10.02.2008

yargıç ve celladı

friedrich dürrenmatt

ölüler hep haklıdır.

biz insanlar birbirimizden korktuğumuz için devletler kuruyoruz. türlü koruyucularla sarıp sarmalıyoruz çevremizi. polisler, askerler, kamuoyu.. ama tüm bunlar neye yarıyor ki? büyük bir gücün başına sersemin biri geçiyor, biz de hemen sürüklenip gidiyoruz. zincirler koparılıyor, koruyucularımız yok ediliyor.

doğu'da seyahat

gerard de nerval

rüyalarımız bir ikinci hayattır.

bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

hayatımız ne acayip! her sabah, aklın, çılgın rüya imgelerini yavaş yavaş yenilgiye uğrattığı yarı uyku halinde, kurşuni bir göğün zayıf ışıkları, kaldırımları döven tekerlek gürültüleri ile, hayal gücünün dışarı çıkamayan bir kanatlı böcek gibi camlara çarptığı ve kaba mobilyalarla döşeli iç karartıcı herhangi bir odada uyanmayı doğal, akla yatkın ve parisli kökenime uygun bir şey olarak görmüşümdür.

bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

alçak gönüllü hakikat, dramatik ya da romanesk kurgunun sınırsız olanaklarından yoksundur.

gençlik konusunda ne diyeceğiz, ey dostum! onun en ateşli yanlarını geride bıraktık, artık ondan alçak gönüllülükle söz etmekten başka şey düşmüyor bize; oysa onu daha yeni tanımıştık!

"gerçek şiir, imgeler peşinde koşar."

"kalem kırıldı, mürekkep kurudu ve kitap kapandı."

çinliler, bir çocuğu eğlendirmek için gerekli olan şeyi, dünyadaki bütün milletlerden daha iyi bilirler.

gerçek dost çok az bulunan değerli bir varlıktır.

büyük girişimlerin hikâyesi, insanın düşüncelerini yüceltir.

tiyatronun, bilmediğiniz bir insanı çok iyi tanıdığınız yönünde hayale kapılmanızı sağlamak gibi bir özelliği vardır. aktrislerin büyük tutkular duyulmasına neden olmaları bundan ötürüdür; oysa, uzaktan uzağa görülen kadınlara, genel olarak pek aşık olmaz insan.

en akıllı ve sakıngan insan bile, görünüşe kapılarak aldanır.

adaleti gerçekleştirmek, kralların ayrıcalığıdır.

biz barbarların şafak ya da tan ağarması dediğimiz şey, yoksun ülkelerimizin kirli havasıyla donuklaşmış soluk bir yansıdır.

pervasız içtenliğim sadakatimin en sağlam güvencesidir.

"yiyin, sevin, için; gerisi boş şeylerdir."

9.02.2008

doğanın sözcükleri

özdemir asaf


birbirlerinin kardeşidir doğanın sözcükleri
uyumlu yaşarlar kendi kanlarınca
örneğin bir gül sever baba gibi gülcükleri
boyuna şakalaşır ağustos böceğiyle karınca

pınardan denize kadar damlarken yağmur
şarkısını tüm yaşama dinletir su
kayalarla topraklar omuz omuza durur
çimenlerle, çiçekler ağaçların yavrusu

büyüklü küçüklü, yan yana ailecek
aynı kandan süren bir imparatorluk
-kesin bundan böyle de sürüp gidecek-
toplum sözcüklerinden başlayan zorluk

8.02.2008

icat

tom robbins

cezanın ödülü kendisidir.

kese kağıdı uygar insanın ürettiği ve doğada yabancı durmayan tek şeydir.

bir saat içinde ne kadar zaman varsa, bir kitapta da o kadar gerçeklik vardır.

siyaset, hayatı değiştirmeye tutkun ama hayatı yaşama tutkusundan yoksun insanlar içindir.

öpüşmek insanoğlunun en büyük icadıdır.

insanoğlunun en büyük icadı öpüşmekse, fermantasyon ve ataerkil düzen de insanoğlunun en büyük hatası kategorisinde hayvanların evcilleştirilmesiyle kapışır.

hayatta mutluluktan güzel tek bir şey vardır, o da özgürlüktür. özgür olmak mutlu olmaktan daha önemlidir.

başkalarının yaşamlarına dair fikirlerimizi nasıl şekillendirdiğimizi belirleyen, onlarla ilgili hatırlamaya değer bulduğumuz şeylerdir. bu da karşımızdakinin kişiliğine dair isabetli bir değerlendirmeyle değil, gündelik ilişkilerimizdeki gerilim ve dengeyle belirlenir.

uğrunda yaşanacak çok şey ve uğrunda ölünecek çok az şey var; ama hiçbir şey öldürmeye değmez.

6.02.2008

kafka market

cezmi ersöz

güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak.

"dünyayı, çamura düşen filozoflar kurtaracak."

duvara yazı yazan gençlerin davasına baktığı için onu mit'in sorgu yerlerinden fikirtepe eğitim enstitüsü'ne götürür iki sivil görevli. sorguda dikbaşlı davrandığı için ağzındaki bütün dişlerini dökerler. geceleri onlarca insanla birlikte taş zeminde aç susuz kalır. suçu solcu gençlerin davasına bakmaktır.

suçu düşünce suçu olduğu halde ömür boyu kamu haklarından men edilir.

psikiyatri zavallı bir bilim dalı.

ilk kez roma'da 1938'de u. cerletti ve l. bini tarafından uygulanan elektroşok, ağır ruhsal çöküntü (depresyon) yaşayanlar için kullanılmış. çoğu kez depresyondan sonra şiddetlenen intihar arzularına karşı elektroşok uygulaması doktorlar için vazgeçilmez bir zorunluluk olmuş.

ben de o ölüsevicilerdenim. köprüaltı'nın cenazesini kaldıracaklarını duyar duymaz soluğu hemen orada aldım.

her haz, acı ve boşlukla dengeleniyorsa..

kadınlar bize baskı altında, tabular altında yaşadıkları için nelerden hoşlandıklarını öğretemiyorlar, biz de soramıyoruz.

alevi köyündeki evlerde; yüksek tavanlar varmış ve her yere boşluk hakimmiş ve evde hemen hiç eşya yokmuş. o boşluk (duvarlar da badana edilmemiş) alevinin ruhsal durumunu çok iyi anlatıyordu. göçebeydi ya da göç etmek zorunda kalabilirlerdi her an. (o yüzden) maddi hayat koşuluna önem vermiyordu.

aşk elmas tozları serpilmiş bir yaraya benzer, hiçbir zaman iflah olmaz.

hayat, aşk ve şiir olmalıydı.

bu kadınlar duygu ararken erkekleri ise beden arıyordu.

göz göze olmayalım, el ele olmayalım, ruh ruha olalım yeter.

erkeğin aşkı seksle ilgili. erkek tanıştığı bir kadınla yatıp yatamayacağını düşünür.

ardında bir yalan olmasa, ölüm tahammül edilmez bir şey olur.

1921'de ölen bir makinist için mezar taşına şu yazılmış: tanrı'ya senden kalan her anı için teşekkür ederim.

yalnızca iyi geceler sevgilim, elveda değil.

bir zamanlar sömürgeci de olsa, kötü bir tarihi geçmişi de olsa, adsız bir gurkalı askerin mezarını, menekşelerle, kır çiçekleriyle süsleyen uygarlığa selam olsun.

anıların o güzel bahçelerinde birlikte yürümek için.

sağlıklı, cinsel enerjiyle dolu, ağrısız, acısız ve ölümcül hastalıklardan uzak mutlu bir yaşam.. ünlü avusturyalı hekim wilhelm reich bundan yaklaşık 50 yıl kadar önce keşfettiği orgon kutusuyla insanlığa bu evrensel düşü müjdeliyordu.

evrendeki orgon (yaşam) enerjisini toplayıp biriktiren alet. 1,30 cm boyunda, 50 cm genişliğinde bir kutu.

bir organik, bir inorganik maddeden, katman katman yapılmış. sunta, çelik yünü; sunta, çelik yünü.. tam 10 kat. kutunun iç yüzeyi ise çelik ve galvanizle kaplı. bu büyük kutunun içinde bir de küçük kutu var. onun da çevresi katman katman ve içi boş. bu kutuya üç hortum bağlı. iki hortum su dolu kovalara gidiyor; birinin ucuna ise shooter denen bir huni bağlı. shooter vücudun lokal bölgelerine; ağrıyan, sancılı, cerahatli, ülserli, varisli, astımlı, hatta kanserli bölgelere tutuluyor. su dolu kovalar ise, oranur denilen çevredeki ölü enerjiyi temizliyor. kutunun, küçük bir penceresi bulunan kapağının üzerine reich'ın biyolojik dizge sembolü çizilmiş. reich'a göre, bu dizge fiziki ya da manevi anlamda örselendiği zaman ikiye bölünüyoruz. sonra da kendimizi yemeye başlıyoruz.

orgon kutusunun içine çıplak girmenin daha yararlı olduğunu söylüyor reich. bütün mesele, koptuğumuz o müthiş yaşam enerjisiyle yeniden dolu dolu kucaklaşıp ona doyasıya sarılmak.

reich'a ve takipçisi sema macit'e göre vücudumuz özellikle cinsel baskılardan ötürü binlerce yıldız zırhlanmış ve evlerimiz, sokaklarımız, çevremiz ölü enerjiyle her an patlamak üzere.

şu an çok yalnızım ve ağlıyorum; çünkü bana bakanlar bende dert gördüler ve kimse beni anlamadı.

medyanın, yaptığı programlar ve verdiği yanlı, şovenist haberlerle kürt sorunu'nu nasıl içinden çıkılmaz hale getirdiğini, dahası yöredeki ölüm olaylarını veriş biçimiyle bu siyasal ve kültürel sorunu adeta bir kan davasına dönüştürdüğünü ve şırnak'ta, cizre'de, midyat ve nusaybin'de gördüğüm insanlıkdışı olayları öfkeli bir ses tonuyla anlatıyorum.

ülkemizdeki hak ve özgürlük ihlallerinden, aydınların cezaevlerine kapatıldığından, kürt sorununun askerlere havale edildiğinden, güneydoğu'da vahşi bir savaş sürdüğünden her söz edişimde ilçenin başkomiseri, ayağa kalkıp beni bu şenliğe davet eden o iki gence kaşlarını çatarak ve tehditkar bir ifadeyle bakıyordu.

gürültülü müzik ve içilen içkiyle gerçeklikten hızla uzaklaşmak ve bir gecelik kolay sekse ulaşmak için geliniyor buralara en çok.

konuşmak anlamsız ve ilkel bir eylem gibi görünüyor olacağından söz, yerini bar jestlerine, tuhaf, yapay ama iş bitirici kaş göz işaretlerine bırakıyor.

insan kendi merkezinden uzaklaşmaya başlar.

yeni bir dünya özlemini, kapitalizmden nefretimi, işkenceci polisleri, basın mafyasını, cemiyetlerin iç karartıcı yüzünü, kurumlarımızın tiksindirici arka bahçelerini, anarşist özlemlerimi, okullara olan düşmanlığımı, tek tip yaşama olan öfkemi..

akıl hastaları uyumsuzdur; ama biz normallerin görmediği, hissetmediği birçok şeyi görüp hissederler. ama sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. bu ezeli ve taşınması güç bir kaderdir akıl hastalığı.

türkiye'de kimse cinsel fantezilerini yaşayamıyor. cinsel fantezilerini özgürce yaşayanlara karşı bir kıskançlık var.

androjen insan.. üniseks insan.. dünya biseksüel olmuş yani.. eşcinsellik de demode oldu.

ve beklenen an geldi: işlediğimiz insanlık suçları yüzünden sonsuza dek yitirdiğimiz cennetten görüntüler izliyoruz. seks sanki uzak bir medeniyer, kayıp bir krallık. herkes bu yitik cennete hayatında hiçbir şeye göstermediği bir dikkat ve özenle bakıyor. gözler sanki birer lazer ışını.

herkes bu tip sinemaya geldiği için özellikle yer göstericilere karşı kendini çok ezik ve suçlu hissediyor. yer göstericiler bu garip ülkedeki tüm ahlakı, tüm yasa koyucuları temsil ediyor.

ışıktan korkan böcekler gibi herkes sinemayı adeta koşarak terk ediyor. kimse kimseyi görmek istemiyor.

sinemadan çıkanlar ise cennetten bir kez daha kovulmanın hüznü içindeler. aksaray'ın daracık, sefil sokaklarında kayboluyorlar. hemen hepsi seks denilen o kötü krallığın umutsuz köleleri gibi. şimdilik sekse çözüm yok!

eğitimci olarak schopenhauer

nietzsche

"gittiği yolun kendisini nereye götüreceğini bilmeyen biri kadar yücelen hiç kimse yoktur."

insanlar günümüzde öylesine çok katlı ve karmaşık hale gelmişlerdir ki, konuşmaya başladıkları, iddialarda bulunup sonra da bu iddialar doğrultusunda hareket etmek istedikleri anda bile sahtekâr olmaktan başka bir çareleri kalmamıştır.

walter bagehot, sıradan olana mahkum olan bir toplumda yaşayan sıradışı insanların karşı karşıya oldukları en genel tehlikeyi şöyle betimler: "bu tür sıradışı kişilikler başlangıçta sinerler, sonra melankoliye yönelirler, sonra hastalanırlar, en sonunda da ölürler."

her insan kendi içinde, içini özlemle ve melankoliyle dolduran bir sınır -kendi yeteneklerinin olduğu kadar ahlaki istemenin de sınırını- keşfetme eğilimindedir ve insan tıpkı günahkârlık duygusunun içinden çıkıp kutsal olana erişmeyi özlediği gibi, aynı şekilde entelektüel bir varlık olarak içindeki dehayı görmek için şiddetli bir istek duyar. tüm gerçek kültürlerin kaynağı budur.

en büyük insan bile kendi idealinin yanında cüce kalmaktadır.

meister eckhart: seni mükemmelliğe en hızlı biçimde ulaştıracak şey acı çekmedir.

etrafımızda hayaletlere benzeyen şeyler dolanıyor, hayatın her anı bize bir şey anlatmak istiyor; ama biz bu hayalet sesi duymak istemiyoruz. sessiz ve tek başımıza olduğumuz zamanlarda, bir şeyin kulağımıza fısıldanacağından korkuyoruz ve işte bu yüzden sessizliği aşağılayarak kendimizi sosyalleşme ile zehirliyoruz.

arbeit macht frei

arbeit macht frei: alm. "çalışma özgür kılar." bu söz 2. dünya savaşı nazi toplama kamplarının kapısında yazılıydı. burada çalıştırılan tutsaklar kapıdaki yazının aksine özgür olmak yerine gaz odalarına gönderiliyordu.

das leben ist die liebe: alm. yaşam, sevgidir. [goethe]

mi suegra, la negra, con mi se daquileya: isp. en iyi kaynana evden uzak olsun. 

eli, eli, lama sabaktani: ibr. isa'nın çarmıhtaki son sözleri; "tanrım, tanrım, beni niçin terk ettin?" [matta, bap 27:46]

i buy; therefore i am: ing. satın alıyorum; demek ki varım.

que jamais la honte de vivre raisonnable: fr. makul bir hayat sürmenin utancı.

le mieux est l'ennemi du bien: fr. daha iyi, iyinin düşmanıdır.

wille zur macht: alm. irade, kuvvetten üstündür. 

si jeunesse savait, si viellese pouvait: fr. gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse.

ortak kimlik

carl gustav jung

gizli örgütler bireyselliğe giden yolun yarısıdır. birey, bireyselleşmesini sağlayabilmek için ortak bir örgüte bağımlıdır; yani bireyin esas görevinin başkalarından kendi farklılığını ayırmak ve ayakları üstünde durmak olduğunun bilincine varamamıştır. hangisi olursa olsun, örgütlerden birine üye olmak ve "izm"leri vb. desteklemek ortak kimlik anlamına geldiği için, bireyin bu görevine engel olur.

bu tür ortak kimlikler, bir yandan sakatlara değnek, utangaçlara kalkan, tembellere yatak ve sorumsuzlara bakım yeri işlevini görürken; öte yandan da zayıflara, yoksullara ve gemisi batanlara barınak, yetimlere bir ana kucağı ve düş kırıklığına uğramışlara ve bezgin hacılara ümit vaat eden ülkelerdir. yolunu kaybetmişlerin bir sürünün içinde güven bulmalarını sağlarlar; beslenmelerini ve gelişmelerini sağlayan anneleri olurlar.

bu ara dönemi bir tuzak gibi algılamamak gerekir. tam tersine, günümüzde her zamankinden çok, kimliği olmamak tehlikesiyle karşı karşıya kalan bireyin, varlığını temsil etmesinin tek yolu örgütlerdir. ortak yapılanmalar bugün öylesine önem kazanmıştır ki, birçokları, biraz da haklı olarak bunu tek amaç olarak görmeye başladılar. bağımsızlığa doğru atılan adımlar, küstahlık, gurur, hayal dünyasında yaşamak ya da aklı başında olmamak diye düşünülüyor.

durum ne olursa olsun bir insan, yeterli nedenlerle, kendine daha geniş ufuklar açmak yolunda kendi ayaklarının üzerinde ilerlemesi gerektiğini hissedebilir ve yaşamın önüne koyduğu tüm biçimlerde, koşullarda ve tarzlarda aradığını bulamayabilir. böyle durumlarda tek başına yürür. arkadaş olarak kendini seçer ve sırasında, tümü de aynı yönde olmayan değişik düşünceler ve eğilimlerle dolu kendi grubuna hizmet eder. aslında, bazen kendini bile tanıyamaz ve ortak hareket edebilmek için çoğul amaçlarını birleştirmede çok zorlanır. bu aşamada toplumsal biçimlerce dıştan korunsa da, içindeki çoğula karşı savunmasızdır. içindeki kopuklukların, onun vazgeçmesine ve çevresinin kimliğine kaymasına yol açması da olasıdır.

gizli bir örgütün ayrıcalığı olmayan ortaklığından kendisini kurtarmış bir üyesi gibi, yolunda yalnız yürüyen bir bireyin de, birçok nedenle açıklayamayacağı ya da açıklamaması gereken bir gize gereksinimi vardır. böyle bir giz, bireysel amaçlarındaki yalnızlığına karşı onu güçlendirir. birçok birey bu yalnızlığa dayanamaz.

oyunlarını ciddiye alamayan, kendileriyle ve başkalarıyla saklambaç oynama gereksinimini duyan nevrotik insanlar vardır. bu insanların bireysel amaçları, çevrelerinin desteklediği tüm düşüncelerden, inançlardan ve ideallerden oluşan ortak uyumu paylaşmak isteklerine yenik düşer. bu bir kuraldır. üstelik, hiçbir mantıklı sav çevreye karşı üstün çıkamaz. yalnızca, bireyin açıklamaya korktuğu ya da sözlere dökemediği için açıklayamadığı bir giz, delice düşünceler sınıfına girse bile, o bireyin geri çekilmesini önleyen tek etken olabilir.

hem topluluğuna uymaya çalışan hem de kişisel amacını izlemeye çalışan bir insan nevrotik olur. modern yakup'umuz, meleğin kendisinden daha güçlü kuvvetli olduğunu gizlemeye çalışacaktır. meleğin de topalladığını iddia eden olmadığına göre işin doğrusu da budur. şeytanının gösterdiği yolda giden insan, ara aşamanın sınırlarını aşmış olur ve gerçekten "ayak basılmamış ve basılmaması" gerekli bölgeye girer. artık ne yol tarifleri ne de üzerinde onu koruyan bir çatı kalır. daha önceden göremediği bir durumla, örneğin görev çelişkisiyle karşılaştığında, ona yol gösterecek kurallar da yoktur artık.

çoğu zaman bu "hiç kimsenin olmayan topraklar"a gezintiler, çatışma ortaya çıkmadığı sürece sürer ve uzaktan çelişki kokusu alındığında da hızla sona ererler. arkasına bile bakmadan kaçan birini suçlayamam ama zayıflığını ve korkaklığını da onaylayamam. hor görmemin ona bir zararı olmayacağına göre, böyle bir teslimiyeti övgüye değer bulmadığımı söyleyebilirim.

oysa görev çelişkisi içindeki bir insan tüm sorumluluğu üzerine alıp gece gündüz onu yargılayan bir hakimin karşısında uğraşmaya başlarsa, kendisini çok yalnız hissedebilir. kendi kendisinin acımasız denetmeniyse ve sonu gelmeyen içsel hesaplaşmalardan geçiyorsa, yaşamında kimselere açamadığı gerçek bir giz var demektir ve ne bir dünya hakimi ne de bir ruh hekimi, uykusuz geçen gecelerini ona geri veremez. bu tür yargılamalardan zaten bıkmış olmasaydı kendisini çelişki içinde bulmazdı; çünkü bu tür çatışmalar daha yüksek düzeyde bir sorumluluk duygusunu gösterirler. bu duyguya sahip olan bireyin toplumun ortak kararlarını kabul etmemesinin nedeni de budur. böyle bir insanda, mahkeme içsel dünyaya taşınır ve karar kapalı kapılar ardında verilir.

bu aşamaya gelindiğinde, o bireyin ruhu daha da önem kazanır ve yalnızca çok iyi bilinen toplumsal açıdan tanımlanmış bir benlik olmakla kalmaz, kendi içinde ve kendisi için ne değerde olduğunu ölçebilecek bir araca dönüşür. hiçbir şey, içsel zıt kutuplarla yüzleşmek kadar, bilincin gelişmesini sağlayamaz. suçlamalarda o güne dek kuşku duyulmayan noktalar ortaya çıkar, savunma o zamana kadar bilmediği savunmalar keşfetmek zorunda kalır. bu süreçte dış dünyanın belirli bir bölümü içsel dünyaya ulaşır ve bu durum dış dünyanın zayıflamasına ya da ondan kurtulunmasına yol açar. öte yandan, iç dünya ahlaksal kararlara varabilecek bir yargı organı düzeyine ulaşmakla, bir o kadar daha ağırlık kazanmış olur ve geçmişte bütünlüğü olan benlik, yalnızca savcı olma niteliğini yitirip avukat rolünü de üstlenmek zorunda kalınca, karmaşık duygular içinde bocalamaya başlar. belirginliğini yitirip iki ateş arasında kalır ve karşıtın altında, karşıt bir ögenin daha yattığının farkına varır.

