10.03.2013

güzeldin

hasan hüseyin korkmazgil


güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

berlin-alexander meydanı

alfred döblin

hiç kimse vermez, elinde olandan fazlasını.

iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılatıcı kölelikten başka bir şey değildir.

deniz kıyısında öpen, dans eden dalgaları dinleyen biri, dünyada en güzel şeyin ne olduğunu bilir. çünkü o aşk ile yarenlik etmiştir.

nedir insan, nedir yaşam? büyük schillerimiz ne demişti bir zamanlar: "en iyi, kalite değildir." ve ben de derim ki: "kümeste tavukların inip çıktığı merdivendir yaşam. pislik dolu."

yürümek isteyen, bir çift ayakkabı satın alır.

istediği kadar anlatsın, istediği kadar güzel konuşmayı becersin. kızlar her yerde hep aynıdır. değişmezler.

hayatta bir hedefe varmak için bir şeyleri göze almak gerekiyor.

genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.

güzel ışınlar, beyaz ve güçlü caddeleri doldurur, odalarda renkleri canlandırır, insan yüzlerine can verir. hatlara dokunmak huzur getirir, hele renkleri görmek mutluluğu. kişi sevinir, kişi yaşar. seviniriz. nisan ayında biraz ısınan havalara, açmaya başlayan çiçeklere. sanırım birer sıfır değiliz biz insanlar. böyle düşünmek bir hata.

kazanç, malın alınışındadır.

sen doğ, güneş, korkutmuyorsun bizi. yüz binlerce kilometreden bize ne, çağın da, iriliğin de korkutmuyor bizi. sıcak güneş, sen doğ. güzel ışınlar, gelin siz. güneş, sen mutluluksun biz insanlar için.

her şeyin zamanı gelir, herkesin zamanı gelir.

solucanlar ne kadar toprak yerlerse yesinler, yediklerini yine arkalarından çıkarırlar, sonra yenisini yemeye başlarlar. bu hep böyle devam eder. mideleri bugün tıka basa dolsa, ertesi gün yeni baştan açarlar ağızlarını. insan da yangın gibidir. yanarsa yer çevresini, bitirir. yiyemedi mi, söner, sönmek zorunda kalır.

insan kendini o kadar çok önemsememeli. başkalarının söylediğine de kulak vermeli.

bilir misin özlem nedir? insanın yüreği nasıl yanar özlemle? çevrende her şey buz gibidir. bomboştur.

akıllı insanlar vardır, az akıllı insanlar da vardır.

savaş hiç sona ermiyor, insan yaşadığı sürece. önemli olan ayakta kalmayı becerebilmek.

insan bir şeyi doğru dürüst öğrenmeli.

birçok uğursuzluğun nedeni insanın tek başına yürümek istemesidir. insanlar bir araya geldi mi çok şey değişir. alışmalı başkalarının söylediğini dinlemeye; çünkü onların söylediği benim yararıma olabilir, beni ilgilendirebilir. anlar insan o zaman kim olduğunu, ne yapacağını.

42 gün

gülten akın


zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur

ben değil sofraya ölüm oturdu
peynir yedi beni, zeytin yedi beni
ekmeğe uzandım, ellerim düştü
elmadan gözlerim yandı, kör kaldım
su değil su değil sel aldı beni
ben değil sofraya ölüm oturdu

gülerken yüzün
dem çeken ir güvercinin sesini
için için büyüyen çimenleri
baharda lunaparkı bayram yerini
ve alışkanlıklar dışında her şeyi

benim de kollarım bağlı senin kelepçenle
sağ elim tutmuyor tutmuyor
yitirdim büyümü, şiirlerim uçtu
solum yetmiyor

kardeş benim ölüp ölüp dirildiğimi
şimdi dıştala sen umursama
bugün benim başımdaki ağrı
yarın senin de başında

yırttı yüzlerce dizesini
çekti duyulan şiirlerinden adını
sildi şiire dönüşen sözleri
yüreğinden

kendi bedenine tutkunlar ey
kendi aydınlığını sevenler ey
yorgan gibi bürünüp geceyi
kendi sıcağında uyuyanlar
bu nedir bu nedir, bir gencecik ozan
yazdı ama size değsin istemedi
sizi değmez gördüğündendir
reddetti güzelim şiirlerini
sizi reddetti

"görüldü" kimi özlediğimiz
neyi sevdiğimiz, istediğimiz "görüldü"
öfkeliysek hangi dağlara vurup
kederliysek hangi suları izlediğimiz
"görüldü"
selamımız ve dikenlerimiz

içimizde, derinde
derin denizlerin yaslı göllerin dibinde
bir umumuz vardır sileriz
parlatırız gece gece
damgasız işaretsiz

aynı dille konuşuyor
aynı dili konuşmuyoruz

küllü közler gibi için için yandığımız
usulca yandığımız
kime sitemdir
bağrımızda yıkılası dünyaya
yetecek ateşi beslediğimizi
kim bilir kim bilebilir

çatılmış darağaçları
gelip durmuş kapımıza ölüm
ses ver sesimize bir ufacık ses
susarsan
ya ölüsün ya ölümle bir

9.03.2013

boğazın suları çekildiği zaman

orhan pamuk

"hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç." (ibn-i zerhani)

boğaz'ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? sanmıyorum. bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. ben haberi bir fransız jeoloji dergisinde okudum.

karadeniz ısınıyor, akdeniz soğuyormuş. bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da cebelitarık, çanakkale ve istanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesinin karaya oturduğunu söyleyerek sordu: başbakanımız bu konuyla ilgilenmiyor mu hiç?

bilmiyorum. bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar 'boğaz' dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçak gönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. kız kulesi'nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden 'boğaziçi" denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden.. bu kıyametimsi kargaşanın içinde şirketi hayriye'den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş amerikan transatlantikleriyle yosunlu ion sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran kelt ve likyalı iskeletleri olacak. midyeyle kaplı bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün istanbul'un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. biliyorum ve uyarıyorum: o gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek.

bir zamanlar, boğaz'ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve tabanca tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan istanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. baloncu ve kağıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil, meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp boğaz'ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. işte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir cadillac'ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

kara cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki istanbul resmine hayran olduğum bir beyoğlu haydutunun ("gangster" demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. arabanın istanbul'da birer eşi o zamanların demiryolu zengini dağdelen ile tütün kralı maruf'ta vardı. son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikaye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi akıntı burnu'ndan cadillac'ıyla birlikte boğaz'ın karanlık sularına uçmuştu. dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa bir süre sonra unuttukları cadillac'ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

orada, eskiden 'boğaz' denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deme kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuvarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.

eskiden 'sahil yolu' denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarını ve asalarına sarılı ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. tophane rıhtımından çanakkale'ye asker gönderen gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken ingiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskobundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış ingiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda çin porselenleriyle akşam çayını artık liverpool tezgahlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. karanlığın içinde, daha ötede kayzer wilhelm'e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. yağmalanmış bir ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık. gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki; ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran kara cadillac'ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan kara cadillac'a ağır ağır, korkuyla, yanıbaşındaki haçlı muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. cadillac'ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama, baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. o zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

gece yarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

o zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

bir çöküşün öyküsü

stefan zweig 

heveslerinde hiçbir zaman sebat gösterememiş biriydi. her zaman tek bildiği, ne hissettiğiydi.

kadın, herhangi birinin özlemini çekiyordu, tıpkı gün ışıyana kadar soğuktan titreyerek sarınacağı bir palto gibi özlüyordu onu.

sırf insanların yokluğunu çektiği için kendini ölümün kollarına bırakmıştı aslında, ufacık bir komediyle kandırılabilen bu kıt akıllı sersem insanların.

yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.

"siz ki güzelliğin sahibisiniz
kibirli ve işveli olmaksızın
ve sonsuz canlılığın
boşboğazlıktan hiç nasibini almaksızın
tanrıların doğuştan bunca zeka bahşettiği siz
hakkaniyetli, iyiliksever bir ruh
önemli meselelerde aklı başında
değersiz şeylerde de cezbedici"
(voltaire)

8.03.2013

önemsiz bir adamın günlüğü

george grossmith / weedon grossmith

dilencilerin seçme şansı yoktur.

"neden günlüğümü yayımlamayacakmışım ki? her tür yayın organında daha evvel adlarını dahi duymadığım insanların hatıralarının basıldığını gördüm; sırf "önemli bir adam" olmadığım için benim günlüğüm neden ilginç olmayacakmış, doğrusu bunu kesinlikle anlayamıyorum. tek pişmanlığım, defter tutmaya gençliğimde başlamamış olmamdır." (charles pooter)

eski günlerin hızlı beygirinin şimdi ihtiyar bir katıra dönüşmüş olduğu anlaşılıyor.

17 nisan. geçen pazar günü yaşananlar hakkında gowing'le cummings'e kısa, nazik bir mektup yazmayı, kendilerini bay stillbrook'la ilgili olarak uyarmayı düşündüm. sonra, bu mevzu üzerine yeniden düşündüğümde kararımı değiştirdim, yazdığım mektubu yırtıp attım, mektup yazmamayı, onun yerine kendileriyle sakin sakin konuşmayı kararlaştırdım. cummings'ten mektup geldi: gowing'le birlikte, pazar günü eve dönerken takındığım tuhaf tavırlarımı (benim tavırlarımdan bahsediliyor, dikkatinizi çekerim) açıklamamı beklemekteymişler. şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. nihayetinde şöyle bir mektup kaleme aldım: "asıl mağdurun kendim olduğunu düşünmekteydim. mağdur olduğunuzu düşündüğünüz için sizi affettiğime göre, şimdi sizin de beni bağışlamanız gerekiyor." bunu kelimesi kelimesine günlüğüme geçirdim; çünkü az önce aktardığım cümlenin hayatım boyunca yazmış olduğum en mükemmel, en derin cümlelerden biri olduğu görüşündeyim. mektubu postaladım; ancak içten içe, aslında hakarete uğrayıp üstüne bir de bu hakaret için özür diliyor olduğumu biliyordum.

kaba kuvvet, çocuğun karakterini berbat eden bir illettir.

carrie benim hakiki bir filozof olduğumu söyledi; ancak lupin alaycı bir edayla şöyle dedi: "babalık, daha büyük boy bir deftere yazmış olsan senin günlüğünü bizim bakkala iyi bir fiyata satabilirdik; kendisinin paket kağıdına ihtiyacı oluyor."

ihtiyar atla genç at aynı arabayı çekemezler.

16 ağustos. lupin, yeni hasır şapkamı redingotumun üzerine giydiğim için geçit alayı boyunca benimle yürümeyi reddetti. oğluma neler oldu böyle, hiç bilemiyorum.

7.03.2013

house m.d.

başımız dik yaşayabiliriz ama ölemeyiz.

insanlar, en az çabayla en yüksek kazancı sağlayacakları yolları seçerler.

dışarı çıkarsam, bana burnu akan bir çocuk gönderecekler. burunla 30 saniye, endişeli annesiyle 25 dakika uğraşacağım ve çocuğunda menenjit veya tümör olmadığına ikna olana kadar da gitmeyecek.

babaların %30'u başkasının çocuğunu büyüttüklerinin farkına varmazlar.

acı insana aptalca şeyler yaptırır.

tanrının deneme yanılma yöntemiyle çalıştığını sanmıyorum. tanrının hataları gayet iyi kaydedilmiştir. her şeyi ilk seferinde doğru yapmış olsaydı sadece bir kez felaket olurdu, tufanlar olmazdı.

bütün ergenler farklı hissederler.

albert einstein: tesadüf, tanrı'nın tanımsız kalma yöntemidir.

işler ne kadar zorlaşsa da intihar etmek hiçbir zaman çözüm değildir.

bir ucube dünyaya getirmeniz, ona öyle davranmanızın iyi bir fikir olduğu anlamına gelmez.

önemli şeyleri halka yayan kişiler, kendileri önemli şeyler yapamayanlardır.

çatışmalar yaratıcılığı doğurur.

zihin bir kas gibidir; çalıştırmazsan başka her şey gibi zayıflar.

6.03.2013

zamanımızın bir kahramanı

mihail lermontov

bazı insanların alınyazılarında inanılmaz serüvenler yazılıdır.

kadınlar ancak tanımadıklarına aşık olurlar.

insan kurşunların vızıldamasına bile, yani kalbinin çarpıntısını gizlemeye bile alışabilir.

öyle insanlar vardır ki onların dedikleri kabul edilir.

insan bir şeyin üstünde çok kafa yorsa, bir de bakar ki, hayat uğrunda tasalanmaya değmiyor.

olağanüstü başlayan olaylar olağanüstü biter.

ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım; en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü; ün de talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor.

yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değildir; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor.

eski dostlarını unutanlardan adama hayır gelmez.

biz, anladığımız hemen her şeyi bağışlarız.

insanın görünüşüyle ruhu arasında garip bağlar olduğunu fark etmişimdir; sanki bir kolun yok oluşuyla birlikte ruh da bir duygusunu kaybeder.

şarkıların olduğu yerde mutluluk da vardır.

bir yerde iyi yoksa o yerde kötü bulunur; iyi ile kötünün arası pek öyle uzak değildir.

insan sevinçlerini unutur da acılarını asla unutmaz.

ben insanları küçümsememek için nefret ederim onlardan; yoksa hayat çok iğrenç bir komedi olurdu.

platonik aşk, aşkların en tatsızıdır.

pişmanlık duyan bir suçluyu geri çevirmemeli; çünkü bir kere de umutsuzluk yüzünden eskisinden iki kat daha suçlu hale gelebilir.

bazıları umutsuzluklarında bile gülünçtürler.

ani bir ölüm beklemek de aslında gerçek bir hastalık değil midir?

kader diye bir şey varsa, neden özgür bir irade ve akıl verilmiş bize, neden hareketlerimizin hesabını vermek zorundayız?

aşk da, ateş gibi, yalımı tükenince biter.

5.03.2013

toplu şiirler *

ilhan berk



bazı şeyler yaşadıklarımızı aşmadıkça
bilinmiyor

adlandırmak ölümdür

anımsa, anımsamak için vardır bu dünya
zamana bizden bir ses gelir düşer

akşamın ağzı yaprak doludur

sözcükleri hep karıştırdım. hep kendini anlatır sözcükler. gök, geç kaldığından söz açar. su, yataylığından. sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. ağaçlara baktımdı seni öpmeden. gördün mü gördüğünü ağaçların? böyle konuşuruz konuşunca. bahçeden bahçeye geçer çocukluk. ölüdür anlatının alanına giren. geçelim onu. dünya döndüğünü bilmez. tin habersiz dolaşır. güneş, adını unutur batarken.

ben ki yatağından tedirgin bir suyum
besbelli ki aşka ve ölüme çalışıyorum

eğretilemeler şiirin kral yoludur

nerde olursan ol orayı anlatır bana
güzel
gövdenin durgun, derin ırmağı

çocuktum
çocukluk donuk bir göçebeliktir

gerçek, benzetmelerde yatar
hiçbir şey bundan kurtulamaz

benzetmelerin sonu, dünyanın sonudur

kimse yaşamamıştır
yaşadığını sözcüklerin

ey bellek, senden kurtuluş yok

iki gözü iki çeşmedir serseriler için istanbul
dört yanında allah'a söve söve yaşanır

insan sevmemek allah'a mahsustur

bir başına yaşamak, yaşamak değildir
bilsek nehirler bizden habersiz yaşarlar
bilsinler ki hiç yaşamamışlardır

ben size diyorum ki
dünyada sabahlar görülecek şeydir

ama bu dünya böyle gitmez
zulümle yapılan çabuk yıkılır

gök! bu öpüşümün yaptığı kıyı ordan o kral mezarlarından sesleniyorum
her gece teb'de o ihtiyar denizlerde hala bir şeydir uyanır esmerliğimden
her gün yalnızlığımdır büyüyen sana doğru elleri gibi çocukların sevmekten
öyle mutluyum ki mutsuzluğumda karanlığıma çılgınca daha bir uzanıyorum

hiçbir şey daha güç değil seni sevmekten

* "eşik" ve "akşama doğru" ile birlikte.

4.03.2013

bir burjuvanın itirafları

sandor marai

yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.

yaratıcının işi bedava değildir; yaratıcılığın şartı olan çile de bedava değildir; mutsuzluğu da bedavaya vermezler. yazarlık işi, niteliği ne olursa olsun, yüreği, sinirleri ve aklı, sıradan yaşam algısından daha kavurucu ısıda tutmayı gerektirir. pazarlık yoktur; "değer mi" diye de sorulmaz. insan, başkalarının "misyon" adını verdikleri, hoş simgelerle etiketledikleri saplantılarıyla pazarlık yapamaz. "mutlu" insan yaratamaz; mutlu insan sadece mutludur, o kadar.

çeviri özel bir ustalıktır ve iki sanatçı ister: çevirmen her zaman yitik bir yazardır; tıpkı fotoğrafçının kayıp bir ressam oluşu gibi.

zaman büyük bir duyarsızlaştırıcıdır; bazen yaralar tümüyle iyileşmiş gibi görünür ama çok sonraları, 15-20 yıl sonra şaşırtıcı biçimde "nedensiz yere" kanar ve katlanılmaz derecede ağrır; sonra yine uyuşur.

insan bir kere loş ışıkta yaşamaya alışınca, sis bir gün dağılsa da aydınlık çok işe yaramaz artık. insan niçin bir gün bir "neden" olmadan çekip gider; iyi, güvenli aileden, bu sıcak yuvadan, vıcık vıcık ve tatlı gizemden, ana rahminden başlayan ve sonra da sadık kalanları koruyan ve gizleyen aidiyet duygusundan ayrılır? aileden başlayarak, "sınıfa", devlete doğru genişleyen bu diğer daha büyük ailede kalmak varken..

güçlü bağlarımız olan insanları, ölümlerinde tam olarak anlarız.

insanın ölümcül bir doğallıkla üzerine çöken hem maddi hem manevi bir yazgısı vardır.

ne saf, ne eşsiz, ne yeri doldurulamaz bir anıdır iki erkek arasındaki ilk arkadaşlık! sonraları insanlardan bu çocukluk arkadaşlığından aldığım tadı asla almadım; başka bir dostum daha olmadı hayatımda. aile içinde ilişkileri körükleyen; kıskançlık, ihtiras ve çıkarlardır; aşkın acı tatlı, marazi, gerçek dışı ve ateşli harareti de iki erkek arasındaki ilk arkadaşlığın huzurlu, çıkar ve amaç gözetmeyen iyi niyetinin tadını karşılayamaz. hiçbiri hiçbir şey beklemez; sadakat bile.

bir kültürün ruhunun sınır bölgesi, zaman ve ülke sınırlarının üzerinde yayılır.

kendinden geçercesine yaşanan tutkuların, o dizginlenmeyen ruh halinin bedeli vardır; bu bedel tutkularımız için feda ettiğimiz saygınlığımızdır. bir insanın kendisini sınıf dayanışmasının bağlarından koparmaya ve mutluluğun bedelini ödemeye cesaret göstermesi karmaşık bir sorumluluktur.

"hiçlikten kendi suretini yaratmak" buydu işte: kusurlu da olsa yalnızca kendisine ait, önünde ve ardında başka hiç kimsenin onun yerine yapamayacağı bir şeyi. dehşetli bir duygu bu. insan bir kez bu duyguyla tanışırsa yaşamı adına kayıptır; her şeyini kaybeder ve ne yapacağını bilemez.

gülüşü bizi bir an aydınlatan bir insan hakkında ne bilebiliriz? "tanıma", karmaşık ve tehlikeli bir girişimdir ve sonuçları da çoğu zaman ilkeldir.

insanların genellikle içinde taşıdığı bir yarası vardır; bir gün buna dayanamaz olur. o zaman içmeye başlar.

hiçbir zaman esinlenme anlarında ölümsüz cümlelerini "bulan" yazarları anlayamamışımdır; iş bizi bulur, biz işi değil! ve yapabileceğimizin en fazlası, onun önünden kaçmamaktır.

yaşamda, edebiyatta olduğu gibi, çok önemli açıklama, insanı tümüyle anlatan söz ya da düşünce çoğu kez oldukça basittir.

babanın ölümü her zaman büyük bir patlamadır; aile infilak eder ve herkes bir anda kendi yoluna gider.

eski-beş

ali püsküllüoğlu


açınca pencereleri
kuşlar dolardı odasına
gök mavi
bilirdi güzeldir hava

gülerken
dişleri daha da
sabah erken
bir özsu gibi ağaçlara

acıyı
bir kıyıya kor
sevinci
bohçasına sarar

geceyi ve gündüzü
ve hüznü
ve ayrılığı
ne çok düşünürdü

sevinçle hüzün
iki yol gibi uzun
ey uçan kuşları
ömrümüzün

3.03.2013

modernite

alain touraine

eskiden sessizlik içinde yaşıyorduk, şimdi gürültü içinde yaşıyoruz; eskiden yapayalnızdık, şimdi kalabalığın içinde yitmiş bir durumdayız; pek az mesaj alıyorduk, şimdi mesaj bombardımanına tutuluyoruz. modernlik bizi içinde yaşadığımız yerel kültürün dar sınırlarından çekti aldı ve bir yandan bireysel özgürlük dünyasının, öte yandan da kitle toplumu ve kültürünün içine attı. uzun zaman eski düzenlere ve bu düzenlerin mirasına karşı savaştık; ama 20. yüzyılda en dramatik özgürleşme çağrıları yeni rejimlere, bir sürü otoriter düzenin yaratmaya çalıştığı yeni toplum ve yeni insana sesleniyor; devrimler de birtakım başka devrimler ve o devrimlerin doğurduğu rejimleri hedef alıyor. modernliğin ana gücü, yani kapalı ve bölümler halindeki bir dünyanın açılma gücü, mübadeleler çoğaldıkça ve insanların, sermayenin, tüketim mallarının, toplumsal denetim araçları ve silahlarının yoğunluğu arttıkça tükeniyor.

cemaatlerimizden çıkmak ve hareket halindeki bir toplumun oluşumuna katkıda bulunmak istiyorduk; şimdi kalabalıktan, kirlilikten ve propagandadan sıyrılmak istiyoruz. kimileri modernlikten kaçıyor; ama bunların sayıları pek fazla değil; çünkü modernlik merkezleri kullanılabilir kaynakları öylesine biriktirdiler ve dünyanın bütününe öylesine tam olarak egemen oldular ki, artık modern öncesi bir yer olmadığı gibi "iyi vahşiler" de yok; yalnızca hammadde ya da kol emeği rezervleri, askeri idman alanları ya da konserve kutuları ve televizyon programlarıyla dolu kenar mahalleler var.

önce avrupa, sonra da abd'de oluşan sanayi toplumu, kaba bir kapitalizm tarafından ikiye bölünmüş izlenimi verir: bir yanda çıkar ve bireysellik dünyası, ki schopenhauer bu dünyanın estetik olarak ayyaşlarla dolu bir meyhane, entelektüel olarak bir tımarhane, ahlaksal olarak da bir haydut yatağı olduğunu söyler; öte yanda da kişiye bağlı olmayan ve hesaplarla arasında bağlantı bulunmayan bir arzu dünyası. sahiplenici bencilliğin hizmetindeki araçsal akıl, artık tasarımla değil de ancak algıyla kavranabilen yaşamın, bedenin ve arzunun güçlerine hiçbir şeyle bağlı değildir.

tüketilen şeylerin bollaşması ve çeşitlenmesi, olsa olsa modern toplumu başlangıcındaki iyimserlikten uzaklaştıracaktır. durkheim'ın anımsattığı gibi, modernlik ilerledikçe mutluluk geriler, doyumsuzluk ve engellenmeler ise çoğalır.

liberal toplum çıkar arayışına yanıt verir; ama çukurlar ve yarıklarla doludur ve bu çukurların, yarıkların dibinden duyulan öznenin sesi değil, artık özne bile olmayan insanın, intiharcının, uyuşturucu bağımlısının, depresyon geçirenin, narsistik kişinin çığlığı ya da daha doğrusu suskunluğudur. toplum, hemen arkasında kaza geçirenlerin yollandığı hastanenin gizlendiği bir otomobil yarış pisti gibidir.

uyku duvarının ötesinde

h. p. lovecraft

orta yaşlılar kuşkucu ve şüphecidir, yeni fikirleri kabul etmeye pek eğilimli değillerdir.

gençliğinin öykülerinde ve düşlerinde kendilerine nasıl harikaların açıldığını bilen kişiler çok değildir; çünkü biz çocukken dinler ve düş kurarız, yarı oluşmuş şeyleri düşünür ve adam olduğumuzda onları anımsamaya çalışırız; ama hayatın zehriyle körelmiş ve sıkıcı oluruz. oysa bazılarımız geceleyin, büyülü tepelerin ve bahçelerin, güneşte şakıyan çeşmelerin, mırıltılı denizlere yukarıdan bakan altın rengi uçurumların, uyuyan bronz ve taş kentlere uzanan ovaların, sık ormanların kenarında beyaz atlarına süslü dizginlerle binen kahramanların gölgemsi müfrezelerinin tuhaf görüntüleriyle uyanır ve fildişi kapılardan geriye, biz bilge ve mutsuz olmadan önce, bir zamanlar bizim olan harikalar dünyasına bakarız.

şüphe ve gizem cazibelerin cazibesidir ve hiçbir yeni korku, sıradanlığın günlük işkencesinden daha dehşetli olamaz.

şarkısız iş, bitmeyen, yorucu bir yolculuk gibidir.

yeryüzünün doruklarının en yücesinin zirvesine yeryüzünün tanrıları yerleşmiştir ve hiçbir insanın onları gördüğünü söylemesine müsaade etmezler. onlar, bir zamanlar daha alçak zirvelere yerleşmişlerdi; ama ovalarda yaşayan insanların, kayalık ve karlı yamaçlara doğru tırmanmaya başlamalarının ardından, tanrıları giderek yükseklere, daha yüce zirvelere süreceklerdi, ta ki geride artık en sonuncusu kalana dek.

2.03.2013

dilek evi

rudyard kipling

her zaman umut vardır.

olmadan önce hiçbir şeyi bilemezsin. aklın, yola çıkmadan ya da henüz yolda iken seni uyarmaz, ne ki yolun en ucuna varmışsındır. ne kadar ileri gittiğimizi ancak geriye dönüp baktığımızda anlayabiliriz.

kayıp her zaman ölü demektir.

eğer herhangi bir şeyin şekli, insanlar tarafından resmedilmek için üzerinde düşünülmeye değiyorsa, o şey, insanın en derin düşüncelerine de değer demektir.

bir yerde hükmedip diğerinde hizmet edemezsin. ya her yerde hükmedersin ya da her yerde boyun eğersin.

bir insan, işi onu sürüklüyorsa, gidebildiği yere kadar gitmelidir.

insan elinin ya da gözünün sınırı iki saatten fazla zorlanamaz.

eğer bir adam yalnızca kesik yapraklı düğün çiçeği özü ile beslenirse, ruhu bedeninden gülerek ayrılacaktır. işte bu, gerçeğin kendisinden daha tehlikeli bir yalandır; çünkü içinde gerçeğe benzer bir şeyler vardır.

1.03.2013

henry james

javier marias

henry james'in hiçbir zaman yapıtlarından söz etmediği ama kütüphanesine çok özen gösterdiği, kitaplarının tozunu ipek bir bezle kendisinin aldığı kayıtlara geçmiştir. daisy miller'ın çok satanlar listesine girmesine ve ötekilerin satışlarının da son derece iyi olmasına karşın, kitaplarının neden daha iyi satılmadıkları konusunu anlamaz ve tasalanırmış. dostu edith wharton kendisinin çok daha yüklü olan telif bedelini henry james'in hesabına yatırmasını ortak yayıncılarından rica ettiğinde, james'in bundan hiçbir zaman haberi olmaz.

henry james'in maupassant'ın kişiliğine duyduğu hayranlığın sınır tanımazlığı bir ziyaret nedeniyledir. fransız yazar, james'i öğle yemeğine çıplak olmakla kalmayan, yüzünü de bir maskenin ardına gizleyen son derece güzel bir hanımın eşliğinde kabul eder. bu kabul biçimi james'i, özellikle de maupassant, bu hanımın bir fahişe, hizmetçi ya da oyuncu değil, bir femme du monde (sosyeteye mensup bir hanımefendi) olduğu açıklamasını yaptığında, nezaketin doruğunda bir davranış olarak çarpar; james söylenene inanmaya dünden razıdır.

henry james'in oscar wilde'a yaptığı ziyaretin ise pek parlak geçtiği söylenemez; estetiğin bu havarisinin amerika'da kaldığı sürede, yine bu kıtada karşılaşmışlardır. james, londra'yı çok özlediğini söylediğinde, wilde yazara hor görerek bakar ve bunun çok taşralı bir düşünce olduğunu söyledikten sonra ekler: "gerçekten mi, demek sizin için mekanların önemi var." ve ardından şu klişeyi yapıştırır: "benim evim dünyadır!" o zamandan sonra james, ünlü yazardan söz ederken "o leş yaratık" ile "beş para etmez kaçık" nitelemeleri arasında bir tercih yapmak zorunda hisseder kendini.

henry james 28 şubat 1916'da, 72 yaşında, halüsinasyonlar görmesine neden olan uzun bir hastalığın sonucunda öldü. bu halüsinasyonlardan birinde kendisini napolyon sanarak iki mektup dikte ettirdi: birinde kardeşi joseph bonaparte'tan ısrarla ispanya tacını kabul etmesini istiyordu. aylar önce, bu krizlerden birini atlatıp da artık toparlandığını sandığı bir sırada, odasında yere devrildiğini ve kesinlikle öldüğüne inandığını anlatmış, tam o sırada kendisinin olmayan bir sesin ona şöyle dediğini de sözlerine eklemiştir:

"demek son böyle geliyormuş, şu pek saygıdeğer son!"

arzu

elfriede jelinek

herkes bir gün karısının kıçıyla yetinmek zorunda kalacaktır.

cinsellik de doğa gibidir; girintileri çıkıntıları olmadan hiçbir şeye benzemez.

insanlar büyük bir zevkle yapay cennetler oluşturur. ve kadınlara cennet sözü verilir; eğer yeryüzünde kocalarına ve çocuklarına cenneti yaşatabilir ve tabii bütün bunları doğru baharatlandırabilirlerse. hiçbir molanın onlara işkence çektirmesine izin verilmez. çünkü oralarda çalılıklar kıvılcım saçmaktadır.

birçok adam otomobilinin biyografisini, kadınlarının otobiyografilerinden çok daha iyi tanır.

sonlar yaklaştığında insan bedeni yitmeye başlar, geriye fazla bir şey kalmaz. doğa, parkta ve birahanedeki müzik eşliğinde ne kadar da güzeldir!

fakir insanların kıyıya ulaşabilmeleri için birçok ödün vermesi gerekir.

kadınlar umutlarla doludur ve hatıralarıyla yaşarlar; oysa erkekler anlarla ve özellikle geniş bir zaman dilimine yayılan anlarla hayatlarına devam ederler.

hayatta en önemli şey dayanıklılıktır ve eğer yeryüzünde cennet kendisini gösterecek olursa, bu bir tepe şeklinde olur ve insan her ne pahasına olursa olsun bu tepenin üstüne çıkmak zorundadır.

işsizler ucuz romanları örnek almasalardı, böyle bir dünyada nasıl yaşayabilirlerdi ki?

insan yediklerinin bütünüdür. tabii ta ki işi onu kirli bir yığına, erimeye yüz tutmuş bir kardanadama dönüştürünceye kadar. bu, geçmişin kamçı izleri kaybolmayıncaya ve insanın içine girebileceği ufak bir delik bile kalmayıncaya kadar devam edecektir. evet, insanlar, en nihayetinde sorguya alınana ve kendileri hakkındaki gerçekleri öğreninceye kadar.

erkeklerin sevgi dedikleri uzaklardadır ama ellerinin altındakileri de kullanmadan edemezler.

haysiyetsizler önemli ve misafirperverdir; sadece bir gün için, kendilerini öğütürken. ama sadece bir yıl sonra evdeki eşyaları ve otomobilleri yüzünden içeriye tıkılırlar. eğer taksitleri ödeyemediyseler daha büyük cezalara maruz kalırlar. hatta onlar hayvani bir şekilde yuvarlandıkları yataklarının bile hala taksitlerini ödemeye çalışmaktadırlar! ama biz her gün en uygunsuz zamana uyanmak zorunda olanlardanızdır. biz yabancı ve uzaktayızdır ve görüş mesafemiz ufak sokağımızın sonuyla sınırlıdır.

tuvaletler insanların aynalarıdır. bu yüzden tuvaletlerinize kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın.

herkes başka bir şey hisseder ve bazılarıysa hiçbir şey; yine de içimizdeki son kırıntıyı da hazırlayıp bir diğerine sunma konusunda hemfikirizdir. bir oda yangını gibi içimizdeki ufak fırınlardan son ateşimizi dışarı salarız. isteklerimizin peşinden çok hızlı bir şekilde gider ve onlara yetişmeye çalışırız; güneş sıcaktır ve üstüne üstlük yaşama tutkumuzun barındığı ruhumuz bile ısınmaktadır. kıvılcımdan ısınmış her şeyimiz sıcak ve canlıdır; herkes görebilsin diye. ama en nihayetinde bir kez olsun düşeriz; çünkü aşık olur ve ayağımızın altındaki yeri kaybederiz. nasıl da mutluyuzdur, garip yaratıklar gibi dağlarda tepinmekten.

çiftlerin rüyaları hiçbir zaman bitmemeli.

kadınların, çok sürmeden tükenen seyrek yaşam sızıntıları, birlikte akabilecekleri ikinci bir su birikintisi arayışı içindedir. bir dizi muhteşem sevgi işareti, yere koyulmuş bayraklar gibi; ve can alıcı, hayvanların dillerini içine soktukları ya da kendi sıvılarını bile aldatan elektrik akımları.

bir kadın ısırılmak ve koparılmak için vardır.

kadınlarda birçok farklılık saptanabilir; hiçbiri bir diğeri gibi değildir; ancak erkekler için bu hiç de önemli değildir. çünkü o aynaya baktığında kendisini tanrı olarak görür; derin sularda dolaşan ve balık tutan, hiç sorun yaşamadan içine girebileceği ve dövebileceği birini bulan bir tanrı olarak. teknoloji değildir insanı güçlü yapan.

kadınlar her şeyden vazgeçebilirler; ancak asla fakirlerin yemi olan duygu üretiminden vazgeçemezler. 

bardakta en uslu duran alkol herhalde şaraptır.

kadınların duyguları bir kez olsun kamçılandıktan sonra, emin olabilirsiniz, her türlü pisliğe karışırlar.

hepimiz taşıyabileceğimiz kadarını kazanırız.

alev almaya hazır yerlere geri dönmeyi her zaman isteriz. buralarda hediye paketimizi açabilir ve eski olanları yeniymiş gibi gösterebiliriz. ve alçalan yıldızımız bize yine hiçbir şey öğretememiştir.

kadınlar sevdikleri için kendilerini bile yalanlayabilirler.

insanlar bir evin yanına bir diğerini kurmaktan çok büyük zevk alırlar; hayır, komşularını korumak için değil, onlara acı çektirmek için.

kimse yeryüzünün yasalarından kurtulmuş değildir; ağır olan her zaman aşağıya düşecektir.

27.02.2013

uzun lafın kısası

fernando pessoa: unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

buket uzuner: her yetenekli, yaratıcı, her zeki ve hırslı insanın içinde mutlaka bir salieri yaşamaktadır.

herman melville: güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

john fowles: faşistler seksten nefret eder ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

mihail bakunin: fırtına ve yaşam, işte bize gereken budur; yasasız, dolayısıyla özgür bir yeni dünya.

antoni casas ros: insan bedeninde geyiğin asaletini arayın. bulmak imkansız!

soti triantafyllou: kadınlar devrimci erkek istemezler. bankalar tarafından hürmet gören, akşam yemeği için evlerine vaktinde dönen sakin adamlar isterler.

mithat cemal kuntay: bazen biriyle yarım saat konuşmak yarım asırlık refahtır.

seneca: asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

simone de beauvoir: değişik nedenlerden dolayı insanlığın, duygu ve düşüncelerini anlatmasına olanak bırakmayan sorunlarla karşı karşıya kalacağı bir çağ başlıyor.