16.10.2010

ütopya

thomas more

servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.

bilgeler caddelere dökülen halkın sağanak halde yağan yağmurdan iliklerine kadar ıslandıklarını görünce onca dil dökerler; ama insanları bir türlü yağmurun altından kaçıp evlerine girmeye ikna edemezler. dışarı çıksalar, bu kez kendileri de diğerleri gibi ıslanacak, kimseye bir faydaları olmayacaktır. bu yüzden evlerinde kalırlar; diğerlerinin budalalığını tedavi edememiş olsalar da hiç değilse kendilerini güvenceye alır ve bununla yetinirler.

kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. özel mülkiyet varolduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir; ama asla tamamen ortadan kaldırılamaz.

belki bir yasa çıkarırsınız ve insanların belli bir dönüm araziden fazlasına sahip olamayacağını ya da belirlenmiş meşru bir gelirin üstünde gelir elde edemeyeceğini söylersiniz. birtakım başka yasalarla kralın haddinden fazla güç sahibi olmasını, halkın da fazla asi olmasını önlersiniz. iyileşme umudu hiç kalmayan hasta bir bedeni sürekli pansuman yaparak canlı tutmaya çalışır gibi, bu tür yasalarla toplumsal marazları bir dereceye kadar hafifletebilir, yumuşatabilirsiniz. ama özel mülkiyet var olduğu sürece bunların tamamen iyileşmesini ve sağlıklı bir doğaya kavuşmasını asla bekleyemezsiniz. çünkü bedenin bir kısmındaki yarayı iyileştireceğim derken başka bir kısmında daha kocaman yaralar açarsınız. bir yaraya verdiğiniz ilaç başka bir yerde hastalığa neden olur. çünkü bir taraftan almadıkça diğer tarafa hiçbir şey veremezsiniz.

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.

hırsızlara uygulanan idam cezası aslında hiçbir hukuka sığmaz, kamuya da pek yararı yok. çünkü hırsızlık yapandan intikamınızı bu kadar zalimce aldığınız halde, insanları hiçbir şekilde bu işten vazgeçiremiyorsunuz. adi hırsızlık bir insanın kellesini uçuracak kadar büyük bir suç sayılamaz; geçimini bir şekilde karşılayamayan insana ne kadar büyük ceza verirseniz verin onu hırsızlıktan alıkoyamazsınız. hırsızlık yapana ağır ve korkunç cezalar vermeden önce, insanlara yaşamlarını idame ettirecekleri imkanlar sunarsanız, hiç kimseyi ölümü bile göze almak pahasına hırsızlık yapmak zorunda bırakmazsanız, sonuçta kazançlı çıkan yine siz olursunuz.

bir hırsızın ya da bir katilin eşit şekilde cezalandırılmasının toplum için ne denli yanlış ve ne denli zararlı olacağını bilmeyen yoktur. çünkü bir hırsız hırsızlığa mahkum olmanın katilliğe mahkum olmak kadar tehlikeli olduğunu bilirse, sadece parasını çalıp kaçacağı adamı bu kez bir de öldürecektir. çünkü nasıl olsa yakalandığında çok daha büyük bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır; hatta cinayet onun için daha büyük bir güvencedir; çünkü olayın tek tanığı ortadan kalkınca işlenen suçu gizleme olasılığı da artacaktır. demek ki biz hırsızların gözünü bu kadar acımasızca korkutalım derken, aslında onları masum insanları katletmeye sürüklüyoruz.

ben dini değil dindarlığı öğretiyorum

osho

gerçek, en yüksek zekâya gelir.

insan zihninin en büyük ihtiyaçlarından biri ihtiyaç duyulmaktır.

gerçekliğin sınırları yoktur, gerçeklikten dışarı atılamazsınız.

ahlak insanlara işkence etmenin çok iyi bir yoludur; onlara işkence etmeniz gerekmez, onlar kendilerine işkence ederler. gerçek ahlak bilinçli bir adamın yaşam tarzından başka bir şey değildir.

bir yalan çok tekrarlandığında gerçek gibi görünmeye başlar.

aydınlanma için gösterilen bütün çabalar aptallıktır.

öyle görünüyor ki bu dünyada herkes tek bir şeyden zevk alıyor: başkalarına dert yaratmak.

bilinç sadece sessizlikte gelişebilir. sessizlik, bilinç için doğru topraktır. gürültülü olduğunuz zaman uyanık ve bilinçli olamazsınız. uyanık ve bilinçli olduğunuz zaman gürültülü olamazsınız -bunlar bir arada olamaz.

15.10.2010

demokrasi nedir?

alain touraine

demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

demokrasi inançların, kökenlerin, düşüncelerin ve tasarıların çeşitliliği olmadan var olamaz.

demokrasi insanı yalnızca bir yurttaş olmaya indirgemez; onu aynı zamanda ekonomik ve ekinsel topluluklara bağlı özgür bir birey olarak tanır.

demokratik düşüncede hiçbir ilke, temel insan haklarına uyması gereken şu ilkeden daha önemli değildir: devletin sınırlanması ilkesi. üstelik demokrasinin yüzyılımızdaki başlıca muhalifinin tanrısal adaletin monarşizmi ya da mal sahiplerinin ve derebeylerin oligarşisi değil, totalitarizm olduğunu ve buna karşı koymak için, devletin erkinin sınırlarını belirlemekten daha iyi bir yol olmadığını nasıl unutabiliriz?

demokrasi siyasal toplumu içerir; ama hem siyasal toplumun özerkliğiyle tanımlanır hem de bu toplumun devletle sivil toplum arasındaki aracılık rolüyle. devletle sivil toplum, aracısız, doğrudan doğruya karşı karşıya geldiklerinde, sonuçta birinden biri kazanacaktır; ama kazanan hiçbir zaman demokrasi olmayacaktır.

en etkili demokratik savaşım, zenginliği elinde tutanların erki de elinde tutmalarına karşı verilmiş olan savaşımdır.

