9.11.2012

seviyordum sizi

aleksandr puşkin


seviyordum sizi ve bu aşk belki
içimde sönmedi bütünüyle
fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
istemem üzülmenizi hiçbir şeyle
sessizce, umutsuzca seviyordum sizi
kah ürkeklik, kah kıskançlıkla üzgün
bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
dilerim bir başkasınca da böyle sevilin

2
vaktidir dostum, vaktidir! yürek dinginlik istiyor
uçuyor birbiri ardına günler ve geçen her saat alıp götürüyor
yaşamdan bir parça daha ve biz seninle ikimiz
yaşamak umudundayız; oysa kuşku yok ki öleceğiz
dünyada mutluluk yok; fakat dingin ve özgür olunabilir
imrenilecek bir yazgı düşlüyorum nicedir
nicedir, ben, yorgun köle, kaçıp gitmektir istediğim
uzak sığınağına çalışmanın ve lekesiz bir esenliğin

3
imreniyorum sana cesur öğrencisi denizlerin
saçları fırtınalarda ağaran ve gölgesinde yelkenlerin
çoktan mı ulaştın dingin rıhtıma
çoktan mı vardın sessizliğin hazlarına
ki yeniden çağırmakta seni gönül çekici dalgalar
haydi ver elini -yüreklerimizde aynı tutkular
içimizde uzak gökyüzünün, uzak ülkelerin özlemi
bırakalım kıyılarını köhne avrupa'nın
ben, yorgun kiracısı yeryüzünün, bambaşka alemler ardındayım
ey özgür okyanus, selamlıyorum seni

intihar

emo philips

bir gün köprüden karşıya geçiyordum ve aşağıya atlamak üzere olan bir adamın kenarda durduğunu gördüm. böylece yanına koştum ve "dur! yapma!" dedim. "neden yapmayayım?" diye sordu. "şey, yaşamak için birçok neden var." diye karşılık verdim.

"ne gibi?"

"pekala.. dindar mısın ateist mi?"

"dindarım."

"ben de! hristiyan mısın, budist mi?"

"hristiyan'ım."

"ben de! katolik misin, protestan mı?"

"protestan'ım."

"ben de! episkopal misin, baptist mi?"

"baptist'im."

"vay canına! ben de! tanrının baptist kilisesi'ne mi, rabbin baptist kilisesi'ne mi bağlısın?"

"tanrının baptist kilisesi'ne."

"ben de! tanrının orijinal baptist kilisesi'ne mi bağlısın, yoksa tanrının reformcu baptist kilisesi'ne mi??"

"tanrının reformcu baptist kilisesi'ne."

"ben de! tanrının reformcu baptist kilisesi'nin 1879 reformuna mı, yoksa tanrının reformcu baptist kilisesi'nin 1915 reformuna mı bağlısın?"

"tanrının baptist kilisesi'nin 1915 reformuna."

"geber, kafir pislik!" dedim ve onu aşağıya ittim.

8.11.2012

hayaletlerin göçü

pauline melville

yaşam iki tarih arasında değil, iki imge arasında asılıdır.

önsezilerin en kötü yanı, bazen yanlış olaylarla ilişkilendirilmeleridir.

gerçek benlik yalnızca ölümde kendini gösterir.

aniden esen bir rüzgar, bastırılamaz bir an gibidir, ansızın belirip kaybolan bir hayalettir; ardından tüm dünya yeniden doğar.

şakalar. fırtınaları atlatırken ne de güzel yetişirler imdadımıza.

her ölüm, öyle ya da böyle, kendisinin katlidir.

tiyatro bir ilüzyon bahçesidir. gerçek olan her şey konuyu dağıtır.

üzgün fügcü

ahmet oktay


sen üzgün fügcü
dünyayla hesaplaşan
şiirin tutsak bir opera
yüreğin yalnız yaşamı sorgular
umuttur umutsuzlukta. yüreğin
onun sonsuz bir ölümü de olacak
taşıllaşıp kalacak uzayda
büyük acıda. unutulmayacak. olacak
zaman çürüyen bir mumya

mucize

chuck palahniuk

her servet hoş olmayan bir olayın sonucudur.

aynı mucizeleri tekrar tekrar yaratabilirsin; yeter ki sonuncuyu hatırlayan biri çıkmasın.

her başyapıt kusursuz şekilde bir araya getirilmiş çamur ve küldür aslında.

servet ne kadar büyük olursa o kadar çok insan acı çekmiş demektir.

bir ressamın aslında tek yapabildiği kendi yüzünü tarif etmektir. kendin olmaya mahkumsun. el yazın. yürüyüşün. seçtiğin porselenlerin deseni. bunların hepsi seni el verir. yaptığın her şey elini açık etmene neden olur. her şey bir otoportre. her şey bir günce.

bir başyapıt yaratmak için kurulan düşler seni önce çıldırtır, sonra da öldürür.

acıyı unutmak çok zor olsa da, güzelliği hatırlamak daha da zordur.

bir yeri harabeye çevirmek, orayı kurtarmanın tek yoludur. dış dünyaya berbat görünmesini sağlamak gerekir.

herhangi bir şeyi neden sevdiğini gerçekten bilen biri var mıydı bu dünyada?

dünyada özel olan hiçbir şey yoktur. büyülü şeyler yoktur. sadece fizik vardır.

anlaman gereken tek şey, pişman bir bok çuvalı olup çıktığındır.

7.11.2012

arap dünyası

jean p. sasson

artık güneş batıyor, gökyüzü piramitlerin keskin hatlarının arkasında altın gibi parlıyordu. ağır ağır akan cömert nil nehri, içinden geçtiği kentten uzandığı çöllere kadar hayat taşıyordu. bunları görmek bana öyle bir heyecan vermişti ki, içim içime sığmaz oldu, sanki damarlarımdan hayat fışkırıyordu.

ali ve hadi çok öfkelenmişlerdi; çünkü sara ve benim gibi iki bekar dişinin gece kulübüne gitmesine izin verilmişti. hadi büyük bir ciddiyetle ali'ye, ailemizdeki değer yargılarının nasıl bozulmakta olduğunu uzun uzun anlattı. sonra kendini beğenmiş bir tavırla, bütün ablalarının 14 yaşlarında evlendirildiklerini ve ailesinin erkekleri tarafından özenle korunduklarını ekledi. bir din adamı olarak, yolculuğumuz dönüşü babamla görüşüp ona eleştirilerini bildireceğini söyledi. sara ve ben riyad'dan uzak olmanın verdiği cesaretle suratımızı asarak, onun henüz bir din adamı olmadığını söyledik.

