6.06.2018

güzellik hırsızları

pascal bruckner

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kimsedir.

turist milleti bir şeye, ancak onu fotoğrafa dönüştürdükten sonra inanır.

insan başkalarını rahatlatmak için değil, onlara tamamen legal bir biçimde zulmetmek, düşmüşler diye onları cezalandırmak için doktor olur.

bozukluk kural halini alınca, tuhaf bir biçimde, sağlık bir anomali gibi görülür.

insan yeniyetmelik dönemini, kendinden pek emin olmayan, sıkılgan biri olarak yaşayınca cinsiyetler arasındaki engeller, aslanla kurt kadar birbirinden uzak iki cinsi ayıran metafizik engellere dönüşüyor.

yalan, insanların canını sıkmamak için onlara borçlu olunan nezakettir.

j.s. bach'ı dinlemek, insanın dünyayla kendisi arasına bir harikalar kalkanı yerleştirmesi, cehenneme cennetin tepesinden bakması demektir.

aşkta klişelerden en kötüsü, klişelerden kaçmaya çalışmaktır.

ailesini terk etmek, insanın içine zorla sokulduğu bir kavgayı bırakarak özgürce göze aldığı bir başka kavgaya girmesi demektir.

yirmi yaşında güzellik bir gerçekliktir, otuz beşinde bir ödül, ellisindeye bir mucize.

hayatta insanı tatil kadar yoran başka bir şey yoktur.

çift demek, sitemlerin sermayeye dönüştürülmesi ve her birinin diğerine bu sermayyi faiziyle ödetmesi demektir.

genç olmak, insanın kefaretini hayatı boyunca ödediği geçici bir ayrıcalıktır.

tene bağlanmak, rutin olanla anlaşmak demektir; düşünceye merak sarmak ise ona karşı direnmek, yaşamın anlamsızlığını aşmak demektir.

5.06.2018

kitaplar ve fahişeler

walter benjamin

kitaplarla ve fahişelerle yatılabilir.

kitaplar ve fahişeler zamanı dokur. geceye gündüz, gündüze geceymişçesine hükmederler.

ne kitaplar ne de fahişeler dakikaların onlar için değerli olduğunu belli ederler. ama biraz daha yakından tanındıklarında, ne kadar büyük bir telaş içinde oldukları görülebilir. biz kendimizi kaptırdığımızda onlar dakikaları saymaktadır.

kitaplar ve fahişeler öteden beri mutsuz bir aşkla birbirlerini severler.

kitaplar ve fahişeler -her ikisinin de onlardan geçinen ve onlara kötü davranan bir erkeği vardır. kitaplarınki, eleştirmenler. 

kitaplar ve fahişeler umuma açık yerlerde hizmet verirler -öğrenciler için.

kitaplar ve fahişeler -onlara sahip olanlar nadiren sonlarına tanık olurlar. göçmeden gözden yitmenin bir yolunu bulurlar.

kitaplar da fahişeler de nasıl bu yola düştüklerini anlatan hikayeler uydurmaya bayılırlar. oysa çoğunlukla ne olduğunu kendileri bile fark etmemişlerdir. yıllar boyunca kalbin sesine kulak verilir. günün birinde sırf hayatı gözden geçirmek için durulan bir köşebaşında kelli felli bir gövde pazarlığa başlar.

kitaplar ve fahişeler kendilerini sergilerken sırtlarını dönmeyi severler. 

kitaplar ve fahişeler doğurgan olur.

kitaplar ve fahişeler -"darkafalı yaşlılar, genç orospular." bir zamanların kötü şöhretli kitaplarından ne kadar çoğu bugün gençleri eğitmekte kullanılıyor.

kitaplar ve fahişeler kavgalarını herkesin gözü önünde ederler. 

kitaplar ve fahişeler -birinin sayfalarındaki dipnotlar neyse, ötekinin çoraplarındaki banknotlar da odur.

televizyon üzerine

pierre bourdieu

"olmak," diyordu berkeley, "algılanmış olmaktır."

insan hiçbir zaman söylediği şeyin öznesi olduğundan emin değildir. sandığımızdan çok daha az sayıda özgün şeyler söyleriz.

hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir.

gazetecilerin özel gözlükleri vardır ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar.

televizyon, toplumsal ve siyasal varoluşa ulaşmanın arabulucusu haline geliyor. varsayalım ki, bugün ben elli yaşında emeklilik hakkını elde etmek istiyorum. bundan birkaç yıl öncesine kadar, bu amaç için bir gösteri düzenlerdim, elimize pankartlar alırdık, yürüyüşler yapardık. milli eğitim bakanlığı'na giderdik; bugün ise -hiç abartmıyorum- becerikli bir iletişim danışmanı tutmak gerekir. medyaya yönelik, ona çarpıcı gelecek birkaç numara bulunur: kılık değiştirilir, maskeler takılır ve televizyon aracılığıyla, elli bin kişinin katıldığı bir gösterinin sağladığından daha az olması mümkün olmayan bir etki sağlanır.

izlenme oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. oysa, tarihsel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri; matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir.

anti-dühring

friedrich engels

her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir."

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de yeni bir ilerlemedir.

dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil; ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı bir geliştirilmesiyle tanıtlanır.

karşıt bir yönde birbiriyle boy ölçüşen güçlerin uzlaşmaz karşıtlığı, dünyanın ve onu meydana getiren varlıkların varoluşundaki bütün eylemlerin temel biçimidir.

"evrenin ya da daha doğrusu maddenin hiçbir geçici değişiklik birikimi içermeyen, değişiklikten bağışık bir varlığının başlangıç durumu, ancak kendi üretici yeteneğinin gönüllü sakatlanışında bilgeliğin doruğunu gören bir anlığın ortadan kaldırabileceği bir sorundur."

yaratıcı bir eylem olmadıkça hiçlikten, bir matematik diferansiyel denli küçük de olsa, herhangi bir şey çıkaramayız.

bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin ekonomik evrimi ile çatışma durumuna girdiği bir yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır.

"doğada da, en aşağısından en yükseğine, bütün organizmaların temelinde yalın bir tip vardır ve bu tipe evrensel özüyle birlikte, en gelişmemiş bitkinin en aşağı hareketinde, hiç eksiksiz rastlanır."

joseph fourier: uygarlıkta yoksulluk, bolluğun kendinden doğar.

belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne denli özgürse bu yargının içeriğini belirleyen zorunluluk o denli büyüktür; oysa çok sayıda çeşitli ve çelişik karar arasında, görünüşte canının istediği gibi seçen, bilgisizliğe dayanan kararsızlık, bununla özgür olmayışını, egemenliği altına alacağı şeyin egemenliği altında bulunduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

"insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey, ozana göre altın ve gümüş ama filozofa göre demir ve buğdaydır."

uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

spinoza şöyle diyordu: "omnis determinatio est negatio", her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır.

bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle yani zorla açıklandıkları ortadadır. ve bunun kendisine yetmediği kimse, gizli bir gericinin ta kendisidir.

4.06.2018

mitos, dağıl, toz

lale müldür


depremler
şeylerin alanında ne ise
kelimeler
şiir alanında artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

ve insanlar
senin kemiklerinden
hep aşk tılsımları yaptılar

şair
insanların gözünde ne ise
insanlar
şairin gözünde artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

tanıdın sen dokunuşların
kelimelere dönüştüğü yeri
pembe küfünden acıların
tanıdığın yüreğini
sen istemesen de seni kullandılar
duygusallıkta belirleyip farkını
kişisel bir hüzne soyutladılar
bak ölüm perendesi atmakta artık onlar

artık silkin sen pörsümüş derinden
ıslak cevizler gibi yenile kendini
buzlu sularından tanı asıl yüreğini
yok et, yok et kendini
ki şiir bir kez daha doğsun külünden

ve insanlar
senin kemiklerinden
söz ve suskunun en üst bireşimini yaratsınlar

olgunluk

ahmet haşim

ne yazık ki vücudun haraplığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. manasız çocukluk, tatsız gençlik şen olgunluğa hazırlanmaktan başka nedir? zekâ; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. en az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. dünyayı idare eden ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat akımlarının düzenleyicisi şakakları beyazlamış kafalardır. genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor.

ne olacağı meçhul yeniyetmelere yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir?

manastır

w. somerset maugham

manastırda gördüklerimden ne kadar etkilendiğimi anlatamam. o rahibeler harikalar, kendimi tamamen değersiz hissetmeme sebep oluyorlar. her şeyden vazgeçmişler, evlerinden, ülkelerinden, aşktan, çocuklardan, özgürlükten ve çoğu zaman vazgeçmenin çok daha zor olduğunu düşündüğüm bütün o küçük şeylerden, çiçeklerden ve yeşil kırlardan, bir sonbahar gününde yürüyüşe çıkmaktan, kitaplardan ve müzikten, rahatlıktan, her şeyden vazgeçmişler, her şeyden. ve bunu fedakârlık, sefalet, itaat, öldürücü işler ve duayla dolu bir hayata kendilerini adamak için yapıyorlar.

bu dünya, hepsi için tam anlamıyla gerçek bir sürgün yeri. hayat, onların katlanmaya hevesli olduğu bir geçiş evresi, fakat hepsinin kalbinde her zaman aynı arzu var -ah, bu arzudan çok daha güçlü bir şey, bu bir özlem; onları ebediyete kavuşturacak istekli ve tutkulu bir ölüm özlemi.

hedefledikleri şey bir yanılgıysa eğer, bunun önemli olup olmadığını merak ediyorum. onların hayatları başlı başına çok güzel. bana öyle geliyor ki yaşadığımız dünyaya iğrenmeden bakmanın tek yolu, insanların zaman zaman kaostan yarattığı güzelliklerden geçiyor. yaptıkları resimlerden, besteledikleri müziklerden, yazdıkları kitaplardan ve sürdürdükleri hayatlardan. bütün bunların arasında en zengin güzellik ise güzel yaşam. işte mükemmel sanat eseri.

3.06.2018

hayalet oğuz

tezer özlü

biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. içimizde ömrü bitenler oldu. onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı hayalet oğuz'un cenaze töreni oldu.

oğuz, istanbul'da yaşadı. oğuz bir dönemi yaşadı. yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. tek bir sandalye sahibi olmadı. bir iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi. pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp: "oğuz, sen benim nişanlımsın." dediyse de, oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiç bir şeye malı gözüyle bakmadı. nişanlı geldiği gibi gitti. bu da oğuz'u ne sevindirdi ne de üzdü.

oğuz'u, ilkokulu bitirdiğim yıl fatih'teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. incecik bir adam, yatakta uyuyordu. zayıflıktan ölmüş gibiydi. yüreğim burkuldu. anneme koştum: "anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek." dedim. oğuz, 21 yıl sonra, 1975 eylül ayında öldü.

21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. aynı kitapları okuduk. o, özellikle yeni çıkan telif kitapları ilk günden edinirdi. ya yazar ona vermiş ya da oğuz satın almıştı bile. "okuyayım, sana bırakırım." derdi. ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi. çoğunlukla da elinde bir ingilizce polisiye roman bulunurdu.

türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor.. gibilerden kullanmadı. yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. yüzlerce film senaryosu yazdı yeşilçam'a. bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir.

parasını alınca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı. iyi bir yemek yer, ardından kulis, papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: "şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim." der, belki o gece kulüp 12'de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene taksim-beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. beyoğlu'na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. çok ender insanda rastlanan bir zekâsı vardı.

ölmeden beş gün önce bulvar kahvesinde oturuyorduk. oğuz: "e.'ye uğradım. 'sen benden daha önce gebereceksin, çok sevmiyorum.' dedi", diye gülerek anlattı. hepimiz gülüştük. insanın, kendi ölümü üzerine ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekânın bile işi değil. ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmek için cağaloğlu'nda para araştırması inanılır gerçek değil.

biz hep "hayalet ölmez" diye düşünüyorduk. onu heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. son yemeğimizi degüstasyon'da yedik. salçalı bir dana söylemiş: "ağzının tadını bilen ağabeyin de hep bu soslu danayı yer burada." demişti. ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, "bir ay heybeliada'da dinlen, sakın istanbul'a inme, biz gelir seni görürüz." demiştim. erken çıkmıştık lokantadan, istiklal caddesi kalabalıktı gene. havasız ve pisti her zamanki gibi. oğuz heyecanlı idi. sanki önemli bir olay onu bekliyordu. erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip yerine uzanmak istiyordu. ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

"senin de celal sılay için yazdığını okudum." dedi. "meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum." dedim. gülüştük. tünel'e doğru yürüyecekti. otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. bu çocuk onu sabah ada vapuruna bindirecekti. ve oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: sevgili oğuz istanbul kentini bu eylül ayı bıraktı. 3 eylül 1928'de doğdu. 17 eylül 1975'te öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. o zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı. oğuz'un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi eğlentili bir gömme töreni oldu. mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatin olmasın diye, tapusu sinematek derneği adına çıktı.

oğuz'un çok güzel bir mezarı oldu. üzerine açık leylak rengi kır çiçekleri diktik. mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. toprak canlandı. güzel koktu. çelenklerini üst üste yığdık. çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. görevimiz bitmişti.

otuz kadar yakın dostu krepen pasajı'ndaki neşe meyhanesinde oturup onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. akşamüstü aşuresi bile pişip geldi. beyoğlu'ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm. oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. oğuz aylarca da benimle kaldı.

onun konukluğu bir kelebek gibiydi, insana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana alman eğitiminden geçtiğim için, "mutti" derdi. yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse hemen bir espri yapardı: "ne o, sahura mı kalktın?" kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup bafra sigarasına başlardı.

oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. dostluk, güler yüz gösterdi onlara. akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. balıkpazarı meyhaneleri, beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, nazmi, kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.

ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. yıllardır hiç açılmamış. afrika han'da, bülent oran'da kalmış bir valiz. içinden iki taş baskısı örtü çıktı. yepyeni. onları bana verdi. "bunları bir kızla birlikte almıştık." dedi. kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. valizden ayrıca yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir ipana diş macunu, yüksel arslan ve ömer uluç'la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla bebek'te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz jean pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma ingilizce ekonomi kitabı çıktı. hepsi bu. işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde türkiye cumhuriyeti 1960 anayasası duruyordu. ingilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı yalçın ofset'in telefon numarasını yazmıştı. bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak.

ayazpaşa'dan levent'e, levent'ten ayazpaşa'ya vb. yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşı devrim gibi sardığı istanbul'u katmandu'ya benzetiyor, son aylarında: "artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok." diyordu. ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. oğuz, bunalan bir insan değildi. onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. hiçbir zaman "sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum." bile demedi.

akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yalanmadı da, "solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni." demekle yetindi. "çok hastayım." demedi. doktorun terimini kullandı: "çok hastaymışım." dedi. her anlamda olumsuzlaşan istanbul'u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki.. hani "beyoğlu'nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim." der gibi. ve ölmeden dört gece önce degüstasyon'un kapısı önünde karşılaştığımız ali poyrazoğlu'nun yanağından makas alıyor, "tatlı hayat kurbanları, gene nereye?" diye takılıyordu.

