21.07.2022

manastır

victor hugo

ispanya'da eskiden, tibet'te de bugün mevcut olduğu şekliyle manastırcılık, uygarlık için bir çeşit verem illetidir. hayatı düpedüz durdurur. nüfusu en basit yoldan seyreltir. keşişlik, iğdişlik. avrupa için bu bir afet olmuştur. buna bir de, vicdanlara sık sık yapılan ezayı, zorla rahiplik, rahibelik mesleğine sokuluşları, manastırlara dayanan feodaliteyi, büyük evlatların ailedeki nüfus fazlasını manastırlara kapatmasını, gaddarlıkları, in-paceleri, tıkanan ağızları, duvarla çevrilen beyinleri, ebedi yeminlerle hücrelere tıkılan talihsiz zekaları, ruhban sınıfına girişleri, ruhların diri diri gömülmesini ekleyin. milletçe uğranılan değer kayıplarına bir de ferdi eziyetleri ekleyin; o zaman, kim olursanız olun, rahip cübbesiyle rahibe peçesinin, bu insan icadı iki kefenin karşısında titreme duyarsınız.

ne var ki bazı noktalarda, bazı yerlerde, felsefeye rağmen, ilerlemeye rağmen manastıra kapanma zihniyeti, on dokuzuncu yüzyılın ortasında bile sürüp gitmekte, çileci sofuluğun garip bir şekilde nüksetmesi şu an uygar dünyayı hayrete düşürmektedir.

köhnemiş müesseselerin kendilerini devam ettirmekteki inatları, bozuk bir ıtır yağının saçlarımızdan bir türlü çıkmak istememesine, kokuşmuş balığın yenilebilir olduğunu iddia etmesine, yetişkin bir insana giydirilmek istenen çocuk elbisesinin eziyetine, canlıları kucaklayıp öpmeye gelen kadavraların şefkatine benzer. nankörler! der elbise. sizi kötü havalarda ben korumuştum. beni niçin istemiyorsunuz artık? açık denizlerden geliyorum, der balık. ben evvelce güldüm, der koku. sizleri sevmiştim, der kadavra. manastır da, sizlere medeniyet verdim, diyor. bütün bunlara verilecek tek bir cevap var: o eskidendi.

ölmüş şeylerin sonsuza dek sürüp gidebileceğini ve insanların mumyalama yoluyla yönetilebileceklerini hayal etmek, yıkık dökük dogmaları onarmak, kutsal emanet sandıklarının yaldızını tazelemek, manastır duvarlarının sıvasını yenilemek, yadigâr kutularını yeniden takdis etmek, batıl inançları donatmak, bağnazları beslemek, kutsal su serpicilerine yeni bir sap takmak, manastır zihniyetini ve militarizmi diriltmek, toplumun selametini parazitlerin çoğalmasında görmek, geçmişi şimdiye zorla kabul ettirmek, bütün bunlar garip geliyor insana. ama bu teorileri savunan teorisyenler de yok değil. akıllı kişiler olan bu teorisyenlerin pek basit bir usulleri var; geçmişin üzerine, sosyal düzen, ilahi hukuk, ahlak, aile, atalara saygı, eskinin otoritesi, kutsal gelenek, meşruiyet, din adını verdikleri bir sıva çekiyor, sonra bağıra çağıra dolaşıyorlar: bakın! ey namuslu insanlar, bunu alın işte!

eskilerce de bilinen bir mantıktır bu: eski romalı kurban falı bakıcıları da aynı mantığı kullanırlardı. siyah bir düveyi tebeşirle boyar, sonra bu düve beyaz, derlerdi. bos cretatus. size gelince, biz geçmişin şurasına burasına saygı duyarız ve onu her yerde esirgeriz; yeter ki ölmüşlüğünü kabul etsin. ama hâlâ canlı kalmayı isterse ona saldırırız ve öldürmeye çalışırız onu.

hiçbir şey manastır kadar bir genç kızı ihtiraslara hazırlamaz. manastır düşünceyi bilinmeyene doğru çevirir. kendi üzerine kapanan kalp, samimiyetle içini dökemediği için oyulur, açılamadığı için derinleşir. işte o hayaller, faraziyeler, tahminler, tasarlanan romanlar, özenilen maceralar, akıl almaz kurgular, ruhun iç karanlığında kurulan koca koca yapılar -demir parmaklıklı kapı aşılır aşılmaz, ihtirasların hemen içinde kendilerine bir barınak buldukları karanlık ve gizli meskenler- hep buradan kaynaklanır. manastır insan kalbi üzerinde öyle bir baskıdır ki, üstün gelebilmesi için bütün ömür boyunca sürmesi gerekir.

hurafeler, ham sofuluklar, yobazlıklar, peşin hükümler yaşayanlara eziyet etmek için ortalıkta dolaşan ölü hayaletleridir; ama ölü hayaletler olmalarına rağmen hayata yapışmaktan bir türlü vazgeçmezler; dumandan varlıkları içinde dişleri, tırnakları vardır, onlarla göğüs göğüse çarpışmak, savaşmak gerekir, hem de hiç aralıksız. çünkü insanlık, hayaletlerle ezeli ve ebedi bir cebelleşmeye mahkumdur; onun alınyazılarından biri de budur. gölgeyi gırtlağından yakalayıp yere sermek güç bir iştir.

19. yüzyılın tam ortasında fransa'da bir manastır demek, gün ışığına karşı koymaya çalışan bir baykuşlar yuvası demektir. 89'un, 1830'un, 1848'in sitesi paris'in orta göbeğinde açıktan açığa yobazlık ve çilecilik suçu işleyen bir manastır, paris'te açılıp gelişen roma, bir anakronizmadır. normal zamanda bir anakronizmayı dağıtmak, yok etmek için ona yıl rakamını heceletmek yeter. ama biz hiç de normal zamanda değiliz. savaşalım. savaşalım; ama ayırt ederek.

gerçekliğin başlıca özelliği hiçbir zaman aşırı olmamaktır. ne ihtiyacı var onun abartılmaya! yıkılması gereken şey var, sadece aydınlatılması ve bakılması gereken şey var. iyi niyetli ve ciddi inceleme ne büyük güçtür! ışığın yeterli olduğu yere alevi götürmeyelim.

genel bir tez olarak bütün ülkelerde, avrupa'da olduğu gibi asya'da da, türkiye'de olduğu gibi hindistan'da da manastırlara kapanmaya karşıyız. manastır demek bataklık demektir. kokuşmuşlukları apaçıktır, durgunlukları sağlığa zararlıdır, ekşimeleri milletleri hummaya verir, sarartıp soldurur, çoğalmaları bir afet olur. fakirlerin, budist rahiplerinin, rum papazlarının, afrika muratıplarının tayland, birmanya budist rahiplerinin, dervişlerin kıvıl kıvıl kaynaşan kurtlar gibi üreyip çoğaldıkları memleketleri dehşete kapılmadan düşünemeyiz.

Hiç yorum yok: