16.10.15

yazboz

enis batur

forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."

bir gün, geniş kitlelere ulaşan zola, mallarme'ye "azizim" demiş, "aslına bakarsanız, bokla elmas arasında uzun uzadıya bir fark da yoktur." usulca, "öyle" demiş mallarme, "öyle de, biri öbüründen daha az çıkar."

sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.

gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hala ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.

claude levi-strauss: herkesin yazmayı bilmesi neredeyse doğal görünüyor günümüz insanına; ne var ki gelişkin toplumlarda bile yeni bir olgudur bu, kalıcı bir olgu olacağı da kesin değildir.

bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.

orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.

bulutlar hakkında yazacağım güçlü, iyi bir şiirin; yaprakla yağmur damlaları arasındaki ilişkiyi konu edinecek sağlam, derin bir cümle kurmamın önemi, gelir dağılımı adaletsizliği üstüne kuracağım bir metnin örgüsü ve yaratacağı etki açısından birinci derecede bağlayıcıdır.

bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.

ben, kültür dünyamızın ciddi açmazlarından biri sayıyorum ciddiyetten boğulma eğilimini. harfler bazan coşkulu, neşeli, matrak olmak da isterler.

milan kundera: kafa yorma, çözümleme olarak yazınsal eleştirinin, sözünü edeceği kitabı birkaç kez okumayı bilen yazınsal eleştirinin yokluğuna toslayan yazarın durumu kadar kötü bir şey yoktur. böyle bir kafa yorma söz konusu olmasaydı romanın tarihinde, bugün ne dostoyevski, ne joyce ne de proust hakkında bir şey bilebilirdik. o romanlar unutulurdu.

yazmak, okumak, okuyayazmak hala yaralanmaya hazırlanmaktır.

böyledir yazı: safkan yalnızlığından kendi küçük mahşerine uzanır.

yolculuk kitapları zamanla kitap yolculukları hazırlar. düşler, kuruntular, sonsuz istekler, büyük yenilgiler bir bavula, çantaya ne kadar sığabilir, bir kitaba da o kadar sığacaktır. yola düşerken yanımıza aldığımız kitaplardan bir yolculuk içinde bir başkasını buluveririz: yol bizi deniz kıyısına götürürken, zihnimizde bir çöl arayışı başlar. okurun asıl yoldaşı, kitap. kitabın asıl yolcusu kim?

herkesin yazar olduğu bir dünyada "kim" okuyacak? kimsenin -herkes yazdığı için- ötekileri okumayacağı bir dünyada yazmanın anlamından ne ölçüde sözedilebilecektir?