14.01.2015

din

tom robbins

dünyada dökülen kanlar çoğunlukla dinsel kavgaların sonucudur.

insanların çektiği acıların en büyük kaynağı dindir. din sadece kitlelerin afyonu değil, siyanürüdür de.

din yalnızca bölen ve zulmeden değil, insanlarda tanrısal ne varsa inkar eden bir şeydir aynı zamanda; ruhun boğulmasıdır.

eğer tanrı yahut ülke adına işleniyorsa, ne kadar iğrenç olursa olsun, kamuoyunun bağışlamayacağı hiçbir suç yoktur.

cehennem her şeyden korkmaktır. cennetse korkmayı reddetmektir.

din, kurumlaşmış mistisizmden başka bir şey değildir. bu işteki bityeniğiyse şudur: mistisizm, kurumlaşmaya hiç elverişli değildir. mistisizmi örgütlemeye çalıştığımız anda onun özünü yok ederiz. öyleyse din, mistikliğin yok edildiği yahut en aza indirgendiği mistisizmdir.

organize din, insanların ikinci el fikirler dışında bir şey düşünmelerine engel olur. onları ikinci el bir hayata mahkum eder. dinin totaliter politikalarla ortak yönü budur. nazi almanyası, engizisyon, stalinizm, haçlılar, gerçeğin yerini kişilerin almasına göz yumulduğunda bunlar olmuştur işte.

ırk, din ya da kişisel ilim irfan düzeyleri ne olursa olsun, hiç kimsenin ölümden sonra bir yaşamın var olup olmadığını bilmediği herkes için apaçık bir gerçektir.

güçlenmesine seyirci kalırsan dindarca dogmalar büyüyü daima kovar.

öteki dünyadaki yaşamı vurgulamak, yaşamı inkar etmektir. kafayı cennete takmak, cehennemi yaratmaktır.

bir din kurmak, bir dilek kuyusuna para atmanın ya da bir köprüden tükürmenin karmaşık bir versiyonudur. insanlarda, boşlukları doldurmak istemek gibi, doğalarından gelen batıl bir dürtü var.

küçükken verilmiş olan din eğitimi bir tür çocuk istismarıdır.

ölüme yakın

orhan veli kanık


akşamüstüne doğru, kış vakti
bir hasta odasının penceresinde
yalnız bende değil yalnızlık hali
deniz de karanlık gökyüzü de
bir acayip kuşların hali

bakma fakirmişim, kimsesizmişim
-akşamüstüne doğru, kış vakti-
benim de sevdalar geçti başımdan
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
zamanla anlıyor insan dünyayı

ölürüz diye mi üzülüyoruz
ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
kötülükten gayrı

ölünce kirlerimizden temizlenir
ölünce biz de iyi adam oluruz
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
hepsini unuturuz

12.01.2015

dönüş

murathan mungan


elim çoktan düşmüş kalbimin üzerinden
gözlerim yabancı hatırladıklarına
üzeri tırnak izleriyle kaplı bakır çanın
dağıtacağı hiçbir sis kalmamış oysa
ne burada ne hayatımda
dibi görünen bir sarnıcın çiğ kuraklığıyla
bakıyor gözlerim anlamından çıplak kalmış dünyaya
neden dönüşler loş zamanlara saklanır
neden kimse yola çıktığı gibi dönmez geriye

insan

balzac

fosforun biraz eksik ya da fazla oluşunun bir insanı dâhi ya da budala, erdemli ya da cani haline getirdiğini biliyor musunuz?

insan bir ecza kabına benzer. budala, fosfor ya da herhangi bir elektromanyetik madde açısından beyni en yoksul olan insandır. beyninde gereğinden fazla bu maddelerden bulunan kişilere de deli deriz. ortalama insanda bu maddeler azdır, kafası uygun miktarlarıyla doymuş kişiyse dâhidir. durmadan sevdalanan insanlar, hamallar, dans meraklıları, oburlar elektrik aygıtlarının gücünü yerinde kullanmayan kişilerdir.

ozanı ozan yapan görüş gücüyle bilgini bilgin yapan çıkarsama gücü, sıradan insanın ruhsal olaylar sınırına soktuğu ama aslında fiziksel olaylardan başka birşey olmayan, gözle görülmez, elle tutulmaz, ölçüye tartıya gelmez birtakım yakınlıklara ve benzerliklere dayanır. kâhin görür ve sonuç çıkarır. ne yazık ki bu tür yakınlıklara çok ender rastlanır, çözümleme ya da gözleme gelmeyecek kadar da belirsizdirler.

11.01.2015

keder

ahmet oktay



çok ayaklı bir kuştur keder
çaresiz, acılı, konuşkan
işi gücü kendiyle buluşmak
ve ansızın kalkıp damların üstünden
birbirleriyle buluşmak

10.01.2015

oyalanma

octavio paz

oyalanma, bizim her zamanki halimizdir. hep kendinden dışarda, günlük çalkantı içinde yitmiş, tatsız ve anlamsız demek olan oyalanma. binlerce şey dikkatimize çarpar; ama hiçbirini yakalayamayız; yaşam böylece parmaklarımız arasından kayan kum, beynimizi kaplayan duman olur. eğer edimlerimizi ve düşüncelerimizi yoklamak cesaretini gösterebilseydik, suçlu olduğumuzu; ama ödenmemiş suçlardan dolayı değil, küçücük dönekliklerin, gerek kendimize gerek başkalarına karşı ufak ihanetlerin izlediği, sayısız ve anlık istek ve kıskançlıklardan dolayı suçlu olduğumuzu itiraf etmemiz gerekirdi. ama dün yaptıklarımızı bile anımsayabiliyor muyuz? günahımız dağınıklık ise cezamız unutmadır.

9.01.2015

uygarlık

sigmund freud: uygarlığımız içgüdülerin bastırılması temeli üzerine kurulmuştur.

erich fromm: bir yanda çok güzel şeyler yaratırken bir yanda da kendimizi, bu büyük çabaya değer kişiler durumuna getiremedik. bizimki, kardeşlik, sevgi ve mutluluk içinde bir yaşam değil, ruhsal kargaşa ve şaşkınlıktır.

schiller: eğlence emekten, araç amaçtan, çaba mükafatlandırmadan koparılmıştır. bütünün sadece bir tek küçük bölümü içinde sınırlanmış olan insan, kendini sadece bir parça durumuna getirir; yalnızca, kendi çevirdiği çarkın tekdüze uğultusunu duymaktan, kendi varlığının armonisini hiçbir zaman geliştiremez ve kendi yapısındaki insanlığa biçim vereceği yerde sadece mesleğinin, biliminin bir kopyası durumuna gelir.

c.b. chisholm: ağır iş, atalarımızın daima belirtmiş olduğu gibi bir bela olmaktan çıkarılmış, bir erdem durumuna getirilmiştir. çocuklarımız, kendi çocuklarını, bir nevrotik zorunluluk olarak çalışmak zorunda kalmayacak biçimde yetiştirmeye hazırlanmalıdır. çalışma zorunluluğu bir nevrotik belirtidir. bir dayanak noktasıdır. bu tür bir zorunluluk duymak, kişinin çalışması için herhangi belirli bir ihtiyaç olmadığı halde, kendini değerli görmek için yaptığı bir atılımdır.

sigmund freud: şu anda uygar dünyaya yayılmasına göz yumulan muazzam gaddarlığı, zulmü, yalancılığı düşünün. bir avuç koltuk heveslisinin, bir avuç yozlaşmış insanın, peşlerinden gelenler de suçlu olmadıkları takdirde bu kötülüğü salıverebileceklerine gerçekten inanıyor musunuz?

güçler

ursula k. le guin

soylu sözler de insana nasıl mutsuz olacağını öğretebilir. hayatlarımızı üzerine inşa ettiğimiz o sağlam inanç temelini bir kez yerinden kaldırırsan bir şey kalmaz. sadece kelimeler! debdebeli, boş kelimeler. insan sadece kelimelerle yaşayamaz. sadece inanç insana yaşam ve huzur verir.

insan, kahin gözünün gördüğü yere gitmekten kurtulamaz.

insanlar genellikle bir işin nasıl yapıldığını yapandan daha iyi bilirler; bir de yol gösterirler; o yüzden işi yapanın kendi fikrini kendine saklamasında fayda vardır.

ancak ahmaklar talihten fazlasını bildiklerini sanırlar.

savaş tehdidi ve varlığı sıradan meselelere bir gerginlik, bir heyecan ışıltısı katar. belki de erkekler kendilerini önemli hissetmek için savaşa bel bağlıyorlardır; tıpkı politikaya da bel bağladıkları gibi; belki de şiddet ve yıkım ihtimali, normalde küçük gördükleri ev yaşantısına sathi bir çekicilik veriyordur. kendilerini böyle önemli hissetme ihtiyacında olmayan ve bu horgörüyü paylaşmayan kadınlar genellikle savaşın erdem ve gerekliliğini anlayamazlar; ama onlar da bu sathi çekiciliğe kapılabilirler ve cesaretin güzelliğine bayılırlar.

adalet tanrıların elinde; ölümlü eller ise sadece merhamet ve kılıcı tutar.

zemheri gecesinin karanlığında
şafağı arar gözlerimiz
keskin soğuğun kollarında
güneşe hasret yüreğimiz
böyle kör, böyle tutsakken ruhumuz
sesleniriz sana
gel bize ışık ol, ateş ol, hayat ol
hürriyet

efendilerinden daha akıllı olma. pahalıya mal olur.

zihnin ihtiyaç duyduğunu öğrenme ve istediğini düşünme gücünden başka nedir ki hürriyet? insanın bedeni zincirlenmiş bile olsa zihninde filozofların düşünceleri ve şairlerin kelimeleri varsa zincirlerinden kurtulabilir, ulular arasında yürüyebilir.

yalana inanmak, yalan bir hayat yaşamaktır.

insanların nasıl hür olunacağını öğrenmeleri lazım. köle olmak kolaydır. hür bir insan olmak için kafanı kullanman lazım.

aradıkça artan, ruhu güçlendiren üç şey: aşk, öğrenmek, hürriyet.

8.01.2015

yeni bir paradigma

alain touraine

egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

küreselleşme fikri başlı başına, her tür dış etkiden bağımsız, gücü tüm toplum üzerinde etkili uç noktada bir kapitalizmi kurma istenci taşımaktaydı. onca coşkunun ve onca itirazın kaynağı işte bu sınırsız kapitalizm ideolojisidir.

her şey bir ölüm kalım meselesi haline geldiğinde, kamusal müdahaleler sorunları çözmeye yeterli olmaz.

toplumbilim, en büyük başarılarını toplumsal aktörlerin yanılgılarını ortaya koyarak, onlara bir özgürlük görünümünün arkasında saklı birtakım toplumsal düzeneklerin davranışlarımızı belirlediğini göstererek elde etmiştir. toplumsal kökeninizin ne olduğunu söyleyin, eğitim sisteminde ne okuyazağınızı, nasıl okuyacağınızı anlatayım size. mesleğinizi ve gelirinizi söyleyin, her zaman bağlı kalmasanız da ussal siyasal tercihinizin ne olduğunu söyleyeyim size.

modernlik, toplumsal olaylara toplumsal olmayan temeller vermesiyle, toplumun kendi içlerinde toplumsal olmayan birtakım ilkelere ya da değerlere bağımlılığını gerektiriyor olmasıyla tanımlanır.

özne, özgürleştirici bir sözden çok, genellikle özneye somut bir varoluş kazandırmakla birlikte onu, bir tanrı'nın, halkın ya da özgürlüğün ve eşitliğin adına erki ele geçirmiş ve lenin'in 1917 sonundan itibaren yaptığı gibi kişisel özgürlükleri sessizliğe indirgemiş dinsel, siyasal ve toplumsal hareketlerin iyi bilinen örneği doğrultusunda devirmekle tehdit eden düzenli güçlere karşı kendini savaşımlarıyla ortaya koyan bir eylem ve bir bilinçtir.

bütün toplumsal egemenlik biçimleri karşısında en iyi savunmayı, özne fikrine bağlı insan hakları fikri sunar.

toplumsal yaşam, liberal biçiminde ayarsız bir pazara indirgenir. herkes bir ürünü elde etmek için birbirini iter, üstelik bunu iyi bir iş olarak tanımlar. bu genelleşmiş rekabet artık genel çıkara başvurmayan çıkar gruplarını ve loncacıklarını besler.

toplum fikrinin yıkılması bizi bir felaketten ancak özne fikrinin kurulmasına, ne kazancı, ne erki ne de utkuyu arayan, yalnızca her insanın onurlu yaşama hakkını ve layık olduğu saygıyı ortaya koyan bir eylem arayışına götürüyorsa kurtarır.

okul, toplumsal eşitsizlikleri aktarır.

özne, dünyada yaşara ama dünyaya ait değildir. işte bu yüzden özne fikri ırkçılığa karşı alabildiğine güçlü bir silahtır. toplumsal ya da ulusal bir grup kendini mutlak iyiyle, bir tanrıyla, gelecekle ya da ilerlemeyle özdeşleştirdiğinde kendi kendisinin tersini de yaratmaktadır. bir tanrıya inanmak, bir şeytana ya da başka herhangi bir kötülük ilkesine inanmayı da içerir.

ilerleme diye adlandırılabilecek şey, merkez ile çevrenin, buluş ile geleneğin, modernlik ile bir modernleşme yolunda üstlenilen mirasların olası bağdaşımının tanınmasıyla ölçülür.

yeni çözümler ancak, din olsun, dil olsun ya da giyim şekli olsun, birçok kültürün tanınmasında bulunabilir. kültürlerin çoğulculuğu, hareket hızı giderek artan bir dünyada bir gerekliliktir. hiçbir önlem, uluslararası değiş tokuşların hızlı artışıyla bağdaştırılan göçebeliği durduramaz.

patik yap kunduracı

ziya osman saba



patik yap kunduracı, bol bol patik
bebeler için, ilk adımı atacak
çocuklar için, koşacak oynayacak
terzi abla, mini mini elbise dik
yazlık, kışlık, mevsimlik
saçlarına kurdela, bileklerine bilezik
ama şu dünya hali, bin türlü kaza, bela
ama bunca hastalık, gıdasızlık, verem
tabutçu, ölçünü büyük tut, büyük
çocukların öldüğünü istemem

7.01.2015

mülkiyet nedir?

pierre-joseph proudhon

mülkiyet hırsızlıktır.

hakikat şüphededir, en iyi tanım hiçbir şeyi tanımlamayandır.

pierre charon: her haberi düşünmeden benimseyenler, derleyip toplayanlar, her söylentiyi hak belleyenler, bir yenilik rüzgarı ya da çanıyla, havuzun sesine üşüşen sinekler gibi bir araya toplanıverirler.

"düşmana karşı hak aramanın sonu yoktur."

en yanlış yargılar bile daima bazı doğru çıkarımlara yetebilecek oranda bir gerçeklik barındırırlar. 

nasıl ki yolcu, üzerinden geçtiği yolu sahiplenmiyorsa, işçi de ektiği tarlayı sahiplenmez. 

açtığım, ektiğim, üzerine evimi bina ettiğim, beni, ailemi ve sürümü doyuran tarla üzerinde önce ihraz eden [kazanan] vasfıyla, çalışan vasfıyla, bana payımı bahşeden toplumsal sözleşmeye binaen zilyet [hakim] olabilirim. fakat bu vasıflardan hiçbiri bana mutlak mülkiyet hakkı vermez. çünkü ihraz hakkına başvursam, toplum bana "ben senden önce ihraz ettim" diyebilir; tarla üzerindeki emeğimi öne sürsem, "sadece bu şartla zilyet olabilirsin" diyecektir; sözleşmeden bahsedecek olsam, "o sözleşmeler sana sadece kullanma hakkını veriyor" diyecektir.

j.j. rousseau: her gün gördüğümüz şeyi gözlemleyebilmek için enikonu felsefeye dalmak gerekir.

mülkiyet insanı kısırlaştırır, sonra da onu kuru bir odun ve meyvesiz bir ağaç olmakla suçlar.

yanlışların ve suçların yeni yanlışlara ve suçlara yol açması gibi hakikatler de yeni hakikatleri doğururlar.

jeam de rond d'alembert: hayatın sıradan gerçeklerine dikkat çekilmediği sürece insanlar bu gerçeklere karşı duyarsızdır.

boş kayık

osho

hiç kimse olmak dünyadaki en zor, en imkansız, en sıradışı şeydir.

en büyük nezaket her türlü resmiyetten uzaktır. kusursuz davranış endişeden uzaktır. kusursuz bilgelik plansızdır. kusursuz sevgi gösterişsizdir. kusursuz samimiyet sunmaz en ufak güvence.

aydınlanmış bir insanı takip edemezsin; çünkü hiç iz bırakmaz, ayak izleri yoktur. gökyüzündeki bir kuş gibidir, ilerler ama hiçbir iz kalmaz. hiçbir bilge senin onu takip etmeni istemez. daima zikzak çizerek ilerlediği için peşinden gidemezsin. onu takip etmeye çalıştığın takdirde gözden kaçıracaksın.

şöyle dedi bir bilge: "kendinden hoşnut olan önemsiz bir iş yapmıştır. başarı başlangıcıdır başarısızlığın, ün başlangıcıdır gözden düşmenin."

kim kendini başarıdan uzak tutabilir ve ünden, alçalabilir ve kaybolabilir insan yığınlarının ortasında? tao gibi akacaktır o insan, görünmeden, dolaşacaktır yaşamın kendisi gibi isimsiz ve evsiz. basittir o insan, ayrım gözetmeden. dış görünüşe bakılırsa aptalın tekidir. adımları hiçbir iz bırakmaz. güç sahibi değildir. hiçbir başarısı yoktur, şöhret sahibi değildir. kimseyi yargılamadığı için kimse de onu yargılamaz. böyledir kusursuz insan: kayığı boştur.

halk biliminde tilki zihnin, zekanın, mantığın sembolüdür. tilkiler büyük mantıkçılardır.

sözde dindar yalnızca sana kınayıcı bir gözle bakmak için, senin günahkâr olduğunu söyleyebilsin diye dindardır.

gerçekten uyum içinde, içsel dünyada gerçekten zengin olduğunda, gösterişle ilgilenmezsin. para için mücadele etmez ve yoksulluğu erdem haline getirmez. kendi yoluna gider başkalarına bel bağlamadan, ve gurur duymaz kendisiyle yalnız yürüdü diye.

ancak polis hırsızları bulabilir; çünkü birbirlerini anlarlar. polisin bakışıyla hırsızın bakışı farklı değildir. polis hükümetin hizmetindeki hırsızdır. onların kafası, onların düşünce şekli aynıdır, sadece onların efendileri farklıdır. hırsız kendi yararına çalışır, polis devletin hizmetindedir; fakat ikisi de hırsızdır. bu yüzden polisler hırsızları yakalayabilir.

bir hintli bilgeyi hırsız yakalamaya gönderirsen bulamayacaktır; çünkü başkalarını kendisi gibi görecektir.

yaşlı bir adam ölüm döşeğindeymiş, ölüyormuş. oğlunu çağırmış ve "artık ölüyorum, sana sırrımı söylemeliyim. iki şeyi her zaman hatırla: ben bu şekilde başarıya ulaştım. birincisi, bir söz verdiğin takdirde o sözü tut. bedeli ne olursa olsun dürüst ol ve sözünü tut. bu benim kuralım oldu, bu şekilde başarılı oldum. ve ikinci şey, asla hiçbir söz verme!" demiş.

ölüm, ölüm yüzünden değil, sen hiç doğru yaşamadığın için çirkindir. eğer hiç canlı olmadıysan, güzel bir ölümü hak etmemişsindir.

çoğu insan korkak olduğu için erdemlidir.

her şeyden önce bilge bir insan asla tercih yapmaz, tercihsiz yaşar; çünkü sonucun aynı olacağını bilir.

kusursuz insan hayatı eğlence olarak, oyun olarak yaşar. ordular ne yapabilir? bilinçsiz, uykudaki insanlar? uyanmış bir insan hepsine bedeldir.

felsefe hayatın düşmanıdır. bir insanın başına gelebilecek en zararlı şey felsefi açıklamalara saplanıp kalmaktır.

kierkegaard, "konuşmaya başladım, sonra birden bunun faydasız olduğunu fark ettim." der.

ancak küçük zihinler tutarlıdır. zihin ne kadar darsa o kadar tutarlıdır. zihin çok genişse içine her şey girer: ışık oradadır, karanlık oradadır, tanrı oradadır ve şeytan da, bütün ihtişamı içinde.

chuang tzu çok ısrar eder: "uyanık ol ve çok faydalı olma; yoksa insanlar seni sömürür." o zaman seni idare etmeye başlarlar, başın belaya girer. eğer bir şeyler üretebiliyorsan seni hayatın boyunca üretmeye zorlayacaklar. belli bir şeyi yapabiliyorsan, eğer becerikliysen, o zaman boşa harcanmazsın.

başkaları için faydalı olabiliyorsan, o zaman başkaları için yaşamak zorundasın. yararsızsan kimse sana bakmaz, kimse sana dikkat etmez, kimse varlığınla ilgilenmez. tek başına kalırsın. pazar yerinde himalayalar'da yaşıyormuş gibi yaşarsın. o tek başınalıkta büyürsün. bütün enerjin içe döner.

mutlu olduğun zamanlarda asla "mutluluğun amacı nedir?" diye sormadığını hiç fark ettin mi? âşıkken hiç, "bütün bunların ne amacı var?" diye sordun mu? sabah güneşin doğuşunu ve gökyüzünde ok gibi bir kuş sürüsünü gördüğün zaman, "bunun ne amacı var?" diye sordun mu? gece tek başına açan, bütün geceyi rayihasıyla dolduran bir çiçek için "ne amacı var?" diye sordun mu?

ancak bir bilge konuşmaya değerdir. ancak bir bilge dinlemeye değerdir. ancak bir bilge birlikte yaşamaya değerdir.

bilge nedir? boş bir kayık: içinde kelimeler yok, bulutların olmadığı boş bir gökyüzü. ses yok, gürültü yok, kimse deli değil, içeride karmaşa yok, sürekli bir uyum, eşitlik, denge. mevcut değilmiş gibi yaşar. adeta yokmuş gibidir. hareket eder ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz. konuşur ama iç sessizliği oradadır. asla altüst olmaz, kelimeleri kullanır ama o kelimeler yalnızca araçtır. o kelimeler yoluyla sana kelimelerin ötesinde bir şey gönderir. eğer sen kelimeleri yakalar ve tutarsan kaçıracaksın.

adolf hitler kavgam'da şöyle der: "hakikatle yalan arasında tek bir fark biliyorum: bir yalan pek çok kez tekrarlandığında hakikat olur."

ancak eziyet ve yıkım yoluyla bir insan nesneye dönüştürülebilir.

yoksul biri zengin olduğunda bütün geçmişini temizlemeye başlar ki bir zamanlar yoksul olduğunu kimse bilmesin. bir zamanlar fakir olduğunu gösteren bütün tanıdıkları bırakır. akrabalarını görmek istemez, geçmişinin hatırlatılmasından hoşlanmaz. geçmişi tamamen bırakır.

öfkelendiğin zamanlar varlığında sızıntılar olur. arzu ettiğin zamanlar varlığında delikler vardır. kıskandığın, nefretle, cinsellikle dolduğun zamanlar bir enerji sütunu değilsindir.

bu nedenle buddha'lar bize arzusuzluğu öğretti; çünkü arzusuz olduğun zaman enerji dışarı doğru hareket etmez, içe doğru hareket eder. içsel bir döngü olur; bir elektrik alanı, biyoelektrik bir alan olur.

alkol seni toplumdan ayırır. bu yüzden toplum alkole daima karşıdır, hükümet alkole daima karşıdır, üniversiteler alkole daima karşıdır, bütün ahlakçılar daima alkole karşıdır; çünkü alkol tehlikelidir. sana toplumun dışına dair bir işaret verir. bu nedenle amerika'da ve batılı ülkelerde uyuşturuculara karşı bunca propaganda var.

planlama delisiyiz. hayatı planlarız, ölümü planlarız ve planlama yoluyla kendiliğindenlik yok edilir, güzellik yok edilir, bütün coşku yok edilir.

şimdiye kadar senin ilişkilerinden hiç iman, hiç güven, hiç sevgi, hiç mutluluk meydana gelmedi. ölüm geldiğinde nasıl yas tutabilirsin? senin yasın sahte olacak. eğer yaşamın sahteyse ölümün de sahte olacak. ve bir tek senin sahte olduğunu sanma! etrafta seninle ilişkisi olan herkes sahte. öyle sahte bir dünyada yaşıyoruz ki, devam edebilmemiz son derece şaşırtıcı.

bakır atlı

puşkin


işte bu, yazgısı senin oğullarının
ey roma, ey çınlayan küre
sevginin şarkıcısı, şarkıcısı tanrıların
söyle sen bana, nedir şan
sin uğultusu, övgü sadası mı
isli bir gölgeliğin altında yoksa
yabanıl bir çingenenin anlatısı mı

o zaman yaşlı adam yaklaşıp dedi
"terk et bizleri sen, mağrur kişi
bizler ilkeliz, yok yasalarımız
sen ilkel baht için doğmamışsın
sen kendine özgürlük diliyorsun yalnız
bize dehşet verir düşünüşün senin
biz korkağız ve iyi ruhumuz
sen kötü ve cesursun -terk et bizleri
elveda, esenlikler seninle olsun."

büyülü gücüyle terennümün
dumanlı belleğimde benim
böyle canlanıyor görünümü
bazı aydın, bazı kederli günlerin

irkildi. durulanıverdi
ürkünç, derininde düşünceler
taşkınların köpürdüğü, öfkeyle başkaldıran
yırtıcı dalgaların çevresinde
yığıldığı o yeri bir anda tanıdı
aslanları, o meydanı ve meydanda
karanlığın içinde bakırdan başıyla
kımıltısız yükselip duranı
onu, işte o uğursuz iradesiyle
denizin dibinde kent kurulanı
korkunç o, karanlığının alaca ağılında
nasıl bir düşünce toplanmış o alında
ne kadar gizli güç onda barınır

6.01.2015

çılgın nar ağacı

odisseus elitis



en yorgun nehir bile
dolanıp bir yerde ulaşır denize

ölümün kapısındaki pusu
yazgının eteğine işlenmiş karışık desenlerde
yok olup giden düşünce gibi

ben bugün o dünkü ben değilim
bana duymayı öğretti rüzgargülleri
geceleri eritip tersyüz ediyorum sevinçleri
bir güvercinliği açıp unutuş saçıyorum
ve çıkıp gidiyorum arka kapısından göğün
hiçbir şey söylemeden bakışlarımla
saçlarına karanfil gizleyen
bir çocuk gibi

hayatı anlatan biziz elinden tutup
onun gözlerine bakarız
o da karşılık verir bakışlarımıza
bu bizim başımızı döndüren mıknatıssa, bunu biliriz
bize acı veren şey kötüyse, bunu duymuşuzdur
hayatı anlatan biziz, yürür gideriz
ve veda ederiz hayatın göçebe kuşlarına

çektiklerimiz çekmemiz gerektiği gibidir
ve bu düzen değiştirilmeyecektir

ah nerdesin şimdi benim talihsiz ışık ağacım benim
ışık ağacım nerdesin diye kekeledim kendi kendime
ve koştum sen şimdi gereklisin bana artık adımı
bile yitirdiğim şu anda

artık kimsenin bülbüllerin yasını tutmadığı
herkesin şiirler yazdığı şu anda
bilmediğim bir şey parlıyor içimde
gene de parlıyor

pas çekirdeği

murathan mungan


nicedir paslanmış bir suskunluk gıcırdıyor aramızda
yetersizliğin kemirdiği sokaklara
dağılan öteki yüzümüzle
bazı acılar gibi sıradan
gönderilmemiş pullar gibi kendi halinde
katlanıp ve karışıp giden
gündeliğin tanıdık gürültüsüne
gün günden yoksullaşan sesiyle
ağırlaşarak uzaklaşan ve seyrelen ellerimiz
iğreti bir kravat durmadan iğreti
bir türlü yerleşemez kendi desenine
sanki baştan başlansa her şey kendi izinden paslanacak
birbirine benzedikçe eksilen bütün hayatlar gibi
sıkıntının büyüyen çekirdeği
böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan
cesaret ya da gidebilmek bilgisi

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

4.01.2015

ömer seyfettin

aka gündüz

ömer bir gün cavit paşa'nın emriyle bir tahrirat yazarak ona getirmiş. paşa şöyle bir göz gezdirince:

"ömer efendi, dahi kelimesi noktalı olacaktır, unutmuşsunuz." demiş.

ömer de diretmiş: "hayır efendim, dahi noktasızdır."

paşa: "bilginize inanırım ömer efendi; ama bir kere de lügat-ı naci'ye bakınız."

ömer ısrar ediyor; sonunda lügate bakıyorlar ki paşa haklı. mahcubiyetinden bir hastalık icat edip 15 gün kadar dışarı çıkmıyor, hastaymış gibi yatıyor. nihayet paşa, onun oturduğu odayı ziyaret ediyor da: 

"oğlum ömer efendi, insan dahi'nin noktası için 15 günden fazla hasta yatamaz." diyor.

bunalımdan yaşama kültürü

nermi uygur

yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere; dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

eylemsizlik ile aydınlık eksikliği üstüne binince, çekilmez oluyor kararsızlığın yükü.

insan her şeyini yitirse de anılarının efendisidir.

gerçek erin halini yolda can veren bilir (yunus emre)

öznel dünyaların pek bir anlamı yok aslında, gelir geçer onlar; kalıcı olan nesnel olandır.

korku, insanı içten dıştan kuşattı mı, üstüne yürümeli hep başka yönden. korkuyla savaşmayan, insanı insan kılan pek çok güzel şeyden habersizdir.

aldığın her soluğun değerini bil
ot değilsin ki kesildikçe bitesin (hayyam)

insan insandır; gözünde büyütürsün, küçücüktür; küçücük sanırsın, öyle şeyler yapar ki büyür de büyür, ne akla ne gönle sığdırabilirsin.

vücudunu yeniden bulmayan, kendine yeni bir dünya kuramaz.

olası şey değil vücudun bilgeliğini kavramak.

büyük ölüm, herkesin içinde bulunan
işte o meyve, her şey onun çevresinde döner (rilke)

bunalımdan sonra her kendine geliş, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçmektir.

zamanı varken, insan-toplum-kültür evreninde bazı önemli yönelişlere girişmeyen; özellikle de, başkalarının gözünü açmak için olanca varlığıyla çabalamayan, yediği vurgundan uyanmış sayılmaz.

bir ağaçtır bu alem
meyvesi olmuş adem
maksud olan meyvedir
sanma ki ağaç ola (gaybi sunullah)

samuel johnson: cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

çıkar gütmekle bağdaşmaz iyi yönetim.

ne tatlı fırtınalı denizde dalgalar yükselirken
karadan bakıp başkasının çırpınışını izlemek (lucretius)

"değişmezliği bilen her şeyi bilir."

voltaire: birkaç sinek ısırığı, yılgınlık bilmeyen atı koşusundan alıkoymaz.

"ölüm karşısında şaşırmaz bilge
her an hazırdır ölüp gitmeye"

dostoyevski: tanrı olmasaydı onu yaratmak gerekecekti.

çin müziği

mina urgan

eskiden "allame-i cihan" denilen türden bir hoca varmış. hem her şeyi bilirmiş hem de bildikleri her zaman doğruymuş. bu yüzden de, hangi konu açılırsa açılsın, herkes susup onu dinlemek zorunda kalırmış. bu duruma fena halde içerleyen öteki hocalar, adama bir oyun oynamaya karar vermişler. aralarında toplanmışlar ve bir uzman grubu tarafından çin üstüne yeni yayımlanan bir kitaptan yararlanarak çin müziği konusunu okuyup ezberlemişler.

bilgisiyle sinirlerini bozan arkadaşlarıyla bir araya gelince, biri çin demiş, öteki müzik demiş ve çin müziği konusunda ezberlediklerinin hepsini anlatmışlar. allame-i cihanın, ömründe ilk kez ağzını açmadan onları dinlemesine pek sevinmişler. gelgelelim, sevinçleri uzun sürmemiş. çünkü onlar susunca adam, "beyler" demiş, "çin müziği üstüne, imzasız olarak o kitaba gönderdiğim yazıyı dikkatle okuduğunuzu anladım; çok da memnun oldum. ne var ki, kitap basıldığı sırada bu konuda bilgim sınırlıydı. sonraları incelemelerimi derinleştirdim ve kitabın ikinci baskısına şunları eklemeye karar verdim."

allame-i cihan bu açıklamayı yaptıktan sonra, çin müziği üstüne yeni öğrendiklerini aktarmış ve herkes susup onu bir saat kadar gene dinlemek zorunda kalmış.

bisiklete binen yeni evli kadın

baki ayhan t.


sabah şarkısını arı kovanından süzmüş
nergisler su sızdırıyor hayat duvarlarından
gün başladı başlayacak

bırakmış kendini yokuş aşağı
süzülmüş fısıltılar eşliğinde
başının üstünde kelebek sürüsü

bir yere doğru koşuyor kuşlar
güneş parçaları dökülüyor eteklere
dere ikiye bölünüyor
aşk içinde

unutmuş dünyayı ve zamanı
kendine dönüyor bisiklet devri
arıların fısıltısı kuşların çığlığıyla
anlatıyor geçişini

uzaktan uzağa kusursuz rüzgar
konuşuyor
bir genç kız çırılçıplak soyunduysa
söyleyecek sözü kalmamıştır demişti balzac
yeni evli bir kadın bisiklete binerse
yararak ilerlerse sisleri ve sabahı
böyle olmuştur ancak

3.01.2015

deli kızın türküsü

gülten akın


sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

elimi uzatsam tutamasam
olanca sevgimi yalnızlığımı
düşünsem hayır düşünmesem
senin hiç haberin olmasa
senin hiç haberin olmaz ki
başlar biter kendi kendine o türkü

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

insan

robert musil

okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

insanların birlikte yaşayışları öylesine yaygınlaşıp yoğunlaşmış ve ilişkiler de öylesine birbirine karışmıştır ki, artık hiçbir göz, hiçbir irade büyükçe mesafelere uzanamamaktadır ve her insan kendi en dar işlev çevresinin dışında başkalarının vesayetine muhtaçtır; kapıkulu zihniyeti hiçbir zaman şimdi, yani her şeyin kendi elinde olduğu zamanki kadar kısıtlı olmamıştır. birey, istesin ya da istemesin, ses çıkartmamak zorundadır ve eylemsizdir.

insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla kişi olurlardı. eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi. bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşma o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terk edilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler..

bu cehennemin en derin noktasında, artık bireyin bilincine varamadığı bir biçimde ve bir koninin sivrisi gibi, idealizmin aczinin şeytani bir tutumla görmezlikten gelinmesi yatmaktadır; bu tutum, zamanımızda yalnızca yozlaşmış insanın değil; fakat en güçlü insanın da bir özelliğidir.

hakiki insan sadece eylemde bulunan insandır. içimizde bunun dışında bulunan, asla hakiki diye bilinemez, asla yeterince belirgin biçimde algılanamaz.

2.01.2015

barbarları beklerken

müge gürsoy sökmen / başak ertür

hugh of saint victor: memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.

giambattista vico: üretileni ve sözel üretimin bir insan için anlamının ne olduğunu ancak onu yeniden üreterek bilebiliriz.

fawwaz traboulsi: komplo teorileri tarafsız değildir. genellikle egemen toplumsal ve politik güçlerin maddi çıkarlarını ve sınıfsal konumlarını yansıtır; çoğu zaman da sömürgeci ve emperyalist güçlerin eline oynar. birçoğu avrupa ve amerika aşırı sağının entelektüel cephaneliğinden ithal edilir.

edward said: eleştirilmesi gereken en önemli şey, entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklardır. fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref payesi, büyük bir ödül; hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir. entelektüeli bu zihin alışkanlıklarından daha fazla çürüten hiçbir şey yoktur.

edward said: sanat, gerçeklik uğruna haklarından feragat etmediğinde geç dönem üslubu ortaya çıkar.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

jacques ranciere: başka adı olmayan öteki, artık salt bir nefret ve ret nesnesi haline gelir. o zaman sorun sadece "siyasal bir sorun"la yüzleşmek değildir; sorun siyaseti yeniden icat etmektir.

edward said: yapılacak ilk müdahalelerden biri, öznel ve güçsüz olduğu varsayılan edebiyat alanından çıkıp şimdilerde gazetecilik ve enformasyon üretiminin işgal ettiği, temsil kullandığı halde nesnel ve güçlü olduğu varsayılan paralel alanlara geçmektir. 

ahmed qurie: düşmanı tarafından tanınmayı büyük bir başarı olarak değerlendirmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliklerinden biridir.

edward said: özne ve nesnenin baskısı altında, oransızlık ve yerinden etme, uzlaşmadan daha iyidir; aklı başında bir sürgün; çapaçul, gözü yaşlı bir geri dönüşten daha iyidir; ayrılık mantığı, yumuşakbaşlı ahmakların birliğinden daha iyidir.

"arapların olduğu yerde petrol vardır."

bernard lewis: aydınlanmaya hevesli olan; ancak ne zaman batılı dilleri öğrenmeye kalkışsa bu dillerde kendi isminin bir hakaret olduğunu keşfeden türkün hüsranı ve yılgınlığıyla duygudaşlık kurmamak zordur.

kötülük

marquis de sade

kötülüğün tadına varmak en müthiş duygulardan biridir.

örneğin vespasian'ın iyi bir ruhu vardı ve neron ise tam bir şeytandı. bu her ikisinin de hisleri olduğunu göstermektedir. onları ayıran şey, ruhlarının farklı yönlerde hassasiyet göstermesidir. neron vespasian'a göre çok daha heyecan vericidir. çünkü onun yaptığı her şey insanları heyecanlandır-maya, ilgilerini çekmeye yeterli olmuştur. neron da bu sebeple her zaman mutlu bir adam olmuştur; çünkü acımasız olan güçlü olan demektir; güçlü olanın da etrafı daha kalabalık, etkisi daha yüksektir. iyilik ve erdem için çalışanlar acı çekmeye mahkumdurlar ama vahşi ve acımasız olanlar şeytanın gücü ile onurlandırılırlar.

soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetler, can sıkıcı iyiliklerden kuşkusuz çok daha iyidir.

dünyadaki en mutlu insan hiç tanınmayan, iğrenç, katil ve sık sık adam öldüren, kötülük yapan, her gün suçlarını ikiye katlayan ve kendini bu yönde geliştirendir.

1.01.2015

doğum

erica jong

doğum sürecinde bir kadının geçirdiği başkalaşımlar, solgun aydedenin evreleri kadar çoktur. önce hamileliğin birinci evresi gelir. o evrede insan, içindeki bebeği yok etmek ister. onun varlığı, vücudunun merkezinde bir işgal, bir istila hissi verir. ikinci evrede, insan kendi içinde yeni bir hayatın ilk kıpırtılarını hissetmeye başladığı zaman, bunun ilk baştaki evreden çok farklı olduğunu görür. üçüncü evrede çocuk biraz daha büyür; insanın içine, kımıldayan, gıdıklayan, yalayan bir köpek yavrusu gibi duygular verir. dördüncü evrede, boyu küçük bir kavun kadar olur, insanı saatte dört kere idrar etmeye yollar ve siz yatar yatmaz onun uyanacağı tutar. beşinci evrede çocuk gerçek bir yük haline gelir. kalbin altındaki ağırlığı kurşundan beter olur. ama ne gariptir ki o evrede daha da çok sevilir. çünkü anneye artık bir hayalden çok bir gerçek gibi gelmeye başlar ve ağırlığına dayanmak kolay olur. altıncı evrede anne, doğum yatağında ölme korkusuna kapılır. geceleri canavarlı, ejderhalı rüyalar görürken, gündüzleri de doğumla ilgili kabuslar kurup durur. yedinci evrede hamilelik, yazın en uzun günü gibi uzamaya başlar. anne, bir zamanlar incecik bir insan olduğunu unutur; bir daha tekrar ince olabileceğine bile inanmaz. her adım, sokak ortasına işememe gayretiyle birleşip bir zorluk haline gelir. her hareket acı verir, her gece uykusuz geçer. uykusunda ne tarafa dönerse dönsün, çocuk ya ciğerine tekme atar ya kemikli kafasını bağırsaklarına yaslar. sekizinci evre, inanılmaz bir sabırsızlık ve bezginlik getirir. anne, çocuğun hiçbir zaman doğamayacağına inanmaya başlar; bundan da memnun olur. çünkü o zaman doğum yatağında ölme korkusu ortadan kalkar; yalnızca sonsuzluğa kadar hamileliğe tahammül etmek kalır. dokuzuncu evrede anne, ölmekten o kadar çok korkar ki, önceki korkuları bununla karşılaştırılamaz bile. onuncu evrede sular yarılır, acılar başlar. önce yavaş yavaş, sonra sarsıcı biçimde. anne artık elinde seçme şansı olmadığını bilir. ya doğuracak ya çatlayacak. geriye dönemez, başka bir yola sapamaz. kendisi de bebeği gibi hayat dansına doğru itilir. döne döne, yuvarlana yuvarlana, inleye inleye, kıvrana kıvrana. ölecek mi, yoksa yaşayacak mı, bilemez. ama sonunda acılar artıp öyle bir düzeye gelir ki, aldırmaz bile!