hadi, dansçıları gözleriyle yedi bitirdi, vücutlarının değişik kısımları hakkında kaba saba laflar etti; ama ali'ye dönerek, "bunlar hayat kadınlarından başka bir şey değil, bana kalsa hepsini taşlatarak cezalandırırdım." demeyi de ihmal etmedi. hadi şımarık bir aptaldan başka bir şey değildi.

hadi'nin bu tavır ve eleştirilerinden sonra, ertesi günkü davranışları beni serseme çevirdi.

nura, sara ve beni alışverişe götürmesi için, ahmet bir limuzin kiraladı. kendisi de bir iş adamıyla görüşmeye gitti. ahmetlere aynı zamanda sürücülük de yapan evlerinin kahyası, iki filipinli hizmetçiyle üç küçük çocuğu mena house oteli'nin havuzuna götürdü. bir önceki geceden yorgun düşen ali ve hadi, biz evden ayrılırken aylak aylak etrafta dolaşıyorlardı.

kentin boğucu sıcaklığı bir süre sonra sara'yı çok rahatsız etti, ben de onunla eve dönüp nura alışverişini bitirinceye kadar kendisine arkadaşlık etmeyi önerdim. nura da uygun bularak sürücüye bizi eve götürmesini söyledi; adam daha sonra geri dönüp nura'yı getirecekti.

eve döndüğümüzde, içeri girerken boğuk çığlıklar işittik. sara'yla birlikte sesin geldiği tarafa yöneldik ve kendimizi ali'yle hadi'nin odasının önünde bulduk. kapı açıktı, birdenbire gözlerimizin önünde olup bitenlerin bilincine vardık, tüylerimiz diken diken oldu. hadi, ancak sekiz yaşlarında kadar bir kız çocuğunun ırzına geçiyordu. ali de kızı tutuyordu. her taraf kan revan içindeydi. ağabeyimizle hadi bir yandan da gülüyorlardı.

bu feci manzara karşısında sara kendini kaybederek avazı çıktığı kadar bağırmaya ve koşmaya başladı. bizi gören ali'nin gözleri yerinden uğradı, beni kolumdan tuttuğu gibi öfkeyle dışarı fırlattı, savrularak yere düştüm. hemen toparlanıp sara'nın arkasından koştum, odamıza girerek bir köşeye sindik.

aşağı kattan odamıza kadar gelen dehşet dolu çığlıklara artık dayanamayarak, usulca merdivenlerden aşağıya sarktım. çaresizlik içinde ne yapabileceğimi düşünürken kapı çalındı. ali'nin sokak kapısını açtığını gördüm. karşısına çıkan yaklaşık 40 yaşlarında mısırlı bir kadına -çocuğun annesi- 15 mısır lirası uzatarak, daha başka kızları olup olmadığını sordu. kadın olumlu yanıt vererek ertesi gün getireceğini söyledi. bu sırada hadi ağlayan ufak kızı itekleyerek getirip annesine verdi. kadın yanaklarından sicim gibi yaşlar akan, topallayarak yürümeye çalışan çocuğu vurdumduymaz bir tavırla elinden tuttu ve kapıyı ardından çekip gitti.

6.11.2012

clichy'de sessiz günler

henry miller

ortalık amcıktan geçilmiyordu.

hayat bize sürekli yeni fırsatlar, yeni kaynaklar sunar, hareketsizliğe indirgendiğimizde bile. hayatın hesap defterinde dondurulmuş kredi diye bir şey yoktur.

parasızım, çaresizim, umutsuzum. dünyanın en mutlu adamıyım.

yağmurlu bir günde yapılacak iki şey vardır ve fahişeler zamanlarını asla iskambil oynayarak harcamaz.

sözünün eri bir erkeğe nadiren rastlanır.

büyük bir gün bekliyordu beni. günler, hatta. daha birkaç gün önce burada oturmuş, nereye gitsek diye kafa yoruyorduk. dün de olabilirdi. ya da bir yıl önce. ne fark eder? insan gerilir ve sonunda çöker. zaman da çöker. fahişeler çöker. her şey çöker. bir çırpıda.

"ebedi dişi bizi her daim içine doğru çeker." (goethe)

zaman zaman patlayan, bizi yaralayan ve içimizi dağlayan; bizden iniltiler, gözyaşları ve beddualar koparan sayfalar okuyorsak bilin ki bunlar sırtı duvara dayalı, tek savunması sözcükler olan biri tarafından yazılmıştır; sözcükler dünyanın yalancı ve ezici ağırlığından, yüreksizlerin kişilik mücadelesini çökertmek için yarattığı işkence aletleri ve çarklardan daha güçlüdür.

ev, şapkanı astığın yerdir.

hiçbir şey etkilemiyor beni; ne deprem, ne patlama, ne ayaklanma, ne açlık, ne savaş, ne devrim. her türlü hastalığa, felakete, acıya ve sefalete karşı aşılıyım. yıkılmaz bir kalenin içinde yaşamak gibi. kendime ait küçük bölmemde otururken dünyanın yaydığı bütün zehirler geçiyor ellerimin arasından. tırnaklarım bile kirlenmiyor. kusursuz bir bağışıklık. dünya havaya uçabilir; ben yine de virgül ya da noktalı birgül koymak için bölmemde olacağım.

umut ve hatıra

j. r. r. tolkien

gecenin çöktüğünü görmemiş olan, karanlıkta yürümeye ahdetmemeli. 

ariflerin işine burnunu sokma; çünkü hem mahirdirler hem de çabucak sinirlenirler.

ihanet pek de yabana atılacak şey değildir.

insanların başladıkları bütün işler böyledir: ya baharda don olur ya da yazın samyeli eser ve onlar da sözlerinde duramaz.

güzel olan, güzel davranandır. 

kulağın duyduğu kurt, yüreğin korktuğu orktan daha kötüdür.

kaçan adam düşmanı çift görürmüş.

genellikle beklenmedik konuklar en sağlam dost çıkarlar.

bütün hüzünlü şeylerin aslı olmadığı mı çıkacak ortaya? dünyaya neler oldu?

iradenin istediği yerde bir yol açılır.

ümit doğar genellikle, her şey ümitsizleştiğinde.

umut ve hatıra, çimenlerin yeşil kalacağı gizli bir vadide yaşamaya devam edecektir.

5.11.2012

arif barikat

memet fuat

1940'larda arif barikat adlı genç bir sanatçı vardı. ilerici edebiyat dergilerinde şiir yayımlayan, ilgiyle izlenen, sonradan askerliğini sürgün alaylarında yaptığını, yaşamını işportacılıkla kazandığını duyduğumuz atak bir şair. 1940'ların toplumsalcı şiir akımının etkisindeydi. sonra baskılı günlere girilip ilerici dergiler kapatılınca, toplumsalcı şairler dergilerin dışında kalınca, 1951'de beraatle sonuçlanan bir kovuşturmada tutuklanan arif barikat'ın adı sanat dünyasından silindi. daha gücünü duyuramamış bir şairin gelişmesi durdurulmuş, sanatçılığı engellenmişti.

