dünya, her şeyi, kendi zamanı, kendi duyguları, kendi durumlarıyla ölçüp biçen insanlarla doluydu ve o insanlara bir şeyler öğretmek gerçekten zordu.

geçmişte kalan şeyler geçmişte kalmalıydı ona göre. bu huyu yüzünden zamanla çevresi azalmış, arkadaşları tarafından vefasızlıkla suçlandığı olmuştu. insanlar aynı biçimde, aynı yönlere doğru değişmiyorlardı. çoğu kez mazi ortaklıkları şimdiki zaman arkadaşlıklarını diri tutmaya yetmiyor ama insanlar bu gerçeği kabullenmeyip her şey eskisi gibi sürsün istiyorlardı. sanki bir şeyler hiç değişmeden olduğu gibi sürerse, hayat daha gerçek, dünya daha inandırıcı bir yer olacaktı.

sessizlik, ona göre yalnızlık demekti. sürekli konuşur halde olmayı, iletişim kurmak sananlardandı besbelli.

gencecik insanların umutsuzluğunda ölümü yakınlaştıran bir şey olduğunu biliyor. fazla uzun sayılamayacak doktorluk yaşamında çok genç bedeni almıştı ipten, küvetten, bıçak ya da iğne altından; gençken ölüm de, aşk kadar mümkün. biliyor.

kaçamıyordunuz, hiçbir yere kaçamıyordunuz. ardınızdan geliyorlardı.

evli olduğu yıllarda ortalığı dağıtıyor gerekçesiyle çıkıştığı engin, "sen bir evde değil, bir dekorda yaşamak istiyorsun." diyordu esme'ye. "sürekli dekor bozuluyor diye ayakta yaşayamazsın!"

kıskançlığının boyutunu sevgisinin büyüklüğü sananlardan olduğu için, kıskançlığını sevgi sanmayı sürdürdü.

annesi, arada bir, "hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım.' diye başının etini yemezdim." diye uyarırdı. hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?

insan kendini ancak bir yabancıyla anlardı.

geçmişini unutmaya çalışan biri için maziden gelen herkes, bir çeşit tehdit ya da tehlikedir; bunca yıl sıkı sıkıya kapalı tutulmuş kapılar onlarla zorlanır, bastırılmış anılar onlarla silkinmeye çalışır, belleğin kuytularına itilmiş nice ayrıntı, onların sorularının tazelediği çağrışımlarla yeniden gün ışığına çıkar.

her şeyi konuşmak iyidir sanıyorlar şimdilerde. halbuki insan münasebetlerinin çoğu kelimesiz halledilir.

bir yanı erken büyümüş çocuklar, hiç büyümeyen yanlarını görmekte zorlanırlar. bana da öyle oldu.

insanı en çok kendindeki muamma şaşırtır.

öğrenmişti: hayatta herkese gücünü veren başka bir şeydir. ona da gücünü, yaşadığı bir yıkım kazandırmıştı.

bir kere mecnun olan, hep öyle kalır, derler. insana kendi adını bile unutturan aşkla kalır, derler. aşkını unutamayana değil, aşktan adını unutana mecnun derler.

hemen herkes hayatının film sahnelerine benzediği zamanları daha değerli bulmaz mı?

bazı kadınlarda samimi olanla olmayan yıllar içindeki o kadar iç içe geçmiştir ki, sahici duygularını bile yapmacıklıkla ifade ederler; ayırt edemezsiniz.

kararlılık, her zaman haklılık demek değildir.

hayatında bir gün bile çalışmamış kadınların, hayat hakkında ileri geri konuşmalarında hep hazin bir yan olduğunu düşünmüştür meltem.

bedeli ödenmiş bir yalnızlığın hayatı nasıl zenginleştirdiğini, bazılarının kayıp sandıklarının bir tür kazanç olduğunu anlatmaya üşeniyor. bir başkasının hayatının ve seçimlerinin karşısına, kendi hayatının kazanımlarıyla çıkmak şöyle dursun, ima etmeye bile gerek duymuyor. hiçbir hayatın karşılaştırılmayacağını, yarıştırılmayacağını öğreneli çok oldu. her seçimin kendine göre mutlulukları, mutsuzlukları olduğunu biliyor. kendini sevmeyi öğrenmesi yıllar aldı; bunu artık hiçbir şeye teslim etmek istemiyor. kıstırılmış oldukları koşullar içinde büyün kadınları birbirine, benzerliğin düşmanlığı bağlıyor.

görünüşüyle yarattığı etkinin farkında değilmiş gibi yapmak, birçok kadının başlıca numarasıdır.