18 yaşın altındaki gençlerin sinema, müzik, televizyon ya da giyim gibi birçok tüketim alanında pazarın önemli bir bölümünü oluştururken, siyasal yaşamdan dışarda tutulmaları zorunlu olarak kamu yaşamımıza demokrasi-dışı bir nitelik getirir.

siyasal yaşamı gözlemleyenlerin birçoğu, seçimlerin siyasal bir seçimden çok siyasal bir reddi dile getirmeye araç olduğunu söyler: seçim bir tercihin -yeğlemenin- anlatımından çok bir cezadır.

demokrasinin başlıca amacı, temel ilkesi eşitlik olması gereken siyasal bir toplum yaratmaktır.

demokrasi çoğunlukla çoğunluğun isteğine karşı karar alabilme yeterliliğiyle yargılar kendini. bunu birçok ülkede, egemen düşünceye karşın kaldırılmış ölüm cezası konusunda gördük.

demokrasi bir'e karşı, saltık erke, devlet dinine, partinin ya da emekçi sınıfının diktatörlüğüne karşı bir savaşımdır; her bireyde ve bireylerin birbirleri arasında özgürlük yaratmak için verilen ortak çabadır.

yenilerin demokrasisi ne katılımdır, ne temsilciliktir ne de iletişimdir; her şeyden önce öznenin yaratıcı özgürlüğüne, toplumsal eyleyen olup kendisini serbest yaratıcı olarak duyumsayacağı bir alan yaratmak üzere çevresini değiştirme yeterliliğine dayanır.

demokrasiyi, bir yandan kendi iktidarını sürdürmek için ekonomik erkinciliği (liberalizm) kullanan yetkeci yönetim biçimleri, bir yandan da toplulukçu devletler tehdit eder.

demokratik ekin, hem saldırgan toplulukçu bir farklılıkçılıktan hem de eşitsizliklere ve dışlamalara duyarsız, siyasal olmayan bir erkincilikten (liberalizm) alabildiğine uzakta, hepimize insanlık deneyiminin olası en geniş bölümünü yaşama olanağını sağlamak için, farklı ekinlerin birbiriyle buluşup bütünleşmesine destek olarak dünyayı ve herkesin kişiliğini yeniden oluşturma yoludur.

14.10.2010

franz kafka'nın altmış beş düşü

felix guattari

kafka, günlüğünde yaşamının bir düşe benzediğini yazar.

bruno schulz şu olguya vurgu yapan ilk kişilerden biri olmuştur: "kafka'nın kitapları herhangi bir öğretinin alegorik bir tablosu, dersi ya da tefsiri değil, kendinde şiirsel bir gerçekliktir."

"sen derinlerde masum bir çocuktun; ama daha da derinlerde şeytani bir varlıktın."

"pessoa, 1913'te fiitüristik hareketin içinde yer almasından sonra her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloga sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırır. ama bunlar yalnızca birer takma ad değil, öyküsü, geçmişi, yazgısı, dünya görüşü olan farklı kişilerdir. pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar alberto caeiro, alvaro de campos, ricardo reis, bernardo soares ve fernando pessoa nın kendisidir. ölümünden sonra bulunan yazılarının altında genellikle başka imzalar vardı. 1913-35 arası tutulmuş notların ya da günlükler ise 'huzursuzluğun kitabı' adını taşıyordu ve altında bernardo soares imzası vardı." (ç.n.)

dionysos dithyrambosları

nietzsche



çöl çoğalır: vay haline, içinde çöller saklayanın..
taş taşı kütürdetir, çöl afiyetle tıkınır, boğulur.
dikip şevkten kararmış gözlerini muazzam ölüm
çiğner, çiğnemek hayatının ta kendisidir

kanatları olmalı kişinin, uçurumu seviyorsa eğer..

ah zerdüşt
zalim nemrut
daha dün avcısıydın tanrının dahi
tuzağıydın tüm faziletlerin
okuydun kötülüklerin
şimdi, kendini avlayarak ele geçiren
kendine av olan
kendini kazan..

oysa gençken nasıl da mağrurdun
üstündeydi gururun, uzun ve ince bacaklarının
tanrısız bir münzeviydin, daha dün
bir münzevi, şeytanla birlik
kızıl prens'i her türlü küstahlığın

altuni tasasızlık, gel!
sensin ölümün
en mahrem, en hoş ağız tadı!
- çok mu hızlı koştum yolumda?
ancak şimdi, derman kalmayınca ayaklarda
arayıp buldu beni bakışların, bir kez daha
arayıp buldu beni saadetin, bir kez daha

arzu ile umut boğuldular
upuzun yatıyor ruh ile deniz

gümüşi, hafif, bir balık gibi
yüzmekte artık küçük sandalım açıklara doğru

kişi sevecekse kendini
ilkin nefret etmek zorunda değil mi kendinden

ben senin labirentinim
ben senin hakikatinim

onların hepsi faziletli
şöhret ve fazilet -nasıl da kafiyeli
yaşadığı müddetçe bu dünya
fazilet laklakalarının bedelini
şöhret laklakasıyla öder
dünya, bu curcunayla yaşar

tüm faziletlerin önünde
kabahatli olmak isterim
her büyük suçun kabahatlisi
tüm şöhret borazancıları karşısında
solucana dönüştü ihtirasım
böyleleriyle olmak iştahlı kılıyor beni
en aşağıda olmaya

bu madeni para, bununla
bedel ödemekte tüm dünya
şöhret -
eldivenle dokunabiliyorum ancak bu paraya
tiksintiyle tepiniyorum üzerinde.