1956'da "günden güne" adlı bir kitabın üstünde arif damar adı görüldü. kitapta genellikle orhan veli şiirinin toplum sorunlarına yöneldiği günlerdeki anlayışını paylaşan şiirler vardı. aşırı bir yanı yoktu; ama toplatıldı, bir yıl kadar süren yargılamadan sonra beraat etti. arif damar'ın 1958'de yayımladığı "istanbul bulutu" ise, cemal süreya gibi o günlerin çok parlak bir şairiyle yeditepe şiir armağanı'nı bölüştü. sonra 1959'da "kedi aklı", 1962'de "saat sekizi geç vurdu" adlı kitapları çıkınca, şiir anlayışı bakımından, arif damar'ın, olumsuz aşırılıklarını benimsemese de, ikinci yeni'lere çok yaklaştığı görüldü.

kimdi arif damar? niçin daha ilk kitabında hemen engellenmek istenmişti? sanat çevreleri kısa sürede bu yeni şairin bir zamanlar arif barikat adı ile 1940 toplumsalcıları arasında yer alan genç şair olduğunu öğrendiler. önce garip toplumsalcılığına, sonra ikinci yeni şiir anlayışına savrulmasına bozulanlar da oldu. (ben de arif damar'ın gelişmesindeki tersliği yadırgadığımı, belki de o yüzden bu şaire uzun süre ısınamadığımı açıklamalıyım).

oysa yeni yetişen bir şairin, yazdıklarını yayımlayabilme kavgası verirken değişmesi, sanatçılığını daha filizlenirken öldürmek, yok etmek isteyenlere karşı, kendini korumak amacıyla çırpınmasıydı yadırgayarak baktığımız. arif barikat, şiirini, adını değiştirirken, başka şiir anlayışlarının etki alanına girerken, düşüncelerini de değiştirmiş miydi? sanmıyorum. kitaplarındaki şiirler incelenirse, hele 1960 sonrasında yayımladıkları düşünülürse, temelde hiçbir değişme olmadığı görülür. yüzeydeki değişiklikler ise, susturulmak istenen bir şairin, okurlarıyla ilişkisini koparmamak, yazdıklarını ortaya çıkarabilmek için, sanatçılığını koruma içgüdüsüyle yaptığı değişikliklerdir.

4.11.2012

godot'yu beklerken

samuel beckett

insan hayatta küçük şeyleri ihmal etmemeli.

mizaç meselesi. karakter. elden bir şey gelmez. çırpınsak da nafile. neyse odur insan. mücadele nafile. aslı değişmez insanın. yapacak bir şey yok.

yol herkesindir.

ne kadar çok insan tanırsam o kadar artar mutluluğum. en zavallı yaratıktan bile çok şey öğrenir insan; zenginleşir, sahip olduğu nimetlerin önemini daha iyi idrak eder.

herkes kendi payına düşeni yaşar.

dünyadaki gözyaşı miktarı sabittir. ağlamaya başlayan biri için, bir yerlerde bir başkası keser ağlamayı. aynı şey gülmek için de geçerlidir.

insan biliyorsa eğer. sabretmekten yılmaz. ne beklemek gerektiğini biliyorsa. endişeye mahal yoktur. sadece bekler.

her koyun kendi bacağından asılır. ölene dek. ve unutulur.

biz tükenmeyiz. düşünmeyelim diye. özrümüz var. işitmeyelim diye. nedenlerimiz var. bütün ölü sesleri. kanat çırpar gibi bir gürültü çıkarır. yapraklar gibi. kum gibi. bir ağızdan konuşur hepsi. her biri kendi kendine. fısıldarlar daha çok. hışırdarlar. mırıldanırlar. hayatlarından bahsederler. yaşamış olmak onlara yetmez. bir de bahsetmeleri gerekir. ölmüş olmak onlara yetmez. yeterli gelmez. tüy sesi çıkarırlar. yapraklar gibi. kül gibi.

başlamaktır zor olan. her noktadan yola çıkılabilir. ama karar vermek gerekir. insan ararken bir şeyler işitir. bu da bulmayı engeller. düşünmeyi engeller. yine de düşünür insan.

bütün bildiğim şu: saatler geçmek bilmez ve bu koşullarda bizi, vakit geçirmek için türlü türlü -nasıl desem- ilk bakışta makul gözüken; ama zamanla monotonluğa dönüşecek oyunlara başvurmaya zorlar. böylece aklımızı kaybetmekten kurtulduğumuzu söyleyebilirsin. kuşkusuz doğru. ama aklımız uzun süredir dipsiz derinliklerin bitimsiz gecelerinde dolanıp durmuyor mu zaten? bazen bunu soruyorum kendime.

sıkıntıdan patlayacağız, inkar edemeyiz bunu. güzel. peki. bir değişiklik oluverince ne yapıyoruz? fırsatı kaçırıyoruz. hadi işe koyulalım. birazdan her şey bitecek ve biz yeniden yalnız kalacağız, hiçliğin orta yerinde.

körlerin zaman kavramı yoktur. zamanla ilgili nesneleri de göremez onlar.

günün birinde sağır olacağız. günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

hava çığlıklarımızla dolu. ama alışkanlıklar duyarsızlaştırıyor insanı. bana da bir başkası bakarak, uyuyor diyor. kendisinin de uyuduğunun farkına varmadan uyuyor, hiçbir şey bilmiyor. uyusun bakalım diyor, benim için. böyle devam edemem.

3.11.2012

hayvanat bahçesi

yann martel


iyi niyetli ama yanlış bilgi sahibi insanlar, hayvanların vahşi doğada "özgür" oldukları için "mutlu" olduklarını düşünürler. bu insanların akıllarından genellikle büyük ve yırtıcı hayvanlar geçer; bir aslan ya da bir çita gibi. bu vahşi hayvanı, dindarca kısmetine boyun eğen avını midesine indirdikten sonra, yediklerini sindirmek için bozkırlarda dolaşırken ya da yeme işini iyice abarttığında, formunu korumak için koşarken hayal ederler. bu hayvanı, ailesiyle birlikte ağaçların dalları arasından gülümseyerek güneşin batışını izlediği sırada, evlatlarını gururla ve şefkatle denetlerken hayal ederler. vahşi hayvanın yaşamının basit, soylu ve anlamlı olduğunu hayal ederler. sonra o vahşi hayvan kötü ruhlu insanlar tarafından yakalanıp küçük hücrelere kapatılır. "mutluluğu" yıkılır. "özgürlük" için var gücüyle çırpınır ve kaçmak için elinden geleni yapmaya çalışır. çok uzun süre "özgürlükten" yoksun bırakılınca, hayvan kendi kendinin gölgesi haline gelir, ruhu zarar görür. bazı insanlar bunları hayal ederler.

işin aslı bu değildir.

vahşi doğadaki hayvanlar, korku oranının yüksek, yiyecek oranının ise düşük olduğu bir ortamda, affı olmayan bir toplumsal hiyerarşinin içinde gereksinim ve içtepi dolu bir yaşam sürerler; topraklarını sürekli olarak korumaları ve asalakları sonsuza dek ortadan kaldırmaları gerekir. böylesi bir bağlamda, özgürlüğün ne anlamı vardır? uygulamada, vahşi doğada yaşayan hayvanlar, ne zaman, ne mekan ne de kişisel ilişkiler açısından özgür sayılırlar. teoride -yani, fiziksel bir olasılık kadar basite indirgendiğinde- bir hayvan, türüne özgü tüm toplumsal gelenekleri ve sınırları görmezden gelerek başını alıp gidebilir. böylesi bir olayın, bizim türümüzden bir canlının, örneğin tüm olağan zorunluluklara -ailesine, arkadaşlarına, topluma karşı- sahip bir dükkan sahibinin başına gelmesi, her şeyi arkasında bırakıp cebinde yalnızca bozuk paralar ve üzerindeki giysilerle çekip gitmesi pek olası değildir. tüm canlı varlıkların en cesuru ve en akıllısı olan insan maceraya atılıp bir yerden öbürüne gitmezse eğer, herkese yabancı olan, hiç kimseye borçlu olmayan, çok daha tutucu bir yaradılışa sahip bir hayvan bunu neden yapsın?

evet, hayvanlar kesinlikle tutucudurlar; hatta gerici oldukları bile söylenebilir. en ufak bir değişiklik bile onları üzebilir. her şeyin günlerce, aylarca aynı kalmasını isterler. sürprizlerden hiç hoşlanmazlar. bunu uzamsal ilişkilerinden gözlemleyebilirsiniz. bir hayvan, gerek hayvanat bahçesindeki, gerekse vahşi doğadaki ortamında tıpkı satranç tahtasının üzerinde hareket eden taşlar gibi yaşar; anlamlıca. bir kertenkelenin ya da bir ayının ya da bir geyiğin bulunduğu yerle, bir satranç tahtasının üzerindeki atın yeri arasında rastlantı ya da "özgürlük" açısından hiçbir farklılık yoktur. her ikisi de bir biçim düzenine ve bir amaca bağlıdır. vahşi doğadaki hayvanlar, mevsimler boyunca aynı acil nedenlerden dolayı aynı biçim düzenine bağlı kalırlar. bir hayvanat bahçesinde yaşayan bir hayvan, alışılmış bir saatte her zamanki yerinde değilse, bunun bir anlamı vardır. bunun  nedeni, çevresinde meydana gelen ufacık bir değişikliğin yansıması olabilir. bakıcılardan birinin ortada bıraktığı halka şeklinde sarılmış bir hortum, ona bir tehdit unsuru gibi görünmüştür. hayvanı rahatsız eden bir su birikintisi vardır. bir merdiven gölge yapıyordur. ama bunun farklı bir anlamı da olabilir. en kötü olasılıkla, bir hayvanat bahçesi müdürünün en korktuğu olay: bir belirti, yaklaşmakta olan bir sıkıntı habercisi; gübresini kontrol et, bakıcıyı sorgula, veterinerle görüşmek için bir gerekçe. ve tüm bunlar, leylek genelde durduğu yerde değil diye!

ama bir an için, sorunun yalnızca bir yönünü izlemeye çalışalım.

bir eve girip kapıyı tekmeleyerek açtığınızı, içinde yaşayanları sokağa kovaladığınızı ve onlara, "gidin! özgürsünüz! artık kuşlar kadar özgürsünüz! gidin! gidin!" dediğinizi düşünün. sizce mutluluk çığlıkları atıp sevinçten dans mı edeceklerdir? bunu yapmayacaklardır. kuşlar özgür değildirler. evlerinden çıkarttığınız insanlar avaz avaz bağıracaklardır. "bizi ne hakla kovuyorsun? burası bizim evimiz. sahibi biziz. burada yıllardır yaşıyoruz. polisi arayacağız, seni aşağılık herif!"

"evimiz gibisi yok" demez miyiz? hayvanlar da kesinlikle bunu hissederler. belirli bir bölgeye aittirler. bu onların zeka anahtarlarıdır. yalnızca bildik bir bölge, onlara vahşi doğanın iki amansız zorunluluğunu yerine getirmeleri konusunda yardımcı olabilir: düşmanlardan kaçınma ve yiyecek-içecek sağlama. biyolojik bir ses düzenine sahip bir hayvanat bahçesi -kafes, çukur, kale hendeğiyle çevrili ada, çevresi çitle sarılı büyükbaş hayvan ağılı, kuş kafesi ya da akvaryum- insanların yaşadıkları topraklardan, yalnızca şekil ve yakınlık açısından farklı bir bölgedir. hiç kuşkusuz bu topraklar, doğada olduklarından çok daha küçük boyutlardadır. vahşi doğadaki topraklar beğeni değil, gereksinim açısından geniştir. bir hayvanat bahçesinde hayvanlar için, evlerimizde kendimiz için yaptığımızı yaparız: vahşi doğada yayılmış olan şeyleri küçük bir alan içinde toplarız. oysa bizler için bir zamanlar mağara şuradaydı, nehir burada, avlandığımız topraklar bir mil ötede, gözetleme yeri onun yanında, meyve ağaçları bir başka yerde -hepsi de aslanlar, yılanlar, karıncalar, sülükler ve zehirli sarmaşıklarla istila edilmiş halde- oysa bugün nehirlerin suyu elimizin altında, musluklardan akıyor ve uyuduğumuz yerin yanında yıkanabiliyoruz, yemeğimizi pişirdiğimiz yerin yanında yiyebiliyoruz ve tüm bunları temiz ve sıcak tutmak için çevrelerine koruyucu bir duvar örebiliyoruz. 

bir ev, temel gereksinimlerimizin gizlice ve güven içinde yerine getirilebildiği en ufak düzeye indirgenmiş bir ortamdır. bir hayvanat bahçesi ise, bir hayvan için aynı şeydir. gereksinim duyduğu her şeyi burada bulan -bir gözetleme, bir dinlenme, yeme ve içme, yıkanma, tımar yeri vs.- ve haftanın altı günü avlanması gerekmediğini fark eden hayvan, bahçedeki yerini tıpkı vahşi doğadaki yeni yerine sahip çıkacağı gibi benimseyecektir; onu keşfederek, belki de türüne özgü bir şekilde, onu idrarıyla işaretleyerek. bu taşınma ayini tamamlandıktan ve hayvan yerleştikten sonra, artık kendini ne sinirli bir kiracı ne de bir hükümlü gibi hissetmeyecektir; aksine kendini bir mal sahibi gibi görecek ve çitinin içinde tıpkı vahşi doğada davrandığı gibi davranarak bir saldırı karşısında onu kanının son damlasına kadar koruyacaktır. böylesi bir yaşam alanının sağladığı olanaklar, hayvanın vahşi doğadaki yaşamından ne daha iyi ne de daha kötüdür; hayvanın gereksinimlerini karşıladığı sürece, doğal ya da inşa edilmiş bir yaşam bölgesi, hiç tartışmasız, bir bağıştır; tıpkı leoparın benekleri gibi. hatta kimileri, düşünme yetileri olsaydı eğer, hayvanların yaşamak için hayvanat bahçesini seçeceklerini düşünebilirler; ne de olsa bir hayvanat bahçesiyle vahşi doğa arasındaki en büyük farklılık, birincisinde asalaklarla düşmanların eksikliği ve yiyeceğin bolluğudur. kendinizi düşünün. bedava oda servisi ve sınırsız sağlık hizmetleriyle, ritz oteline yerleştirilmeyi mi yeğlerdiniz; yoksa size bakan hiç kimse olmadan evsiz barksız yaşamayı mı? ama hayvanlar böylesi bir ayrımı gözetemezler. doğalarının sınırları içinde, ellerindekiyle yetinirler.

küpe destanı

celal sılay


ayık kafayla söz döktürmenin utancı
sarhoş kafayla türkü söyleyememenin

buluşur buluşmaz akşam edivermenin
sevinci erken gelip geç gitmelerinin

cumartesim pazarımdın

suyuna giderek yokuşa sürmenin
bilinci yokuşa sürerek suyuna gitmenin

susmadık uyumadık

birgün mum birgün çiçekle yelpazelemenin
usancı geç gelip erken gitmelerinin

aramıza ben girdim

marangoz görse
tahta rendelemenin kıyıncı
çam dibinde
şimendifer döndürmemenin

ilişkiyle sınırlanırsın

anlamaktan başka neyin inancı
anladıkça bitmemenin

darılsaydık barışırdık

kimseye bir şey diyememenin
hıncı adam çevirip söylemenin

tutunduğun dalın ağacısın

kendi yaşantısını kendisiyle ödemenin
erinci dirimi ölümle yürütmenin

gözealdın gözegirdin

her yerden bir şey sezinlemenin
boğuncu anılarla başedememenin

tanışmamalıydık tanıştık

anılarla başedememenin
basıncı yaşamla başedememenin

eylemdik laf olduk

yaşamla başedememenin
sonucu bunca yıl akşam edememenin

sabahı öğlesi ikindisi
akşam edememenin

gecesi gündüzü
gündüzü gecesi

2.11.2012

ressamın elkitabı

jose saramago

kimse kendisine acımamalıdır. insana saygının ilk koşulu budur.

yazmak; bütün dişlileri ölçüp biçerek, milleri milim milim kontrol ederek, yayların sessiz alçalıp yükselişini ve madeni parçaların içindeki moleküllerin ritmik titreşimlerini iyice gözden geçirerek her şeyi kendi içinde yeniden inşa etme girişimidir.

marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.

en iyi insanlık tarihi, yerden bütün tohumları elin tek bir hareketiyle avuçlayan, sonra da zamanın değişik evrelerini, avucunun içindeki bu olgun, ancak ekmek haline gelmekten henüz çok uzak bulunan tohumları göğe doğru ya da tam gözlerimizin düzeyine kaldıran bir tarih olurdu.

leonardo da vinci: ressam! kendi bedeninin en çirkin yerine yakından bak ve kendini geliştirmek, o çirkinliği gidermek için elinden geleni yap. eğer sen kabaysan yaptığın figürler de kaba görünecek, ruhsuz olacaktır; sende bulunan bütün iyi ve kötü şeyler, çizimlerinde bir biçimde kendini gösterecektir.

karşılıklı sadakat ihtiyacı bir yük haline gelmediği sürece bir ilişki yürür; bu sözsüz anlaşma bozulduğu anda ilişki zaten bitmiştir. oyun, dürüstçe oynandığı sürece ne yitirilen bir şey vardır ne de anlaşılmayacak bir durum: yalnız burjuva çiftleri birbirine ihanet eder, yalnızca evlilik cüzdanları çıldırmış erkeklerin kafesleri, akılsız dinozorların yaşadığı vahşi bir orman haline gelir.

bizler, tıpkı resmin anlamdan yoksun oluşu gibi, fikirden yoksunuzdur; herkes, her şey aynı suça ortaktır, aynı yanlışlara göz yummuş, aynı ikiyüzlü davranışlarda bulunmuştur.

paul klee: çıplak bir erkek resmi, izleyenin, erkeğin değil de resmin anatomisine hayran olacağı şekilde yapılmalıdır.

önemli olan model değil ressamdır ve bir portre ancak ve ancak ressamının taşıdığı değer kadar değer taşır, daha fazla değil.

luis augusto rebelo da silva: insan eski üzüntüleri canlı tutmaktan asla bıkmaz.

gerçek yalan bilinmeyendir; insanın normal olarak yalan diye adlandırdığı şey, düzebileceği yüz yöntemden yüzüncüsüne göre düzülmüş şey yalan değildir.

bize göre ne denli benzersiz ya da gerçekten değerli olursa olsun, kendi yaşamımız ölüme karşı en iyi silah değildir. en iyi silah, şu benim ölümden ölesiye korkan yaşamım değildir; en iyi silah, önceden yaşam olan ve kuşaktan kuşağa taşınarak bugüne gelen her şeydir.

karl marx: insanın varlığını belirleyen, onun bilinci değildir; tersine insanın sosyal varlığı bilincini belirler.

insan davranışları bir varsayımlar dünyasında yaşamlarını sürdürürler. 

ne istiyorum? her şeyden önce yenilmemek istiyorum. sonra, mümkünse başarıya ulaşmak istiyorum. atacağım adımların neler olduğunu, nasıl bir hakikatin peşinde olduğumu bilemiyorum. bildiğim tek şey, bilmemeyi dayanılmaz bulduğumdur.

mum aleviyle oynayan kedinin öyküsü

özdemir asaf


bir mum yanıyordu bir evin bir odasında
o evde bir de kedi vardı
geceler indiğinde kendi havasında
mum yanar, kedi de oynardı

mumun yandığı gecelerden birinde
kedi oyunlarına daldı
oyun arayan gözlerinde
mumun alevi yandı
baktı
mumun titrek alevinde
oyuna çağıran bir hava vardı

oyunlarını büyüten kedi büyüdü
kendi türünde çocukçasına
döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
geldi mumun yanına, oyuncakçasına
bir baktı, bir daha, bir daha baktı
mumun alevinin dalgalanmasına
uzandı bir el attı
bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı
ilk kez gördüğü mumun yakmasına
inanmayacaktı

kedi oyunlarında büyüyordu
mum üşüyordu yanmalarında
zaman ikili yürüyordu
aralarında
bir ayrışım görünüyordu
birinin yanmalarında
öbürünün oynamalarında

kedi oyunlarında büyüyordu
yitirerek gitgide oyunlarını
mum küçülüyordu yanmalarında
yitirerek gitgide yakmalarını

oynarken büyüyen kedi yanacak
aydınlatırken küçülen mum yakacaktı
küçülen yaka yaka aydınlatacak
büyüyen yana yana anlayacaktı

bir mum yanmasından
ve bir kedi oyunundan
kaldı sonunda
bir gecenin tam ortasında
bir evin bir odasında
göz göze susan
iki insan

2
mum yandı bitti
kedi büyüdü gitti
oyunlar karıştı gecelerde
suskun uykusuzluklara

o iki insandan, sonunda
birinin anılarında kedi
birinin dalmalarında mum
kaldı gitti

nerede bir mum yansa şimdi
nerede oynasa bir kedi
birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri
bugün dün gibi oluyor
dün bugün gibi
mum ellerimi tırmalıyor
belleğimi yakıyor kedinin elleri

1.11.2012

cinsel perhiz

sigmund freud

genel olarak cinsel perhizin, enerjik ve kendine güvenli eylem adamları, özgün düşünürler veya cesur aydınlıkçılar yarattığı izlenimi edinmiş değilim. çoğu durumda perhiz, daha sonra güçlü bireyleri izleme eğilimi gösteren büyük halk kitleleri içinde kaybolan iyi huylu zayıf insanlar yaratır.

gençlikte çoğu durumda genç erkek için evliliğe en iyi hazırlık tam bir perhiz değildir. kadınlar bunu sezer ve talipleri arasından, erkekliklerini diğer kadınlarda kanıtlamış olan erkekleri tercih ederler.

bir erkek sevgi nesnesini kazanma konusunda enerjikse, diğer amaçlarının peşinden de aynı enerjiyle koşacağından emin olabiliriz; ama şu veya bu nedenle güçlü cinsel içgüdülerini doyurmaktan geri durduğu takdirde, yaşamın diğer alanlarındaki davranışları da dinamik olmaktan çok uzlaşmacı olacaktır.

birçok kadındaki tartışmasız entelektüel gerilik, cinsel baskının gerektirdiği düşünce ketlemesine bağlanabilir.

uygar eğitimin yapabileceği tek şey, yararlanma düşüncesiyle ve daha sonra özgür bırakma amacıyla cinselliği geçici olarak, evliliğe kadar baskı altına almaktır.

şiirler

behçet necatigil



biliyorum saadet
bana dünyada gelmez
ölümü bekliyorum

şairler yazmadan önce
kimse ölümü sevmezdi

toprağın üstünde
akan sular bulanık

toprağın altında
sular durulunca

gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen
bu korkunç boşluktan, diyorum
kurtarırsa o kurtarır bizi; ne aşklar ne yaşlanmak
ne avuntular dışarda
dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
evcek, evlerde yaşar yaşarsa

zorluklar varsa arada
insansın
engellere harcanmayan güçler ne güne
dayat ki, yaşadığını anlayasın

belli bir yaştan sonra
korkulur artık aşklardan

kaynaşır birbirine gün olur zamanlar
geçmiş, gelecek birleşir tek kesitte
sanki ilk kez yaşarız yaşanmışı dünlerde
ya da başlar ansızın ta ilerde olacak

ve şairler boyuna kimlere yazarlar
yıkılmış köprülerin başında
ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
ve şairler onlara geldimlere yazarlar

renklerde, emeklerde, ırklarda
yahudiler, işçiler, zenciler.. pan
şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan

31.10.2012

uzun lafın kısası

albert camus: insan eninde sonunda her şeye alışır.

john keats: yüreğin sevdalarından ve hayal gücünün hakikatinden başka hiçbir şeyden emin değilim.

aristoteles: içine biraz delilik karışmamış büyük deha yoktur.

stanislaw lem: bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabi; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.

dave eggers: para, gerçekten de somut olan yegane iletişim aracıdır.

franz kafka: eski taşlar altında yatan bir tespih böceğinden seni daha üstün yapan tek şey, kendine karşı duyduğun tiksintidir.

thomas more: kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.

dany cohn-bendit: yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

mine söğüt: insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir.

şebnem şenyener: tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.

paul lafargue: ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

30.10.2012

pleksus

henry miller

alelade bir unutma ve özel bir çeşit unutma vardır; özel çeşit unutma, çok kuvvetli bir ihtimalle, aynı anda iki dünyada birden yaşamak yüzündendir. bu eğilimin sonuçlarından biri, sayısız zamanlarda her şeyin birden yaşanmasıdır. daha da kötüsü, kağıt üzerine aktarmayı başardığımız şey ne olursa olsun, halen kafanızın içine yazmış olduğunuz şeyin bölünemeyecek kadar küçük bir parçası gibi görünür. herkesçe tanınmış olan, rüyalarda kendisini çok daha etkin olarak belli eden nefis duygu-bilinen bir alışkıdan meydana gelen duygusal durumu kastediyorum: tanıdık birine tekrar ve tekrar rastlamak, aynı sokaklarda dolaşmak, birbirinin benzeri durumlarda yüz yüze gelmek -kendisini ekseri uyanış sırasında bana hissettirir. belirli bir düşünceyi, belirli bir durumu, belirli bir karakteri nerede kullandığımı düşünerek beynimi ne kadar sık zorlarım!

banliyölere gelince, böylesine kötülük saçan ve ıssız bir yer.. banliyölerde yaşamak için ayrılan tanıdığım herkes ruhlarını tanrı'ya teslim etmişlerdi. hayat akıntısı bu varoşçuları hiç yıkamamıştı. bu canlı, yer altında yapılmış kat kat kabristana çekilmenin tek ancak tek amacı olabilirdi: üremek ve çürüyüp gitmek. eğer hayattan çekilmek için yapılan bir davranış olsaydı, anlaşılacaktı; ancak durum böyle değildi. daima bir yenilginin kabul edilmesiydi.

hayat çekilmez, sıkıntılı olurdu. can sıkıcı bir iş, iri memeli bir kadın, avluda yetişmiş çocuklar ve hastalıkları, kaygan dergiler, eğlence dergileri, çiftçiler almanağı. bir insanın kendisini bol bol, aynada seyredebileceği kadar sonsuz zaman. birbiri peşinden, güneşin doğuşu gibi rahimden düşen yavrular. kira düzenli olarak gelir ya da ipotek faizinin günü gelip çatar. yeni kanalizasyon borularının döşenmesini seyretmek ne zevklidir! yeni caddelerin açılışını ve nihayet asfaltlanışını görmek ne heyecanlı olur! her şey yenidir. yeni ve bayağı. yeni ve perişan. yeni ve anlamsız. yenilikle, rahatlık katkısı gelir. her şey gelecek nesil için planlanmıştır. insan parlak bir geleceğe ipotek edilmiştir. şehre bir yolculuk ve insan, önünde çimenlik, içinde çamaşır makinesi olan küçük bir evin özlemini duyar. şehir rahatsız edici, şaşırtıcı, ezicidir. insan banliyölerde değişik ritimde bir hayat yaşar. insan hayatın akışına kapılmazsa ne olur sanki?

denklemeler vardı.. yumuşak terlikler, radyo, duvardan fırlayıp çıkan ütü tahtası gibi. hatta evin su tesisatı bile caziptir.

tabi, zavallı gene'in böyle denklemeleri yoktu. yalnız temiz havası vardı, o kadar. doğru, o gerçek varoluşlu değildi. arada kalan bu sahada yalnız bırakılmış. insanın, bütün mantık kurallarını hiçe sayan bedbaht bir şekilde vücudunu ve ruhunu birleştirdiği ıssız bir yer. her zaman gelişmekte olan şehir, daima, onu, üzerinde bulunduğu her şeyle beraber yutmakla tehdit eder. ya da, med hareketi birtakım saçma nedenlerle geri çekilir ve onları korumak üzere yükseklerde terk eder. kimi zaman şehir belirli bir yönde hareket etmeye başlar, sonra birdenbire fikrini değiştirir.

başlanmış olan gelişmeler bitirilmeden bırakılır. küçük toplum yavaş yavaş, oksijensizlikten ötürü ölmeye terk edilir. her şey bozulur ve şeklini kaybeder. bu atmosferde insan aynı kitapları okuyabilirdi.. ya da aynı kitapları.. tekrar ve tekrar okuyabilirdi. ya da aynı plak çalınabilir. girdapta insanın yeni şeylere ihtiyacı yoktur, heyecan aramaz, dış tahriklere karşı sağır kalır. insan yalnız yaşamak, kökleşmek çabasındadır, tıpkı kavanozda gelişen bir cenin gibi.

incil: iste, verilecektir. ara, bulacaksın.

yıkanmak olağanüstü bir adettir. dünyaya gelişimizde ve öbür dünyaya göç edişimizde yıkanırız ve ne ilk yıkanışımızdan ne de son yıkanışımızdan yararlanmak elimizden gelmez. çoğu insan yıkanmanın bir alışkı olduğunu düşünür. alışkı, hareketin bir devamıdır, iğrenç bir şeydir ve kaçınılması zordur. kutsal kitapta yazılı olmayan bir şey için atasözü ortaya çıkacaktır ve atalarımızın aptallığı bizim için gelecek nesillerin yetiştirilmesinden çok daha önemlidir.

elie faure: şartlı olarak harabeye saygı duyarız, onları tekrar inşa etmeyiz. sırlarını öğrendikten sonra, yüzyılların külleriyle örtülmelerine göz yumarız. ölülerin kemiklerini örten bu kül tabakası ebedi bir örtüdür. eskinin gittiği yön ihtirasımızı kabartabilir.

gülmek ağlamanın bir başka yoludur.

insan hayatı geceleri sürgün gibidir.

"eski insanları ruhumuzda taşırız ve uykuda ya da sarhoşlukta mantık zihnin yüzeyine çıkar."

bugünün insanları için cennet sadece günahtan kurtulma anlamını taşımaz, işten kurtulma anlamını da taşır; çünkü çalışma nefret ve tiksinti vericidir. insanoğlu tanrı'ya ulaşmak için kestirme yol arar. tanrı'nın sırrını çalmaya kalkışır. sonuç ne olmuştur? günah, hastalık, ölüm. başlangıcı olmayan savaş, başlangıcı olmayan huzursuzluk. bildiğimiz küçücük şeyleri, kendimizi ortadan kaldırmak için kullanırız. yarattığımız canavarın zulmünden nasıl kaçacağımızı bilmiyoruz. günün birinde mutluluğu bulacağımıza kendi kendimizi inandırmaya çalışıyoruz; oysa, doğruyu söylemek gerekirse, bütün yaptığımız kendimize daha çok, daha büyük işler çıkartıyor, kendimizi daha büyük sıkıntılara sokuyoruz. buluşlarımızla dünya yüzünü değiştiriyoruz. öyle bir gün gelecek ki dünyayı tanınmayacak şekilde değişmiş bulacağız. yaşantı dayanılmaz bir hale gelinceye kadar.. uzak bir yıldızın ışınları.. sorarım size, eğer bu değişmez ışınlar insan olmayan bir yaratığı etkiliyorsa, bizi neden etkilemesin? cennetin bütün yıldızları, güneşin yardımıyla üzerimizde parıldarken neden hala karanlık içinde bocalıyoruz? eğer bizi meydana getiren madde tahrip olmazsa, neden yavaş yavaş eriyip bitiyoruz? eriyip biten nedir? bizi meydana getiren elemanların erimedikleri gerçek. eriyor, yok oluyoruz; çünkü yaşama arzumuzu yitiriyoruz. peki neden böylesine önemli bir alev sönüyor? inançtan yoksun olduğumuz için. doğduğumuz anda, fani olduğumuz söyleniyor. kelimeleri anlamaya başladığımız andan itibaren, yaşamak için öldürmemiz gerektiğini öğreniyoruz. ne kadar iyi, ne kadar akıllıca yaşarsak yaşayalım, hasta olup öleceğimiz hatırlatılıyor. ölüm düşüncesi daha doğuşumuzdan itibaren kafamıza yerleşiyor. öleceğimiz üzerine en küçük bir kuşku dahi var mıdır?

kimi zaman, geçmişten tamamen kopamadığımız takdirde insanlar için bir umut olmadığına inanırım. yani değişik düşünüp değişik yaşamadığımız takdirde. bayağı gibi göründüğünü biliyorum. binlerce defa tekrarlanmış; fakat sonuç alınamamıştır. çevremizi saran büyük güneşleri, kimsenin, varlığı dışında bir şey bilmediği cennetteki bu büyük güneşe ait kütleleri düşünüyorum. bunlardan birini yaşantımızı temin ettiği kabul edilmiştir. kimisi ay'ın da dünya yüzündeki varlığımızın hayati bir faktörü olduğunu kabul eder. başkaları yıldızların yararından ya da zararından söz eder. fakat düşünmekten vazgeçecek olursanız, her şey -her şey dediğim zaman, var olan her şeyi kastediyorum!- görünsün ya da görünmesin, bilinsin ya da bilinmesin, var olmamız için hayati önem taşır. birçok yönden tarif edilmesi mümkün olmayan ve kesiksiz işleyen manyetik güçteki bir şebekenin tam ortasında yaşarız. bunların hiçbirini biz yaratmadık. güya uygulamak, kullanmak üzere birkaç şey öğrendik. küçük çalışmalarımız nedeniyle gururumuzdan patlayacak hale geldik. fakat günümüzün sihirbazları arasındaki en cesur, en kibirli olanları bile bilmediklerimizle karşılaştırılacak olduğu takdirde bildiklerimizin bölünemeyecek kadar küçük olduğunu kabul etmek zorunluluğundadır. rica ederim, bir an durun ve düşünün! günün birinde her şeyi öğrenebileceğimize içtenlikle inanan birisi var mı, dürüst olarak söylesin? daha da ileri gideceğim.. içtenlikle soruyorum.. kurtuluşumuzun bilgiye dayandığına inanıyor musunuz? bir an için insan beyninin, evreni yöneten tüm gizli gelişmeleri esrarlı kıvrıntıları arasına alabildiğini kabul edelim, sonra. evet, sonra? düşünülemez ki bu bilgiyi, biz insanlar ne yapacağız? ne yapabiliriz? bu soruyu kendi kendinize hiç sordunuz mu? herkes bilgi kümesinin çok iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyor. kimse "bilgiye sahip olduğum zaman ne yapacağım?" diye soruyor mu? artık kimse, kısa bir hayat dönemi içinde, var olan tüm insan bilgisinin kısa bir zamanda kazanılmasının mümkün olacağına inanmak cesaretini gösteremez.

insanlığın, vermek özlemini duyduğu tek cevap vardır. ve tek kelimeyle söylenebilir: aşk. bu küçücük kelime, bu güçlü düşünce, ebedi kanun, olumlu, belirli ezeli kelime içimize yerleşirse, dünya hemen değişmeyecek mi? eğer aşk günün düzeni haline gelecek olursa, ona karşı kim durabilir? insan aşkın edebi zaferiyle yıkanmışsa, güç ya da bilgi arar mı?

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim android'ler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

gerçek özgürlüğü istediğimiz takdirde özgür olacağız. şimdi makineler gibi düşünüyoruz; çünkü makineleştik. güç kazanmaya çalışmakla, gücün çaresiz kurbanları oluyoruz.. aşkı ifade etmeyi öğrendiğimiz gün, aşkı tanıyacak, aşka sahip olacağız. ve aşka sahip olmamız diğer şeyleri geride bırakacaktır.

john brown: haklı olan ve haklı olduklarını bilen birkaç adam, bir kralı devirebilir.

"eğer yalnız istediklerimizi elde edersek ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz an hayatın hiçbir sorunu kalmaz, esrarengizliği ve anlamı."

doğru adamlar sert, merhametsiz, insanlıkdışıdırlar. doğru adam dünyayı yakabilir, kendi elleriyle onu tahrip edebilir, eğer yapabilirse, adaletsizliğin devam ettiğini görmektense.

ona biraz daha zaman verin; beyaz adam kendi kendini ve yarattığı zararlı dünyayı mahvedecek. dünyaya hileyle soktuğu bozuklukları çözmek için hiçbir yolu yok. şimdiye kadar hiçbir şey yapmadı. o boş hayal sükutu içinde. en ufak bir ümidi bile yoktur. kendi sefil sonu için üzülmektedir.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

insanların günah ve suç dedikleri şeylerin hiçbir son anlamı yoktur.

şair yalnız şaire konuşur. ruh cevap verir ruha. gerisi domuzlara yedirilen kırıntılardı.

bir görüntüye aşık olmak deliliktir.

kadınlar yalan söylemek zorundadır, sanıyorum. yaratılışlarında vardır. erkekler de yalan söyler, elbette; fakat onların yalanları çok daha değişiktir. kadınlar, gerçeği öğrenmekten kaçınır görünürler.

idealist büyük bir çarkı geri çevirmek isteyen birine benzer. kendisine verileni çok iyi hatırlar; kendisinin ne verebileceğini hiç düşünmez. dünya fark edilmeyecek şekilde bozulacaktır; ancak insanın "dünya" kelimesini düşünmeye başladığı andan itibaren bozulma işlemi başlayacaktır.

"insanın anayurttan nefret etmesi ve onun yavaş yavaş yok oluşunu sabırsızlıkla beklemesi ne tatlı!"

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

"insanın belirsiz felsefe hakkındaki bilgisi ne kadar derin olursa olsun bu bilgi boşluğun genişliğinde uçuşan bir tüy parçasına benzer."

"ebedi hayat mezarın ötesindeki hayat değildir; fakat gerçek ruhsal bir hayattır."

federov: her kişi bütün dünya ve tüm insanlıktan sorumludur.

zaman içindeki o belirli anlarda oswald spengler'i bulmuş olmakla şanslı bir adam sayılırım. hayatımdaki dönüm noktalarının her birinde bana dayanak olacak bir yazara nasılsa rastlayabildim. nietzsche, dostoyevski, elie faure, spengler.. ne dörtlü! başkaları da var, elbette, onlar da bazı anlarda benim için çok önemli ama bunların hiçbiri o dörtlünün yerini tutamaz. benim özel apocalypse'imin dört atlısı! her birinin kendine özgü nitelikleri vardı: nietzsche, azizleri yıkan; dostoyevski, ulu sorgu yargıcı; faure, büyücü; spengler, örnek yaratıcı. ne temel!

acı çekmek gereklidir. fakat insan bunu anlamadan acı çekmemelidir. ancak o zaman acı çekmenin gerçek niteliği ve önemi ortaya çıkar. artık çaresizliğin son dakikasında.. insan artık acı çekemeyecek bir duruma gelir. mucizeyi andıran bir şey olur. hayat kanının damla damla akıp gittiği büyük, açık yara kapanır, organizma bir gül gibi filizlenir. nihayet insan "özgür"dür ve "rusya'nın özlemini" çekmez; fakat daha büyük bir özgürlük, daha büyük bir mutluluk özlemindedir. hayat ağacı gözyaşıyla değil, özgürlüğünün gerçek ve sürekli olduğu bilinciyle canlılık kazanır.