ne demişler: kadının uzunu sokakta, kısası yatakta!

gerçekler de yalanlar kadar kaypaktır. elinizden avucunuzdan kaçıverirler. gerçek dediğin hayat karartır.

insan geçiciliğin hakkını vermeli. aslolan kalıcılık değildir. herkes bilir bunu ama kimse kulak asmaz. şu hayatta bir üzüm bağında asma kütüğüne yaslanıp şöyle derin bir öğle uykusu uyuyayım yeter bana, varsın mezar taşımın yeri bilinmeyiversin.

bir insan kendinde keşfetmediği bir şeyi nasıl bilebilir?

terlik sesi duyulmayan ev, ister tek göz olsun ister kırk odalı, üşür. kimsesiz ev üşür.

üniforma iyi kötü her erkeğe yakışır.

karı koca olmak için, hayatta aynı tatları sevmek gerekir.

bir noktadan sonra insanlar barışamaz, ayrılamaz, dönemezler.

dünyadan, kendi içinin hızını beklerdi.

erkeklerin aslında kolay idare edilebilir çocuklar olduklarını, erkek yönetmeyi bilmeyen o azgın feministlerin boşuna uğraşıp didindiklerini düşünürdü.

hiçbir sır saklı kalmaz. kalmamalı da zaten. hayatı tesadüfler belirler.

"beni görmeye değil, zehrini sağmaya gelmiş." diyor. "ya gençliğinden bilmiyor, ya istanbulluluğundan. güneş, kuruttuğu meyvenin içini sağlamlaştırır. tadını zenginleştirir. ben de yılların güneşinde kurudum kızım. ben senin babanı tanıdım, seninkisi az gelir!"

yabana giden yaban gelir.

hayatta bir kere geç kaldın mı, hep geç kalırsın.

düşman olmak daha kolay. zahmetsiz.

7.01.2012

irade

emrah serbes

insan iradesine hayranım. iradeli insan 20 sene çalışıp bir ev alır ve sonra o evin 20 saniyede yıkıldığını görür. her şeyini kaybetmiştir ama pes etmez; 20 yılının boşa geçtiğini anlamıştır ama bunu kimseye çaktırmaz. sonra cebinde taksi parası bile kalmadığından bir bayram arifesinde otogara valiz taşımak zorunda kalıp kalp krizi geçirir. hastaneye götürürler ama hastanede yeterli teçhizat yoktur. iradeli insanı bir ambulansa koyup başka bir hastaneye gönderirler. ama başka iradeli orospu çocukları ambulansa yol vermezler ve o iradeli insan hastaneye varamadan trafikte ölür. ambulansın sirenleri iradeli insan ölmemiş gibi çalmaya devam eder daha bir süre. sirenler çalarken iradeli insanın kafasından geçen son düşünce de "ben nerede yanlış yaptım?" olur. işte sana babamın ve insan iradesinin hikayesi.

"insan düşünenden ziyade isteyen bir varlıktır ve isteklerinin sonu asla gelmez. aklıyla bir dünya kurmuştur; ama onu yöneten bedenidir, aklı değil. beden de kör bir iradeye tabidir. bu iradenin de nereden gelip nereye gittiğini asla bilemezsin." (schopenhauer)

insan kendi felaketini seçemez. kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. o felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. herkes birbirini yıkar. insana kimvurduya gitmek yakışır.

vasiyet

özge dirik


"ki en kötüsüdür
ölümden sonra da istemek"

benden firar eden dünyadan
son isteklerimi taşırken bana
dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi
ayağına giydiğin galoşlarla

şu bizim yan odada
kürt kaşlı kız çok inledi dün gece
boştu yatağı
bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş
inandıramadılar bana

bir uçlu sakla da göğsüne
teninin kokusu olsun izmaritinde
bu yalnızlığı biz yaratmadık
bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize

ya sen
ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde
benimle aynı gün ölecek olan alyansında
bir sabun parçası
ne demekse

yarın belki de son kez
ziyaret saatini özleyeceğim yine
yemek yiyeceğim
tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği
mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi

giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana
beni yolcu eden akciğer
kediye atsan yemez
geç kalmayacak randevusuna

gidince çürümeyeceğini bilsem
ellerimizi değiştirelim derdim
ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola
ayrılık allahın emri
ölüm olmasa

6.01.2012

bitmeyen kavga

john steinbeck

kavga kadar insanları birbirine perçinleyen bir şey yoktur.

eğer bir kalabalık gürültü etmiyor, ölü gibi duruyorsa, polisler için basıp gitmekten başka çare yoktur.

bir insanla tanışmak için ona sigara vermekten ya da ondan sigara istemekten daha iyi bir yol yoktur.

karışıklık olan yerlere ham halat adamlar göndermemeli. bir sürü yanlış yaparlar. sen istediğin kadar taktik oku, on para etmez. eylem kitaptan daha çok şey öğretir insana.

her zaman doğru düşünen bir arkadaştan daha sıkıcı bir şey yoktur.

insan toplu olarak harekete geçmek istediği zaman muhakkak bir bayrak yaratır: "tanrı kutsal diyarı geri almamızı istiyor." der. ya da "dünyada demokrasiyi kuracağız." der. ya da "sosyal adaletsizliği kaldırıp komünizmi kuracağız." der. ama kutal diyar, demokrasi, komünizm topluluğun umrunda değildir. topluluk belki de sadece harekete geçmiştir, kavga etmeyi istemekte ve bu sözleri sadece teker teker insanların kafalarını güçlendirmek için kullanmaktadır.

insanları bir harekete karıştırmak için onlardan bir şey almaktan daha iyi bir yol yoktur.

eğer fazla şey görmeye kalkarsan hayatta hiçbir şey yapamazsın.

kalabalık, içinde bulunan insanlardan daha güçlüdür. insanları inceleyenler kalabalığın insan olduğunu sanırlar; oysa o insan değildir. o bir çeşit hayvandır. insanlar köpeklerden ne kadar ayrı ise, o da insanlardan o kadar ayrıdır.

insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler.

iyi ücret almak isteyen herkes solcudur.

başkasını korkutmaya çalışan adam genellikle korkutulabilecek bir adamdır.

insan, bir anlamı olan her işten zevk alır ve o işten bıkmaz. insanın canını sıkan iş, bir sonucu olmayan, bir amaca varmayan iştir.

insan ne kadar büyük tehlike ile karşılaşırsa o kadar az korkar.

grev, büyük bir savaşın küçük bir çarpışmasıdır. bu kavga ancak insanlar kendi kendilerini yönetmeyi öğrendikleri ve kendi emeklerinin ürünlerini aldıkları zaman bitebilir.

5.01.2012

artık tanımıyorum geceyi

odisseus elitis


artık tanımıyorum geceyi, ölümün korkunç bilinmezliğini
bir yıldız donanması demir atıyor kalbimin limanına
ey nöbetçi, akşam yıldızı, kayalık tepelerinde ben
günün doğuşunu bildirirken beni düşleyen
bir adanın üzerinde esen gök mavisi meltemin
yanı başında parıldayasın diye sen
ikiz gözlerim yelken açtırıyor sana kalbimin
gerçek yıldızıyla sarmaş dolaş; artık tanımıyorum geceyi

artık tanımıyorum adlarını beni yadsıyan evrenin
deniz kabuklarını okuyorum, yapraklarla yıldızları
nefret gerekmiyor bana gökyüzü yollarında
beni yeniden gözleyen bir düş değilse eğer
yaşlı gözlerle yürürken ölümsüzlük denizinin kıyısında
ey akşam yıldızı, altın ateşinin kemeri altında
artık tanımıyorum geceyi yalnızca geceyse eğer

goethe

thomas bernhard

almanlar ona şair prens kılıfını giydirmişler. namuslu adam goethe, böcek ve aforizma toplayıcısı, felsefi semizotu salatasıyla. goethe'ye, o felsefeci küçük burjuvaya, goethe'ye, o yaşam çıkarcısına, dünyayı tersyüz eden değil ama kafasını alman ufak bahçelerine sokana. goethe'ye, o taş numaralayana, o yıldız falı bakana, o almanların filozof başparmak emicisine, ruh reçelini ne olur ne olmaz diye ve türlü amaç için kavanozlara dolduran goethe'ye, almanlara çoktan bilinen gerçekleri demet edip en yüksek düşünce ürünüymüş gibi satan ve lise öğretmenlerinin kulaklarına bu kulaklar tıkanıncaya kadar bunları süren goethe'ye, alman düşüncesine üç aşağı beş yukarı yüzlerce yıl ihanet eden ve onu hiç yorulmadan alman orta ölçeğine dayandıran goethe'ye, o felsefeci fare avcısına. goethe tüketim almanı; almanlar onu ilaç yutar gibi yutarlar ve etkisine inanırlar, iyileştirici gücüne; goethe, temelinde almanların otlarla şifa dağıtıcısından başka bir şey değildir, ilk alman homeopatı. goethe'yi içip iyileşiyor ve kendilerini sağlıklı hissediyorlar. ama goethe bir şarlatan, tıpkı şifacı otçuların şarlatan oldukları gibi ve goethe şiiri ve felsefesi almanların en büyük şarlatanlığı. o herkesin midesini bozuyor, bir tek almanların değil; onlar goethe'ye bir dünya harikasıymış gibi inanıyorlar. oysa bu dünya harikası yalnızca darkafalı, felsefeci bir bostancı. goethe hiçbir şeyde en iyiyi yaratmadı; her şeyin orta kararını yarattı. en büyük şair o değil, o en büyük düzyazı yazarı değil; tiyatro oyunları da shakespeare'inkilerle karşılaştırılacak olursa, bu fark uzun boylu isviçre çoban köpeği ile eğri büğrü bir frankfurt banliyösü fino köpeği arasındaki fark gibidir. faust nasıl bir büyüklük budalalığıdır! yazılar yazan bir büyüklük budalasının tamamen boşa çıkan çabaları; tüm dünya onun frankfurtlu kafasına üşüşmüş. frankfurtlu ve weimarlı büyüklük budalası goethe, büyüklük budalası kadın avında. almanların aklını çelen goethe, 150 yıldır onların vicdanlarında yer edip onları budala yerine koyuyor. goethe alman düşüncesinin mezar kazıcısıdır. onu voltaire, descartes, pascal'la karşılaştıracak olsak, doğal olarak kant'la, shakespeare ile; goethe ürkütücü biçimde ufalanır. şairi azam, ne gülünç; ama son derece alman bir kavram. büyük şair hölderlin'dir; musil büyük düzyazı yazarıdır ve kleist da büyük tiyatro yazarı; goethe bu üçü de değildir.

4.01.2012

yabandomuzunun izinde

lawrence norfolk

avcının korkusu, avlanan olmaktır.

yaban domuzu, bıraktığı izlerin toplamıdır.

kendi canavarlıklarımızın yaratıcıları biziz.

"dünyanın en hüzünlü atı gibi bakıyorsun." dedi ruth. kız kendisini dürtünce, gülümsedi: "jakob'u merak etme. her şey yoluna girecek."

dehşet de kokuşur, terör de.

hiçbir şey barındırmayan ve hiçbir şeyi kaydetmeyen araziler var. böyle yerler var. eğer şiir, sizin dediğiniz gibi, mağaraya girişte 'gizeme' bürünüyorsa, o zaman onu çözümlemek için bir gizem olmalı. ama böyle değil. orada olup bitenlerin görünmezliği gerekli. bazı eylemler yalnızca böyle bir karanlığın örtüsü altında gerçekleştirilir. göremediğim şeye tanıklık etmeye çalıştım. görülemeyen şeye..

gece avcısı ayışığında iz sürer.

"gerçek iz en az olası olanıydı hep. kovaladığı av da, o da bir yalandı: biçim değiştiriyordu."

3.01.2012

kadınlar ve erkekler

murathan mungan


her başarılı kadının ardında şaşkın bir erkek vardır.

bütün kadınların ortak bir yanılgısı vardır. hepsi de diğer kadınlardan farklı olduklarını zannederler. kendilerinde olup da diğer kadınlarda olmayan bir şeye sahip olduklarını düşünürler. bu yüzden de, başka kadınların yaşadıklarına pek kulak asmazlar, başkalarının tecrübelerinden bir şey öğrenmezler; her biri, her şeyi, diğerlerinin yaşadıklarına aldırmaksızın, bir de kendileri denemek, bir de kendileri sınamak ister. bunun sonucunda, uğradıkları kaçınılmaz yenilgi karşısında, durumu enayilikleriyle değil, talihsizlikleriyle açıklamayı tercih ederler.

özgüvenini yitirmiş kadınların çoğu, kendilerine güvenlerini yanlış durumlarda sınamaya kalkıştıkları için bozguna uğramış kadınlardır. boylarının ölçüsünü aldıktan sonra da, bir daha asla iflah olmazlar!

dişine göre av seç, ava göre diş edinemezsin!

erkeklere rüya satmaya bak! erkekler rüya göremez çünkü. erkeklerin çoğu rüya körüdür. rüya, erkeklerin gözünden alınmıştır, onların gözleri, sahip olmak, elde etmek, mülk edinmek, fethetmek, rekabet, hırs, yarış içinde çoraklaşıp kurumuştur. evdeki kadın, erkeğin kaderidir, rüyası değil; sen, o erkeklerin rüyası olmaya bak! unutma: yaşattığın rüya kadar yaşarsın!

kadınların güçlü olduğu anlarda ilk küçümsedikleri şey, diğer kadınlardır.

bütün kızlar günün birinde kraliçe olmak ister.
hiçbir memlekette iki kraliçe birden olmaz.

insan bunun için yaşar, bir tek bunun için: bir büyük aşkın hatırası için.

aptal görünmek, sanıldığı kadar kolay değildir, ince ayar ister. bu ayarı her erkekte farklı tutturmak gerekir. erkeklerin, sormaktan en çok hoşlandıkları soru, "beni anlıyor musun?"dur. anlaşılmayacak matah olduklarından değil. erkeklerin en mühim dertlerinden biridir bu; onları hiç kimsenin anlamadığını düşünürler, onları hiç kimsenin anlayamayacağına inanmak isterler. beni kimse anlayamaz, derler. beni bugüne kadar kimse anlamadı, derler. beni çözmek kolay değildir kızım, derler. kendilerini, çözümü kolay olmayan zorlu bir bilmece gibi sunmaya bayılırlar. çok derin bir adam olduklarını, herkesten çok farklı olduklarını, kimselere benzemediklerini düşünürler. halbuki sen, beş tanesini tanıdığında, hepsini birden tanımış gibi olursun; hepsinin birbirinin aynı olduğunu, en azından kendilerini biricik ve benzersiz sanmalarının bile nasıl aynı olduğunu fark edersin.

erkekler şaşıran kadınları severler. akıllı bir kadını şaşırtmak o kadar zordur ki, bu yüzden onlara fazla bulaşmazlar; akıllı kadının kokusunu yüz metreden alır, ondan uzak dururlar.

bir kadın star için en büyük tehlike, ona sırılsıklam aşık olan bir adamdır.

erkekler para yedirmeye bayılırlar. parayı da bunun için kazanırlar zaten. arkadaşlarının yanındayken, onun, sana aldığı hediyeleri, gezdirdiği yerleri, yiyip içtiklerini saymana bayılırlar. onların derdi kadınlarla değil, birbirleriyledir çünkü. çoğu, böyle şeyleri arkadaşları duysun, helal olsun ulan bizimkine! desinler diye yapar zaten. zavallı varlıkları böyle böyle bir şahsiyet kazanır ufuksuz gözlerinde. böylelikle, bu alemde, hovarda erkek diye anılır olmayı arzularlar. hepsi için en önemli şey, başkalarının gözlerindeki "kredileridir." sen, bir erkeği ne kadar hızla soyup soğana çevirirsen, diğerleri de aynı hızla sıraya girer. unutma, senden asıl bekledikleri, annelerinden gördükleri iyilikler değil, kötülüğün renkli sürprizleridir. iyilik sıkıcıdır. çabuk biter.

bir kadının aradığı o bir tek erkek, her zaman için hayali bir varlıktır. hiç olmamıştır. bir erkek, birçok erkekten meydana gelir. o da yalnızca bir tasavvurdur. beyhude bir tasavvur! erkeklik diye bir şey yoktur. erkeklik, yalnızca bir durumdur. bir kişinin varlığıyla değil, ancak birçoğunun varlığıyla sağlanabilecek ümitsiz bir durum! her erkekte, aradığın erkeğin yalnızca bir parçasını bulursun. gerçek bir kadın için, gerçek bir erkek, allah gibidir, her yerdedir ve hiçbir yerdedir. aşk da budur zaten! başka bir şey değil.

aşüfteliğin en zor yanı, bildiklerini susmakta, sezdiklerini saklamakta yatar. aptal fahişeler niye harcanırlar? aptal oldukları, akılları bir şeye ermediği, herkese kandıkları, hayat ve insanlar hakkında pek az şey bildikleri için mi? hayır; o zaten pek azıcık bildiklerini, sık sık dile getirdikleri, o pek süfli hayat bilgisi kırıntılarını uluorta saçıp savurdukları için harcanıp giderler. sessizliğin gücünü bilmezler. çok istismar edilmiş olabilirler. çok kandırılmış olabilirler. zamanında çok kullanılmış insanlarda görülen kullanılma korkusu, ne kadar uyanık olmaya çalışırlarsa çalışsınlar, onları daha da kullanılır hale getirmekten öte bir işe yaramaz. insanı koruyan şey, gerginlikler değil, esnekliklerdir. yerinde dikkatler, abartısız önlemler, seni her şeyden daha iyi korur!