23.10.2011
veda
yakında bu diyarı bırakıp gideceğim, burada yaşayamıyorum. sevdiğim şeyi seven, uğraştığım şeyle uğraşan, şaştığım şeye şaşan tek bir adama rastlamadım. kendi içime kıvrılmak zorunda kaldığım için kendi kendimi yiyorum ve acı çekiyorum.
bu toplum üstüne yaptığım uzun, sabırlı inceleme, kuşkunun egemen olduğu acıklı sonuçlar verdi. burada her şeyin başı para. dahası, paradan geçmek bile paraya bağlı. rahatça düşünmek isteyen birine para gerektiğini biliyorum; ama parayı düşüncelerimin biricik amacı haline getirme yürekliliğini de kendimde bulamıyorum.
servet yapmak için toplumda bir yer edinmek gerek; kısacası bir mevki ya da alıcı çekme ayrıcalığından, yasal yollardan ya da beceriklilikle yaratılmış bir üstünlükten yararlanarak her gün başkalarının kesesinden, görünüşte az; ama her yıl küçük bir sermaye oluşturabilecek bir parayı alma hakkını elde etmeli insan; dürüst davranılırsa bu sermaye, yirmi yılda ancak dört beş bin frank gelir getirebilecek hale gelir. dava vekili, noter, tüccar gibi vergi ödeyen bütün çalışanlar, çıraklık dönemini izleyen 15-16 yılda, yaşlılık günlerinin parasını kazanabilirler. ama ben, bu tür işler için hiçbir yetenek göremiyorum kendimde. düşünceyi eyleme ve işe, düşlere dalmayı harekete yeğliyorum. özellikle de servet yapmak isteyen birinde bulunması gereken sürekli dikkat yok bende. her türlü ticari girişimi, başkasından para istemeyi gerektiren her türlü işi hemen bozarım, kısa sürede batarım.
şu anda tek kuruşum yok ama, kimseye de bir kuruş borçlu değilim. tinsel alanda büyük işler başarmak için yaşayan insana bolluk gerekmez, doğru; ama günde yirmi metelikle geçinebileceğim halde, bu çalışkan avareliği sürdürebilmek için gereken para bende yok. düşlere mi dalmak istiyorum; gereksinimler, düşüncemi içinde devindiği tapınaktan kapı dışarı ediyor hemen. ne olacağım bilmiyorum.
sefaletten korkmuyorum. dilencileri hapse atmasalar, itip kakmasalar, aşağılamasalar, zihnimi kurcalayan sorunları rahatça çözmek için dileneceğim. gerçi düşüncemi bedenimden ayırabilmek için böyle yüce bir karar alsam da bir işe yaramayacak; kimi deneylere girişebilmek için yine para gerek. yoksa hem bu dünyayı hem ötekini elinde tutan bir düşünce adamının görünüşte yoksulluğuna çoktan katlanırdım. sefalet içinde büyük kalmak için hiçbir zaman alçalmamak yeter.
soylu bir amaca doğru yürüyen adamın savaşması, acı çekmesi güzel bir şeydir kuşkusuz; ama burada kimde kaldı o savaşacak güç? kayalardan aşıyor insan; ama durmadan çamura batmaktan usanıyor. burada her şey, geleceğe uzanan bir ruhun dümdüz uçuşunu yolundan saptırmaya çalışıyor. çölde bir mağarada olsaydım aldırmazdım, burada kendimden korkuyorum. çölde, oyalanmadan kendimle baş başa kalabilirdim. burada insan, bir sürü küçültücü gereksinim duyuyor. dalgın, düşünceli, sokağa çıkıyorsunuz; şu açlık susuzluk dünyasının ortasında sizden sadaka isteyen dilencinin sesini duyuyorsunuz.
gezinmek için bile para gerek. bir hiç için durmadan yorulan eliniz ayağınız, rahat yüzü görmüyor. şairin sinirli yaradılışı, hiç durmadan sarsalanıyor burada; ona onur vermesi gereken her şey, sıkıntısı haline geliyor, imgelemi en korkunç düşmanı oluyor. yaralı işçi, yoksul lohusa, hastalanan orospu, yüzüstü bırakılan çocuk, sakat yaşlı, kötü alışkanlıklar, giderek cinayet, sığınacak bir yer bulabiliyor, şefkat görebiliyor burada; ama bir şey keşfeden, düşünen insana karşı herkes acımasız.
burada her şey, hemen, elle tutulur bir sonuç vermek zorunda. önce yemiş vermeyen ama büyük keşiflere yol açabilecek denemelerle burada alay ediliyor; insanın sabırla bütün güçlerini bir araya getirmesini gerektiren, derin, sürekli çalışmaya değer veren yok. devlet, asker besler gibi yeteneği de besleyebilir; ama o akıllı adam beni kandırır diye tiril tiril titriyor; sanki uzun süre deha taklidi yapılabilirmiş gibi!
dağların eteğine, sessiz, yeşil gölgeliklere sığınan manastırların yalnızlığı bozulduğunda, bir düşünceyle uluslara esenlik getiren ya da bilginin gelişmesini hazırlayan insanlara sığınacak bir yerler inşa etmek gerekmez miydi?
retorik
ancak aptallar retorikle konuşurlar.kapitalist toplumda işçiler ister devlet için isterse özel kurumlar için çalışsınlar, hepsi aynı kapıya çıkar. patron devlet adını alır ve aynı sömürü, aynı kulluk, aynı yoksulluk sürüp gider.
"yiğitlik
gerçeği aramak
ve onu haykırmaktır
katlanmaz yiğit olan
yalanın geçici yasasına"
biz de geçmişe bağlıyız. ama geçmişe sevgi ve saygı göstermenin doğru yolu, uzun bir hayaletler zincirini seyretmek için yüzünü sönmüş yüzyıllara çevirmek değildir. geçmişe bakmanın en iyi yolu, vaktiyle çalışmış ve canlı kalmış kuvvetlerin eserini geleceğe doğru sürdürmektir.
ülkü, gerçeğin en yüksek biçimidir.
yaşam geçmişi yok etmez, ona baş eğdirir. devrim bir kopuş değildir, bir kazanımdır. emekçi sınıf bu kazanımı gerçekleştirince ve sosyalist toplum kurulunca, insanların yüzyıllardır biriken çabası zengin ve iyi bir doğa meydana getirecek, insanlara doğuşlarından başlayarak özen gösterilecek ve tam gelişmeleri sağlanacaktır.
22.10.2011
din ile bilim
hiçbir gerçek üstünlük zorla, temelsiz inançlara bağlanamaz; temelsiz olan tanrıbilimsel inançların, yalnız dinsel görüşün iyi yönleri uğruna benimsenmeleri saçmalıktır.hiçbir zaman iki insan bir şeyi aynı biçimde algılayamaz; çünkü görüş açılarındaki ayrılıktan dolayı başka başka şeyler görürler.
göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan napoleon, laplace'ın büyük yapıtı celestial mechanics'te tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, "efendimiz, o varsayımla işim yok benim." diye karşılık vermişti.
dünya'nın döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, m.ö. 3. yüzyılda yaşamış olan sisamlı aristarkhos olduğu kesinlikle bilinmektedir. aristarkhos birçok yönleriyle ilgiye değer biriydi. güneş ile ay'ın dünya'ya olan değişken uzaklıklarını bulmak için ileri sürdüğü yöntem, gözlem yanlışları yüzünden gerçekten çok uzak sonuçlar vermişse de, kuramsal bakımdan doğru bir yöntemdir. tıpkı galilei gibi o da dinsizlikle suçlanmış, stoacılardan kleanthes tarafından ihbar edilmiş; ama gericilerin hükümetlere etki edemedikleri bir çağda yaşamış olmasından dolayı hiçbir dokunca görmemiştir.
tanrıbilimin kötü yanı, yıkıcı eğilimler yaratmak değil, kadınların ve erkeklerin acı çekmesinden haz duyulmasına yönelik davranışlara yüksek bir töre süsü vermek, bilgisiz, barbar çağlardan kalma alışkanlıklara açıkça kutsal bir özellik tanımak olmuştur.
"alışkanlıkla hep tanrı'ya yakıştırdığımız dar sınırlı ahlak ilkelerimiz yüzünden kötülük sorununu büyütüyoruz. tanrı'nın ahlaklı bir varlık olduğunu söyleyen kuramın bir dayanağı yoktur; yasalarından, yaptığı işlerden kesinlikle anladığımıza göre ahlaklı değildir tanrı." (başpapaz inge)
dost ya da düşman, gizli bir insandışı gücün varlığı yolundaki inanç, uygar toplumlardan daha çok ilkellerde büyük önem taşır. gerçekte, din bu duygunun özdeşi ise, insan gelişmesindeki her adım, dinde bir gerilemeyi gerektirmiştir.
ben, gerçeğe ulaşma konusunda bilimden başka hiçbir yönteme inanmıyorum; ama duygular alanında, dinin ortaya çıkmasına önayak olmuş yaşantıların değerini de tanımıyor değilim. yanlış inançlarla birleşerek bu yaşantılar, birçok iyi sonuç yanında birçok kötülüğe de yol açmışlardır.
toplum
balzac
toplum, insanlardan beklediği erdemlerin hiçbirine uyma gereğini duymaz. her an cinayet işler ama sözle işler. nasıl güzeli gülünçleştirerek küçültürse alay yoluyla da kötülüklerin yolunu açar. babalarının ölümüne fazla ağlayan oğulları alaya alır, yeterince ağlamayanları aforoz eder; sonra da kendisi, henüz soğumamış ölülerle uğraşarak eğlenir. toplum yüze vuran şeylerle yetinir; aslı var mı yok mu düşünmez, gördüğüne bakar yalnızca. gerçek acı bir gösteridir onun için, bir tür eğlencedir ve bu yüzden her şeyi, bir caniyi bile bağışlayabilir. heyecana bayıldığı için hiç fark gözetmeden kendini ağlatana da, güldürene de -nasıl ağlattığına, nasıl güldürdüğüne bakmadan- aynı biçimde davranır.
21.10.2011
kitap satıcıları
onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlilik belgesi verilmeli olric. herkes kitap satamamalı. cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. iyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. bir zamanlar selim, balkanların ve orta doğu'nun en hassas okuyucusu olmakla övünürdü. bu çeşit okuyucular, daha kapıdan girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidirler. oysa, bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. ne gibi bir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. işte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. "aşkın günahları"nı sattım gitti. olmazsa, gece kokan cinayet'i yuttururum. bu "iyi" kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. insan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atamaz.en iyisi büyük kitapçılardır. müşterilerle fazla meşgul olamadıkları için, koridorlarda, rafların arasında rahatça dolaşabilirsin. kasaba kitapçılarında da, tükenmiş nice kitabı bulabilirsin.
dizeler
18.10.2011
tünel
bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının ayırdına varana dek kendilerini özel sanabilirler.ünlü olunca alçak gönüllü olmak da kolaydır.
her türlü grup, örgüt, dernek, cemaat fikrinden, yani meslekleri, ortak zevkleri ya da başka birtakım saplantıları nedeniyle bir araya gelen bütün o garip yaratıklardan nefret ediyorum. bu yığınların birçok gülünç ortak özelliği vardır: insanlar birbirini tekrarlar, aynı üslubu kullanırlar, diğerlerinden üstün olduklarına inanırlar.
zaman zaman her şey anlamsız geliyor. milyonlarca yıldır hiçliğe doğru koşan minyatür bir gezegende, acılar içine doğuyoruz, büyüyoruz, dövüşüyoruz, hastalanıyoruz, acı çekiyoruz, acı çektiriyoruz, bağırıyoruz, ölüyoruz, ölüyorlar ve aynı anlamsız komediyi baştan oynamak için başkaları doğuyor.
gerçekten böyle miydi? bu anlam yoksunluğu üzerine düşünmeye başladım. tüm yaşamımız kayıtsız gök cisimlerinden oluşmuş bir çölde attığımız ortak çığlıklardan mı oluşuyordu?
dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim, özellikle de insan kalabalıklarından; yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir. genel olarak, insanlıktan her zaman nefret etmişimdir. zaman zaman yalnızca iğrenç bir ize tanık olduğum için gün boyu ağzıma bir lokma koyamadığım ya da bir bir hafta resim yapamadığım olmuştur; korkaklığın, imrenmenin, küstahlığın, kabalığın, hırsın, genel olarak insanlık durumunu oluşturan tüm bu niteliklerin bir yüze, bir bakışa ya da yürüyüşe ne denli sinmiş olabileceklerini düşleyemezsiniz bile. kendi ruhumun da pek çok kez kibre, korkaklığa, küstahlığa, hırsa ev sahipliği yapmış olduğunu biliyorum. söylediğim gibi, bu öyküyü tümüyle yansız anlatıyorum.
benim kişisel deneyimlerim pek çok kez gerçeğin sanılanın tam tersine hiç de basit olmadığını kanıtladı, eğer bir şey açık seçik görülebiliyorsa ve basit bir nedeni varmış gibi görünüyorsa inanın bana altında çok daha karmaşık nedenler yatıyordur. gündelik yaşamdan örnek vereyim: sadaka veren insanların vermeyenlere oranla daha iyi kalpli ve cömert olduğu düşünülür. bu teorinin kolaycı ve uydurma olduğunu söylemeliyim. herkes bir dilencinin (gerçek bir dilencinin) sorunlarının birkaç peseta ya da bir parça ekmekle çözülmeyeceğini bilir, sadaka yalnızca verenin kendini iyi ve cömert hissetmesine yarar, veren ruh huzurunu ve "cömert" unvanını satın alır. oysa ruh huzurunu ve cömert biri olduğu düşüncesini satın almak için günde birkaç pesetadan daha fazlasını harcamayan bu insanların aslında ne cimri, ne dar kafalı olduğunu bir düşünün! önemli olan insanın ruhunun gerçekten ne kadar temiz olduğu ve ikiyüzlülük yapmadan (ve sömürmeden) insanlığın yokluğunu ortadan kaldırmak için ne verebileceğidir!
genellikle bu dünyada yapayalnız olma duygum gururlu bir üstünlük hissinin eşliğinde ortaya çıkar: insanların değersiz olduğunu düşünürüm; kirli, çirkin, beceriksiz, cimri, kaba, sığ yaratıklardır. yalnızlığım beni korkutmaz; hatta görkemlidir.
her şeye rağmen insanın var olana bir tutunmuşluğu vardı. insan kusurlarını, çirkinliğinden kaynaklanan acılarını, kendi arzusuyla kendini yok etmeye yeğliyordu. ayrıca, bizi intiharın eşiğine getiren umutsuzluğun sınırına geldiğimizde, bizi bu sınıra getiren tüm kötülüklerin bir muhasebesini yapıyoruz ve bu kötülükler ne denli katlanılmaz olurlarsa olsunlar iyi bir şey, çok küçücük ama iyi bir şey bu kötülüklerle orantısız bir değere sahip bir biçimde ortaya çıkıyor ve korkunç bir uçurumdan düşmek üzere olan birinin önüne gelen her dala tutunması gibi bu küçücük iyiliğe sarılıyoruz.
son yıllarda toplama kamplarından kaçan bazı göçmenlerin yaşamak için her şeyi kabul ettiklerini ve en aşağılık işleri hiç yakınmadan yaptıklarını görmüştüm; ama insanların memnun yaşaması için işkence ve ölümden kurtulmuş olmaları yetmiyordu: kendilerini bir parça güvende duymaya başlar başlamaz, tıpkı bir şeyden korkup kaçmış hayvanlarda olduğu gibi tümüyle yok olmuş görünen kibir, gurur, övünme gibi huyları; üstelik eşi benzeri görülmemiş bir terbiyesizlik ve küstahlıkla yeniden kendini göstermeye başlıyordu, sanki o kadar alçaldıklarına pişman oluyorlardı.
önemli mektupları yazdıktan sonra yol açabileceği tüm sonuçları tasarlayana kadar en az bir gün elde tutmak gerekir.
bu sık sık başıma geliyordu. gerekli ve uygun bulduğum bir davranışı yapmama engel olan şeylerle kıyasıya dövüşüyor ve sonunda tam yenilgimi ilan ediyordum ki kader araya giriyor ve haklı olduğumu ortaya çıkarıyordu.
insan doğasında brahms'ın soneleriyle bir lağım arasında gizli ve kasvetli geçitler olması ne kadar üzücü!
sonsuz bir bekleyiş gibi geldi. ne kadar zaman geçti bilmiyorum. saatlerin evrensel ve ortak, duygularımızdan, kaderlerimizden, bir aşkın doğuş ya da bitiş sürecinden, bir ölünün başında geçen zamandan haberi bile olmayan zamanından ne kadar aktı bilmiyorum. ama benim kendi zamanım pek çok şeyle, kimi zaman geri dönüşlerle doluydu; kimi zaman karanlık ve girdaplı bir nehir, kimi zaman maria'yla birbirimize baktığımızdaki gibi sakin ve kımıltısız bir deniz ya da bizi sürükleyen bir ırmak oldu; onun atının üzerinde saçlarını, rüzgarda savurarak ve gözleri sulanarak dörtnala gittiği, benim güneydeki köyümde, hasta odamda burnumu cama dayamış, ıslak gözlerle dışarıda yağan kara baktığım çocukluk düşlerim gibi sonsuz ve karmakarışıktı. sanki birbirine paralel geçitlerde ya da tünellerde yürüyorduk. eş ruhlar, eş zamanlar gibi bir uçtan diğer uca gittiğimizi, sonunda bu geçitlerin bitiminde benim çizdiğim bir sahnede karşılaşacağımızı, yalnızca onun için çizdiğim, benim de orada olduğum, geçitlerin bittiğini ve karşılaşma zamanının geldiğini haber veren bir sahnede karşılaşacağımızı bilmeden yürüyorduk.
ne olursa olsun tek bir tünel vardı, karanlık ve yalnız: benimki; çocukluğumun, gençliğimin, tüm yaşamımın içinde geçtiği o tünel.
17.10.2011
kadınlar ve askerler
toplumun bugünkü yozlaşmış durumu içinde, anlayış güçlerini sakatlayarak ve duyularını keskinleştirerek kadınların kölelere dönüştürülmesine katkıda bulunan pek çok etken vardır. bunlardan biri, belki de dikkati fazlaca üzerine çekmeden en fazla zarar verenlerinden biri, düzene yeterince önem verilmemesidir.her şeyi belli bir düzen içinde gerçekleştirmek son derece önemlidir; kadınlarsa, genel olarak ele alındığında, genellikle hiç de düzenli bir eğitim almazlar ve çocukluklarından itibaren yöntemin değerini öğrenen erkeklerin sergilediği planlama ve kesinlik arama yeteneklerine nadiren sahip olurlar. ihmalden beslenen bu tahmin egemenliği -aklın sınamasından hiç geçmeyen, içgüdüsel sağduyuya teslim edilen rastgele uygulamalara başka nasıl bir ad verilebilir?- kadınların olguları genelleyebilmesinin önünde gerçek bir engel oluşturur. böylece kadınlar, salt dün yapmış oldukları için, bugün de dün yaptıklarını yaparlar.
eğitimin kadınlara bir zayıflık görüntüsü vermesine kanıt olarak askerleri gösterebiliriz; askerler de kadınlar gibi bilgiyle donanmadan ve zihinleri ilkelerle güçlendirilmeden yaşama başlar. bu iki durumda sonuçlar benzerdir: askerler gündelik konuşmaların bulanıklığı içinde, yakalayabildikleri yüzeysel bilgileri yakalarlar; sıklıkla topluluk içine karışmaları da onları hayat bilgisi denen bilgiyle donatır; ama toplumda kabul gören davranış biçimlerine ve gündelik hayatın sürdürülmesine yararlı bu bilgilerle insan yüreğine ilişkin gerçek bilgileri ayırt edemezler. ama zaten spekülasyonla deneyimi karşılaştırma yoluyla yargının sınamasına tabi tutulmamış, keyfi gözlemin ham meyvesi böylesi bir ayrım gözetilmesinde işe yarar mı? askerler de kadınlar gibi, küçük erdemleri şaşaalı bir kibarlıkla yerine getirirler. eğitimin benzerlik gösterdiği bu iki durumda cinsiyetten kaynaklanan bir ayrıma işaret edilebilir mi? benim görebildiğim tek ayrım, askerin daha fazla gözlem yapabilmesine olanak tanıyan özgürlük ayrıcalığıdır.
düzenli ordular hiçbir zaman kararlı, güçlü insanlardan oluşmazlar; askerler iyi disipline edilmiş makineler olabilirler; ama güçlü tutkuları ya da keskin bir zekası olan bir askere rastlamak güçtür. anlayış gücünün derinliğine gelince, orduda böyle bir şey bulmanın en az kadınlar arasında bulmak kadar zor olduğunu düşündüğümü belirtmem gerekiyor; her ikisinin de nedeni aynıdır. bunlara ek olarak subayların dansa, kalabalık toplantılara, maceralara ve alaya almalara da pek düşkün oldukları söylenebilir. askerler de, daha zayıf olarak görülen kadın cinsi gibi, tüm yaşamlarını dalkavukluğa adarlar. onlara başkalarının isteklerini yerine getirmeleri gerektiği öğretilir; bunun için yaşarlar. gene de cinsiyet ayrımı açısından kendilerinin hor görülmesi söz konusu değildir; üstünlüklerinin nerede olduğunu anlamak mümkün olmasa da, kadınlardan üstün görülürler.
kadınlarla askerlerin büyük talihsizlikleri, ahlakı öğrenmeden kabul gören davranış biçimlerini, insan doğasının ideal tasarımı üzerine düşünmeden hayat bilgisini öğrenmeleridir. bunun sonucu doğal ve kaçınılmazdır: askerler sıradan insan doğası ile yetindiklerinden önyargıların kucağına düşerler; tüm fikirlerini başkalarından edindiklerinden yetkeye körlemesine boyun eğerler. böylelikle biraz akıl kırıntısı sergilediklerinde bu, gerçeğin yalnızca bir kısmını yakalama gücü bulunan içgüdüsel bir anlık bakışlardan kaynaklanır ve söz konusu kırıntılar davranış biçimleri söz konusu olduğunda bazı yararlar sağlayabilir; ama yüzeyselin ötesinde savlara dönüştüğünde ya da fikirler çözümlendiğinde başarısızlığa mahkumdurlar.
tüm bunlar kadınlar için de söylenemez mi? askerler de, kadınlar da uygar yaşamın yapay ayrıntılarıyla yararlı konumlarından koparılıp alındığından yukarıdaki savım ilerletilebilir. servet ve babadan kalma unvanlar pek çok kadını salt rakamlara değer vermeye itmiştir ve aylaklık toplumda dalkavuklukla despotluğun bir karışımını üretmiştir; öyle ki metreslerinin önünde köle olan adamlar kız kardeşleri, eşleri ve kız çocukları karşısında despot kesilirler. bu da kadınlara toplum içindeki yer ve konumlarını hatırlatmak içindir. kadınların zihinlerini geliştirerek onları güçlendirirseniz, kör itaatin de sonu gelecektir; ama iktidar her zaman kör itaat aradığından tiranlarla hazcılar kadınları karanlıkta bırakmaya çalışırken doğru şeyi yapmaktadırlar. ne de olsa tiranlar kölelik ister, hazcılarsa oyuncaklar. aslında hazcı, tiranların en tehlikelisidir; kadınlar sevgililerini, prensler bakanlarını yönettiklerini sanırken, aslında onlar tarafından aptal yerine konulurlar.
kuşlar
yavru bir keten kuşu tutmuştum, insanın onu besleyebileceği kadar büyük; kendi kendine beslenemeyecek kadar da küçüktü. yarım gün boyunca onunla uğraştım; hiçbir şey yemek istemeyince, onu iyi ötüşlü bir kuş olan ve uzun zamandır kafeste tuttuğum, pencerenin dışında asılı kafesteki yaşlı bir keten kuşunun yanına koydum. yetişkin kuşun nasıl yediğine bakarak, belki yeme doğru gider ve onu taklit eder diye düşündüm. ama düşündüğüm gibi olmadı, gagasını yetişkin kuşa doğru açtı, rica eder gibi ötüşlerle kanatlarını ona doğru çırptı, bunun üzerine yetişkin keten kuşu merhamet etmekte gecikmedi ve onu yavrusu yerine koydu, kendi yavrusunu beslermiş gibi besledi.
bir de bana gri bir ötleğen ve üç yavru getirilmişti; anne yavruları besliyordu, hepsini büyük bir kafese koydum. ertesi gün bana yuvadan ayrılmış iki bülbül getirdiler, onları da ötleğenin yanına koydum, onlar da aynen evlat edinildi ve beslendi. birkaç gün sonra neredeyse uçacak duruma gelmiş yavru değirmenci kuşlarının bulunduğu bir yuvayı ve sonra beş adi karabaşlı ötleğen yavrusunun bulunduğu yuvayı kafese koydum. bunların hepsini ötleğen benimsedi, besledi, sadık bir anne gibi onlarla ilgilendi. gagası hep karınca yumurtaları ile doluydu; geniş kafesin kah bir köşesinde kah diğer köşesindeydi; ne zaman aç bir yavru ağzını açsa, hemen oradaydı. daha fazlası da oldu! o arada ötleğenin büyüyen yavrusu, küçükleri beslemeye başlıyordu, hem de oyun oynar gibi, biraz çocuksu bir tavırla; ama yine de muhteşem anneyi taklit eden belirgin bir içgüdü ile.
geçen yaz tiefurt yakınlarında iki yavru çalıkuşu yakalamıştım, yuvalarından kısa bir süre önce ayrılmış olmalıydılar; çalılıktaki bir dalın üzerine yedi kardeşle beraber dizilmişlerdi, onları anneleri besliyordu. iki yavru kuşu ipek mendilime koyup weimar yönünde av köşküne kadar yürüdüm, sonra sağa doğru ilm nehri'nin kenarındaki çayırlıktan aşağıya, nehirde yüzülen yerin önünden geçip küçük ormana doğru sola döndüm. burada rahatça çalıkuşlarını incelerim diye düşündüm. ama mendili açar açmaz, ikisi de benden kaçıp otların ve çalılıkların arasında kayboldular, onları aramam boşuna oldu. üçüncü gün rastlantı sonucu tekrar aynı yere gelmiştim, bir kızılgerdanın ötüşünü duyduğumdan, yakında bir yuva olduğunu tahmin ettim, her yana baktıktan sonra yuvayı gerçekten buldum. yuvada neredeyse uçacak duruma gelmiş yavru kızılgerdanların yanında benim iki yavru çalıkuşunu görünce çok şaşırdım, büyük keyifle onların arasına katılmış, kendilerini yaşlı kızılgerdana besletiyorlardı. bu oldukça ilginç keşfim beni çok sevindirmişti. öyle akıllısınız, başınızın çaresine öyle güzel bakmayı biliyorsunuz, iyi yürekli kızılgerdanlar da size öyle merhametle yaklaşıyorlar ki, diye düşündüm, böylesine konuksever ilişkiyi bozmak bana düşmez, aksine bana düşen en iyi şekilde büyümenizi istemektir.
16.10.2011
ben kapıyım
osho
ciddi olan her zaman ölüdür.
modern zihnin bütün koşuşturmacası ölüm korkusu nedeniyledir.
buddha pek çok kereler söylemiştir: "yürüdüğümüzde yürüyen yoktur, sadece yürüyüş vardır."
sadece yüzeysel olan derin olduğunu iddia eder.
zihin bazen yanlış anladığı için değil -zihin her zaman yanlış anlar. zihin bazen yanlış yaptığından değil -zihin yanlışlıktır. her zaman yanlışlık yapar.
hayat sadece hiçbir amacı olmadan taşan bir enerjidir.
hayatı bir iş gibi değil bir oyun gibi yaşa. hastalıklı olan, sözümona ciddi zihin gerçekten de oyunu işe çevirir.
eğer cinselliği inkâr edersen o zaman aşkı da inkâr etmen gerekir.
evrensel sevgiden bahsetmek her zaman bir bireyi sevmekten daha kolaydır. birini sevmek güçtür, bütün evreni sevmek ise çok kolaydır; hiçbir şey içermez. ve inkâr temelli düşünen biri evrensel sevgiden bahsedecektir ama bireysel duyguları inkâr etmeye ve kökünden sökmeye devam edecektir.
bu dünyada, bu varoluşta hiçbir şey anlamsız değildir, her şey bir anlam taşır. her şey kendisiyle birlikte belirli bir atmosfer taşır.
din hiçbir zaman akılcı olduğunu iddia etmez. tek iddiası akıl dışı olmaktır.
eğer var olmak ve yaşamaya devam etmek istiyorsan saldırgan ol. en formda olan hayatta kalır, en saldırgan olan hayatta kalır. eğer sadece alıcı olursan ölürsün.
meditasyon incelikli bir ölümdür; senin, senin zihninin, egonun, seni tanımlayan her şeyin derin bir ölümü.
mısırlıların ölülerin kitabı'nın bir yerinde, "cehalet unutkanlıktan başka bir şey değildir." der. bilinen bir şey unutulmuştur. hiçbir şey yeni değildir, sadece bir şey unutulmuştur.
artık bilim adamları bile bu dünyadan başka en az elli bin gezegende daha hayat olması gerektiğini söylüyorlar. daha fazlası mümkün ama daha azı değil. böyle büyük bir evrende, olasılığın sıradan kurallarıyla en az elli bin gezegende hayat olmalıdır.
sadece önemli olmayan söylenebilir, sadece yüzeysel olan söylenebilir, sadece faydacı olan söylenebilir. bilginin en önemli iletimi sessizlikte mümkündür.
perde arası
güneşi bir kere gören gözler, daha sönük ışıklarla asla kamaşmaz. güneş bir parladı mı, onların beş paralık hükmü kalmaz!hangi kuytu toprağın, hangi uğultulu ormanın, hangi kara oyuğuna yolculuğumuz? yıldızdan yıldıza savrulup ayın dolambacında mı döneceğiz? yoksa..
neyin peşindeyim ben? bir uçup gitsem buradan, geceden ve gündüzden, çok uzak bir ülkeye, ne ayrılık, ne ölüm -sevgiliyle göz göze..
kitaplar ruhun aynasıdır.
uçuşan kaftanımın eteklerine sığınıp yeşerir sanatlar. müzik, bana açar tanrısal uyumun gizlerini. benim buyruğumla cimri, el sürmez olur altınlarına; ana, tasasızca izler çocuklarının oyununu..
genç çobanlar götürsün bu oyunu ve orman perileri bundan böyle; bırakın zephyrus uyusun ve ne kadar asi oymak varsa göklerde, buyruklarıma uysun.
irade varsa, çözüm bulunur.
vasiyet varsa, vaziyet kurtulur.
ne erkeklere güven var, ne kadınlara; ne süslü sözlere, ne güzel yüzlere. kuzu postu sıyrıldı, yılan çıktı içinden.
kişi yirmi beşine varmışsa, yaşamının en iyi günleri geride kalmıştır.
doğal insanları severim ben, diken üstünde oturanları değil.
zaman, orağına yaslanmış, şaşkın. bereket tanrıçası, bedensel alışverişten derlediği cevherleri tek tek saçadursun ayaklar dibine. dünyanın öbür ucunda, madenlerde tek döküyor barbar; gönülsüz topraktan boyalı bir çanak yoğruluyor. benim buyruğumla kahkahasını atıyor savaşçı; kafir, murdar adak tüten sunaktan vazgeçiyor. menekşeyle yaban gülü, çatlamış toprakta iç içe geçiriyor çiçeklerini.. gözükara gezginin korkusu yok artık zehirli yılandan. miğferlerse, sapsarı bal peteği.
15.10.2011
californication
bu, hayatının geri kalanının ilk günü. git ve tadını çıkar.
bütün bu yaşam kargaşasından kurtulmaya bu kadar tehlikeli biçimde yaklaşınca insan, nelerin önemli olduğunu fark ediyor.
ne yapmamız gerekiyor biliyor musun? kendimizi affetmemiz. başkası bunu bizim için yapamaz.
sağduyu, erdemli olmanın iyi tarafıdır.
kadınlar bazı yönlerini dışarıya karşı kapatırlar ve büyüleyici prensin gelip de yaşlı ve tozlu kukularını metal kesici ya da onun gibi bir şeyle açmasını beklerler.
iki cinsin de tadına bakmadan, ikisini de yavru goriller gibi boşaltmadan hiçbir bok bilmiyorsun demektir.
sırların olayı budur; komik bir şekilde ortaya çıkarlar.
bütün kadınlar güzel. öyle ya da böyle. her zaman lanet bir şeyiniz vardır. gülümseme, kıvrım, bir sır. siz hanımlar gerçekten de inanılmaz varlıklarsınız.
aşk bir yolunu bulur.
yapalım. alemlere akalım. yolun sadece yarısına gelsek bile öyle olsun. birine çalışmaktan iyidir. ya da doğduğun yerin 10 km ötesinde ölmekten.
din
insan yaşamının tüm saatleri içinde sonuncusunu en önemlisi olarak göz önüne alan, genelde bu yeryüzü yaşamının sonunu önceden haber veren, bildiren ve bütün canlıları tragedyanın beşinci sahnesinde yaşamaya mahkum eden din, her yeni aşılamaya, dikmeye, gözüpek araştırmaya, özgür isteğe düşmandır; din bilinmeyene doğru her uçuşa karşı koyar; çünkü orada seveceği ve umacağı hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur.
günlük yaşamlarını fazlasıyla boş ve monoton bulan insanlar kolayca dindar olurlar. bu anlaşılabilir ve affedilebilir bir şeydir. şu şartla ki, günlük yaşamları boş ve monoton bir şekilde geçmeyen insanlardan dindarlık talep etme hakları yoktur.
dindarlık, yaşam dürtüsünün olağanüstü maskesidir! en yüce etik bilgeliğin sunulduğu tamamlanmış bir düş dünyasına kendini feda etmektir. ona uzaktan bulutlarla kaplanmış halde tapınmak için hakikatten kaçıştır. gizemli olduğu için gerçeklikle uzlaşmadır. bizler tanrı olmadığımız için, gizemini yitirmiş olana karşı nefrettir. büyük bir hazla kendini tozların içine yere atmaktır, talihsizlik içinde talihin verdiği huzurdur. en değerli ifadesiyle insanın üst düzeyde kendinden feragatidir. yaşamla ilgili iyileştirici unsurlar olarak yaşamın korkunçlukları ve korku unsurlarının yüceltilmesi ve ilahileştirilmesi! yaşamı küçümserken sevinç içinde yaşam! yadsırken istencin zaferi!
14.10.2011
on küçük zenci
biri uyanamadı, geriye sekiz kaldı
biri eve dönmedi, geriye yedi kaldı
biri kendini kesti, geriye altı kaldı
birini arı soktu, geriye beş kaldı
birisi yargıç oldu, geriye dört kaldı
birini balık yuttu, geriye üç kaldı
birini ayı kaptı, geriye iki kaldı
birini güneş çarptı, geriye biri kaldı
gidip kendini astı, geriye kimse kalmadı"
12.10.2011
son soru
isaac asimov
son soru ilk kez 21 mayıs 2016'da insanlık ışığa henüz yeni adım attığında soruldu. sorulma nedeni beş dolarlık bir bahisti. şöyle oldu: alexander adell ve bertram lupov, multivac'ın iki sadık teknisyeniydi. dev bilgisayarın soğuk, tıkırdayan, ışıkları yanıp sönen yüzünün arkasında ne olduğunu bir insan ne kadar bilebilirse onlar da o kadarını biliyorlardı. hiç olmazsa artık tek bir insanın bütününü asla bilemediği devrelerin ve aktarıcıların genel planı hakkında birazcık bilgileri vardı.
multivac gereken ayarlama ve düzeltmeleri kendi kendine yapıyordu. böyle de olması gerekiyordu; çünkü insan eli ile bu işlemlerin yeterince süratle ve doğrulukla yapılması mümkün değildi. bu yüzden adell ve lupov bu dev üzerinde ancak yüzeysel ve çok kısıtlı çalışmalar yapabiliyorlardı. verileri ona yüklüyorlar, sorularda gereken değişiklikleri yapıyor ve çıkan yanıtları tercüme ediyorlardı. onlar ve onlar gibi olanlar multivac'ın zaferinden pay çıkarma hakkına kesinlikle sahiptiler.
onlarca yıldır multivac insanın ay'a, mars'a ve venüs'e gitmesini sağlayan gemileri dizayn etmişti. bunların ötesine gitmeye yeryüzünün fakir düşmüş kaynakları elvermiyordu. uzun yolculuklar için çok fazla enerji gerekiyordu. insan yeryüzündeki kömür ve uranyumu gittikçe artan bir ustalıkla kullanmıştı ama artık her şey tükenmek üzereydi. fakat multivac yavaş yavaş daha derin ve daha kapsamlı sorunları çözümleyebilecek kadar bilgilendi ve 14 mayıs 2061'de o ana kadar teori olan gerçek oldu.
güneşin enerjisi depolandı, dönüştürüldü ve tüm gezegende doğrudan kullanılmaya başlandı. bütün dünya bitmek üzere olan kömürü yakan, uranyum fizyonunu gerçekleştiren düğmeleri kapatıp ay ile dünyaya eşit uzaklıkta yeryüzünün çevresinde dönen bir mil çapında küçük bir istasyona bağlandı. artık tüm yeryüzü güneş enerjisinin görünmez ışınları ile çalışıyordu.
bu müthiş zaferin kutlamaları yedi gündür sürüyordu ve henüz sona erecek gibi de görünmüyordu. adell ve lupov en sonunda kalabalıktan kaçıp onları kimsenin aramayı akıl edemeyeceği bir yere saklanmışlardı. bu yer multivac'ın muazzam bedeninin bir kısmının görüldüğü yer altı bölmelerdi. bir tatili kesinlikle hak eden multivac da başında kimse olmadan tembel tıkırtılarla verileri düzene sokuyordu. teknisyenler bu duruma saygı duydular ve onu rahatsız etmeyi -başlangıçta- akıllarına getirmediler. yanlarında bir şişe getirmişlerdi ve bütün istedikleri, içkinin eşliğinde birlikte rahatlamaktı.
kitlelerin ayaklanması
yaşadığımız anın özelliği sıradan ruhun, kendi sıradanlığını bile bile, sıradanlık hakkını ileri sürmesi ve onu her yerde dayatmasıdır.iktidar kitlelerin eline geçtiğinde hep böyle olmuştur: gücü her şeye yeter; ama iğretidir. kitle insanı, yaşamında bir tasarımdan yoksun olan, ipini koparmış sandal gibi sürüklenen insandır. işte bu yüzdendir ki, olanakları elindeki güçler muazzam olsa bile hiçbir şey yapılandırmaz. ve çağımızda kararı veren işte bu tür insandır.
ister halk kitlesi, ister soylu olsun, kitle kendi eğilimine bırakıldığında, hayatını sürdürebilme kaygısıyla yöneldiği şey yaşamının kaynaklarını kurutmaktır.
kitle insanı mantığa kulak vermez; yalnızca başı derde girince öğrenir.
sanılanın aksine, esasında kölelik durumunda yaşayan kişi kitle insanı değil, seçkin kişidir. yaşamını eğer aşkın bir şeylerin hizmetine adamamışsa bir anlam veremez ona. bu yüzen, hizmet etme gereksinimini bir baskı olarak algılamaz. herhangi bir nedenle o gereksinimden yoksun kalırsa tedirgin olur ve kendisine baskı yapacak daha çetin, daha çok çaba isteyen kurallar icat eder. disiplin olarak yaşamdır bu: soylu yaşam.
uygarlık her şeyden önce birlikte yaşama iradesidir.
günümüzde uygarlığı tehdit eden en büyük tehlike budur: yaşamın devletleştirilmesi, devletin her şeye burnunu sokması, toplumun içinden geldiği gibi yapacağı türlü işi devletin yutması; yani sonuçta insanların yazgısını ayakta tutan, besleyen, ileri doğru iten tarihsel doğaçlamanın yok olması.
kitle insanı devleti görür, ona hayrandır, onun orada olduğunu, yaşamını güvence altında tuttuğunu bilir; gelgelelim onun birtakım insanlar tarafından icat edilmiş, dün insanlarda var olmuş olan bazı erdemler ve ilkeler tarafından ayakta tutulan bir yapıt olduğunun, yarın buharlaşıp uçabileceğinin bilincinden yoksundur.
şaşırmak, hayrete düşmek, anlamaya başlamaktır. aydının kendine özgü sporu ve lüksüdür. o nedenle aydının uğraşına özgü yüz ifadesi, dünyaya şaşkınlıktan iri iri açılmış gözlerle bakışıdır. iri iri açılmış bir çift göz için dünyanın tümü tuhaf ve harikadır. bu şaşırma, futbolcunun harcı olmayan bir keyiftir; oysa aydını yeryüzünde hep bir hayalperestin sarhoşluğu içinde dolaştırır.
dil yetisi aynı zamanda düşüncelerimizi gizlemeye, yalan söylemeye de yarar. normal konuşma içten olmasaydı, yalan olanaklı olmazdı. sahte para sağlam para sayesinde dolaşımda kalır. sonuçta, hile insan saflığının mütevazı bir asalağı olarak ortaya çıkar.
royer-collard: kamusal özgürlükler direnişten başka şey değildirler.
macaulay: tüm yüzyıllar boyunca, insan doğasının en alçak örnekleri demagoglar arasından çıkmıştır.
demagogun demagojisinin özü kafasının içindedir; evirip çevirdiği ve kendi yaratmamış olduğu, asıl yaratıcılarından hazır devraldığı fikirler karşısındaki sorumsuzluğundan ileri gelir. demagoji bir zihinsel yozlaşma biçimidir.
seçkin insan aslında kendini başkalarından üstün sanan bir ukala olmayıp dilediği ileri hedeflere ulaşamasa da, başkalarından beklediğinden fazlasını kendi kendisinden bekleyen kişidir.
tarih, tıpkı tarım gibi, doruklardan değil, vadilerden beslenir; yüceliklerle değil, ortalama toplum seviyesiyle.
horatius: babalarımız büyükbabalarımızdan daha kötüydüler; biz de büsbütün yeteneksiz evlatlar yetiştireceğiz.
sahici yaşamsal olgunluk doygunlukta, başarıda, hedefe varmış olmada değildir. cervantes ne demişti: "her zaman yol menzilden daha iyidir."
yaşamak demek hiçbir sınırlamayla karşılaşmamaktır; dolayısıyla kendini rahatça eğilimlerine bırakmaktır. pratikte hiçbir şey olanaksız değildir, hiçbir şey tehlikesiz değildir ve ilke olarak kimse kimseden üstün değildir.
her insanın yaşantısı kendi kendisi olabilme yolunda bir uğraş, kendi kendisi olma çabasıdır.
her ev toplum karşısında neyse, daha geniş ölçüde bir ulus da diğer uluslar karşısında odur. bazı ulusların safça "ulusalcılık" adını verdikleri, uluslararası topluluk ortamında "keyiflerinin istediğini yapmaya" karar vermeleri durumu kaba saba olduğu kadar gülünçtür de.
yaşam, aralarında hayatta kalabilmek için nesnelere karşı verdiğimiz savaşımdır. kavramlar onların saldırılarına karşılık verebilmek üzere oluşturduğumuz stratejik plandır.
her felsefi keşif bir şeyin örtüsünü kaldırmaktan, dipte bulunanı yüzeye çıkarmaktan başka bir şey değildir.
basmakalıp fikirler zihinsel ulaşımın tramvaylarıdır.
dünyanın şimdiki görünümü ibret verici bir çocuksuluktur.
on yıllık bir otomobil yirmi yıllık bir lokomotiften daha eski görünür.
büyük halklarla büyük insanların görünürdeki bencilliği, yaşamını bir girişime adamış olanların zorunlu davranışındaki kaçınılmaz sertliktir. gerçekten bir şey gerçekleştirmek gerektiğinde, kendimizi bir tasarıma adadığımızda, gelip geçen herkese hizmet edebilmek için hazır beklememiz, rastgele ufak tefek diğerkamlıklarla uğraşmamız istenemez bizden.
insanın bir şey hakkında söyleyebileceği en iyi şey onun bir reformdan geçirilmesi gerektiğidir; çünkü bu demektir ki o şey vazgeçilmez niteliktedir ve yeni bir yaşama kavuşturulabilir.
düş gücü insanoğlunun sahip olduğu özgürleştirici güçtür.
hataya düşmüş olmak gibi olumsuz bir başarısızlık durumu insan için tılsımlı bir değnekle dokunmuşçasına zafere dönüşebilir; hatayı anında kabul etmek yeter. bir hatanın kabullenilmesi, o hatanın içinden parlayıveren bir ışık misali, başlı başına bir yeni gerçektir.
yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
gençliğin en hoş yanı seyredilmesidir; olgunluk çağınınki ise dinlenilmesidir. delikanlının hoşluğu dışsallığıdır; olmuş oturmuş adamınki içselliğidir.
insan yalnızca anladığı şeylerin yüceliğini değerlendirebilir. yalnızca o yüceliklerdir ki, açık seçik algılandıklarında insanın ruhunu teslim alır, hayranlığa sürükler.
bizler topluluğu etkileyen bir itki olan ve tarihsel yaşamı olduğu gibi şu ya da bu yöne sürükleyen şeylerin hiçbirinin asla bilincine varmayız; tıpkı gezegenimizin uzaydaki hareketini ya da hücrelerimizin kimyasal işleyişini fark etmediğimiz gibi. her birimiz kendi başımıza, pek kişisel olduğunu sandığımız nedenler uyarınca yaşadığımıza inanırız. oysa aslında o bilinç yüzeyimizin altında koskocaman, isimsiz kuvvetlerin hareketi vardır, onlar tarihin güçlü alize rüzgarları, bizi keyiflerince sürükleyen dev esintilerdir.
izm üstüne
11.10.2011
komünizm
komünizm demokratik değildir. "proletarya diktatörlüğü" denilen şey aslında, sonradan oligarşik bir yönetici sınıf haline gelen küçük bir azınlığın diktatoryasıdır. iktidarı kaybetme korkusunun etkisi altında kalındığı durumlar dışında, hükümetlere her zaman yönetici sınıfın çıkarlarına uyacak biçimde yön verildiğini tarih bize göstermektedir. bu yalnız tarihin değil, aynı zamanda marx'ın da öğrettiği bir şeydir. komünist bir devlette yönetici sınıf, "demokratik" devletteki kapitalist sınıftan daha da fazla iktidara sahiptir. komünist devlet, silahlı kuvvetlerin bağlılığını koruyabildiği sürece iktidarını, en az kapitalistlerinki kadar zararlı üstünlükleri kendine sağlamak amacıyla kullanabilir. komünist devlette yönetici sınıfın her zaman kamu yararına hareket edeceğini varsaymak budalaca bir idealizmden başka bir şey olmadığı gibi, marx'ın politik psikolojisine de aykırıdır.komünizm özgürlüğü, özellikle de fikir özgürlüğünü faşizm dışında, bütün öteki sistemlerdekinden daha çok bağlar. komünist sistemde ekonomik ve politik iktidarın tamamen birleşmesi, istisnalara hiçbir fırsat tanımayan korkunç bir baskı mekanizması doğurur. kendi güçlerinin artışı dışında her türlü değişikliğe karşı çıkmak bürokratların yapıları gereği olduğundan, böyle bir sistemde ilerleme kısa zamanda olanaksız hale gelir. ciddi sayılabilecek birkaç yenilik ancak sevilmeyen kişilerin hayatta kalmasını mümkün kılan birtakım rastlantılara bağlıdır. kepler, geçimini astroloji sayesinde sağlamıştır; darwin, babadan kalma servetiyle geçinmişti; marx'ın geçimi ise, engels'in manchester proletaryasını "sömürmesinden" idi. sevilmeyen biri olmak; ama yine de yaşayabilmek için böylesine fırsatlara komünizmde yer yoktur.
marx da, şimdiki komünist düşüncesi de, el işçilerini kafa işçilerine oranla çok daha fazla yüceltişlerinde haksızlık etmektedirler. bunun sonucunda sosyalizmin zorunluluğunu görebilecek birçok beyin işçisi karşı saflara itilmiştir. üstelik bu beyin işçilerinin örgütlenmesi de hemen hemen olanaksızdır. sınıf ayrımına, toplumsal dereceleme bakımından marksistler uygulama alanında, kuramsal alanda olduğundan da çok aşağıda bir yer vermişlerdir.
gerek marx, gerek komünizm öylesine büyük bir nefretle doludur ki, komünistlerden, muzaffer oldukları takdirde, kötü niyetli davranışlara yer vermeyecek bir rejim kurabilmeleri beklenemez. bundan ötürü, bir baskı rejiminin gerekliliğinden yana olan kanıtlar, galiplerin gözüne, hele galibiyet şiddetli ve kuşkulu bir savaşın sonunda kazanılırsa, olduğundan da güçlü görünebilir. böylesine bir savaştan sonra galip gelen tarafın, aklı başında bir yapıcı eyleme girmeye elverişli bir ruh durumu içinde bulunması olasılığı çok zayıftır. marksistler, savaşın korku sonucu meydana gelen kendine özgü bir psikolojisi olduğunu ve bu psikolojinin, kavganın asıl nedeninden bağımsız bulunduğunu unutmaya aşırı derecede eğilimlidirler.
10.10.2011
acının tarihi
9.10.2011
bakışsız bir kedi kara
gelir dalgın bir cambaz. geç saatlerin denizinden. üfler lambayı. uzanır ağladığım yanıma. danyal yalvaç için. aşağıda bir kör kadın. hısım. sayıklar bir dilde bilmediğim. göğsünde ağır bir kelebek. içinde kırık çekmeceler. içer içki üzünç teyze tavan arasında. işler gergef. insancıl okullardan kovgun. geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış. bağırır eskici dede. bir korsan gemisi! girmiş körfeze.










