8.1.11

gülünün solduğu akşam

erdal öz

hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.

"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)

insanlığın büyük kültür mirasını en iyi bir devrimci anlayabilir, en iyi o değerlendirebilir. bilime inananların ötekilere üstünlüğüdür bu.

gerici sınıfların en güçlü iktidarıdır faşizm.

bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor: "ben belediye başkanınız! komünist deniz gezmiş, gemerek'te! silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. herkes hazırlansın. yakalayayacağız onu!"

ölüme hayır demek yetmez, yaşama evet demek gerekiyor. (serge moscovici)

hukuk, ancak denge durumlarında vardır ve işler. siyasal iktidar için pek tehlikeli değilsindir; onun da pek bir gücü yoktur, hukuk vardır o zaman.

deniz gezmiş anlatıyor:

yakalandığımda saat, gecenin 02.30'u falandı. beni alıp doğruca kayseri'ye götürdüler. ellerim kelepçeli. iki yanımdaki iki iri adama kelepçelemişlerdi beni.

yolda boyuna soruyorlar. konuşmuyorum.

kayseri'ye varıyoruz.

geceyarısı.

vali'nin karşısına çıkarılıyorum.

"yakalandın mı sonunda?" dedi. vali, küçümsemeye çalışarak.

"sen bir kulsun, kul kalacaksın!" dedim.

hiç beklemiyordu. apışıp kaldı. sözümün altından kalkamadı. çekip gitti.

"istanbul'da bütün işkenceleri yöneten ılgız aykutlu'ydu. istanbul birinci şube müdürüydü. faşistlerleydi. biliyor musun? edebiyat okudu o o; istanbul edebiyat fakültesi'nde okudu. edebiyatın bir insanda işkence duygusunu yok edemeyişine şaşıyor insan. olmaz öyle şey. iyi bir edebiyatın olduğu yerde işkence mişkence olamaz." (deniz gezmiş)

yusuf aslan anlatıyor:

cezaevindeyken dışarıdan yemek gelmesi müthiş sevindiriyordu beni. babamı yeniden kazanmıştım. sabah, öğlen yemeklerimi babam getiriyordu.

buraya, mamak cezaevi'ne gelmeden iki gün önce babamla konuştum. burada görüş olmadığını söyledim.

"belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir" dedim.

çok üzüldü.

"ben bir adamını bulurum" dedi.

kalktı. sendeledi. düştü yere. gözleri bana dikilmişti. çıkardılar.

ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. üzüntüden mide kanaması geçirmiş. hastaneye kaldırmışlar.

olay tbmm'ye gelir. meclis, bu konuyu ivedilikle görüşme kararı alır. önce meclis'te, sonra senato'da konu görüşülür. adalet partililerin tam kadro olarak katıldıkları oturumda ellerin büyük çoğunluğu, bu üç gencin bir an önce asılarak öldürülmeleri için havaya kalkar. bir şeyin, bir başka dönemde asılan üç kişinin öcünü almak istiyor gibidirler. üç-üç bitmelidir bu maç

hürriyet gazetesi'nden oktay ekşi geldi. minyatür bir fotoğraf makinesi vermek istedi bana. asılışların gizlice fotoğraflarını çekmemi istedi. kabul etmedim. (mükerrem erdoğan-avukat)

yusuf son sigarasını içerken, birden, odadaki kalabalığın içinde birini tanıyıverdi. tam karşısındaydı adam. sivil biriydi. pencerenin yanında duruyordu.

"işkenceler nasıl gidiyor?" dedi yusuf.

adam beklemiyordu böyle bir soruyu. telaşlandı. "bizde öyle şeyler yok" dedi.

"peki, elektrik işkenceleri nasıl gidiyor? başarılı mı?"

"öyle şeyler yapmayız biz" dedi adam.

"yaa, öyle mi? çoluk çocuğun var mı senin?"

"bir kızım var."

"hangi okula gidiyor?"

"daha küçük. okula gitmiyor."

"iyi, iyi" dedi yusuf.

sonradan öğrendik. adam, ankara emniyet müdürüymüş.

"burada ölen yalnızca benim bedenimdir, ki zaten ölümlüydü, ölecekti. ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz; ölmeyecek, yaşayacak." (deniz gezmiş)

"ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. biz halkımızın hizmetindeyiz. sizler amerika'nın hizmetindesiniz. yaşasın devrimciler! kahrolsun faşizm!" (yusuf aslan)