9.06.2019

ferdi ve şürekâsı

halit ziya uşaklıgil

çocuklarını evlendirmek üzere olan babaların, anaların kalbini eşiniz, altında bir keder bulursunuz.

gençlik, bir bahar göğü gibi saf, aydınlık ve parlaktır; fakat birden ters bir rüzgâr eser, önünde bulutlar, fırtınalar yığarak o aydınlık göğü karanlıklara boğulmuş bir hale getirir.

felakete saadet kadar ölçü olamadığı gibi fakirliğin derecesini de servetten fazla gösterecek bir şey yoktur. mutsuzlar bahtiyarlara rastladıkça mutsuzluklarını anlarlar. yoksulluk belki kendi kendine teselli icat eder, yalnız kalırsa bir yetinme durumu ortaya çıkar; fakat onu servetin yanından geçiriniz; o vakit anlar, feryat eder, ağlar.

rakam işi! pis iş! bilmem, fikri bunun kadar yüksek derecesinden düşürecek, insanın bütün hislerini iptal ederek zihni manasız, ruhsuz birtakım şekiller içinde boğacak başka bir meslek var mıdır? cinnete rakam kadar yardım edecek bir şey olamaz.

gariptir, insan bazen tamamıyla açık olan şeylere dikkat etmez de en gizli şeyleri hisseder.

sokak! orası öyle bir bayağılık çıkmazıdır ki toplum, kurbanlarını buraya atar. orası öyle bir yerdir ki kaza rüzgârı savurduğu çiçekleri buraya döker. insanlığın sefaletine merhamet gözü çevrili olanlar, sokaklarda neler görürler, sokaklarda ne âlemler keşfederler, ne belalar okurlar!

insan, felaketlere her şeyden güç inanır.

hayatta bazen bir bakış, iki ruh arasında bir duygu tesadüfü vardır ki bir an sürer; fakat ayrıntılı bir kitaptır. bu bir an içinde iki ruh arasında ne güzel manalar, iki kalp arasında ne gizli sırlar alınıp verilir! aşkın böyle bir saniyesi vardır ki kalp bütün içindekileri, ruh bütün sırlarını bir bakışta ifade eder.

merhametle alınmış bir eş sizi mesut edemez.

genç kızların hayatında yatak odası, kutsal bir hayal tapınağı gibidir. hayalin, o altın kanatlı şiirin yuvası, yatak odasıdır. yatak odası o kadar saf, o kadar hassas, o kadar nazik hayallere, emellere sığınak olmuş bir yerdir ki merak fikri bile oraya girmeye cesaret edemez, o gençlik hayal yuvasına sokulmaktan çekinir. bu oda kapanıp da genç kız yuvasında yalnız kaldığı vakit, işte o vakit genç kızdır. bahar göğü lacivert dalgalarını, geceler yıldızlarının şiirini genç kızların gözlerine o odanın küçük penceresinden sunar.

insan en kederli zamanlarında bile bir şey bekler ki işte o bekleyiş, bir perdenin arkasına gizlenmiş belirsiz bir ümitten başka bir şey değildir.

ihtiyarlar, kalpleri artık aşka, şiire uzak kaldığı için başkalarının kalbindeki aşkı, fikrindeki şiiri özel bir titizlikle gözden geçirirler.

gözyaşları bulaşıcıdır. insanın kalbinde gizli duran bazı hisler vardır ki kendilerine benzeyen bir hisse rastlar rastlamaz meydana çıkar.

dünyada serveti saadet için kullanırlar ama saadet, servet için feda edilmez. bunlar pek süslü sözlerdir, bir kitapta görülürse ağlanır; fakat hayatta bu sözlerin emrine uyarak hareket etmek, aldanmaktan başka bir şey değildir.

ümit, insan zihni için bıktıran bir illet gibidir; onu tamamıyla silmek mümkün olamaz.

gariptir, insanın sözünün, fikrine bağlı olması kuralken bazı durumlar olur ki fikir söze uyar. insan düşündüğünü söylerken söylediğini düşünür.

bir ümidin tükendiğini görenler için varlığından vazgeçmeye karar vermek kadar teselli edici bir şey olamaz.

insanın duyguları bazı büyük sarsıntılara hedef olduğu zamanlar öyle müthiş bir bunalım içinde kalır ki kasırgalara çarpan dalgalar gibi bir yön belirleyemez.

insan bir felakete engel olamayınca hiç olmazsa ona sahip olmak ister.

zihin! o tuhaflıklar hazinesi! kendi kendisini aldatmak için bile neler icat eder, duygularını nasıl örtüler altında gizler, onlara nasıl acayip işler yaptırır!

kadınlar, yaradılışın çiçeklerden narin, kelebeklerden nazik yarattığı o zayıf, o zarif yaratıklar, kalplerinin gizli bir noktası açığa çıktığı zaman ne müthiş bir dayanıklılık, ne garip bir kuvvet gösterirler!

gençlik, hiç o, iskemle üstünde, defter karşısında harcanacak bir zaman mıdır? fakat bir kere de gençliğin ne demek olduğunu anlamadan hayatınızı orada geçirdiniz mi, ondan sonra bir köşeye büzülüp arpacı kumrusu gibi düşünmekten başka bir şey kalmaz.

8.06.2019

rubailer

ömer hayyam



testiyi tutan ile kavrayanın tası
ayıp olur dönmezse mescide arkası
sen kupkuru sofusun, ben sırsıklam ayyaş
kurunun mu kolaydır, yaşın mı yanması

gerçi biz bir kez daha gitmiştik camiye
ama tanrı da bilir içyüzünü, niye
vaktiyle oradan bir kilim yürütmüştük
çok eskidi de o, değiştirelim diye

zahit gibi görünsen, gönlün rezilse boş
gösterişin -seni herkes dindar bilse- boş
cübbeye bürünmüşsün sofular misali
eğer ki tanrı senden razı değilse, boş

türlü çözüm tekkede, lafsa medresede
aykırı düşer aşk, bunun ikisine de
ister müftü olsun, ister şehir vaizi
dili tutulur, o aşk denen mahkemede

nerde temiz âşıklar, uyanık gönüller
nerde bir amaç için yanıp tutuşan er
-kendi kaygılarının kulu olmuş herkes-
yeryüzünde tanrı'nın tek kulunu göster

nice zaman geçecek, dünya hep duracak
bizim ne adımız ne sanımız kalacak
biz gelmeden önce de bir eksiği yoktu
bizden sonra da bir eksiği olmayacak

almanya

bertolt brecht


almanya, sen yok musun sen
hanenden yükselen konuşmaları duyunca
gülesi geliyor insanın
ama yüzünü gören
hemen bıçağına sarılıyor

7.06.2019

mürebbiye

hüseyin rahmi gürpınar

gönül aşk sarayını yıkılmış görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez.

tiyatroda ağlamak gülmenin bir diğer çeşididir. zaten fizyoloji bakımından gülmekle ağlamanın bazı durumlarda farkı yok gibidir. ikisi de sinir zayıflığından ileri gelir. eğer ağlamakla ahlak düzeltmek mümkün olsaydı dünyada çocuklardan uslu akıllı kimse bulunmazdı.

eski filozoflardan platon ve bir parça onun yolunu izleyen sofistlerden bir grup ve stoacılar, bu dünyayı küçüklükte adeta bir portakal, üzerinde yaşayanları da mikroskobik mantar sayarlardı.

başkalarının hareketlerinde gördüğümüz, kendi fikir ve görüşümüze uymayan her şeye gülmemiz, şaşmamız lazım gelse, ömrümüzün büyük bir kısmını gülmek ve şaşmak ile geçirmemiz gerekirdi.

laf lafı açar ama her açılan laf gediğine kalem sokmak konuşmayı büsbütün çığrından çıkarır. serde zevzeklik, kalemde isyankârlık olursa ne yapmalı?

çocuğunun babalığına layık gördüğü bu zat ünlü yazarlardan mösyö baudelaire isminde birisiydi. hiç yazar olup da hassas olmamak, hassas olup da insaflı bulunmamak, insaflı olup da buna uygun davranmamak mümkün müdür? hem yazarlar dalgın adamlardır. hele romancı, tiyatrocu güruhunu kandırmak kolaydır. bunlar eserlerinde her gün bir türlü yalan yaza yaza yalanı doğrudan, olmuşu olmamıştan, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemeyecek bir hale gelirler. bütün hayat manzaralarına roman konusu diye bakarlar. yalan yanlış her konuyu hakikat şeklinde göstermeye, her hakikati romanlaştırmaya uğraşırlar. ağızla söylenen yalan ahlaksızlık sayılırken kalemle yazılanı hüner sayılmak, kitap şeklinde para ile satılmak, ileri medeniyetin yazarlara bağışladığı garip bir ayrıcalıktır. işte mösyö baudelaire de yazdığı yalanlara kendisi gülüp âlemi ağlatan bu yazar takımındandı.

anjel yazarı önemli bir eser yazmakla meşgul bulur. baudelaire eline kalemi almış -hangi yanlışı, hangi iftirayı, hangi haksızlığı yazmaya kalksak yazmam demeyen o kalemi- parmakları arasına sıkıştırmış, kendisi adamlıktan, insanlıktan sıyrılmış, göklere çıkmış, oradan kuş bakışı, küçümseyici bir bakışla izleyerek insanlığın bütün rezillik ve kötülüklerini parlak renkler, yerinde tabirlerle betimliyor.

herkes işittiği şeyi inceden inceye araştırmaya lüzum görmeksizin onu kötüye yormaya eğilimlidir.

6.06.2019

sonsuz hayat

dostoyevski

yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

evlilik bütün onurlu, gururlu varlıkların, bütün bağımsızlıkların manevi ölümü demektir.

temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

aptallıkta aşırılık vardır, aşırılıksa her zaman merak uyandıran bir şeydir.

masum boş inanç diye bir şey yoktur. boş inançlar, elbette eskimiş şeylerdir ve yok edilmeleri gerekir. değerli zamanlarımızı harcamaya değmez onlara. dünyada ne çok zaman harcanmıştır bu boş şeyler için. insanoğlu zekasını daha gerekli şeylere yönlendirebilir.

insanoğlunun mutluluğa olduğu kadar felaketlere de ihtiyacı vardır.

en sefil, en sıradan birine demir yolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin. bilet almaya gittiğinizde, size gücünü göstermek için, bu sefil yaratık bir anda size sanki jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde.

çıplak gerçekliğin her zaman sarsıcı bir yanı vardır.

hayattayken neredeyse bir deha olarak görülen bütün vasat yetenekli baylar, ölümleriyle birlikte hiçbir iz bırakmadan kaybolur; hatta kimi kez yaşarken bile, yerlerini alacak yeni kuşağın orada burada uç vermeye başlamasıyla akıl sır ermez bir şekilde unutulur, küçümsenirler.

yoksunluğundan dolayı ardından gözyaşı dökeceğimiz yeni hiçbir şey yok dünyada.

aşk

eduardo galeano

"aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. ancak maço erkek boyun eğme talep eder ve zevki yadsır. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir serbestlik yaşanamayacaktır. eğer toplumsal devrim yalan söylemiyorsa, yasalar ve gelenekler nezdinde, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkını ve yaşamdaki çeşitliliğin düşmanı olan katı normları ortadan kaldırmalıdır."

bir kelime fazlası bir kelime eksiğiyle, lenin hükümeti'ndeki tek kadın bakan aleksandra kollontay'ın talepleri bunlardı.

5.06.2019

kapı birden vuruldu

etgar keret

bu ülkede güçlü olan haklıdır; siyaset, ekonomi ya da park yeri, fark etmez. sadece kaba kuvvetin dilinden anlarız biz.

bir şey elinden alındığında, bok bile olsa, acı verir.

genellikle kötü bir şey uydurduğunuzda insanlar hemen inanır; çünkü olağan gelir. fakat iyi bir şey uydurursanız kuşkulanırlar.

bir çocuğa söz verip tutmamak kadar kötü bir şey yoktur. çocuğu hayatının sonuna kadar yaralayabilir bu.

çocukların böyle şahane bir yanları var. ne yaparsan yap, bir saat sonra unutup başka şeyler düşünürler, onları daha mutlu edecek şeyler.

çin tıbbında sperm enerjinin bir biçimi olarak görülür. boşaldığında gücünü yitirirsin, bu yüzden tavsiye edilmez. özellikle zayıf bir bünyen varsa.

bazı insanlar üçüncü kattan düşer ve sadece sırtları morarır. başkaları merdivenden inerken ters bir hareket yapar ve kendilerini hastanede bulur, alçıda.

kiralık katiller kır çiçekleri gibidir. tahmin edemeyeceğiniz kadar farklı türlerde açarlar.

yaşadığımız evrene paralel ve hepsi birbirinden biraz farklı milyarlarca başka evren olduğuna dair bir teori var. hiç doğmadığım evrenler var mesela ya da hiç doğmak istemeyeceğim. bir atla çiftleştiğim paralel evrenler var ya da piyangoda büyük ikramiyeyi kazandığım. yatak odasının döşemesinde yatmış kan kaybından ölmek üzere olduğum evrenler var. açık ara başkan seçildiğim evrenler var. fakat o evrenler umurumda değil, şu anda sadece onun evli ve çok şeker bir oğul sahibi olmadığı evrenler ilgilendiriyor beni.

bütün o para, siktiğimin bütün o parası dünyanın anasını belledi.

bazen hayat bir tuzakmış gibi geliyor bana. farkında olmadan içine girdiğin ve birden etrafına kapanan bir şey. ve bir kez içine girmişsen, hayatın içine girmeyi kastediyorum, kaçış yoktur. intihar dışında belki, ki gerçek anlamda bir kaçıştan çok teslimiyettir

televizyon böyledir. her şeyi çarpıtmayı severler, dramatik etki. çarpıtacak bir şey bulamayınca da uydururlar.

dosdoğru objektife bakıp bir gün bir japon balığı bulursa ondan hiçbir şey istemeyeceğini söylemişti. büyük bir cam kavanoza koyup onunla bütün gün konuşacaktı ve ne hakkında olduğunun önemi olmayacaktı. spordan ya da siyasetten ya da japon balığı neden konuşmak isterse ondan. ne olursa, demişti rus, yeter ki yalnızlık olmasın.

sanatçı ve çağı

albert camus

günümüzde yazar, tanımı bakımından, tarihi yapanların hizmetine giremez; tarihin ezdiklerinin hizmetindedir o.

gerçek, esrarengizdir, kaypaktır ve her zaman yeniden kuşatılmak ister. özgürlük tehlikelidir; ne kadar heyecan verici ise, birlikte yaşamak o kadar güçtür.

doğulu bir ermiş, dualarında, kaderin kendisini ilgi çekici bir çağ yaşamaktan alıkoymasını dilermiş

bence en iyi yol, -mademki kendisi, kuvvetle istiyor bunu- çağımıza hakkını tanımak ve sevgili üstatlar, kamelyalı sanatçılar çağının sona erdiğini kabul etmektir. bugün yaratmak, tehlike içinde yaratmaktır.

emerson, olağanüstü bir şekilde, "bir insanın kendi dehasına olan güveni, inanışın ta kendisidir." demişti.

xıx. yüzyılın bir başka amerikalı yazarı da, "bir insan, kendi kendisine sadık kaldıkça, her şey onun tarafına doğru yol alır; hükümet, toplum, hatta güneş, ay ve yıldızlar" diye eklemişti. bu büyük iyimserlik bugün ölmüş gibidir.

günümüzde en çok hakaret edilen değer, özgürlük değeridir.

ancak özgürlük insanları yalnızlıktan kurtarabilir. kulluk bir yalnızlıklar kalabalığı içinde gezer.

iyi düşünenler, -her zaman iki çeşit zeka olduğunu düşünürüm: zeki zeka ve aptal zeka- özgürlüğün, ilerleme için bir engelden başka bir şey olmadığını yazmışlardır.

günümüzde en büyük ün, okunmadan sevilmek ya da nefret edilmektir.

barbarlık hiçbir zaman gelip geçici olmamıştır.

yeryüzünün ışıkları olmaksızın nasıl biçimler anlamsızlaşırlarsa, biçimler olmadan da ışıklar çok şey kaybeder.

gerçekte uysallık, hiçbir zaman, birkaç kütüphane hümanistinin tehlikesiz eğlencesi olduğu zamanki kadar değerinden kaybetmemiştir.

gerçeğin, nihayet tehlikelerle karşı karşıya kaldığı günümüzde ancak, yeniden ayakta durabilmesi, saygı görmesi imkanı vardır.

haspa

nabizade nazım

gözünü açtığı zaman vapurun içinde bir sükun ve sükunet hüküm sürmekteydi. pervane muntazaman dönüyor, kuvvetli bir sabah güneşinin parlak huzmeleri kamaranın penceresinden gözlerinin içine giriyordu.

geceki şiddetli sallantıdan rahatsız olan yolcular rahat rahat sabah uykusu çekmekteydiler.

behzat birkaç defa sağına soluna dönmek suretiyle tekrar uykuya niyetlendiyse de muvaffak olamadı. kamara arkadaşını taciz etmek korkusuyla sigara da içemiyordu. bir çeyrek kadar devam eden tahammülü gayete erince kalktı. giyinip tuvaletini de icra eyledikten sonra yukarı güverteye çıktı.

vapur saatte dokuz on mil süratiyle kıbrıs sahilini takip etmekteydi.

deniz durgun, hava sakin, güneş kuvvetli, mevsim ekim, saat sekiz. hafif, fakat biraz serin lodos behzat'ı güverte üzerinde hızlı hızlı yürümeye mecbur etti. hem geziniyor hem de istanbul'u, istanbul'da yolunu bekleyenleri düşünüyordu.

geçici memuriyet ile dört beş aydan beri o sevimli dostlardan ayrı düşmüş, şeria nehri vadilerinde, taberiye gölünün cehennemi iklimi içinde bunalmış kalmıştı. sevgili zevcesi münire'den, mini mini oğlu şevki'den üç dört aydır bir kâğıt parçası bile alamayarak merakından ölüm azapları çekmekteydi.

vapurun şu yavaşlığına kızmakta, mümkün olsa hemen kanatlanıp uçmak istemekteydi.

sürekli bir çıngırak birinci kamara yolcularını sütlü kahveye davet etmekteydi. birinci mevki yolcuları dün akşamdan, yani beyrut'tan beri diğerlerini görüp tanıyamamışlardı. şu sabah kahvesi büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.

kaptan sandalyesinin solunda ak sakallı, irice yapılı, genç bünyeli bir efendi oturmaktaydı ki isminin galip bey olduğunu ve yafa'dan istanbul'a dönmeye çalıştığını behzat sonradan öğrendi. galip bey'den başka türk olarak sadece kendisi vardı.

diğer yolcular iki ihtiyar ingiliz ile ticaret seyyahı olduğunu seyahatlerinin ananesiyle anlatıp durmakta olan bir isveçliden ibaretti.

sofrada behzat, galip bey ile sohbete koyuldu. tesadüfe bakınız ki akraba dahi çıktılar. behzat'ın teyzesinin kocası galip bey'in kayınpederinin biraderiymiş. şu tesadüften ikisi de gayet memnun oldular. şimdiye kadar bu yakınlık iki tarafça da meçhuldü.

galip bey hemen kalktı, bir hususi kamarada bulunan zevcesi aliye hanım'ı şu hayırlı tesadüften haberdar eyledi ve karşılık olarak teşekkürler ve selamlar getirdi. ikisi birlikte yukarı salona çıktılar.

bu sırada galip bey'in yanına koşa koşa sevimli bir kız çocuğu geldi. galip bey'in tariflerine göre bu kızcağızın ismi şahinde olup henüz on iki yaşındadır. dünyada tek bir evlatları olduğu için gerek galip gerek aliye bunun meftunudurlar.

şahindecik epeyce tahsil görmüş, terbiyeli, biraz da oynak, afacan bir yavrucaktı. behzat ile galip muhabbeti ilerlettiler. birbirine kendilerinden bahsettiler. galip şimdi elli yaşında olup on sene kadar paris'te bulunmuş ve dört yıldan beri yafa'da bir büyücek memuriyetle istihdam olunmuştu da bazı sebeplerle bu memuriyetten istifa ederek istanbul'a dönüyordu.

behzat ise kırkını geçkin bir şey olup taşralarda birçok memuriyetler verdikten sonra on sene evvel evlenerek istanbul'a yerleşmişse de arada sırada böyle bazı geçici memuriyetler vermekteydi.

galip ile behzat sohbete koyulup gittikleri sırada şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta ve bazı bazı bunların yanlarına gelerek laubaliyane konuşup yine gitmekteydi.

behzat şu mini mini kızdan hoşlanmaya başladı. kız da behzat'tan hoşlanmıştı. yanlarına geldikçe behzat'a öteden beriden sormakta, behzat ise kızcağızın lepiska saçlarını okşamaktaydı. işte bu suretle kisi arasında bir yakınlaşma peyda oldu.

behzat şahinde'ye, "haspa" vasfını pek münasip bulmuş ve bu tabirden şahinde de hoşlanmıştı.

bugün akşama kadar haspa'yla behzat yakınlığı arttırdılar. hele galip ile sıkı fıkı dost oldular. ertesi günü haspa yataktan fırladığı gibi behzat'ı aradı, güverte salonunda buldu. iki dost karşı karşıya oturdular. dereden tepeden konuşmaya başladılar. şahinde uslu akıllı lakırdı söylemekte, behzat dahi karşısında bir büyük kadın bulunuyormuş gibi davranmaktaydı.

behzat, şahinde'nin kendisini göstermeye başlamış olan güzelliğine asıl bugün dikkat etmeye başladı.

bu örtülü güzelliğin üç dört sene sonra ne yaman bir pervasız güzellik olacağını tahmin etmekte ve daha şimdiden o kara kirpiklerinin gölgesi içinde gizli kalan kara gözlerdeki çekiciliğin sıcaklığının pek çok tahammülleri cam gibi eritmeye kifayetini teslim etmekteydi.

behzat artık kendisini haspa ile işgal etmekteydi. fakat bu iştigalden de şüphelenmeye başladı. çünkü haspa'yı birkaç dakika gözden kaybedince arzu etmeye başlamıştı. ertesi sabah adeta şahinde'yi kendisi aramaya mecbur oldu. işte asıl bu mecburiyetin sebebini gönlünden sorduğu zamandı ki kendisinden korkmaya başladı. istanbul'a varabilmek için daha beş gün lazımdı.

bu müddet zarfında ise gönlü pek çok yol alabilecekti. evladı yerindeki bir çocuğun âşığı olmaktan hayâ etmekteydi. fakat gönlünün şimdiki gidişi haspa'ya karşı sevdalı bir yürüyüşten başka bir şey değildi.

behzat bu gidişten endişelenmekte haklıydı. ne olursa olsun gönlünü yolundan çevirmek lazımdı. daha mukaddemede olan tehlikeyi savuşturmak için haspa ile artık ilişkiyi kesmeliydi. halbuki daha ilk tecrübesinde irtibatı kesmenin imkansızlığını değilse bile zorluklarını gördü, anladı.

haspa bir dakika peşini bırakmıyordu ki.. hatta o bıraksa bile behzat'ın gözleri onu aramaktan vazgeçmiyordu. vapur daha ertesi günü sakız'a doğru yaklaşmaktayken behzat'ın gönlü dahi hedefine adeta yaklaşmış sayılabilirdi. behzat hemen kararı verilmek üzere bulunan bu neticeye karşı gönü ayıplama ve aşağılamadan başka hiçbir şeye kadir olamamaktaydı.