hiçbir görev çelişkisi, büyük bir olasılıkla biri bile sonsuza dek tartışılsa da, ölçüp biçilse de çözümlenemez. er ya da geç karar, yani ürün kendiliğinden oluşur. günlük yaşam, bu çelişkiler yüzünden sonsuza dek durdurulamaz. yaşam sürerken, karşıtlar ve çelişkiler, bir anlığına, bir harekete geçme dürtüsüne boyun eğseler de, yenik düşmezler. bireyin kişilik bütünlüğünü sürekli tehdit etmeyi sürdürürler ve çapraşık varlıklarıyla yaşamı bir karmaşaya dönüştürürler.

böyle bir durumda, doğan tehlikeler ve çekilen acılar bir insanın neredeyse evde oturmaya karar vermesine neden olabilir. ev güvenli bir barınak, sıcak bir kozadır ve insanı koruyacağına söz veren yalnızca bu güven duygusudur. annesinden ve babasından ayrılmak zorunda olmayanlar en güven içinde olanlardır. birçok insan da, kendisini bireyselleşme yolunda ilerlerken bulur ve insan doğasının olumlu ve olumsuz yönlerini kısa bir süre içinde öğrenir.

üvey

stefan zweig

ancak şimdi, yazar ve şairlerin çoğunlukla dile getirmekten kaçındıkları gerçeği, çirkinlerin, sakatların, toplum dışına itilmişlerin, evde kalmışların, ihtiyarlayıp çökmüşlerin, sokağa atılmışların mutlu ve sağlıklı insanlardan çok daha tutkulu, çok daha tehlikeli bir ihtirasla bağlanacaklarını ve arzu duyabileceklerini anlıyordum. onların sevdası takıntılı, karanlık ve karaydı; yeryüzündeki hiçbir tutku, yalnızca sevmek ve sevilmekle yeryüzündeki varlıklarına bir anlam kazandırmaya çalışan tanrı'nın bu mutsuz, çaresiz üvey evlatlarınınki kadar ihtiraslı ve umutsuz olamazdı.

5.02.2008

kahraman

emil cioran

bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.

kahramanın miadı doldu; bir tek gayri şahsi kırımlar yürürlükte. ileri görüşlü kuklalarız, devasızlık önünde numaralar yapmaya ancak yararız.

sadece, canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum: intihar fikri olmasa kendimi çoktan öldürmüş olurdum.

ancak bir kader sahibi olma mecburiyetinden kaçıldığı zaman günlerde bir tat bulunur.

her yerde olma avantajının sefasını süren, tanrı değil acıdır.

çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı kutsal kitaptan daha etkilidir.

it kopuk takımı bir mitosu benimserse bir katliama veya daha kötüsü yeni bir dine hazırlıklı olun.

hayata uyma yeteneğimin sırrı mı? gömlek değiştirir gibi ümitsizlik değiştirdim.

her şeyde olduğu gibi merhamette de son söz tımarhanenindir.

tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse.

şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

4.02.2008

ölüm

narayana

her gün ölümü bekleyin, bekleyin ki, zamanı geldiğinde huzur içinde ölün. bela, geldiği vakit, çekinildiği kadar korkunç değildir. her sabah ruhunuzu sakinleştirmeye çalışın ve oklar, silah atışları, mızraklar ve kılıçlar tarafından delineceğiniz ya da sakat bırakılacağınız, muazzam dalgalar tarafından sürükleneceğiniz, alevlere atılacağınız, yıldırım tarafından çarpılacağınız, depremle devrileceğiniz, uçuruma düşeceğiniz ya da hastalıktan veya önceden kestirilemeyen bir olayda can verdiğiniz an'ı tahayyül edin. her sabah düşüncede ölün; artık ölmekten korkmazsınız o zaman.

şiirin dili

halit ziya uşaklıgil

bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz.. öyle bir dil ki.. neye benzeteyim bilmem. konuşan bir ruh gibi güzel söz söylesin, bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, öfkelere tercüman olsun. bir dil ki bizimle birlikte gurubun hüzünlü renklerine dalsın düşünsün, bir dil ki ruhumuzla beraber bir matemin kederiyle ağlasın. bir dil ki asabımızın heyecanına eşlik ederek çırpınsın. hani ya bir kemanın telinde yakalanamaz, anlaşılamaz, bir kurala bağlanamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. hani ya, tan yeri ağarmadan ufuklara hafif bir renk uyuşmasıyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resmi yapılamaz, belirlenemez yansımalar uçar, bakışlara buseler serper. hani ya, bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez, nerede biteceğini anlamak mümkün olamaz derinlikleri vardır, duyguları yutar. işte bir dil istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın, sonra veremli bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan bakışına saklansın. bir dil.. bir dil ki sanki tamamıyla bir insan olsun.

pal sokağı çocukları

ferenc molnar

ticaret kurallarından anlayanlar iyi bilirler ki, alışveriş tehlikeye düştüğü zaman fiyat yükselir. örneğin, haydut yatağı bölgelerden getirilen asya çayları pahalıdır ve bu tehlikeyi biz avrupalılar ödemek zorundayız.

korkmamalarının, daha önemli başka bir nedeni vardı: artık savaşın ateşi içinde olduklarını duyumsuyorlardı. gerçek askerler de gerçek çarpışmalarda böyledir. düşmanın yüzünü görmedikleri sürece her çalıdan ürkerler. ilk kurşun kulaklarının dibinden vızıldayarak geçti mi onlara cesaret gelir, kendilerini yitirirler ve ölüme koştuklarını unuturlar.

gerçek çarpışmaları izlemiş olan ciddi savaş gazetecileri derler ki savaşta en büyük tehlike düzensizliktir. başkomutanlar yüzlerce toptan korkmazlar da; dakikadan dakikaya büyüyüp az zamanda genel bir bozguna dönüşmesi kesin olan en küçük kargaşadan çok kötü ürkerler. karışıklık toplu, tüfekli gerçek orduları bile zayıf düşürdüğüne göre, kırmızı jimnastik gömleği giymiş birkaç yaya askerin bu yıkımdan yakasını kurtarmasına olanak var mıdır?

gerçekten, şu yaşam nasıl bir şey ki hepimiz onun, durmadan savaşan, bazen üzüntülü bazen neşeli hizmetçileriyiz.

3.02.2008

karanlık türküsü

kızılderili


uyan! orman çiçeği, göklerde gezen kır kuşu
uyan, ahu gözlü güzel, uyan
doyuyorum sen bana bakınca çiğdem içen çiçekler gibi
soluğun, sabah çiçekleri, ayda solan yapraklar gibi kokuyor
aydınlık gecelerde, ay ışığında, güneşe akan ormanlar
nasıl sana koşarsa benim kızıl ırmaklarım da öyle
yanıbaşımda olursan türküler yükseliyor yüreğimden
rüzgarın ruhuyla, çilek mevsiminde, raksa kalkan bir dal gibi
sevgilim, kaşlarını çatarsan yüreğim karanlıklara gömülüyor
bulutların gölgeleriyle kararan ışıltılı bir ırmak
sonra gülümsüyorsun, güneş çıkıyor kara yelin, suyun üstünde
açtığı yarıklara altın tozu saçıyor
ben mi? bak bana! çarpan yüreğimdeki kan
yeryüzü gülümsüyor, gökyüzü gülümsüyor, bulutlar da ama ben
yanımda yoksan, gülümsemenin ne olduğunu unutuyorum
uyan! uyan, sevgilim

2.02.2008

yokuş yukarı

rıfat ılgaz

eleştiri dost övgüsü, kitap reklamı değildir. o da şiir kadar dürüstlük ister.

salih zeki aktay: hiç okumazlar efendim! ellerinde bir kitap göremezsiniz. nasıl edebiyat öğretmeni olurmuş bunlar okumadan? ne şiirden anlarlar ne şairden. postadan bir dergi, bir kitap beklemezler, boyuna aybaşını beklerler. memurdur bunlar efendim, edebiyat memuru!

can yücel ingiltere'ye "tahsil-i kemalat"a gitmeden önce, gazi lisesi'ne gidermiş. sabahları geç kalma tehlikesini bile göze alarak babasının makam arabasına binmezmiş. bir gün babası "bineceksin!" diye diretmiş. "binmem ben makam arabasına! geç kalırsam kalayım!" deyince, kızmış bizim hasan ali bey: "oğlum" demiş, "bu arabaya binmek ayıpsa ben de binmeyeyim bundan sonra!" "yok baba! senin için bir ayıp yok! sen milli eğitim bakanısın! arabayı bakansın diye vermişler sana! benim ne işim var senin arabanda!"

evet, can yücel, o günlerde salt hasan ali'nin oğluydu. şimdi genç kuşak, hasan ali bey'i, şair can yücel'in babası olarak tanıyor.

birçoklarının her vesileyle ikide bir ödüllendirildiği bir toplumda bizim meskenimiz boyuna mahpus damları mı olmalıydı?

sadelikle

ernesto sabato


ölümsüz olana verilmiştir
sersemce şeyler söyleyip durma lüksü
ben ölümsüz değilim: günlerim sayılı
(ama hangi insanın, gazeteci dostum
günleri sayılı değil ki, söyleyin bana
elinizi kalbinize koyun da söyleyin)
ve bir bilanço çıkarmak istiyorum
ne kaldığını görmek için
(mandrakeler yahut hattatların)
ve tanrıların doğru mudur daha değerli oldukları
benim cesedimle aniden
şişmanlayacak solucanlardan
bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum
(sizi neden kandırayım)
ne küstah ne de aptalım
solucanların üstünlüğünü ilan edecek kadar
(bunu mahallenin ateistlerine bıraksanız)
konunun beni etkilediğini itiraf ediyorum
tabut
cenaze arabası
ve ölümün şu grotesk alet edevatı
eğretiliğimizin görünür tanıklarıdır tabi
fakat kimbilir, kimbilir, sayın gazeteci bey
tanrıların mümkün müdür kendilerini küçültecek diye
başkalarının arzusuna uymamaları
kabaca anlaşılma
demagojisini kabul etmemeleri
ve son sözler de söylendikten sonra
ve kimsesiz bedenimiz
kendisini sayısız solucanın
saldırısına terk ettikten sonra ebediyen
(ama dikkat edin, gerçekten terk etmesi
şu hayatın bize uygun gördüğü kusurlu
haris ve kesinlikle yararsız terk edişler değil)
mümkün müdür bizi uğursuz gösterilerin beklemesi
konuşalım, o halde, korkusuzca
fakat aynı zamanda hak iddia etmeden
sadelikle
belli bir mizah duygusuyla
bu mizah konunun mantıklı acıklılığını gizler
konuşalım, her şeyden biraz konuşalım
demek istediğim
şu sorunsal tanrılardan
şu görünür solucanlardan
insanların değişen çehrelerinden
bu ilginç sorunlar hakkında öyle fazla şey bilmem
fakat bildiğim şeyi, gerçekten bilirim
çünkü bunlar benim tecrübelerimdir
kitaplarda okuduğum hikayeler değil
ve aşktan ya da korkudan söz edebilirim
kendi esrimelerinden söz eden bir aziz gibi
ya da bir gösteri sihirbazının
(bir ev toplantısında, yakın arkadaşlar arasında)
hilelerinden söz etmesi gibi
başka bir şey beklemeyin
beni eleştirmeyin hemen, huysuzlaşmayın, tanrı aşkına
miskinleşmeyin de
sizi uyarıyorum: daha alçakgönüllü olun
elbette sizlerin kaderi de (tralala tralala tralala)
sözü edilen solucanların besini olmak
öyle ki, çılgınlar ve görünmeyen (belki de var olmayan)
tanrılar dışında geri kalanların hepsi
şayet beni dinlerse iyi eder
saygıyla değilse bile en azından gönül rızasıyla

31.01.2008

uzun lafın kısası

"umutsuzluğun dudağında hep bir gülümseme bulunur." (via giacomo leopardi)

"yatak yoksulun operasıdır." (italyan atasözü)

"geçici olan bulunmayınca, kalıcı olanla yetinmek zorunda kalırsınız." (via denis guedj)

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir." (via aslı erdoğan)

"veren insanın diz çökmesi ve ona verme olanağı sağlamış olduğu için alan insana teşekkür etmesi gerekir." (vivekananda)

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim." (via kürşat başar)

"bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin, daha iyi." (ingiliz atasözü)

"dar kapıdan girin; zira yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. hayata götüren kapı ise dar ve yol sıkışıktır ve onu bulanlar azdır." (matta)

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

"hiçbir insan dilinde, neden öldüğünü bilmeyen kobayları teselli edecek bir sözcük yoktur." (hiroşima'dan sağ kurtulmuş biri)

"korku, kuşlar yüzünden ekin ekmemektir." (doğu atasözü)

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü göklerin egemenliği onlarındır." (incil)

"vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece." (bir tibet metninden)

"büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder." (sorti/monaldi)

"dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir." (latin deyişi)

28.01.2008

kirli pardösü

orhan kemal

servise alınalı üç ay olmuştu. ufak tefek bir adamcağızdı. kupkuru yüzünü kırmızı kırmızı sivilceler kaplamıştı. mor çukurlarına gömülmüş ufacık gözlerini herkesten kaçırır, göz göze gelmekten ödü kopardı. keşfedilmekten korkan, kaçak bir suçluydu sanki.

işi kara kaplı, çok yapraklı kocaman defterdeki sıra sıra rakamları toplamaktı. her sabah bütün memurlardan önce gelir, akşamları da herkesten sonra paydos ederdi. sigara, çay, kahve içtiği görülmemişti. öğleyin herkes yemek paydosuna çıktıktan sonra rahlesi gerisine siner, sabahleyin evden getirdiği peynir-ekmeğini mit mit yiyerek, birtakım rakamları toplamaya koyulurdu.

bütün memurlar onu orada, servisin alacakaranlık köşesinde unutmuşlardı. hatırlanmaya hevesi de yoktu zaten. unutulmaktan memnun, çalışır dururdu. birinde odacıdan su istemişti. öteki memurlara "emredersiniz"le koşan odacı, "ayakların kirada değil ya. kalk iç!" karşılığını vermiş ve homurdanmıştı. "kendini fasulye gibi nimetten sayıyor."

gün geldi, bu küçük memurun sırtındaki pardösü fiskosa vesile oldu. yıllık bilanço hazırlıklarında sabahlara kadar çalışıldığı, defterikebir ve muavin hesapların aktif ya da pasiflerinde kuruşların aranmaktan yorulunduğu, demli çayların höpürtüyle içildiği anların alaylı kahkahaları hep bu pardösü içindi.

memurlar şöyle laf atarlardı:

"demek pardösüler kirlendikçe.."

"değerlenir."

"ne biliyorsun?"

"ben senin gibi cahil miyim? en son modayı takip ediyorum."

küçük katip kulak memelerine kadar kıpkırmızı kesilir ama cevap vermezdi.

yılbaşı geçti. şubat, mart, nisan, mayısla beraber havalar ısındı. haziranda ceketler atıldı. hatta atlet fanilalarıyla çalışanlar oldu. ama küçük kâtip, kıştan bu yana büsbütün kirlenip çamur rengini alan pardösüsünü sırtından çıkarmadı. haziranda hâlâ sırttan çıkarılmayan bu kirli pardösü, fabrikada günün konusu oldu. atölyelere yayıldı. ustalar, şefler, atölye katipleri birer vesileyle servise gelip kirli pardösüyü ve müthiş sıcakta onu hâlâ sırtından atmayan ufacık adamı sıkıntıyla seyrettiler, sonra da bastılar kahkahalarını.

küçük kâtipte sabır inat derecesindeydi. niçin geldiklerini, neye kahkaha attıklarını biliyordu; biliyordu ama, ne olur bir günden bir güne başını kaldırıp baksın! hayır, bakmıyordu. kulak memelerine kadar kızarıyor, yutkunuyor, sık sık unuttuğu eldeler yüzünden toplamaya yeniden başlıyor, sıkıntısından, yüzündeki sivilceler kıpkırmızı kesiliyordu.

kirli pardösü nihayet umum müdürün kulağına gitti.

iriyarı, dev gibi biri olan umum müdür, "ne?" dedi, "pardösüyle mi oturuyor? bu çatır çatır sıcakta ha?"

"evet" dediler, "pardösüyle oturuyor. hem de tekmil düğmeler baştan aşağı ilikli!"

umum müdür servise geçti. bir tarafta gömlek, hatta atlet fanilalarıyla çalışanlara karşılık, kâtip pardösüyle çalışıyordu gerçekten de.

yanına gitti.

"evladım" dedi, "bu sıcakta herkes atlet fanilasıyla çalışırken, sen pardösüyle oturmaktan sıkılmıyor musun?"

koca servis safi kulak kesilmişti. kalemler bırakılmış, gözler küçük kâtibe çevrilmişti. o gene kulak memelerine kadar kıpkırmızı, usulcacık ayağa kalkmış, umum müdüre azapla bakıyordu. bir ara gözleri umum müdürün omzu üzerinden karşı duvarda asılı duran atatürk'ün büyük boy fotoğrafına gitti: büyük üniforması içinde, mavi gözleriyle gülümsüyordu.

umum müdür, "çıkar şu pisliği!" diye bağırdı.

"?.."

"leş gibi de kokuyorsun. yıkanmıyor musun sen?"

küçük memur fırtınaya tutulmuş gibiydi. gözleri kararıyordu. içinde, içinin ta derinlerindeki karanlık cıva ağırlığı dalgalı bir deniz gibi hırçınlaşıyordu.

"çıkar şunu diyorum sana!"

küçük memur silkindi, umum müdürle göz göze geldi. sonra titreyen parmaklar kesik düğmeleri hınçla çözdü; geniş bir davranış. pardösü çıktı: altta ne gömlek vardı ne fanila. daracık, kupkuru, ipince bir vücut, fırlak omuzbaşları ve tahta gibi bir göğüs.

umum müdürün yüzü karıştı. söylediğine pişman, sordu:

"ne maaş alıyorsun sen?"

öfkeli bir ses karşılık verdi:

"25 lira!"

"eline ne geçiyor?"

"on dokuz doksan beş."

"evli misin?"

"evliyim."

"çoluk çocuk?"

"üç tane."

umum müdür sendeledi. sonra içini çekerek, "peki evladım, giyin!" dedi.

küçük kâtip boşalmış bir rahatlıkla ağır ağır giyindi, düğmeleri hep o ağırlıkla ilikledi. ama yerine oturmadı. ne umum müdür, ne katipler ne de muhasebeci. servisten çıktı gitti.

büyük üniforması içindeki atatürk'ün tatlı mavi gözleri yaşarmıştı. içini çekti ve iki eliyle yüzünü kapadı.

yanı başındaki takvim 1936 yılının 15 haziran'ını gösteriyordu.

26.01.2008

anket defteri

murathan mungan

sefaletin (mutsuzluğun) sınırı sizce nedir?
- ruh yoksulluğunun başladığı yer.

nerede yaşamak isterdiniz?
- her yerde ve bütün zamanlarda.

yeryüzündeki ideal mutluluk sizce nedir?
- kendiyle barışık olmak.

hangi hataları bağışlayabilirsiniz?
- kötülük taşımayanları.

hangi sinema yönetmenlerini beğeniyorsunuz?
- şu sıralar tarkovski, visconti, fassbinder, polanski.

sevdiğiniz ressamlar?
- şu sıralar izlenimciler, flaman ressamları.

hangi müzisyenleri tercih ediyorsunuz?
- şu sıralar handel, verdi, sting, dire straits.

erkekte hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "erkek" olmamak.

kadında hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "kadın" olmamak.

hangi spor dalıyla uğraşıyorsunuz?
- jimnastik.

birini öldürebilir misiniz?
- birçok kişiyi öldürebilirim.

şu anda en çok tercih ettiğiniz uğraşınız nedir?
- oyun yönetmek.

kim olmayı isterdiniz?
- kendim olmayı 30 yılda ancak başardım. başkasına halim yok.

karakterinizin en belirgin özelliği nedir?
- tutku, apaçıklık.

arkadaşlarınızda en çok ne ararsınız?
- güvenilirlik, ilke sağlamlığı, zeka, duyarlık.

en önemli hatanız ne oldu?
- oyunun kurallarını öğrenemedim.

bir kadında sizi ilk olarak çeken şey nedir?
- bir kadında hoşuma giden şey, albeni ve sevbeni sahibi olması.

hangi rengi tercih edersiniz?
- siyah, yeşil.

hangi çiçeği seviyorsunuz?
- kır çiçeklerini.

sevdiğiniz birkaç yazar ismi?
- klasikler ölmez: dostoyevski, tolstoy, goethe.

gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir?
- kahraman olmaya çalışmayanlar.

hangi şairleri tercih edersiniz?
- şiiriyle boy ölçüşebilenleri.

en son okuduğunuz kitap?
- gülünesi aşklar, kundera.

tercih ettiğiniz isimler?
- faris, süveyda.

en çok neden nefret edersiniz?
- küçük hesaplardan, tutuculuktan.

doğuştan hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- şarkıcılığa.

ruhun ölümden sonra da yaşadığına inanıyor musunuz?
- kötü ruhların evet, iyi ruhların hayır!

nasıl ölmeyi isterdiniz?
- acı çekmeden ve ansızın.

şu andaki ruh durumunuz nedir?
- keyifliyim.