2.7.10

erguvan kapısı

oya baydar

gün gelir, herkese bir ada gerekir. bazen o da yetmez, uzak bir bahçe edinirsin.

kadınların en zayıf, en arzulu anları, başka bir erkeğin onları bıraktığı andır, hiç kaçırmayacaksın fırsatı.

annelerinin en nefret ettikleri huylarını almak, annelere benzemek kızların değişmez kaderi midir?

dadıları yabana atmayın. küçümsenen genel doğrular bin yılların deneyimlerinden süzülüp gelmiştir.

cinayeti soruşturanlarla işletenler aynı odaklarsa, katiller bulunmaz.

derin dönüşümler yaşayan kişi hep en uçlarda gezinir; sadece geçmişinden kopmakla kalmaz, eski kimliğini de reddetmeye çalışır.

her şeye rağmen bir aşk hikayesiydi bu. sandığınız gibi polisiye bir olay, basit bir ilişki, bir paris kaçamağı değildi. sonuna kadar yaşanamamış, tüketilememiş, yıpranmamış, bu yüzden de bütün diriliğiyle, inadıyla kalmış bir aşk hayaleti. hayaletleri öldüremezsin.

aşk ulaşılmazlıkla beslenir, ulaşılmazlıkla kara sevdaya, tutkuya dönüşür. insan aşk bahsinde çoğu zaman sanıldığından daha yalındır, hele de biz kadınlar; hatta en akıllılarımız bile.

sınırlarını aşan, zincirlerini koparan insanları severiz. en statükocu olanlarımız bile böylelerine içten içe hayranlık duyar. bizim cesaret edemediğimize cesaret edebildikleri için belki de.

açıklık, basitleştirme, gereksiz ayrıntılardan, süslerden arındırma proletaryanın aklının duruluğunun ve sağlamlığının göstergesidir. hedefe, her kavram üzerinde on kere düşünüp binbir dereden su getirerek değil, namludan fırlayan kurşun gibi dümdüz giderek varabilirsin ancak.

lüks yerlerde çalışanlar kadar kendi sınıflarından kopmuş, kendi çevrelerine düşmanlaşmış kimse yoktur. şöyle bir bakar, cüzdanınızı da yüreğinizi de okuyuverirler. eğer ortama uygun bulunmazsanız, garsonundan komisine, aşçısından kapıcısına kadar hepsi sizi küçümsemekte, aşağılamakta birbirleriyle yarış ederler.

devrimcilik yaşamında öğrendiğim tek önemli şey, insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü hedefine, insanı tahrip eden silahlarla varılamayacağı oldu. yaşama ölümle varılmıyor, ölümden yaşam doğmuyor.

insanlar çevrelerinde gördükleri, alışık oldukları renkleri, kokuları, bitkileri ararlar.

bazen aradığınız değil, aramanın kendisi önem kazanır; ya da aradığınızı sandığınız şey değildir asıl aradığınız.

neyi aradığımızın cevabı, eğer aramayı biliyorsak, vardığımız noktada bulduğumuz şeydir.

bilim somut veriyi, kanıtı, tutarlılığı arar; gerçekle ilgilenmez. gerçek, herkesin kendi hikayesine verdiği addır.

"türkiye sanat tarihçileri için bir hazine, sosyal bilimciler içinse mükemmel bir laboratuvardır."

eskiden nasıldı, bilmiyorum. ben hiçbir şeyin yerini değiştirmedim. zaten kitaplarım ve giysilerimden başka eşyam da yok. eşyaların yerlerini değiştirmeye, yaşadıkları mekanlara kendi damgalarını basmaya meraklı olanlar çoğunlukla kadınlardır. biz erkekler bulduğumuz yere konuveririz.

bazı evler insana değişmezlik duygusu verir. sanki her şey bulunduğu yere bir daha sökülmemecesine çakılmış gibidir. düzenli, özenli ve iç sıkıcı.

"toplumsal sınıflarla, o sınıfların taşımaları gereken ideolojik değerlerin ve söylemlerin böylesine karşıt, böylesine çelişik olduğu bir başka ülke bulmak zordur.  türkiye'de işçiler kapitalizmin değerlerini savunur, burjuvalara hayranlık duyarken; en sıkı komünistler varlıklı kesimlerden, burjuva kökenli aydınlardan çıkar."

bir an, bir söz, bir bakış, bir hareket ya da bir gecikme bazen tarihimizi ve talihimizi nasıl da değiştiriverir.

her adreste bir polisin beklediği, her iyi tanınmayan kişinin ajan olduğu, düz asfalt yollar bırakılıp bilmem kaç yüz basamaklı yokuşlarda helak olunan bir dünyada nasıl ruh sağlığını koruyabilir ki insan?

canına yandığımın tc devletinin sağlık politikası böyle işte: paran yoksa sürün, geber!

orta yaşı geçmiş her kadının yüreğinde dışa vurulmayan bir genç erkek özlemi yok mudur?

belki de bu şehir tarihsel bir dönemde değil, kendi özel zamanında yaşadı hep. burada camiler kilise, manastırlar türbe, saraylar zindan, kapılar duvar, surlar geçittir. hiçbir şeyin değişmez özü, sürekli tekliği ve gerçekliği yoktur. inançların bile..

inancın ve tapıncın gerçek nesnesi hiç önemli değildir. önemli olan inanmaktır.

cesur olmak için korkuyu bilmelisin; sadece duygusuzlar ve aptallar korkuyu bilmezler.

kadın doğurandır, hayatı yaratan, büyütendir; bu yüzden hayata karşı er kişiye göre daha güçlüdür, dirençlidir.

her şey semboldür. düşünen insanın yaşamı bir semboller sistemidir. semboller kimliklerin dışa yansıtılmasıdır, ötekilere 'ben buyum' demenin en kestirme yoludur. sanırım insanlar kimliklerini en güçlü biçimde dinsel ya da ideolojik aidiyetleriyle, inançlarıyla tanımlıyorlar. inanca dayalı kimlikler, mümin ve müritler yarattı. özgür insanın birey kimliği değil müminin ve müridin sorgulamayan köle kimliği öne çıktı. bunun bedelini ağır ödedik.

sır bir kez çözüldü mü, gizem açığa çıkıp da sıradanlaştı mı, çekiciliğini kaybeder.

'yaşamak direnmektir.' bu doğru. ama 'yaşamak ölmektir.' doğru değil. daha onurlu bir hayat için ölüme yattıklarını söylüyorlar. ben ölümden yaşam doğacağına inanmıyorum.

insan bazen daha fazla öğrenmekten korkar. gereğini yapamayacağı, sorumluluğunu üstlenemeyeceği için.

katil olacaksınız. cellat olacaksınız. ne devletin bekası tekerlemeleri, ne hainler, bölücüler edebiyatı, ne milletin yüce çıkarları palavraları cinayeti örtmeye yetmeyecek. vatandaşlarını öldüren ülkenin bütünlüğü mezarlıkların bütünlüğünden başka nedir ki?

intihar, hayatın anlamı sorusuna verilen en açık cevaptır.

insanlar ölmeye zorlanamaz; ama özendirilir. dini tarikatlar da, savaşta komutanlar da bunu yaparlar. çevresinden soyutlanma, dışlanma korkusu salınır kişinin içine. öyle bir noktaya getirilir ki insan, neden ölmeyi beceremedim diye kahrolur. zorlamanın en sinsi, en kötü biçimidir bu.

sadece yenilgi düşündürür ve sorgulatır. yenilgiyi derinlemesine kavramak için gerçekle yüzleşebilme cesareti gerekir. bu cesareti gösteremeyenler hiçbir şeyi değiştiremezler; ne kendilerini ne de dünyayı. ve hep yenilirler.

şafaktan bir önceki an, gecenin en koyu, en karanlık olduğu andır; ama gün mutlaka ağarır.

resmi tarihler gibi, resmi dinsel metinlerin işlevi de gerçekleri iktidardakilerin çıkarlarına göre saptırmaktır.

"dil, insanın gerçek ülkesidir."

gerçek, baktığın yere göre değişir.

inancın ve vizyonun ne kadar büyükse, umudun da o kadar büyük olur.

insan bir kez kuşkuya kapılmayagörsün, en sıradan, en gündelik olaylar bile karanlık görünmeye başlar.

'çöl, içinde bir kuyu gizlediği için güzeldir.'

istanbul aklın değil inançların şehridir. bu şehirde inançlar, çatışıp karışarak birbirlerini yok eder. burada, müminlerin inancının kökeni, yok etmeye çalıştıkları kafirlerin tanrısındadır. kitleler bunu bilmez, bilenler de sık sık unutur; egemenler ise kendi inançlarını, ölümle, silahla, zorbalıkla dayatırlar. biz aydınların duymaktan hoşlandığımız hoşgörü masallarının da aslı astarı yoktur. şehri ele geçiren egemen inanç, ötekini yok etmek için uğraşır. sadece yenilenler, yenilginin acı potasında birbirlerine yaklaşırlar. hoşgörü denilen şey, kendine güvenli, oturmuş kimlikler gerektirir; oysa bu kentte herkes, her zaman yabancıdır. kent herkesi kendine çeker, içine alır ve ötekileştirir.