20.7.10

bay arkadin

orson welles

gülümsemem benim servetimdir, hayatım.

garip değil mi, kimi zaman, düşündüğümüzden de sık, bazı şeyler nasıl da.. umutsuzca elimizden kaçıp gidiyor..

aynasızların neden bu denli ahmak olduğunu hiç düşündün mü? akıllı olmaları gerekmez de ondan.

kendi geçim tarzıyla ilgili o kadar çok yalan söylemişti ki -tembelliğinin de yardımıyla- başkalarının ne yaptığını sorgulamama bilgeliğine erişmişti.

bu tür küçük nazik davranışlar iyi yatırımlardır.

kız gayet ilgisiz görünüyor, gözlerini çocukça bir merak ve kibrin birleştiği bir ifadeyle salonda gezdiriyordu. yerlilerin alışkanlıklarını gözleyen zengin gezgin.

rutleigh gibi, ondan yarım saniye kadar yavaş hareket etmiştim. bu tavrının patronun kim olduğunu gösterme biçimi olduğunu anladım.

yavru bir kedi hatta bir fare bile somut bir varlıktır. ama bir kuşta dikkatinizi çeken kırılganlıktır, aynı zamanda özgürlüğün ifadesi olan kırılganlık. bir kuşu ne kadar sıkı tutarsanız tutun, yabancı bir varlıktır, asla size ait değildir.

orada öylece, bakışlarımın altında yatması çok etkileyiciydi. güvenden mi yoksa küçümsemeden mi kaynaklanıyordu?

duygularım kaçan adamdan yana gibiydi. çünkü bence av olan oydu.

bebekken memeye duyduğun özlem yetişkin biri olarak davranışlarını etkiliyor.

ellerini geri çekti, biraz daha göğsüne yaklaştırdı. kendini savunma duygusuyla?

"öz benliğine karşı dürüst ol." (shakespeare)

kabil'den bu yana binlerce yıl geçti, dostum ve cinayet hala genellikle amatörlerin elinde olan bir iş.

kadınların, tam olarak sizin için yaptıkları şeye göre kendilerini size bağlamak gibi paha biçilmez bir özellikleri vardır; ne kadar zayıf, savunmasız ve nankör olduğunuzu düşünürlerse o kadar çok şey yaparlar sizin için.

ben konuştuğum gibi yazarım. başka bir deyişle gelişigüzel.

bir adam ne kadar köksüz olsa da, tutunacak bir şeye ya da bir yere gereksinimi olur. kökleri yalnızca duvar dibinde ya da bir ağaç gövdesinin yanında büyüyen defne ağacı gibi ya da uygun humuslu toprağın olmadığı yerde, narin köklerini yosuna ya da suya salan o çiçek soğanları gibi..

küçük bir şantajın yardımına başvurdum; bu korkaklığımı gösteriyordu ve kadınsı bir davranıştı.

yenilgiyi kabul etmiş bir halde kısık sesle konuşuyordu.

herkese tepeden bakmak, tadeus gibi. bu çok rahatlatıcı bir duyguydu.

özünde kaliteli olan bir şey, ne kadar bozulursa bozulsun yine de o havayı korurdu.

bu kulübün müdavimlerindendi. kimsenin ona dikkat etmemesinden anlayabilirdiniz bunu.

kendimi fena halde huzursuz hissettiğim zamanlarda hep yaptığım gibi saldırıya geçtim.

bazı insanlar yaralarını saklamaya çalışır, bazıları da göstermeye meraklıdır.

kendimi hiçbir zaman, insanlarla dolu bu meydanda olduğu kadar yalnız hissetmemiştim. arkadin'in gözlerinden okuyabileceğiniz türden umutsuz bir yalnızlık.

eğer doğru adam ortada yoksa bir kızın ortalıkta olanla idare etmesi gerekir, değil mi?

bir hırsızı, topallayan bir adamdan daha çabuk yakalarsınız.

hayatta kaybedenler gece avlarına çıkmaya başlıyorlardı.

elma ve patatese almancada cennet ve cehennem deniyordu.

ben ne istediğimi biliyorum. oysa sen, insanlarla ilgili düşüncelerini ve olaylara bakışını sürekli değiştiriyorsun. bu çok kötü.

dünyada iki tür insan vardır; verenler ve isteyenler, verip vermemek umurlarında bile olmayanlar ve isteme yürekliliğini gösteremeyenler. sen istemeye cüret ettin ama ne istediğinden asla emin olmadın.

tanrının kapısı her zaman açıktır.

tanıkları, ne kadar çok olurlarsa olsunlar birer birer temizle.

ama katil olamayacak kadar korkaktım.

kazanılan sayıların bedelinin ödendiği bir dünyaydı bu.

içimin derinliklerinde artık umut taşımayan bir yaşamın devasa dipsiz uçurumu beliriyordu.

onu bir daha hiç görmeyeceğimi biliyordum.