2.6.16

günlük

oğuz atay

galiba hep acele ettim.

kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız.

bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı, 'myth'lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. aklı başında bir batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde.

insanın hayatında, kendini öyle yüksek ve parlak gördüğü anlar vardır ki; düştüğü anda, böyle zamanların hayaliyle, bir prensin düşüşü kadar acıklı gelebilir ona bu 'felaket'.

belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor.

akıl büyük bir diktatör aslında. akıl tutucu (muhafazakar) ya da gerici, sevgi ilericidir (ya da devrimcidir).

benim gibi şüpheler içinde yaşamadın sen; kendini yaşadın. tutarlıydın. ben senin huylarından beğendiklerimi gösteriş için aldım; beğenmediklerimi de kötü veraset olarak suçladım.

senin aynadan gördüğünü ben duvardan görürüm.

şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar.

sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

insan bazı olayları yaşamanın heyecanını kaybedince, aynı olaylar tekrar yaşarken daha ustalaşıyor; yaşamanın akışına kapılmadığı için daha üstün bir yaratıkmış gibi görünüyor başkalarına. oysa duyarlık bitmiş.

eskiden insanımız "kapalı" olduğu için dünyanın farkında değildi. bugün bütün dünyanın "müktesebat"ının korkunçluğunu artık hissettiği için eskiye dönmek istiyor. onu "kaybolan cennet" gibi görüyor.

ülkemizde çok oynanan bir oyun: beni 'tanı', seni 'tanırım' (karşılıklı sırt okşama). "her oyun hiç yoktan iyidir." ilkesine dayanıyoruz. (çocuk kaldığımıza bir örnek) oyunlar ciddi, hatta vahim olabilir, insanların hayatı söz konusu olabilir; oynayanlar da kendilerini ölesiye ciddi hissedebilirler; fakat bir oyun, gerçek yaşantının, gerçek ilişkinin yokluğunda onun yerine geçen bir şeydir. sınırlamalar, çekinmeler oldukça bu gerçek işlerin varlığı tehlikededir (sevgi dolu yaratış eksikliği). bütün kötü oyunlar, iyi düzenlenemeyen zamanın yol açtığı can sıkıntısının sonucudur.

eric berne: oyun, 'görünür' karşılıklı ilişkinin ruhsal ilişkiyle birlikte ve çelişik durumda var olmasıdır.

ah' diye şikayet eder coşkun; büyük meseleler yüzünden harcamış olsaydım hayatımı; küçük dünya meseleleri yıpratmasaydı beni. iflas etmeden ticareti bırakabilen bir iş adamı gibi davranabilmiş olsaydım.

büyük oyuncular sahnede ölür.

türk olarak başka türlü olduğumuzu, barbar ve geri kalmış olmadığımızı hissetmek için batıya karşı çıkıyoruz sanki. biz doğuya da batıya da sahip çıkabiliriz oysa. kültürümüzü zenginleştirecek bu evrensel özelliğimizi belki bilmeden baltalıyoruz. çocukça samimiyetimizi gizlemeye kalkışarak batılı çürümüş diplomatları taklit etmeye çalışıyoruz.

kötü oyuncular bir süre rollerinin etkisinden kurtulamazlar.

ey talih! beni kendi ülkemde bir yabancı gibi yalnız bıraktın. bütün ümit kapılarını yüzüme kapadın. bunu neden yaptın bana? önce bilgi tanrılarının sonsuz armağanlarıyla gözümü kamaştırdın. bütün bilginlerin görkemli dünyasını tanıttın bana, en yüce bilginlerle tanıştırdın. ülkülerle besledin beni. evimde başıma buyruk ve sorumsuz yaşamama izin verdin.

halit ziya uşaklıgil: ben ne yapmışsam iyi yapmak kastıyla yaptım; muvaffak olamadıysam bunun kabahati niyetimde değildir.

sanayi cansız maddelerle ilgilenir, tarih canlıların bilimidir. 'patetik hata' (yani cansızları hayat dolu olarak hayal etmek) nasıl yanılgıya yol açarsa, 'apathetik hata' da tehlikelidir. bugün özellikle ansiklopedik dil ikinci hatanın belirgin bir örneği oluyor.

kendimi aşabilecek bir sarsıntıdan yoksunum. en kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. insanın geliştiği falan yok. yalnız kusurlarına alışıyor, o kadar.

"birey tarihi olduğu gibi kabul edemez." (belinsky) kendi varlığını kanıtlamak için onu tahrip etmelidir.

oscar lewis: fakirlik kültüründe yaşayanlarda büyük acı çekme ve boşluk duygusu vardır. uzun süreli tatminler sağlamak zordur. gerçekte fakirliğin kültürü, kültürün fakirliğidir. fakirliğin ortadan kaldırılmasıyla fakirliğin kültürü silinmez. ruh bozukluklarına en çok bu kültür içinde hoşgörüyle bakılır. bu kültür, azgelişmişliğin sonucu değildir. fakirliğin ortadan kalkmasıyla fakirliğin kültürünü hemen yok edemezsiniz. sosyalist ülkelerde -küba gibi- toplumu organize ederek daha fakirlik ortadan kalkmadan onun kültürünü yok etmek mümkün oluyor.

insan yarım yamalakların hikayesini ömür boyunca anlatabilir mi? bu belki de dayanılmaz bir gerginliği ömür boyunca yaşamakla mümkün olur. böyle bir sinirliliğe ne kadar katlanılabilir? insan her an kendini parçalayarak, kendi etinden kanından vererek yaşayabilir mi? gerçeği aramak bu mudur? böyle olanları görünce, bu sinirin insanı nasıl dondurduğunu gözledikçe, dehşet içine düşüyorum. her şeyi yarım yapmış olmanın dehşeti de var bunun içinde. yeni bir şık belki de tam bilmekle mümkün olur.

düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. ne yapalım, henüz biraz da ayakta durma gcüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım.