9.8.12

zeitgeist: moving forward

peter joseph

nihai terfinizi aldığınız zaman, nihai alışverişinizi yaptığınız zaman, mükemmel evinizi satın aldığınız zaman, birikim yapıp maddi güvencenizi sağladığınız zaman ve başarı merdivenlerinin basamaklarına tırmanıp gelebileceğiniz en yüksek noktaya geldiğinizde heyecanınız da kaybolur ve kaybolacaktır. peki ya sonra ne olacak? yolun sonunu görebilmek için daha ne kadar çaba sarf etmek zorundasınız? eminim anlıyorsunuzdur; hiçbir zaman yeterli olmayacak. öyleyse kendinize şu soruyu sormak zorundasınız: önemli olan nedir?

kapitalist serbest piyasa sistemi kendi dışındaki tüm sosyal sistemleri despotluğa giden bir yol olarak görür. sık sık stalin, mao ve hitler'in adını anarak ve onların yarattıkları ölü sayısını söyleyerek. bu adamlar ne kadar despot olurlarsa olsunlar, ölümsüzleştirdikleri toplumsal yaklaşımlarını da sayarsak, iş ölüm oyununa gelince, iş insanların sistematik olarak her gün toplu katliamına gelince: tarihte hiçbir şey bugün bize yapılanla karşılaştırılamaz.

insanlar yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıyorlar; çünkü yenilenebilir enerjide ne kısa ne de uzun vadede para yoktur. bu yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan taahhüt ise ancak ciddi sermaye kaybı olması halinde mümkündür. dolayısıyla parasal teşvik yoktur ve bu sistemde parasal teşvik yoksa, işler yürümez.

gerçek şu ki, şu anda hizmet verilen sorunların çözülmesi hiçbir maddi kazanç sağlamaz. işin aslı, tıbbi kuruluşların isteyeceği son şey, kanser gibi hastalıkların tedavisi olacaktır; çünkü bu durumda sayısız iş ve trilyonlarca gelir ortadan kalkacaktır. konumuza dönersek, suç ve terörizm bu sistemde iyidirler! eh, en azından ekonomik olarak polisleri işe aldığı için, güvenlik amaçlı değeri yüksek ürünler ürettiği için. tabii ki hapishanelerin değerinden bahsetmiyoruz bile. özel sektöre ait hapishaneler; üstelik kar amaçlı. ya savaşa ne demeli? amerika'daki savaş sanayisi, en karlı endüstrilerden biridir; ölüm ve yıkım üretir. bu sanayide en sık kullanılan oyun, her şeyi havaya uçurup sonra bunları kar elde etmek için yeniden inşa etmektir. biz bunu, ırak savaşı için yapılan ve havadan gelen milyar dolarlık sözleşmelerle gördük.

bugün insanların, sistemimizin doğasındaki her şeyi satılık olarak sunduğunu unutup devletlerinin yaptığı şeylerden gerçekten etkilenmiş olduklarına inanmış görünmeleri oldukça ilgi çekicidir. geçerli tek oy paranın oyudur ve herhangi bir eylemcinin ahlak ve sorumluluk diye ne kadar bağırdığının hiçbir önemi yoktur. bir pazar sisteminde her politikacı, her yasa ve buna bağlı olarak her hükümet satılıktır.

bilim metotları, önerilen fikirlerin sadece test edilebilir ve tekrarlanabilir oluşuna dayanmaması yönünden eşsizdir. nitekim bilimin ortaya koyduğu her şey doğal olarak çürütülebilir. başka bir deyişle, din ve politikanın aksine bilimin egosu yoktur ve önerdiği her şeyin aslında yanlış olabileceği ihtimalini de kabul eder. bilim hiçbir şeye ihtiyaç duymaz ve sürekli gelişim halindedir.

çoğumuz asıl istediğimizin ürünün kendisinin değil o ürünün amacı olduğunu unuturuz. ürünün kendisinin aslında sadece sağladığı yarar kadar önemli olduğunu fark ettiğimizde "dıştan gelen kısıtlama" ya da bugünkü söyleyişle "mülkiyet" dediğimiz şeyin esasen ve ekonomik anlamda savurganlık ve çevresel olarak son derece mantıksız olduğunu görürüz.

uluslararası şirketlerin çıkarlarının vekili olan dünya bankası ve uluslararası para fonu, ekonomik sorunları olan ülkelere çok yüksek faiz oranlarıyla muazzam miktarlarda krediler veriyorlar. sonrasında da, bu ülkeler tamamen bu borca battıklarında ve geri ödemelerini yapamayınca tasarruf önlemleri alınıyor ve şirketler bu ülkelerin üzerine çullanıp düşük ücretle işçi çalıştırarak doğal kaynaklarını ele geçiriyorlar.

"bu bir parasal paradigma ve öyle ki; son insanı da öldürene kadar rahat durmayacak."