halbuki gönlü gemini azıya almış sert başlı bir hayvan gibi delicesine alabildiğine koşmaktaydı. az zaman içinde pek çok mesafe katetmiş, gözüne hiçbir tehlike görünmeyerek gitmekte bulunmuştu. behzat artık gayret dizginlerinin etkisizliğini görünce arzu dizginini tesadüfün idaresine terk ediverdi. yani adeta evladı makamındaki haspa'nın âşığı oldu gitti.

eğer şahinde kalp durumlarını bilen yaşlarda olsaydı babası ve belki büyük babası yerinde olan behzat'ın kendisine karşı gösterdiği âşıkça ve tutkulu durumların farkına varırdı. halbuki haspa henüz bu kadarını idrak edemiyordu. o yalnız behzat'tan hoşlanmış, onun şakalarına, hikâyelerine alışmıştı.

vapur izmir'e vardı. behzat'ın ilk işi karaya çıkıp bir aktarma imkanını araştırmak oldu. fakat iki üç güne kadar istanbul'a vapur olmadığını anladığı gibi galip'in ısrarlarına ve özellikle şahinde'nin ricalarına karşılık yine bu tehlike beşiğinde kalmaya mecbur oldu. güya aktarma vesilesiyle haspa'dan ayrılmakta gönlü için bir kurtuluş çaresi görmekteydi.

vapur izmir'den ertesi akşam hareket edeceğinden, bu geceyi ve yarını dışarıda eğlenceyle geçirmekle olsun duygularını yatıştırmaya çare aradı. galip ile birlikte kafe konserlere falanlara başvurdularsa da behzat'ın gözü gönlü hep vapurda, yani haspa'da idi. nihayet gece saat on ikide kendisini vapura attı ama mini mini maşukası çoktan uyumuş gitmişti.

kamara salonunda yarım saat kadar gezindikten ve bir saat kadar da gözleri haspa'nın kamarası kapısına yönelik olarak melul melul oturduktan sonra yatağa girdi.

yatak içindeki vaziyeti tefekküre pek müsait olduğundan halini düşünmeye başladı. yaşı kırkı geçkin, sakalına kır düşmüş, özellikle altı yaşında bir çocuk babası olduğu halde on iki yaşında bir çocuğa divanece gönül vermek hafifliğini yaşının gerekliliği olması lazım gelen metanet ve ağırbaşlılığa ayıp görmekteydi. özellikle neticeyi düşündü: ne olacak? haydi bu muhabbetteki ciddiyet artsın. peki bu muhabbetten ne ümidi olacak? haspa ile muradına ermek mi? heyhat!

yaşın uygunsuzluğunu hesaba katmasa bile o kavuşma için hiç olmazsa üç sene beklemek lazım gelecek. ya o kadar müddet bu sevgi üzerinde sebat ve devam göstermek özellikle her muhabbete sine açan mizacı için mümkün mü? daha iki gün evvel bir ingiliz karısına karşı peyda ettiği hissiyat meydanda duruyor. beklemek de lazım olmasın. ya sevgili zevcesini, elmas oğlunu nasıl feda etmeli?

fakat bu muhabbetten de nasıl geçmeli? haspacığı nasıl unutmalı? işte bu düşünceler zavallı adamda birbiriyle çelişen birçok duygu uyandırdı. bu muğlak meselenin içinden nasıl sıyrılıp çıkacağında şaşırdı kaldı. üzücü düşünceler ve hayaller içinde saat ikiye doğru uyudu gitti.

sabahleyin uyandığı zaman kulaklarını bir elemli gözyaşı tırmaladı. salonda birisi için için ağlamaktaydı. bu hüzünlü sesi haspa'sının sesine pek benzetti. yüreği hopladı. derhal giyinip kendini dışarı attı. gerçekten şahinde salonda piyanonun yanı başındaki koltuğa oturmuş, başını kollarına dayamış ağlamaktaydı. behzat'ın âşıkane ve tutkulu duygular diline toplandı. yüreği kabardı. en nazik, en gönül okşayıcı sözler ile kızcağızı teselliye başladı. bir taraftan da eliyle haspa'nın lepiska saçlarını okşamaktaydı.

"yavrucuğum! seni kim darılttı söyle bana, canın neye sıkıldı? yüzüme baksana. bak dostun geldi. ben geldim. hani her gün çıtı pıtı dil döktüğün dostunu unuttun mu? haydi bakalım. ver elini bana. güverteye çıkalım, hava alalım. birazdan dışarı çıkar seninle birlikte gezeriz dolaşırız. haydi bakayım yüzüme bir gül, hah şöyle."

şahinde, behzat gibi bir dostun şu rahatlatıcı sözlerinden latif bir teselli bulmuştu. behzat'ın bir elini mini mini elleri içine alarak bir müddet yüzüne bakakaldı. bu masumca bakış behzat'ın gönlüne bir heyecan verdi. vücudundan bir titreyiş geçti.

şahinde artık ağlamayı bırakmıştı. âşığına latif bir hande (tebessüm) gösterdi. behzat sendeledi.

gözlerinde biriken yaşlar kendilerini serbest bularak yanağından sakalına doğru tekerleniverdi. behzat bu yaşları göstermemek için başını çevirmek istediyse de onlar kendilerini şahinde'ye göstermiş gitmişti.

şahinde dedi ki:

"siz niye ağlıyorsunuz?"

behzat sükut etti. şahinde latif bir tatlı gülüş daha göstererek dedi ki:

"demek beni bu kadar seviyorsunuz haa? teşekkür ederim dostum. ben de sizi severim."

behzat'ın elini öptü. mini mini elleriyle onun gözyaşlarını kurutmaya uğraşmaktaydı. behzat bu masumca ve çocukça iltifattan pek memnun oldu. küçücük maşukasına bir teşekkür edercesine bakış atfetti. ikisi birden el ele yukarıya çıktılar. bu andan itibaren şahinde'yle behzat'ın dostluğu güçlenmiş oldu.

bugün galip, behzat, şahinde birlikte şehri dolaşmaya çıktılar. çarşıdan bazı şeyler aldılar. galip, şahinde'yle behzat'ın arasında gerçekleşen uyuşmadan memnun olmaktaydı.

akşam oldu. vapur hareket etti. şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta, galip'le behzat ise bir sandalye üzerinde tatlı tatlı görüşmekteydi.

behzat ansızın dedi ki:

"benim hatırıma bir şey geliyor."

galip:

"neymiş o?"

behzat biraz tereddüt gösterdi. fakat yine cüretkârane dedi ki:

"haspa'yı istanbul'da bir yatılı mektebe versek."

galip onaylarcasına başını sallayarak dedi ki:

"bu fikir beni de birkaç gündür işgal ediyor. ama hangi mektebe vermeli?"

behzat'ta yine bir tereddüt görüldü. bir türlü cesaret edemiyordu.

yine galip dedi ki:

"siz öyle bir mektep biliyor musunuz?"

behzat tereddüdü bertaraf ederek dedi ki:

"aranan her türlü şarta sahip bir mektep var. talebesi hep islam kızlarından ibaret. fakat ayda bir kere izin.."

behzat'ın asıl tereddüt sebebi olan nokta, burasıydı.

şahinde'yi bu mektebe koymak onun mahrumiyetine alışmak ve böylece aşkından kurtulmak demekti. fakat bir taraftan da bu mahrumiyete birdenbire rıza göstermek de büyük bir cüret sayılırdı.

galip kayıtsızca dedi ki:

"ne zararı var? kızım rahat etsin, tahsil görsün de.."

işe karar verildi. istanbul'a varıldığının haftasında şahinde bu mektebe konulacak.

ertesi gün behzat bu kararı şahinde'ye açtı.

şahinde önceleri bunu bir şaka olarak gördüyse de ciddiyetini anlayınca ağlamaya başladı. hem ağlıyor hem de karardan dolayı behzat'ı suçluyordu.

behzat afacan haspa'yı ikna için çok uğraştı fakat muvaffak olamadı. kızın artık behzat'a güven ve muhabbeti kaybolmuştu. bu andan itibaren behzat'a karşı soğuk bir kayıtsızlık tavrı takındı.

başlangıçta behzat bu dargınlığı geçici bir çocukça kırgınlık telakki ettiyse de hatasını anlamakta gecikmedi. haspa'sı kendisine cidden gücenmişti. çünkü kızcağız serbest serbest gezip oynamaya alışmış olmakla mektep kahırlarına ve hele bir aylık mahpusiyete dayanamayacağını daha behzat kararı açıklamaya başladığı zaman hüküm ve tahmin eylemişti. bu fikri anasına babasına verenin ise behzat olduğunu yine onun ifadesinden anlamıştı.

behzat akşama kadar şahinde'nin hissiyatını eski yerine getirmeye beyhude uğraştı. mümkün değil eski teveccühü, eski iltifatları bulamadı.

damla kadar bir çocuğun teveccüh ve iltifatını hayatı için müjdelerin en büyüğü ve kurtuluş ilacı addetmek derecesindeki aşağılanmayı nefsine yedirememek mertebesine kadar sevk-i zihne muktedir olduğu halde, nefsini o alçalmadan tenzihe bir türlü imkan-ı cesaret bulamamaktaydı.

akşama kadar şahinde'nin peşinde dolaştı. hatta galip'in aracılığına bile müracaat etti. kabil değil afacan haspa mütarekeye bile yanaşmadı. yarın sabahsa birbirlerinden ayrılacaklardı.

behzat bu geceyi bir şiddetli azap içinde geçirdi.

vapur saat üçte istanbul'a varıp fındıklı açıklarında demir attığı zaman behzat hâlâ gözünü kapamamıştı.

şahinde'nin kırgınlığından ziyade yarınki mutlak ayrılıktan dehşete düşmekteydi. bu sevgili çocuktan kolay kolay ayrılmak mümkün olmayacak. hele bir kere şahinde yatılı mektebine girdikten sonra ayrılık hasretine alışıncaya kadar ne işkenceler çekeceğini, kim bilir ne tehlikeler, ne felaketler geçireceğini tahmin ve hesap etmekteydi. ya kalbinde bu ayıplanacak sevgiyle karısının ve özellikle evladının yüzüne ne yüzle bakacak! bu hissiyatını açık edecek olursa bundan kim bilir ne feci neticeler çıkacak.

acaba bu muhabbet behzat'ı her ne olursa olsun noktasına kadar sevk edip de şimdi çocuğu addettiği haspa'yı karşısında zevce sıfatıyla görmek arzu ve hatta derecesine kadar cesaret mi bulacak? behzat bu hesaplar ve ihtimallerin her yönünü dikkate alarak mazisini, şu anını, geleceğini şaşırmış kalmıştı.

hesap ile, tahmin ile bu meselelere bir çözüm bulmaktaki aczini görünce herkesin yaptığı gibi o da işi doğal akışına, yani tesadüfün sevkiyatına terk etmeyi uygun gördü. "yarın olsun hayrolsun!" hükmünü yapılacak işin rehberi saydı. aklınca diyordu ki:

"gün doğmadan neler doğar."

saat onu falan geçmişti ki duyguların gücü ağır bir gevşeklik içinde bunalıp kaldı, ıstıraplı bir uykuya daldı gitti.

rüyasında hep haspa ile bugünkü maceraya dair hayaller ile uğraşmaktaydı. kâh şahinde'yle barışıp tatlı tatlı muhabbet ediyor kâh onun şiddetli azarlarını çekiyor, acı sözlerini dinliyordu. hatta bir keresinde şahinde'den mükemmel bir de dayak yedi. bu karışık hayaller arasında da sık sık uyanmakta ve fakat ne uykusundan ne de uyanıklığından haberdar olabilmekteydi.

zavallı behzat!

sabahleyin saat sekizi geçmişti ki behzat gözlerini açtı. hafızasını, gönlünü yokladı. yine efkâr ve hissiyatını eski merkezinde buldu.

vapur geçici demirini almaktaydı. behzat yatağı içinde doğruldu. ayrılık vaktinin gelmekte olduğunu demirin gürültüsünden anlıyordu. vapur kalkıp tophane önüne kadar gelecek ve orada yerleşince ayrılık gerçekleşecekti. kalktı, eşyasını topladı. yüreği kabarmış, bir ağlama istek ve arzusu bastırmıştı. sık sık başını kamaradan çıkarıp salona meraklı bakışlar atmaktaydı. fakat haspa henüz meydanda görünmüyordu.

neden sonra galip göründü. ailesinin hazırlığına yardım etti. bu sırada şahinde de salona çıktı. gayet süslenmiş, masumane güzelliği bu süs içinde daha ziyade parlamıştı.

çatık kaşlı dargın çehresiyle behzat'ı ezip geçtikten sonra merdivenlerden sıçraya sıçraya yukarı güverteye çıktı. behzat bir "ah!" çekmekten kendini alamadı. hemen de gözlerinden yaşlar boşandı. tenha bir köşeye çekilerek büyük korku içinde haylice yaş döktü. bu yaşta şu kadarcık bir çocuğun elinden çektiklerine ağladı. hem ağladı hem de bu ağlayışından utandı.

ayrılık vakti geldi. vapura akrabadan birisi karşılama için gelmişti. özellikle bu adam karşısında her türlü hissiyatını mutlaka boğması ve saklaması gerekiyordu. eşyanın taşınması gürültüsü esnasında nasılsa şahinde'yi bir yerde rast getirebildi. ellerini yakaladı. çocuk kaçmak istediyse de zaptetti. büyük üzüntü ve rica tavrıyla diyebildi ki:

"allahaısmarladık mini mini meleğim! beni hatırından çıkarma. fakat lanet etme."

lepiska saçlarını okşadıktan sonra koyuverdi. haspa kafesten kurtulmuş bülbül gibi kaçtı gitti.

4.06.2019

ambalaj

elfriede jelinek

bütün satıcılar bilir: önemli olan ambalajdır.

insan her zaman en azından ilk üç içinde olmalı; arkadan gelenlerin yeri her zaman çöp tenekesidir.

sanatın kriteri ölçülemez olan, tartılamaz olandır.

insan ancak gerçekliğin yakasını bırakıp yolunu zevk imparatorluğuna düşürdüğünde en yüksek değere ulaşır.

modern vagonlara bir kez binmişsen eğer, bir sonraki durağa kadar içerde kalmak zorundasın.

insan elde ettiğini elinde tutmalı. elde edeceğinin kalite açısından bekleneni verip veremeyeceğini kim bilebilir?

sanatçı gerçeğin acı veren yolunu izler, kuralların yoluna sapmaz.

cinselliğin aşağılamaları yerine sanatın zirvesi tercih edilmeli. sanatçının, genelde dizginlenmesi imkansız diye bilinen cinselliği unutması gerekir. eğer bunu yapamıyorsa sıradan bir insan demektir; ama sanatçı sıradan insan olamaz. yoksa kutsallık katına erişemez. ne yazık ki sanatçıların yaşamöyküleri -ki en önemli şeydir bu- çoğu kez başrol oyuncularının cinsel arzu ve hileleriyle doludur. bunlar, sanki katıksız ahengin, ancak cinselliğin gübre yığını içinde yetiştiği yönünde yanlış bir izlenim verir.

devlet

vladimir ilyiç lenin

devlet bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta ne kadar böyleyse demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir. bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında yenen proletarya tarafından devralınmış ve tıpkı komün gibi, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, tüm bu devlet hurdasından kurtulacak duruma gelinceye dek, en zararlı yönlerini hemen ve en yüksek derecede budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur.

marx'a göre devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir düzenin kurulmasıdır.

2.06.2019

fıkra

anonim

dört çocuk babası, tecrübeli bir hekim seyahate çıkıyordu, meslektaşlarından biri sordu:

"nasıl doktor, çocukları bıraktığına üzülüyor musun?"

"yo.. hepsi de okuldalar maşallah."

"isimleri neydi?"

"fuat, sedat, reşat, cihat."

"beşinci bir oğlun olsa, adını ne koyacaksın?"

doktor sakin sakin gülümsedi:

"imdat!"

**

ayakta duramayacak kadar körkütük sarhoş, otelin kapısından büyük üniforması sırtında çıkan amirale seslendi:

"baksana kuzum, bana şuradan bir taksi çağırıver."

"sen karşındaki adamın amiral olduğunun farkında değilsin galiba."

sarhoş gevrek gevrek güldü:

"ne kızıyorsun canım, o halde bir gemi çağır."

**

çiftçinin biri sırtında bir gübre çuvalı taşıyarak tımarhanenin önünden geçiyordu. delilerden biri adama takıldı:

"nedir sırtındaki?"

"gübre."

"ne yapacaksın gübreyi?"

"çileklerime koyacağım."

deli içini çekti:

"biz çileği kaymakla yeriz; gene de adımız deliye çıkmıştır."

**

camide hoca vaaz veriyordu:

"ey müslümanlar; bir yer vardır ki zengin, fakir, genç, ihtiyar, gamlı, kederli giren şen ve bahtiyar çıkar; neresidir orası bilin bakalım."

bektaşi arka sıralardan seslenir:

"bilirim hoca efendi; meyhane."

**

yaşlı adam oğlunun çalıştığı daire müdürüne geldi:

"affedersiniz müdür bey, oğlumu görmek istiyorum."

müdür cevap verdi:

"oğlunuz bugün gelmedi. cenazenizde bulunmak için izin almıştı."

**

iki pul meraklısı, üzerinde stalin'in resmi bulunan yeni bir puldan bahsediyorlardı. içlerinden biri:

"bu pullar iyi yapışmıyor" diye şikayet etti.

öteki cevap verdi:

"pulların hiçbir kusuru yok. halk, pulların ters tarafına tükürüyor da onun için yapışmıyor."

