22.5.17

lizbon'a gece treni

pascal mercier

diktatörlük bir gerçekse devrim görev olur.

başımızdan geçen binlerce deneyimden olsa olsa bir tanesini dile getiririz. söylenmeden kalan bütün o deneyimlerin altında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler saklıdır.

uykusuz insanları sessiz bir dayanışma birbirine bağlar.

biz insanların dünyayı, kendimizin ve arzularımızın konu edildiği bir sahne gibi görmemiz yanılgısı bütün dinlerin kaynağıdır ve en ufak bir doğru yanı yoktur. evren öylece var, başımıza ne geldiği onun umrunda değil, hiç umrunda değil.

ötekiler senin duruşma salonundur.

bir şeyle vedalaşabilmek için öyle bir karşı durmalıyız ki o şeye, içimizde bir mesafe oluşmalı. onu kuşatan dile getirilmemiş, müphem tabiiliği, bizim için ne anlama geldiğini gösterecek bir berraklığa çevirmeliyiz. bunun da anlamı, o şeyin somutlaşıp açıkça görülebilir dış hatları olan bir şeye dönüşmesidir.

bazen bir şeyden korkar insan; çünkü başka bir şeyden korkmaktadır.

hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır: gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen.

yazmak sessiz bir şeydir. insan yazmadıkça tam olarak uyanık olmuyor. ve kim olmadığını bilmemesi bir yana, kim olduğu hakkında da bir fikri olmuyor.

bir defasında tartakower'a, en büyük satranç oyuncusu sence kim diye sormuşlardı. şöyle yanıt verdi: satranç bir savaşsa lasker, bir bilimse capablanca, bir sanatsa aljechin.

merkezinde bir idam sahnesi olan bir dini itici buluyorum. bir düşünsene, ya bir darağacı olsaydı, bir giyotin ya da bir garot. bir düşün, o zaman dinsel sembolümüz nasıl olurdu.