ordu

osho

ordu sadakat yaratmak üzere çalışır. küçük şeylerle başlar. insan merak eder askerlerin senelerce neden resmi geçit yapıp aptalca emirler uyguladığını: "sola dön, sağa dön, geri dön, ileri marş!" saatlerce, hiçbir amaç olmadan. ama gizli bir amaç var. zekası yok ediliyor. robot haline getiriliyor. "sola dön" emri verilince zihin nedenini sormasın diye. birisi sana "sola dön" dese "bu saçmalık ne? niye sola döneyim? ben sağa gidiyorum." dersin. ama askerin şüphe duymaması, sormaması gerekir; sadece yerine getirmesi gerekir. sadakat için temel koşullanma budur. askerlerin insan gibi değil makine gibi davranacak kadar sadık olmaları, krallar ve komutanlar için iyidir.

cesaret

jiddu krishnamurti

anne babamıza, eşimize, oğullarımıza, kızlarımıza ve mallarımıza sımsıkı sarılıyoruz. korkunun dışadönük biçimi budur.

bir şeyi istediğiniz sürece korkuya mahkum olursunuz ve korku zihninizi köreltir, dolayısıyla özgür olamazsınız.

korku çürümenin kaynağı, bozulmanın başlangıcıdır ve korkudan kurtulmak bütün sınavlardan ve bütün diplomalardan çok daha önemlidir.

ancak korkudan arınıldığında anlayışın içsel niteliği, içinde hiçbir bilgi veya deneyim birikimi barındırmayan yalnızlık varlık kazanır.

insan büyüdüğünde ve yalnız başına yürüyüşe çıkabildiğinde birçok güzelliği keşfediyor, kendi düşünme tarzını keşfediyor ve çevresinde olup biten her şeyi gözlemlemeye başlıyor: dilenciyi, aptal adamı, zeki adamı, zengini ve yoksulu. kuşların, ağaçların, yaprakta yansıyan ışığın farkına varıyor. yalnız başınıza dışarı çıkarsanız bunları görebilirsiniz.

yalnız kaldığınızda çok geçmeden korktuğunuzu fark edersiniz. ve işte korktuğumuz için din adını verdiğimiz şeyi icat ettik. tanrı ve ona nasıl yaklaşmanız gerektiği hakkında ciltlerce kitap yazıldı; ama hepsinin temeli korkudur. insan korktuğu sürece gerçeği bulamaz.

yalnızlık zihnin kendini bir aynada berrak görebilmesini sağlar. yalnızlık zihni benmerkezci etkinliğin ürünü olan bütün karmaşaları, korkuları ve yılgınlıklarıyla doymak bilmez hırstan arındırır. yalnızlık zihne zaman açısından ölçülemeyen bir dinginlik ve tutarlılık kazandırır. bu berraklık zihnin karakteridir. karaktersizlik ise kendiyle çelişme halidir. duyarlı olmak sevmektir.

2.06.2018

öğrenci

william blake


yaz sabahları uyanmayı severim
bütün ağaçlarda kuşlar öterken
uzakta bir avcı av borusunu çalar
tarla kuşu şarkıma eşlik ederken
ah! bunlar ne güzel arkadaşlıklar

ama bir yaz sabahı okula gitmek yok mu
ah, o sürüp götürür bütün sevinçleri
çocuklar, hoyrat bir bakışın altında
iç çekerek, korkarak, tükenmiş geçirir saatleri

ah! o vakitler bırakırdım kendimi
ve sıkılır dururdum saatlerce
ne kitabımdan bir zevk alırdım
ne de bilgi çardağı altında olmaktan
yorulurdum bu kasvet sağanağından
neşelenmek için doğmuş bir kuş
nasıl şakısın kafes içinde
nasıl olur da korkan bir çocuk
gençliğinin baharını unutup
indirmesin uysal kanatlarını?
ah baba, ah anne, donarsa filizler
sürüklenip giderse tomurcuklar
ve narin bitkiler bahardaki
neşelerinden soyulursa
kederler içinde, kaygı içinde
ya nasıl getirsin yaz, yaşama sevincini
ya nasıl çıksın ortaya yazın meyveleri
dertlerin yıktığını nasıl onaralım ki
nasıl kutsayalım olgunlaşan yılı
esip dururken kış rüzgârları

özlem

inci aral

kimse unutamaz. unutmada özlem yoktur. insan film sahneleri gibi bir bir görür eski anıları. daha önce fark ettiği ama hızlı geçtiği için üstünde durmadığı her şeyi açık seçik görür. seven, sevdiğinin yokluğuna saplanıp kalmadan özleyemez. özlerken daha iyi tanırsın sevdiğini. oğlunun bir köpeğin boynunu okşayan elini, başını çevirmeden önce bir an sana bakışını, ekmek kesişini, su içişini, uçurmaya çalıştığı yaralı bir kuşu avcunda tutuşunu, küçülmüş patiklere sığmayan ayaklarını, mamayı tüküren ağzını, elindeki yanığa uf deyişini, ayak parmaklarının ucunda sokağa süzülüşünü, bir kadının yanından ilk gelişini, şarkı söylemesini, bir duvarı boyayışını hiç görmemiş gibi görürsün. henüz doğmamış da doğru doğacakmış gibi yokluğunu yüreğinde duyarak özlersin onu o zaman. henüz gerçekleşmemiş bir düş gibi. sözü verilmiş bir sevinç, uzun sürmüş bir ölüm gibi. özlem beklemektir. çaresi yoktur bunun, bir şey yapılamaz. yatıştırılabilir belki biraz.

31.05.2018

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

30.05.2018

hannibal

sadece öldürmek için öldüren tek canlı insandır.

kendi öfkesine cevap verebilen bir insandan daha vahşi bir hayvan yoktur.

başından geçenlere alışmak gibisi yoktur.

eğer söz konusu olan düşünce, kişinin kültüründe, alt kültüründe ya da ailesinde normal olarak kabul ediliyorsa o kişi kuruntulu değildir.

hepimiz sahip olamayacağımız şeyleri isteriz.

esir bağı. yeni efendiye gösterilen pasif psikolojik tepki milyonlarca yıldır sağ kalmanın anahtarı olarak kullanılmıştır. seni esir alana bağlanırsan hayatta kalırsın. bağlanmazsan kahvaltılık niyetine gidersin.

psikolojik travma güçsüzlerin felaketidir.

sosyopatik davranışın ilk ve en kötü belirtisi hayvanlara eziyet etmektir.

dramatik şeylere yeteneği olan bir sarhoş bile kendini tanrı olduğuna ikna edebilir. ya da "kertenkele kral" olduğuna. tanrı'yı oynamanın başka avantajları da vardır. onlardan birisi de her zaman yalnız olmaktır.

algı, iki ucu keskin bir araçtır.

bazı mesleklerin mensupları daha çok psikopatlık eğilimi taşır: ceo'lar, avukatlar, din adamları, cerrahlar, gazeteciler, güvenlik güçleri.

kendi kafandan çıkamıyorken başka biriyle olmak epeyce zordur.

28.05.2018

şifre

jorge luis borges



cennetten önceki hangi adem'in
hangi açıklanamaz tanrısal gücün
kırık bir aynasıyız biz insanlar

her gece aynı korkulu rüya
her gece dehlizin katılığında
devinimsiz bir aynanın yorgunuyum ben
ya da bir müze tozunun
yalnızca bekliyorum tatsız bir şeyi
bir armağanı, gölgeden bir altını
ölüm denen bakireyi

biliyorum insana yasak olan cennetlerin
yitik cennetler olduğunu

daha iyidir başkalarını düşünmek
kapıyı çalınca ölüm

tek bir eylem yoktur tehlikeye koşmayan
büyünün eylemi olmaktan
tek bir eylem yoktur
sonsuz bir dizinin ilki olmayan

acımasızdır yazgı
ve tanrının gecesi sonsuzdur
elindeki zamandır, bitmeyen
zaman. yapayalnız kalmış her ansın sen

gökyüzü boşa değişir durur. herkesin
payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir

27.05.2018

kutsalın sonu

raoul vaneigem

yaşamı, kendi yolundan saparak içine hapsolduğu kötücül inkârlardan kurtarmanın vakti geldi. kutsalla işimizi bitirmek istiyoruz. kutsallık barbarlığın sığınağıdır. "bu adamı öldürebilirsin; çünkü kutsala hakaret etti, çünkü heretik sapkınlığa düştü, çünkü o bir dönek, çünkü bizim gibi düşünmüyor." ister dini olsun ister ideolojik, bütün dogmaların taşıyıcısı olduğu cinayete teşvik budur.

d'holbach'ın saptadığı gibi, "papazlar, vaizler, hahamlar ve imamlar ne zamanki kendilerinin yalanlanma tehlikesi ortaya çıksa yanılmazlıktan yararlanırlar."; ama rahatlıkla ezme imkanı ellerinden alındığında da yumuşak, dalkavuk ve uzlaşmacı görünmekte gayet başarılı olduklarını unutmayalım. eline iktidar geçiren her din köktencidir.

devleti islam'a bırakın, talibanlarınız ve şeriat olur; papalık totalitarizmine izin verin, engizisyon yeniden doğar; öldürücü doğum oranı artışı ve sansür görülür, kutsallığa hakaret suçuna mahkumiyetler ortaya çıkar.

hahamları kabul ettiğinizde, goyim'lere karşı ibrani dininin eski aforozunun yayıldığını işiteceksiniz: "kemikleri çürüsün!" luther'e hayran mısınız? onun yahudilere ve yalanlarına karşı risalesini okuyun: "bizde ve topraklarımız üzerinde yahudilerin tanrı'ya övgüler yağdırması, dua etmesi, eğitim vermesi, ilahiler okuması yasaklansın." jacques gruet'nin ve miguel servet'nin katili, cenevre diktatörü, tanrı aşkı adına aşkı küçümseyen, polisiye baskının vahşetiyle suçu sağlamlaştıran etik arınmanın kusursuz örneği aşağılık calvin'i hatırlayın. avrupa'da demokratlık oynayan, abd'de darwin'in okunmasını yasaklayan protestanı düşünün. yoksullara merhamet gösteren budizmin bu yoksulluğun kökünü kazımak yerine onu beslediğini unutmayın.

"tanrı sevgidir." demek müminlerin pek hoşuna gider. "tanrı öldürmeyi sever." der shakespeare kral lear'da. allah-ü ekber!

bununla birlikte, tekrarlamak gerekir ki, dinlerin kökten insanlık dışılığından bizleri kurtaracak olan şey baskının çizmeleri değildir.

dini bastırarak yok etmeyi düşünmüş olanların tek başardıkları şey onu yeniden canlandırmaktır; çünkü din kendi küllerinden doğan en yetkin baskı anlayışıdır. din cesetlerden beslenir ve kemikleri attığı çukurlarda birbirine karışmış olan yaşayanlarla ölülerin inanç şehitleri mi yoksa hoşgörüsüzlüğünün kurbanları mı olduğunun onun için pek önemi yoktur.

ailevi fanatizmin korkusuyla ya da sersemleştirilerek çarşaf giyen genç kızları aşk içinde serpilip gelişmeye bırakırsanız, kadın üzerindeki baskının iğrenç işaretlerini kaldırıp attıklarını ve allah'ın son dayanağı olan bu gülünç erkek egemenliğini geçersiz kıldıklarını göreceksiniz. 1848 pers'inde kadınların çador'dan kurtulması ve erkek zorbalığından özgürleşmesi için çağrı yapan şair kurretülayn'ın tavrının patriarkal rejimlerde örnek olması için, onların özgürlük iradeleriyle dayanışma içinde olmak gerekir.

kimsenin bir dine ibadet etmesi ya da bir inanca uyması engellenmesin; ama bunu başkalarına dayatmayı, özellikle çocukları zehirlemeyi aklından geçirmesinler. bir gelenek ve bir ritüel adına barbarlığa, kadın ve erkek sünnetinin sakatlayıcılığına, hayvanların dini amaçlarla öldürülmesine hiçbir şey izin vermesin.

kutsalın sonu, bütün inançlara ve bütün fikirlere, en sapkınlarına, en aptalcalarına, en iğrençlerine, en cahilcelerine bile mutlak hoşgörüyü gerektirir; ama şu kesin koşulla ki, tek tek kanaatler halinde kalmalı, ne çocuklara ne de bunları kabul etmek istemeyenlere dayatılmalıdır.

kutsalın sonu bütün inançların, bütün dinlerin, bütün ideolojilerin, bütün kavramsal sistemlerin, bütün düşüncelerin eleştirilme, alaya alınma, gülünç düşürülme hakkını içerir. bütün tanrıları, bütün mesihleri, peygamberleri, papaları, ortodoks papazları, hahamları, buddha papazlarını, protestan papazlarını ve diğer guruları aşağılama, onlara hakaret etme hakkı demektir.

kutsalın sonu, insanın gerçekleşmesine düşman bütün uygulamaların, çocuklar, kadınlar, erkekler, fauna, flora ve çevre karşısında uygulanan her türlü barbarlığın ortadan kaldırılması hakkıdır. kutsal kitap yoktur. "bir kutsal kitap açıklaması onu tamamen sıradan bir yere yerleştirebiliyorsa, bu en iyi açıklamadır; eğer eğitimimiz, dizginsiz saflığımız ve günümüzdeki soru sorma tarzımız engellemeseydi uzun süredir zaten böyle olurdu." diye saptamaktadır lichtenberg.

bütün mitolojiler birbiriyle eşdeğerdir. yunan diniyle offenbach tarzında ince ince alay edebilirken, hristiyan, ibrani, islam ya da budist mitolojisinin kişilerini aynı mizahla ele almaya niçin izin verilmediğini anlamak mümkün değildir. kutsal yer yoktur. bizi yok eden şeyi yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir. bunca uzun süredir karanlığa boğan anıtları oyun yoluyla yeniden kullanıma kazandırmak, kiliseleri, tapınakları, katedralleri, sinagogları, camileri; kreşlere, yeşil evlere, şenlik salonlarına, tiyatrolara, operalara, havuzlara, labirentlere, bahçelere, seralara, oyun alanlarına, müzelere, lojmanlara, kütüphanelere, buluşma ve eğitim merkezlerine, sanatçı ve zanaatkâr atölyelerine, restoranlara, birahanelere, meyhanelere, tavernalara dönüştürme fırsatını yalnızca bu güç verecektir.

her şeye gülmeyi öğrenmek istiyoruz; çünkü insanlıktan çıkmış varlığın sırıtmasındansa, nihayet kendi insanlığını keşfeden insanın özelliği olan bir gülmeyi tercih ediyoruz. bütün görüşlere hoşgörü, insanlık dışı her edime hoşgörüsüzlük!

tanrı hayaleti denen insanın bu sahtesini hayal mahsulleri müzesine terk etmenin tek bir yolu vardır; bu da, çalışma zorunluluğunun çok uzun süredir yabancı kıldığı yaşama iradesini bedene geri vermektir. dinin aşılmasını sağlayacak olan tek şey canlıya duyulan özlemdir, din duygusunun beslediği -bütün barbarlıkların kaynağı olan- bu sakatlanmayı insan duyarlılığına maruz bırakmayı önleyecek olan tek şey canlının bilincidir.

dini kendimizden söküp atmadan toplumdan atamayız. alçaklığı kendi yaşamımızdan sürgün etmeden, dinselliğin, kutsalın, kurban etmenin, ritüelin, suçluluk duygusunun, ölüm refleksinin, haz korkusu ve hazdan nefretin gündelik yaşamdaki varlığını ortadan kaldırmadan dini sona erdiremeyiz.

tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir. mutluluk özlemine karşı çıkın, hatta basitçe zorlayın; geçmişin hayaletlerinin cenaze korteji içinde bu tanrıların yeniden doğduğunu görürsünüz.

yoksulluklarını, hastalıklı hallerini, sakatlıklarını ve bağımlılıklarını bir soyluluk unvanı gibi üzerlerine geçirip ağlayıp sızlayan insanlar var oldukça din virüsü yeniden ortaya çıkacaktır.

26.05.2018

çizgi

özdemir asaf


kendimi sileceksem, bilirim sende varım
senin ben yarısıyla seni ben tamamlarım
seni sende bütünler, sana sende inanır
seni sende silerim, seni bende yazarım

24.05.2018

paranoya

stephen grosz

çoğumuz, belki de hepimiz bir kez olsun usdışı fantezilere kapılmışızdır. ama onların varlığını ender olarak kabulleniriz -eşlerimize, yakın arkadaşlarımıza bile anlatamayız. onlardan söz etmek zor, hatta olanaksızdır. ne anlama geldiklerini, hakkımızda ne söylediklerini bilmeyiz. kendimizi mi yitiriyoruzdur? bir an için deliriyor olmamız mümkün müdür?

paranoid fantezileri normal zihinsel yaşamın parçası olarak açıklayan birçok psikoloji kuramı var. bunlardan biri, paranoyanın bazı saldırgan duygulardan kurtulmamızı sağladığını söyler. öfke bilinçdışı yansıtılır: "ona zarar vermek istemiyorum; aslında o bana zarar vermek istiyor."

bir başka teori, paranoya aracılığıyla istenmeyen cinsel duygularımızı reddettiğimizi öne sürer: "onu sevmiyorum, ondan nefret ediyorum; o da benden nefret ediyor." bu açıklamaların ikisi de doğru olabilir ama ikisi de tam anlamıyla yeterli görünmüyor.

herkes paranoid belirtiler sergileyebilir -mantık dışı ihanet edilme, alay edilme, istismara uğrama ya da zarar görme fantezileri geliştirebilir- fakat güvensiz, bağlantısız, yalnız hissediyorsak paranoid fantezilere kapılma eğilimimiz artar. paranoid fanteziler, her şeyden önce duyarsızlık ve aldırışsızlıkla karşılandığımız duygusuna verdiğimiz tepkidir.

bir başka deyişle, paranoid fanteziler rahatsızlık vericidir fakat savunma mekanizmamızın ürünüdürler. bizi daha korkunç bir duygusal durumdan korurlar -kimsenin bizimle ilgilenmediği, kimsenin umurunda olmadığımız duygusundan. "şu şu kişi bana ihanet etti" düşüncesi, bizi daha acı verici olan "kimse beni düşünmüyor" düşüncesinden korur. askerler arasında paranoyanın yaygın olmasının nedenlerinden biri budur.

birinci dünya savaşı'nda, siperlerdeki ingiliz askerleri, ingiliz savunma hattının arkasında tarlalarını sürmeye devam eden fransız köylülerinin gizlice alman topçularına işaret verdiğine inanıyorlardı. "büyük savaş ve modern bellek"te paul fussell, köylülerin alman toplarını ingiliz mevzilerine yönelttiğine bütün kalpleriyle inanan askerleri anlatır. şöyle yazar fussell: "cephedeki askerlerin sarsılmaz inancına rağmen, iki savaşta da mevzilerin arkasında kalan topraklardaki fransa, belçika, alsas köylülerinin fantastik ölçüde karmaşık, ayrıntılı, incelikli ve zekice yöntemlerle uzaktaki alman topçularını yönlendirdiğine dair bir kanıt bildiğim kadarıyla bulunamadı." askerler, bir yel değirmeninin rüzgarla gelişigüzel dönen kanatlarında, iki ineğini önüne katmış tarlasında yürüyen bir adamın halinde tavrında, çamaşır asan bir hizmetçinin hareketlerinde korkunç şifreler görüyorlardı. anlaşılan, ihanete uğramak unutulmaktan daha az acı vericiydi.

ciddi bir psikolojik rahatsızlığa yakalanma olasılığı ilerleyen yaşla azalıyor fakat paranoya geliştirme olasılığı aksine artıyor. hastanede, "buradaki hemşireler beni zehirlemeye çalışıyor." diye şikayet eden yaşlı erkek ve kadınları sık sık dinledim. "gözlüğümü nereye koyduğumu unutmadım; belli ki kızım onu çaldı." "bana inanmıyorsunuz ama sizi temin ederim ki odama böcek yerleştirmişler, mektuplarımı da okuyorlar." "lütfen beni eve götürün, burada güvende değilim."

şuna hiç şüphe yok: yaşlılar aile üyeleri tarafından istismar edilebilir, kandırılabilir veya bakıcılarının kötü muamelesine maruz kalabilir. bunlar gerçekten oluyor; dolayısıyla yaşlıların korkularını dikkatle dinlemek çok önemlidir. fakat sık sık -siperlerdeki askerler gibi- yaşlılar da ölümle yüzleşirken unutulmuş hissediyorlar. bir zamanlar çekici ve önemli kişiler olan bu erkeklerle kadınlar giderek daha sık görmezden gelindiklerini fark etmeye başlıyorlar.

benim deneyimim, paranoid fantezilerin sıklıkla dünyanın umursamazlığına verilen bir yanıt olduğu yönünde. paranoid kişi, birinin kendisini düşündüğünden emindir.

23.05.2018

karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı

carl sagan

dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

tarihte "cadı" ve dinsizlerin işkence görerek yakılmasını eleştiren tek bir aziz yok. neden? neler olup bittiğinden habersiz miydiler? işlenmekte olan insanlık suçunun önünü alamazlar mıydı?

gerçek bilgelik sınırlarımızı bilmekte yatar. tıpkı shakespeare'in dediği gibi: "insan ki deli dolunun tekidir."

ingiliz fizikçi michael faraday, "hoşumuza giden kanıt ve görüngüleri aramaya koyulup gerisine boş vermenin dayanılmaz cazibesi"nden söz ediyor ve sürdürüyor: "bizi doğrulayanı dostça kabullenir, bize karşı çıkana da inatla direniriz; oysaki sağduyu tam tersini gerektirir."

ticari kültür, faturası tüketiciye çıkarılan yanlış yönlendirmeler ve eksik bilgilendirmelerle dolu. soru sormanız beklenmiyor. düşünmeyin. yalnızca satın alın yeter.

"kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır." (latin özdeyişi)

hepimizin eğilimleri vardır. herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği ön yargıları soluruz.

başlıca dinlere bir bakalım. mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; eski ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; museviler komşularını kendileri gibi sevmeli; incil'e göre düşmanlar sevilmeli. öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

yalnızca kuşkucuysanız o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. hiçbir şey öğrenemezsiniz. dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız.

değişmekte olan bir dünyada, öğretmen ve öğrencilerin birbirlerine öğretmeleri gereken temel bir beceri vardır: nasıl öğrenileceğini öğrenmek.

saflık içeren sorular, sıkıcı sorular, yanlış yapılandırılmış sorular, yetersiz, özeleştirinin ürünü sorular vardır. ama her soru, dünyayı anlamak için atılmış bir çığlıktır. aptalca soru diye bir şey yoktur.

sihir, sihirbaz ile izleyicisi arasında sözsüz varılan bir işbirliği anlaşması gerektirir. bu anlaşma, kuşkuculuğu bir yana bırakmayı ya da kimi kez inanmazlığın istemli olarak bastırılması yaklaşımını içerir. sihri anlamak ve oyunu görmek ise elbette ki anlaşmayı feshetmekle olur.

insanların güvenilir olabilmesi için de gelişmiş bir akla sahip olmaları gerekir.

eğer yalnızca kendi savlarımızdan haberdarsak onları bile tam bilmiyor sayılırız; çünkü kısa zaman sonra hayaller, düşünmeden ezberlenen, denenmemiş, sönük ve cansız doğrular haline gelir.

her kuşak, kendinden sonraki kuşakta eğitim standardının düşmesinden endişe duyar. sümer uygarlığından kalma, insanlık tarihindeki en eski metinlerden biri sayılan 4000 yıllık kısa bir deneme, gençlerin bir önceki kuşağa kıyasla çok cahil olmasından yakınıyor.

22.05.2018

anadolu

ahmed arif


beşikler vermişim nuh'a
salıncaklar, hamaklar
havva ana'n dünkü çocuk sayılır
anadoluyum ben
tanıyor musun
utanırım
utanırım fıkaralıktan
ele güne karşı çıplak
üşür fidelerim
harmanım kesat
kardeşliğin, çalışmanın
beraberliğin
atom güllerinin katmer açtığı
şairlerin, bilginlerin dünyalarında
kalmışım bir başıma
bir başıma ve uzak
biliyor musun
binlerce yıl sağılmışım
korkunç atlılarıyla parçalamışlar
nazlı, seher sabah uykularımı
hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
haraç salmışlar üstüme
ne iskender takmışım
ne şah ne sultan
göçüp gitmişler, gölgesiz
selam etmişim dostuma
ve dayatmışım
görüyor musun
nasıl severim bir bilsen
köroğlu'yu
karayılanı
meçhul askeri
sonra pir sultanı ve bedrettini
sonra kalem yazmaz
bir nice sevda
bir bilsen
onlar beni nasıl severdi
bir bilsen, urfa'da kurşun atanı
minareden, barikattan
selvi dalından
ölüme nasıl gülerdi
bilmeni mutlak isterim
duyuyor musun
öyle yıkma kendini
öyle mahzun, öyle garip
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan, rüsva etme beni
gör, nasıl yeniden yaratılırım
namuslu, genç ellerinle
kızlarım
oğullarım var gelecekte
herbiri vazgeçilmez cihan parçası
kaç bin yıllık hasretimin koncası
gözlerinden
gözlerinden öperim
bir umudum sende
anlıyor musun