**

iki evli arkadaş geç vakit eve dönüyorlardı. biri sordu:

"böyle gece eve geç gidince karına ne diyeceğini hiç düşünmez misin?"

"düşünmem. karım şimdi ya uyuyordur, ya uyanıktır. uyuyorsa mesele yok; uyanıksa onun bana ne diyeceğini düşünürüm.

**

bektaşiye:

"cehennem yedi kattır" demişler, "birinci katında binamazlar yanacak, ikinci katında küfürbazlar, üçüncü katında kumarbazlar yanacak, dördüncü katında.."

bektaşi hemen atılmış:

"uzatma be imanım" demiş, "yanmayan yeri var mı şunun, sen ondan haber ver."

**

dalgınlığıyla ünlü bir biyoloji profesörü, öğleden sonraki dersinde elindeki bir paketi büyük bir dikkat ve itina ile çözüp açarken bir yandan da öğrencilere teşrih için hazırlanmış kurbağalar göstereceğini söylüyordu. fakat paketi açtığı zaman içinden kesilip biçilmiş kurbağa vücutları yerine iki sandviç, iki turp, bir muz ve bir tane de haşlanmış yumurta çıktı. profesör şaşkın şaşkın başını kaşıyarak şöyle mırıldandı:

"fakat ben öğle yemeğimi yemiştim. bu da nerden çıktı?"

**

“akşamleyin büfeye iki elma koymuştum. şimdiyse orada bir tane var; söyle bakalım selim, nasıl oldu da orda bir tane elma kaldı?”

selim: "çok karanlık olduğu için onu görememişim anneciğim!"

**

meşhur fransız romancısı balzac çok oburdu. bir gün arkadaşlarından biri onu lokantada, önünde iri bir tavuk olduğu halde gördü:

"bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz?"

aldığı cevap şu oldu:

"tabii ki hayır, bezelyeleri bekliyorum."

**

doktor sabahleyin yataktan kalktı, başı ağrıyordu. üzerinde bir kırgınlık vardı. gerinerek aynanın karşısına geçti, diline baktı, bembeyazdı. aynadaki aksine seslendi:

"hastam olsaydın müshili dayardım; ama ne çare ki hastam değilsin."

**

polis almak için imtihan yapılıyordu. tecrübeli komiser adaylara sordu:

"bir kalabalığı dağıtmak için ne yaparsınız?"

herkes cevaplar verdi ve sıra yahudi gencine geldi:

"derhal fakirler yararına yardım toplamaya başlarım."

**

doktor hasta kadını muayene etmiş, kocasıyla konuşuyordu:

"eşinizde önemli bir hastalık yok; sıkıntısı yaşının ilerlemesinden geliyor."

"aman doktor bey; ne olur bunu siz kendisine anlatın."

**

berlin'in sovyet işgali altındaki kısmında yaşayan biri, papağanını kaybetmişti. ilgili makamlara başvurarak kuşun bulununca kendisine iade edilmesini rica etti. bunun için de bir kağıda papağanın neye benzediğini yazdı. altına da şu sözleri ekledi:

"papağanın söyleyeceği şeylerden mesul değilim. söyleyeceği şeyler sahibinin değil, kendi fikirlerinin mahsulüdür." 

düğün

jodi picoult

bir keresinde zoe ile birlikte hastalarından birinin düğününe gitmiştik. yahudi düğünüydü ve daha önce hiç görmediğim takılarla ve tanık olmadığım geleneklerle, bilmediğim bir dildeki dualarla gerçekten çok güzeldi. gelinle damat bir gölgeliğin altında durmuştu. törende haham, damada dönüp peçeteye sarılı bir şarap bardağını ayağıyla ezmesini söylemişti. "evliliğiniz, bu parçaları birleştirmek için gereken süre kadar uzun sürsün." demişti. sonra herkes yeni evli çifti kutlarken oraya gitmiş ve çimenlerin üstünde duran peçetenin içinden küçük bir cam parçası almıştım. ve eve dönerken o parçayı okyanusa atmıştım; böylece bardak bir daha asla tekrar birleştirilemeyecek ve o çift sonsuza dek ayrılmayacaktı.

kalbim o şarap bardağı gibi. bütüne ulaşması gereken ama her şeyi çok bildiğini sanan bir salak sayesinde o şansı asla yakalayamayacak bir şey gibi.

1.06.2019

kütüphane

aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.

umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.

petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.

robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.

northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.

gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.

muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.

samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.

montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.

mai ve siyah

halit ziya uşaklıgil

"mezar taşı, şöhret heykelinin ayaklığıdır."

bir matemin derin üzüntüsü altında ezilip kalan kalplere dayanma gücü vermek için hayat vazifelerinin baskın sesi kadar etkili bir şey olamaz.

karı koca arasına bir sevgi kopukluğu girince bir daha iyi bir geçim mümkün değil, sağlanamaz. kadın, ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar; yahut gözyaşları çare olmazsa başka bir yerde eğlence aramak ister. erkek de hep kendi hareketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir.

insanlar tuhaftır. fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. kötü iş sahibi olanlara sorunuz, hepsinde kendi kendilerine icat edilip özenle pekiştirilmiş sebeplere tesadüf edersiniz.

halk, nerede gürültü olursa oraya yönelir.

bunların hemen hepsi namusludur. fuhşun çirkefi içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine döndükleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pak ve saf olarak uzatırlar.

yeni fikirler için yeni kelimeler lazım gelir. eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez.

hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranelikten süslü bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? bütün o kaldırım çocukları o küçük nazlı kızın zarafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar, nasıl arkasına düşerler, bağırırlar. içlerinde taş atan, söven, hatta güzel elbiselerinin eteklerine sarılan azgınlar olur. bu, insanlarda tabii bir histir. emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız, utanmaz çocuklardan başka bir şey değildir.

insan, bedbahtlığını da bahtiyarlığını da kendi meydana getirir.

dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın.

insanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler.