8.4.11

karanlıkların efendisi

ernesto sabato

mihail lermontov: belki yarın ölürüm. böylece yeryüzünde beni tamamen anlayan hiçbir yaratık kalmaz. bazıları beni olduğumdan daha kötü, bazıları daha iyi kabul eder. bazıları, iyi bir adamdı, bazıları alçağın biriydi der. o da, bu da yanlış olur.

yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için uazmak: bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. mutlak olana ulaşmak. ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. çünkü ne bir gün kendini prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne ernesto che guevara, ne marcelo carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

insanoğlunun kalbi sonu gelmez bir muammadır ve ruhun beden üzerindeki gücü mucizevidir.

kanser uygarlığın lanetidir.

hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

bir kuram acımasız olmalı, eğer yaratıcısı kendine karşı zalim olmazsa kuram yaratıcısının aleyhine döner.

hölderlin: rüya görürken tanrı, uyanıkken dilenciyiz.

hayat ve sanat arasında, gerçek ve yapay arasında tekrarlanan bir diyalektik var. herakleitos'un şu zıtların birliği ilkesinin bir ifadesi: ruhun dünyasında her şey kendi zıddına doğru gider. ve edebiyat tehlikeli bir şekilde edebi olduğunda, büyük yaratıcılar, sözcüklerle oynayanlar tarafından tahrif edildiğinde, büyük büyü müzikhol büyüsüne dönüştüğünde birden edebiyatı ölümden kurtaracak hayati bir itici güç belirir. bizans'ın, sanatı memnuniyet aşırılığıyla boğacağı tehdidini her savuruşunda yardıma gelenler barbarlardır hep: hemingway ve faulkner gibi şehir dışından gelenler ya da céline gibi yerlilerdir: at sırtında, kana bulanmış mızraklarıyla, pudralı markilerin minué dansını yaptıkları salonlara giren canavarlar.

kimi kez acı, karaciğerin kötü çalışmasının sonucudur.

sıradan insanın rüyalarında deneyimlediği şeyi, olağandışı varlıklar trans halindeyken yaşar: kahinler, deliler, sanatçılar ve mistikler.

kurmaca eserler rüyalardan, gündüzleri iyilik yapmaya hazır normal insanlarınki de olsa zalim, ahlaksız, katil, sadist rüyalardan çok şey alır. bu rüyalar belki bir boşalma gibidir. ve işte yazar da toplum için rüya görür. bir tür kolektif rüya. bir toplum, kurmaca eserlerin yazılmasını engellerse büyük bir tehlikeye girer.

tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur, bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

televizyon, yoksulların afyonudur.

zamanımızda şair, uygarlaşmış toplumdaki bir barbardır.

edebiyat insanın gerçekliği zenginleştirdiği yaratıcı bir eylemdir.

şimdi hava daha da soğuk
bir sürü yıldız var
rüzgara kapılmış seyrediyoruz
sizden rica ediyorum (şayet biri bu yazıyı okursa)
ağızlarınızda, bir zamanlar adlarımız olan kelimeleri oluşturun
öğrendiğimiz her şeyi size söyleyeceğim
her şeyi söyleyeceğim

insan ikili bir varlıktır. trajik olarak ikili. ve asıl ağır olan, aptalca olan, insanın sokrates'ten bu yana kendi karanlık tarafını yasaklamak istemiş olmasıdır. aydınlanma filozofları bilinçdışını tekme tokat kapı dışarı ettiler. ama o bu kez pencereden girdi. bu güçler yenilmezdir. siz yok etmek istediğinizde onlar saklanır ve sonunda daha büyük bir zorbalık ve pervasızlıkla karşı koyarlar. sak aklın fransasına bak. başka hiçbir ülkenin üretemeyeceği kadar çok şeytani varlık üretti: sade'dan rimbaud ve genet'ye kadar.

kabuslar, cehennemimizin görüntüleridir. bizim rüyalarımızda elde ettiğimiz şeye mistikler ve şairler esrime ve hayalgücü ile ulaşır.

guillotin bir hayırseverdi. idam mahkumlarının acı çekmesini önlemek için giyotini icat ettiğini bilmiyor muydunuz? sarhoş cellatlar baltayı tam yerine vuramıyor, mahkumun kolunu kesiyor, bacağını eziyorlardı. bu tür şeyler işte.

goldstein: karım beni aldatırsa onu öldürürüm. o mülkiyetimin bir parçasıdır. masraflarını ödediğime göre, sahibiyim, arabamın sahibi olduğum gibi ve onu başkalarına ödünç vermem.

insanların uzaklardan gelen gürültüsü, tam oraya ulaşacakken durdurmuştu hep kendisini, yarıklardan içine süzülüyor ve kendi içinden yükseliyordu. çünkü dünya yalnızca dışarıda değildi, yüreğinin en saklı köşelerinde, iç organları ve bağırsaklarında, salgılarındaydı aynı zamanda. er ya da geç o bozulmaz evren kendisine hüzünlü bir simulakra gibi geliyordu; çünkü bizim için değerli olan dünya burasıdır: bizi acıyla ve mutsuzlukla yaralayan, inciten yegane dünyadır bu; fakat varoluşun bu dopdoluluğunu, bu kanı, bu ateşi, bu aşkı, bu ölüm bekleyişini de bir tek o verir; bize alacakaranlıkta bir bahçe, sevdiğimiz elin dokunuşunu, eninde sonunda çürüyecek fakat bizim olan o sıcak ve yakın, tensel bakışı sunan yegane dünya da budur.

ve adam evrenin yarıldığını hissetti
onun öfkesi ve hakaretleriyle sarsılmış
ve pençeleriyle parçalanan yalnız eti değildi
bilinciydi de
ve ruhunun artığı gibi kaldı orada
tufan ile
devrilen kuleler
ve alevlerle toza dönüşen

daima belirli bir yönde gidiyoruz, kimi kez en belirgin irademizle saptanmış bir yönde fakat diğer zamanlarda -kimbilir belki de varoluşumuz için çok daha belirleyici zamanlarda- kendimizin bile bilmediği ama yine de güçlü ve yönetilemez bir irade ile yürüyoruz -şu ya da bu şekilde görünür arzularımızı teşvik ederek ya da önleyerek, heyecanlarımızı destekleyerek ya da engelleyerek ve kimi kez (yine de en hayret verici olan) bilinçli irademizden daha mantıklı olduğunu çok sonraları göstererek, kaderimiz bakımından en önemli olan ya da olmuş olan ya da olacak olan varlıklarla ya da şeylerle karşılaşmamız gereken yerlere doğru bizi yürüten bir irade ile.

ruh yeryüzünde bir yabancı mıdır
adımları nereye yönelir
kız kardeşinin ay sesi
kutsal gecenin içinden işittiğidir hacının
gece kayığında
karanlık ruh
ay göletlerinde
çürümüş dallar arasında
cüzamlı duvarlar arasında
deliren öldü
tuhaf adam gömülüyor
fırtınalı hüznün kız kardeşi
bak
kederli bir tekne seyrediyor
yıldızların altında
gecenin suskun yüzünü

çünkü şenlikli şiir yoktur demişti biri, belki de ancak zamandan ve onarılamaz olandan söz edilebilir. ve aynı zamanda biri bir zamanlar demişti ki her şey bir gün geçmiş olacak, unutulmuş ve hafızalardan silinmiş: ele geçirilemez kaleyi çevreleyen sağlam, yüksek duvarlar ve geniş hendekler bile.