kişi ağzını sıkı tutmalı
yahut ulu konuşmalı

bilgeliğim, rica ediyorum, şimdi
bu çoraklıkta hasis olmaya hakkın yok
çağlaya çağlaya ak kendi üstüne, çiy ol düş kendi kendine
yağmuru ol bizzat, sararıp solmuş, işlenmemiş bozkırın!

sen, ey karun
sen, ey zenginlerin en fakiri!

fakirleşmek zorundasın bilge cahil
sevilmeyi arzuluyorsan
kişi yalnızca acı çekenleri sever
kişi yalnızca aç olanları sever
ilkin kendini hediye et, ey zerdüşt

13.10.2010

inci

jose saramago

otoriter, yoz, insanın elini kolunu bağlayıcı öğütler veren basmakalıp sözler, bunlara zaman zaman hiç beklenmedik biçimde değer atfedilip inciler adı verilse de, dünyayı kasıp kavuran en şiddetli vebalardan bile tehlikeli ve zararlı bir salgındır.

kafası karışık olanlara, kendini bilmek gibi erdem olmaz, deriz; sanki insanın kendini bilmesi, dört işlem adıyla anılan matematik hareketlerinin en zor ve karmaşık, üstelik adı sanı bilinmeyen beşinci kardeşi değilmiş gibi; çevresinde olan bitene kayıtsız kalanlara, isteyen başarır, deriz; sanki dünyanın acı ve acımasız gerçekleri her gün bu sözün aksini kanıtlamıyormuş gibi ve kararsızlara, başlamak bitirmenin yarısıdır, deriz; sanki başladığımız nokta gevşekçe sarılmış bir yün çilesinin apaçık önümüzde duran ucuymuş ve onu çekmeye başladıktan sonra çilenin sonuna rahatça ulaşacakmışız; üstelik bu arada hiç kördüğüme, eprimiş yünlere rastlamayacak, bir basmakalıp söz daha kullanacak olursak, sessiz sedasız çile dolduracakmışız gibi.

bunlar saf ve hazırlıksız insanların hülyalarıdır; başlangıç hiçbir zaman yün çilesinin ucu gibi açıkça meydanda değildir; bilakis, başlangıç dediğimiz uzun ve insana acı veren bir süreçtir; işin hangi yöne ilerlediğini görmek için ağır ağır ve titizce araştırmalar yapılır; değneğiyle yönünü bulmaya çalışan kör bir adam gibi yol alınır, başlangıç bitirmenin yarısı falan değil, salt başlangıçtır ve ondan önce ne olup bittiyse beş para etmez.

tragedyalar iii

edip cansever


episode
çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
bir uzak han kavramına
hanların rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
ve soğuk bir çağdan geçiyoruz
çağlardan başımızda siyahtan bir hale

koro
birdenbire yapayalnızsanız her yerde
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile
örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız
postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze
ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
biraz da güldünüzdü aklınızdan geçen bir şeye
ya gülünç bir olaya ya önemsiz bir söze
ama az ötede düğmeleriyle oynayan
ve yiyen tırnaklarını bir adam
duraksız sizi izliyordur belki de
ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
ya da küçük bir memur bir banka servisinde
durmadan suçlusunuz durmadan suçlusunuz durmadan suçlusunuz
ve artık kendinizi gücünüz yok ödemeye
giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız

episode
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır
aç gözlü bir kuş varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni ya toptan bir öldürme
belki de soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı gözü dönmüş biriyle
o güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette bir ölüm
ölümün anlamı ne

koro
sizin hiç korkmadığınız şeyler ya da hep öyle sandığınız
beslenir kimi zaman da sevgilerle
çok içten bir selamla ve içten bir gülümsemeyle
işte her sabah rastladığımız birinin durakta, yolda, işyerinde
ya da bir meyhanenin kuytu bir köşesinde
yıllarca süren o dostça ilişkinin ve hatta bir sevgilinin yerine
kin dolu gözleriyle bir ölüm yargıcı gibi biri
kapkara giysilerle, özenti bir zincirle
öyle dikilmiş sorguya çekiyor sizi
ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
vakit yok öğrenmeye
canım en basiti, arkanızdaki bir duvarın
mineler, sarmaşıklar, o yaban gülleriyle örtülü bir duvarın
ansızın kanlı, kireçli bir taş yağmuru halinde
korkunç bir silah olduğunu yerine göre
düşünün ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
vakit yok öğrenmeye
ya da bir düşte yürüyor gibi ıslak mavi bir sabahtı, açtınız pencerenizi
şöyle bir gerindiniz, gökyüzüne baktınız
tutarak sapından bembeyaz bir karanfili sevinçle okşadınız
ve içerde kahvaltınız bekliyordu sizi
öyle ki, kahvenizi içiyordunuz, birazdan çıkacaktınız
tam o sıra kapının zili
tuhaf şey.. bu saatte.. kim olabilir ki
ve işte az önce aldınızdı gazeteleri
öyleyse?
yaktınız bir sigara daha, kapıya yöneldiniz bırakıp masaya kahvenizi
kilidi çevirdiniz, açtınız kapıyı usulca
bir kurşun
birden o zamansız, o yersiz başdönmesi
hani av araçları satılan bir dükkan vardı
içi doldurulmuş çulluklar, kardelen çiçekleri
bir kurşun
geçerken uğrardınız, iyiydi, cana yakındı
yeleğinden çıkmazdı elleri
bekardı, umutsuzdu, yalnızdı
ve belki
bir kurşun
sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
sadece avlandınız
ağız dil bilmez söylemeyi
ötede ıslak mavi bir sabahtı. gökyüzü
bembeyaz karanfiller, pencere
kahveniz, masanız, kahvaltınız
bir yankı
ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız

ağıt
gün bitti
saat kaç
bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de

koro başı
daha bir süre böyle silahlar eleştirecek sizi belki de
işte siz toplayıp susacaksınız
içinizdeki ölüleri
bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
ne korku, ne kin, ne de yenilme
ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
dünyanın tekdüzenli renginde

12.10.2010

eleştiri sorumluluğu

memet fuat

geleceğe dönük insan, yalnız birtakım gerçekleri bilen insan değil, o gerçeklerin bilincine vararak bugünkü insan ilişkilerinin baskısından kurtulma çabası içinde olan insandır.

şiirde dönüşüm yapmak, bir dönüşüme öncülük etmek önemlidir; ama sanıldığı kadar önemli değildir. bir işi iyi yapmış olmak, ilk yapmış olmakdan daha onur vericidir. öncülüğü, uğrunda gerçeklerin bile çarpıtılması göze alınabilecek, çok üstün bir nitelik sanmak küçük kentsoyluların özelliğidir.

sanatta gelişmeleri modalar sağlamaz; ama yozlaşmaların nedeni modalardır. her etkili güzelliğin ardına takılanlar, onun başarısından yararlanmak isteyenler, önce yaygınlaşmasına, sonra modalaşmasına, giderek de yozlaşmasına, yani etkisizleşmesine neden olurlar.

lenin: savaşın düşman için elverişli olduğu açıkken, savaşın bizim için elverişsiz olduğu besbelliyken, savaşı kabul etmek bir cinayettir.

"insanların bilinci varlıklarını belirlemez; tersine, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler."

insan doğru bir düşünceye kendi çabasıyla da ulaşabilir; bir modanın esintisiyle de gelebilir. en aşırılar çoğunlukla bu ikinciler arasından çıkar, en kolay kopanlar da.

ikinci yeni akımı, şiirimizin nedim çizgisinden şeyh galip çizgisine kaydırılarak bu yolda yozlaştırılması diye nitelenebilir.

metin erksan: dünyanın en büyük romancılarından biri olan düşünür kemal tahir'in dışında türk edebiyatı tanımıyorum. köroğlu'nun "tüfek icat oldu mertlik bozuldu" özdeyişi gibi, kemal tahir var olduktan sonra türk edebiyatı bir "magazin" edebiyatı oldu. bunlar değil kaynak, kese kağıdı olarak bile kullanılamaz.

martı jonathan livingstone

richard bach

kendine verdiği sözlerden caydığı için hiçbir suçluluk duymuyordu. böyle sözler yalnızca sıradanlığı kabul eden martılar içindir. öğreniminde yetkinliğin eşiğine ulaşan biri için bu tür sözler yoktur.

bilgisizlikten sıyrılıp çıkabiliriz, kendimizi mükemmel, zeki ve yetenekli yaratıklar haline getirebiliriz. özgür olabiliriz. uçmayı öğrenebiliriz.

yaşamın sırrına erilemez. yegane bilinen, bu dünyaya yemek ve olabildiğince çok yaşamak için geldiğimizdir.

cennet ne bir zamandır ne de bir mekan. cennet yetkinliğin ta kendisidir.

yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın jonathan. ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima; oysa yetkinlik sınır tanımaz. yetkin hız cennettir.

ne garip! yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa anında her yere gidebiliyorlar. unutma jonathan, cennet bir mekan ya da zaman değildir, anlamsızdır mekan ve zaman.

en yüksek uçan martı, en uzağı görendir.

yumuşak olmak zorundasın. kararlı fakat yumuşak, unutma!

gerçekte her birimiz, yüce martı düşüncesinin, sınırsız özgürlüğün ta kendisiyiz. uçuş yetkinliği, özümüzü dile getirmeye doğru bir adımdır. bizi sınırlayan her şeye karşı çıkmalıyız.

yüksek hız denemeleri, yavaş uçuşlar, hava akrobasisi, bunların tümünün amacı sınırları yıkmaktadır.

uçmak bir martının doğal hakkıdır, özgürlük varlığının özündedir. ister boş inançlar ve gelenekler, isterse sınırlamanın herhangi bir biçimi, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atılmalıdır.

tek gerçek yasa, özgürlüğe gidendir. başka yasa yoktur.

ne sizden üstün onlar ne de benden. tek fark, inanın tek fark, gerçek özlerinin bilincine varmaya ve bunu hayata geçirmeye başlamış olmalarıdır.

unutma ki, bedenin düşüncenin somut biçiminden başka bir şey değildir.

dünyada en zor şey neden bir kuşu özgür olduğuna ikna etmektir? oysa kendisi kısa bir pratikle bunu kendi kendine kanıtlayabilir. neden bu kadar zor?

11.10.2010

yazının sıfır derecesi

roland barthes

her insan dilinin tutsağıdır. sınıfının dışında, daha ilk sözcük imler kendisini, yerini tümüyle belirler ve bütün tarihiyle gösterir.

klasik dil her zaman inandırıcı bir sürerliğe indirgenir, karşılıklı söyleşimi varsayar, insanların yalnız olmadıkları, sözcüklerin hiçbir zaman nesnelerin korkunç ağırlığını taşımadıkları, sözün her zaman başkasıyla rastlaşım olduğu bir evreni temellendirir. klasik dil rahatlatıcıdır; çünkü dolaysız olarak toplumsal bir dildir. ortak ve sanki konuşulan bir tüketim varsaymayan hiçbir tür, hiçbir klasik yazı yoktur. klasik yazın sanatı sınıfça toplanmış kişiler arasında alınıp verilen bir nesnedir; sözlü iletim için, seçkin olumsallıklara göre düzenlenmiş bir tüketim için tasarlanmış bir üründür; katı düzenine karşın, öncelikle konuşulan bir dildir.

bir şeyler göstermeyen yazılı dil yoktur.

burjuva sınıfının düşüngüsel birliği tek bir yazı üretmişti. burjuvazi çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre biçim de parçalanamazdı; buna karşılık, yazar mutsuz bir bilinç olmak üzere evrenselin tanığı olmaktan çıkar çıkmaz, ilk işi biçiminin bağlanımını seçmek oldu; böylece geçmişinin yazısını ya üstlendi ya yadsıdı. klasik yazı parçalandı ve flaubert'ten günümüze, bütün yazın dili bir dil sorunsalı oldu.

devlet

marquis de sade

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

yasalar tek tek şahıslar için değil genel için yapılmıştır, kişisel çıkar genel çıkarla her zaman çelişki içinde olduğundan bu yasalar da çıkarla sürekli çelişki içindedir. toplum için iyi olan yasalar toplumu oluşturan bireyler için çok kötüdür; çünkü, bu yasalar bireyi korudukları ya da güvence altına aldıkları andan itibaren onu rahatsız ederler ve yaşamını esir alırlar.

eşitsiz karakterdeki insanların eşit yasalara boyun eğmesini istemek korkunç bir adaletsizliktir: birine uyan yasa diğerine kesinlikle uymaz.

özellikle ölüm cezası vahşetine tamamen son verilmelidir; çünkü insan yaşamına kasteden bir yasa uygulanabilir bir şey değildir, haksızdır, kabul edilemez. özü gereği soğuk olan yasa acımasız cinayet eylemini insanda meşrulaştırabilecek tutkulara açık olamaz; insan bu eylemi bağışlatacak izlenimleri doğadan alır, doğaya her zaman karşıt duran ve ondan hiçbir şey almayan yasa ise, tersine, aynı sapmalara izin veremez.

ölüm cezasını ortadan kaldırma gereğinin ikinci nedeni suçu asla önlememiş olmasıdır; çünkü her gün idam sehpasının dibinde yine suç işlenmektedir. bu cezayı ortadan kaldırmak gerekir; çünkü bir insanı öldürdü diye bir başkasını öldürmekten daha kötü bir hesap olamaz; çünkü bu işlemin sonucu, kaçınılmaz olarak, bir yerine aynı anda iki kişinin öldürülmesi olmaktadır ve böyle bir aritmetiğe ancak cellatlar ya da aptallar aşina olabilir.

10.10.2010

denemeler

michel de montaigne

dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

en büyük kabalık insanın kendi varlığını hor görmesidir.

en yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.

krallar ve filozoflar da sıçar; hatta kadınlar bile.

en yüce düşüncelere vakıf, en bilge insanın bile sevişirken nasıl acayip hareketler yapacağını gözümde canlandırıyorum da.. bu kişinin bir düşünür, bir bilge olduğunu iddia etmesi küstahlık değil de nedir?

insan bilgeliği diye nitelenen ahmaklıkları zekice bir araya getirebilen kişi harikulade bir hikaye yaratabilir. insan zekasını bu denli yüksek noktalara taşıyan önemli kişilerin bile belirgin, kocaman hatalar yaptıklarını gördükten sonra, insanla, insan sağduyusuyla ve insan aklıyla ilgili neler söylenebileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

eğer insan bilge olsaydı, her şeyin gerçek değerini, onun kendi yaşamına getireceği yarar ve uyum bağlamında ölçerdi.

saldırganlık; kendine sonsuz bir güven ve inanç duyma biçiminde kendini gösteren o huzursuz edici insan kibri.

okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak, acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.

kederlerin en tatsızı insanın kendini hor görmesidir.


bir adam bütün dünyanın gözünde bir dahi olabilir; yine de karısı, uşağı onda olağanüstü bir yan göremez. çok az insan ailesi tarafından olağanüstü biri diye nitelenmiştir.

nazlı bir hava, birini kırma korkusu, dostluğa rahat nefes aldırmaz.

insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.

hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz.

yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz.

imparatorlarla kunduracıların ruhları aynı kalıptan çıkmadır. kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.

insanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur.

delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı komşusudur.

insanın en kötü hali kendini bilmez ve yönetmez olduğu zamandır.

perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha hımbılca bir yaşama yolu olamaz.

derler ki, uzun süren hayat, hayatların en iyisi değildir; uzun sürmeyen ölümse ölümlerin en iyisidir.

bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir.

kralların şaştığım tarafı, hayranlarının bu kadar bol olmasıdır. her şeyimizi emirlerine verelim; ama düşüncemiz bize kalsın. önlerinde bükülen, dizlerimiz olsun; aklımız değil.

her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.

sabahattin eyüboğlu: denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık edemez: doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir dogmanın kölesi olma.

9.10.2010

koyunlar

haruki murakami

koyunlar iyi huylu yaratıklardır. sonbaharda çiftleşir, ilkbaharda kuzular, yazın otlarlar. kuzular büyüyünce, sonbaharda çiftleşirler. böyle gider işte. her şey kendini yineler. koyunlar her yıl değişir.

kış boyu, içeride kapalı kalırlar. canları sıkılmaz mı? onlar böyle şeyler düşünmezler ve düşünseler de işlerine yaramaz zaten. kışı sadece saman yiyerek, işeyerek, pisleterek, karınlarındaki bebeleri düşünerek geçirirler.

kavga da ederler. toplu halde yaşayan her hayvan gibi. her bir koyunun koyun toplumunda kendince bir yeri vardır. bir bölmede 50 koyun varsa eğer, 1 numaralı koyundan 50 numaralı koyuna kadar gider bu sıralama. ve her biri de yerini tam olarak bilir. bu da onları yönetmeyi çok daha kolaylaştırmış olur. 1 numaralı koyunu çekersin ve ötekiler, arkasından gelir, soru filan sorulmaz.

diyelim bir koyun yaralandı ya da gücünü yitirdi, konumu belirsizleşir. o zaman da onun altındaki sırada bulunan koyun rahat duramaz olur, daha iyi duruma geçmeyi dener. kavga çıkınca da en az 3 gün sürer. sonunda da, hak yerini bulmuş olur. gençken tekmeyi yemiş olan koyun, sırası gelince başka bir koyuna indirir tekmeyi. ve sonunda hepsi de kasabın bıçağına geldiklerinde ne 1 numara ne 50 numara. sadece mutlu bir mangal partisi.

ama asıl acınacak olan, damızlık koçtur. koyun haremlerini bilirsiniz. koyun yetiştirirken gözden kaçırmamanız gereken en önemli şey, çiftleşmedir. bu yüzden onları ayrı tutarsınız, erkekler erkeklerle, dişiler dişilerle. sonra, bir erkeği dişilerin bölmesine atarsınız. genelde, en güçlü, 1 numaralı erkektir bu. başka bir deyişle, en iyi tohumu hizmete sunuyorsunuzdur. bir ay sonra, iş olup bitince, bu damızlık koç erkekler bölmesine geri gönderilir. ama damızlığın işine baktığı sürede, öteki erkekler yeni bir sıralama düzeni kurmuşlardır aralarında. ve tüm bu hizmetleri gördüğü için de damızlığın kilosu yarı yarıya inmiş ve artık kavga kazanacak durumu kalmamıştır. bu yüzden tüm öteki erkekler ona saldırırlar. acıklı bir öyküdür bu.

a single man

tom ford

uyanmak "şu an neredeyim" sorusuyla başlıyor. sabahları uyanmayı seven biri olmadım hiç. jim gibi yataktan fırlayıp yeni günü tebessümle selamlayan biri de olmadım. sabahları o kadar mutlu olurdu ki, bazen yumruk atasım gelirdi yüzüne. sadece aptalların güne tebessümle başladığını, yalnızca aptalların o basit gerçeklikten kaçtıklarını söylerdim her zaman. bugünün sadece şu andan ibaret olmadığı gerçeğinden. kötü anıları hatırlattığından. dünden sonra gelen bir gün olduğundan. geçen seneden sonra gelen bir yıl olduğundan ve er ya da geç bitecek olmasından. bana güler ve yanağıma bir öpücük kondururdu. george olabilmek, sabahları epey vaktimi alıyor. george'tan beklenilenlere ve nasıl davranması gerektiğine uymak için zaman harcıyorum. üstümü giyinip biraz sert ama mükemmel george'un son cilasını da attığım zaman hangi rolü oynamam gerektiğinin tamamen farkındayım demektir. aynadan kendime baktığım zaman çıkmazda olan birinin yüz ifadesini göremiyorum pek. allahın belası günü geçir gitsin. biraz melodramatik galiba. öte yandan kalbim kırık. sanki tükeniyorum, boğuluyorum, nefes alamıyorum gibi geliyor.

etrafına bir baksana, grant. bu öğrencilerden çoğunun tek derdi; konuşmaya başladıkları anda reklam müzikleri söyleyip ortalığı yıkmaktan başka bir işe yaramayan kola ve televizyon bağımlısı çocuklar yetiştirip bir şirkette işe girebilmek. sanki dersi yabancı bir dilde anlatıyormuşum gibi, öküzün trene baktığı gibi bakıyorlar bana.

duygusallığa yer olmayacak bir dünya olacaksa, zaten öyle bir dünyada yaşamak istemem.

bazen kötü şeylerin bile kendine has bir güzelliği oluyor.

annem sevgililerin otobüs gibi olduğunu söyler. bir diğeri gelirken biraz beklemen gerekir.

en mutlusu hep en aptal olan yaratıklardır.

bir çocuğu büyütür, seversin; sonra yeterince olgunlaştıklarında seni terk ederler.

geri dönmek mağlubiyet sayılır.

naziler yahudilerden nefret etmekte haksızdı elbette; ama yahudilere olan nefretleri sebepsiz değildi. mesele bu sebebinin gerçek olmayışıydı. muhayyel bir sebepti bu. asıl sebep korkuydu. bir azınlık ancak çoğunluğa tehlike arz ederse dikkat çeker. gerçek ya da muhayyel bir tehdit. korku da o zaman başlar işte. azınlık bir şekilde kendini gizlemeyi başarırsa korku daha da büyür. azınlıklara zulmedilmesinin sebebi bu korkudur işte. yani her zaman bir sebep vardır. sebep korkudur. gerçek düşmanımız korkudur. korku yaşadığımız dünyayı ele geçiriyor. korku, toplumumuzda manipülasyon aracı olarak kullanılıyor. politikacılar bununla siyaset yapıyor. madison avenue ihtiyacımız olmayan şeyleri bu şekilde aldırıyor. bir düşünün. saldırıya uğrayacağımızdan korkmak. her köşe başında pusuya yatmış komünistlerin olmasından korkmak. yaşam tarzımızı benimsemeyen küçük bir karayip ülkesinin (küba) tehlike arz ettiğinden korkmak. siyahi toplumun, dünyayı ele geçireceğinden korkmak. elvis presley'nin kalçalarından korkmak. belki de bu gerçek bir korkudur. nefesimiz kokuyor diye arkadaşlarımızı kaybedeceğimizden korkmak. yaşlanıp yapayalnız kalacağımızdan korkmak. bir işe yaramamaktan ve dediklerimizi kimsenin önemsememesinden korkmak.

geçmiş önemli değil, şu an da geçmek bilmiyor.

bir insan şimdiki zamandan tat almıyorsa, geleceğin daha iyi olacağının kesin olduğunu düşünmemeli.

yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. hayattayken de tamamen kendi bedenlerimize hapsolmuş şekildeyiz. dış dünyayı ancak kendi çarpık algılarımızla tecrübe edebiliyoruz.

aslında yaşamı katlanılır kılan tek şey, bir insanla gerçekten bağlantı kurabildiğin o birkaç ufak an oluyor.

herkes yaşlandığımız zaman, her şeyi tecrübe edeceğimizi söyleyip duruyor. sanki çok muhteşem bir şeymiş gibi. aksine, berbat bir şey. gün geçtikçe daha da saçmalamama sebep oldu bence.

aldous huxley: tecrübe, insanın başına gelen şey değildir. başına geldiği zaman onunla ne yaptığıdır.

ömrümde birkaç kez, her şeyin net olduğu anları yakalayabildim. sükunetin bir anlığına gürültüyü bastırdığı, benimse zihnimle değil de hislerimle algılayabildiğim anlar. her şeyin öylesine mükemmel, dünyanın yeni vücut bulmuşçasına körpe olduğu. bu anların uzun sürmesini sağlayamadım hiç. o anlara sarılırım; fakat her şey gibi onlar da yitip giderler. can bulduğum anlar işte bunlardı. beni şimdiki zamana sürükleyip her şeyin tam da olması gerektiği gibi olduğunu fark etmemi sağlarlar.

8.10.2010

her şey bir mevsim

tuğrul tanyol



her şey bir mevsim
bir kez kokar gül
yaşar sonsuzca düşlerde
annem elimden tutar yine
yürürüz malta taşlarının üzerinde
gözleri göğe dikili bir çocuk
ne görür
artık bizim göremediğimiz

isteğin acısı bir kısraktır
pan'ın dolaştığı kırları yakar
geçer styx'i boydan boya
bir çocuk korosu gibi yükselen ormanı
deler uykusuzluğun uykusuz sesi
bedenin açlığı bir vadide son bulur

alnımı kırıştırıp bakıyorum
anlayamadığım onca şey var
dergiler, kitaplar, günlükler arasında
ve bir ruh gibi bizi birleştiren bu ağda
her şey bir mevsim

bazı anlar vardır öylece geçip gider
bir baba oğluna eğilir bir şeyler söyler
o sevgili an, o biricik an
yaşarken nasıl da önemsizdir
bir dokunuş, bir ok gibi döner gelir

hep bir şiir bırakmalısın
bir sonraki kitaba
yaşamak için
bir süre daha

7.10.2010

zengin

nazım hikmet

bizde zenginlerin çoğu okuma yazma bilir, hatta lisan bilir; fakat okumazlar. bunların en büyük alaka merkezleri içki, kumar, dans, kadın gibi, şahsi zevk ve eğlencelerdir. memleketteki hayatla, kültür hareketleriyle hiçbir alakaları yoktur. bunların çoğu memleketle sosyal alakaları bakımından egoist, dejenere bir tipi temsil ederler. orta sınıf ise tesadüfen okur; tesadüfen okuyan tabii ki okur değildir. köylü, memleketin en büyük nüfusunu teşkil eder; fakat okuyup yazma bilmediği için, şehirle hiçbir alakası olmadığı için, şehirliden ve şehirden gelecek fikirden korktuğu için okumaz. köylüye göre şehir, istismar demektir. bizde en çok okuyanlar, yeni nesil ve küçük bir adet teşkil eden entelektüeller ve işçilerdir. halk dersanelerinde ekseriyeti bunlar teşkil ediyorlar. fakat umumi nüfusa nisbeten işçi miktarı az olduğu için, bunlar da geniş bir okur kitlesi meydana getiremiyorlar.

iktidar sorunu

georges bataille

xx. yüzyıl fransız felsefesi iki ana kola ayrılır. bir tarafta marksizmle beslenen hegel felsefesi izleyicileri (fenomenoloji ile birlikte) olan sartre, merleau-ponty, althusser çizgisi, diğer tarafta nietzsche'nin izleyicileri bataille, foucault, deleuze, guattari çizgisi. bu iki çizgiyi birbirinden ayıran en önemli olgu otorite (iktidar) sorunudur.

hegel izleyicileri insanı, sistemin otoritesine teslim etmiş ve marksist çizgide araçlaştırmıştır. nietzsche izleyicileri ise sistemi reddetmiş, insanın kendi varlığını her otoriteden bağımsız olarak gerçekleştireceğini ileri sürmüşlerdir. (bu arada psikanalizin ve lacan'ın yasasının da insanı sisteme bağımlı kıldığını belirtelim.) foucault'nun tüm yapıtları, insanı iktidar ilişkilerinden kurtarma çabasıdır.

6.10.2010

firarperest

elif şafak

aslolan hikayeleri arşınlamaktır, memleketleri değil.

"hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamaz ve devredilemezler." (ayn rand)

"hakiki aşk, sevdiği insanın mutluluğunu ister. aşık kişi, sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. gerçekten seven insan, özgür bırakır. sahiplenmek, hak iddia etmek, can almak, can acıtmak, aşıkların tutacağı yol değildir."

cesare pavese: aşk, dinlerin en bayağısıdır.

kemirir ruhumuzu hırslarımız, kariyer, şöhret veya para pul telaşımız. bir fare gibi sessiz, derinden ve sinsice. ufak ufak ısırıklarla kemirir içimizi rekabet duygusu. iktidar iptilası yer bitirir insanı. bir koltuğa sevdalanmak tüketir adamı. tuzaklarla doludur bu hayat. nefsimizin tuzaklarıyla. düşer düşer çıkarız. dizlerimiz yara bere içinde.

gustave flaubert: burjuvazinin hallerinden hazzetmemek aklın başladığı noktadır.

bir yandan şarkılar çıkıyor piyasaya, ardı ardına. hepsi de aşk üzerine. sözler benzer, iddialı. diziler çekiliyor peş peşe. gene hepsinin ana teması "büyük aşk." ama televizyonu kapatıp kendi hayatlarımıza döndüğümüz anda, ne yazık ki "büyük aşk"tan anladığımız aslında "büyük ego". biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz. yetmiyor. elmanın hayat boyu sadece ve sadece bizi sevmesini, varlığını bize adamasını, biz ne dersek harfiyen yapmasını istiyoruz. biz aşkı, egomuza hizmet etmekle yükümlü bir kahya bellemişiz adeta. ve bu yüzden işte, aşktan nefrete bu kadar çabuk, bu kadar kolay savruluyoruz.

cesare pavese: edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

aynı gökkubbenin altında yaşadığımızı bilmek yetiyor bana. başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz sema aynı, yıldızlar aynı, dolunay aynı. bunu bilmek yetiyor bana. umurumda değil ki nerede uyuyorsun, kimin yanında.

gore vidal: ne zaman bir başka yazarın başarısına tanık olsam, ben biraz daha öldüm.

bekar birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur. hiçbir bekar insanın, böyle bir heyecan, azim ve tutkuyla kalkıp da evli bir arkadaşının evliliğini sonlandırmak için uğraştığı görülmemiştir. halbuki evli çiftler nedense bekar arkadaşlarını bir an evvel evlilik labirentine sokmayı üzerlerine vazife bilir. bekarlık denilen şey adeta toplum ve çevre tarafından sonlandırılması gereken bir çocukluk hastalığıdır.

charles baudelaire: bütün meslekler insan ruhunu kemirir durur. bir tanesi hariç: şairlik.

cesare pavese: kadınları düşünmemek mümkündür tabii ki. tıpkı ölümü düşünmemenin mümkün olduğu gibi.

erkek genelikle güneş gibidir. ya batar ya çıkar. iktidar peşinde ya kazanır ya tepetaklak yuvarlanır. net, berrak, sade ve yalın. kadın ise ayın halleri gibidir. parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır. en görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında. kadın muammadır.

emil cioran: kökeninde yıkıma mahkum olmayan hiçbir "yeni hayat" görmedim şimdiye kadar. her insanın zaman içinde ilerleyip bunalımlı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerini soldurup kendi içine düştüğünü gördüm.

idris şah: insanın işi öğrenmektir. deve insandan daha güçlüdür; fil daha iri, aslan daha yiğittir. sığır insandan daha çok yiyecek yer, kuşların erkekliği daha fazladır. insanın işi ise öğrenmek, öğrenmek, öğrenmektir bu alemde.

her kadınla burç muhabbeti yapamazsınız.

cesare pavese: bize tam bir kayıtsızlıkla davranan kişiye delicesine aşık olmamızın nedeni budur belki de: o zaman kadın mükemmellik duygusunu temsil eder gözümüzde.

ne zaman bırakacağız "kurbanlar"a odaklanmayı? onların fotoğraflarını basmayı? ne zaman bakacağız faillere? öyle bir zihniyet var ki, sarkıntılık yapana ceza vermek yerine adeta sarkıntılığa uğrayandan kendisini aklamasını bekliyor. önce bir ispatla bakalım. ahlaklı kadın mısın, ahlaksız mı?

sağlığına dikkat etmemek bir sanatçı hastalığıdır.

bertolt brecht: ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı.