17.06.2010

sükunet

jean baudrillard

hızlanmanın saygınlığı uğruna yavaşlıktan vazgeçtik.

bütün erkekler, herhangi bir kadın ya da herhangi bir kadın imgesi tarafından artık üstlenilmiyor olmaktan müthiş korkarlar. hiçbiri, bir kadın imgesi onları mutlaklaştırmadan yaşayamaz.

harcanmış aşk enerjisi, zayıflık halinin sükunetidir. işlenmiş suç, kefaretin sükunetidir. her alanda etkilerle yetinmek ve nedenleri son yargıya bırakmak gerek.

eğer tek bir sır bile olsaydı, hiç kimse, o sırrı bilen bile, ona ihanet edemezdi.

belli bir anda bir hayatın kıvrımını keşfetmek, büyük bir yükseltide yeryüzünün kıvrımını hissetmekten daha az heyecan verici olamaz.

zeka düşüncenin, sır ise hakikatin baştan çıkarıcı biçimleridir.

insan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

insan tutkuyla tükenir ama saplantıyla beslenir.

ister acı ister hazla ilgili olsun, her etkinlik çevriminin sonu simgesel bir mastürbasyonla onaylanır.

zamanın kısa tarihi #1

stephen hawking

bilimin nihai amacı, tüm evreni açıklayan tek bir kuram ortaya koymaktır.

aristo, dünya'nın durağan olduğunu; güneş'in, ay'ın, gezegenlerin ve yıldızların da onun etrafında dairesel devinimlerde bulunduğunu sanıyordu. bu düşünce ikinci yüzyılda ptolemy tarafından geliştirilerek kapsamlı bir gökbilimsel model içine oturtuldu.

1514'te copernicus yeni bir model geliştirdi. buna göre güneş merkezde durağan olmak üzere, dünya ve gezegenler onun çevresinde dairesel yörüngelerde dönmekteydiler.

1609'da galileo, yaptığı gözlemlerle her şeyin dünya'nın çevresinde dönmediğini ortaya koydu. bu arada kepler gezegenlerin dairesel değil elips biçiminde yörüngeler izlediklerini öne sürdü.

1676'da roemer, jupiter'in uydularının hareketlerini gözlemleyerek ışığın sonlu ama büyük bir hızla gittiğini ilk defa ortaya koydu.

1687'de newton, evrendeki her cismin, öteki her cisimce, cisimlerin kütleleri ve yakınlıklarıyla orantılı bir kuvvetle çekildiğine ilişkin evrensel bir çekim yasası öne sürdü. böylece kütlesel çekimin, ay'ın dünya'nın çevresinde eliptik yörüngelerde dönmesine neden olduğunu gösterdi.

18. yüzyılın sonlarında herschel, sayısız yıldızın konumlarını ve bize olan uzaklıklarını katalogladı. güneş'e en yakın yıldız olan proxima centauri, ona dört ışık yılı uzaklıktadır. dünya'ya en yakın yıldız olan güneş ise sadece sekiz ışık dakikası uzaklıktadır. 

19. yüzyılın başında laplace, bilimsel kuramların, özellikle newton'ın çekim yasasının başarısının etkisiyle, evrenin tümüyle belirlenir olduğu savını ortaya attı. öyle bir bilimsel yasalar takımı olmalıydı ki, yalnızca bir an için evrenin tümünün durumunu bilirsek evrende olup bitecek her şeyi hesaplayabilirdik.

1803'te dalton, kimyasal bileşiklerin her zaman belli oranlarda gerçekleşmesinin, atomların molekül denen birimleri oluşturmak üzere bir araya gelmesiyle açıklanabileceğine işaret etti. einstein da 1905'te, sıvılardaki küçük toz parçacıklarının brown devinimi olarak bilinen düzensiz ve gelişigüzel hareketlerinin, sıvı moleküllerinin toz parçacıkları ile çarpışmasından doğabileceğini belirtecekti.

unutmak

şevket rado

bergson'un bir sözü vardır: beynin asıl görevi, der, hatırlamamızı değil, unutmamızı sağlamaktır. zaman, elinde sihirli bir fırça, hafızamızda yer eden kötü olayları bize hiç sormadan, kendi kendine, azar azar siler. hatta bu kadarla da kalmaz; fırçası yaldızlı mıdır nedir, o kötü olayları süsler, güzelleştirir. ruhumuzu karartan kötü hatıralar silinip yerine tatlıları geldikçe yaşam sevincimiz de artar, durur.

yemek yemeyi angarya sayanlar melankolik, kötümser, yaşama hevesi düşük insanlardır. yemeyi bir görev yapar gibi yiyenler dünya zevklerinden el etek çekmiş olanlara örnektirler. oburlar, hayatta her şeyin aşırısına gitmeye eğilimi olan tipin karşılığıdır. zevk düşkünleri ise, güç beğendikleri için hayatın keyfini kendi kendilerine kaçıran insanlar olarak görülmeli.

meşhur roma imparatoru augustus vatandaşlarından kim çağırırsa onun evine misafir gidermiş. bir gün kendisini bir vatandaş davet etmiş. ama o kadar senli benli davranmış, öyle üstünkörü yemekler önüne sürmüş ki, august'ün canı sıkılmış. giderken: "teşekkür ederim ama bu kadar dost olduğumuzu sanmıyordum." demiş.

yok

ahmet telli


yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

16.06.2010

kötülük

bertolt brecht

erdemler kötülüklerin yenilmesi için kullanılmazsa ve kötülükler yenildikten sonra varlığını daha uzun süre korursa çoğu kez yeni kötü durumların kaynağı olur. yüreklilik, direnme gücü, gerçek sevgisi ve özveriye hazır olma gibi erdemlerde buna çok rastlanmıştır.

kötülükler belli mülkiyet ilişkilerinden doğmaysa ve bu kötülükler sonrasız, kaçınılmaz diye nitelendirilirse, o zaman, bu yakınmalar sayesinde mülkiyetleri ile insanların acı çekmesine yol açan mülk sahipleri, doğa güçlerinin görünümünü alırlar ve bunu sevinçle karşılarlar. soğuktan titreyenlerin üzerine yağan kar ya da ayaklarının bastığı yer sallanan kişiler için yer sarsıntısı olurlar; etkisinin önüne geçilemez büyük, doğal ve kaçınılmaz güçlere dönüşürler.

14.06.2010

yazmak doludizgin

orhan kemal

gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

sünnet, düğün, bayramlar; insanları, pek öyle fazla gayeleri olmayan, sadece şöyle bir yaşayan "küçük insanlar"ı iyice oyalıyor. düğün, bayramlar yahut sünnet hazırlıkları hayatlarına renk, heyecan katan vesileler oluyor. yoksa sıkıntıdan, yeknesaklıktan patlarlardı. hoş, bunlar olmadan bile pekala "mesele" buluyorlar kendilerine: dedikodu!

borç, borç, borç. belki fazla değil ama beni çok üzüyor. kitaplarımı satınca öderim belki. kitapçılar da çok isteksiz. zaten remzi'den başka istekli de yok. şaşılacak şey. güya tanınmış, sevilen, aranan imzayım. yazarla okuyucu arasında o kadar çok "lüzumsuz"lar var ki. yazarın sırtına binmiş hepsi. hepsi yazarın zararına kazanıyor. şimdi de "kağıt yok!" teranesini tutturmuşlar. olur inşallah!

ne üzerine olursa olsun, kaleme sarılabilmek için, anlatılacak şey ya da şeyleri çok yakından, çok iyi, çok enine boyuna, çok derinlemesine bilmek, tanımak gereğine inanıyorum. aksi halde, yazılacaklar pek yüzeyden; hatta üstünkörü olur.

23 mayıs 1942: gece. dışarda ilgisiz bir kurbağa peydahlandı. "vırak vırak vırak" diye bağırıp duruyor. öyle bet bir sesi var ki cenabetin. sanki gırtlaklanıyormuş gibi. buna nazım hikmet de alınıyor: "kendini kuş zannediyor pezevenk!" dedi. "böyle kendi sesi hakkında iyi niyet sahibi hayvan olmaz." tam bu esnada -cenabı allah'ın işi yok- hayvan büsbütün yüksek perdeden bağırmaya başladı. nazım hikmet ilave etti: "bak, duymuş gibi kerata.."

tereyağıyla peynir hasreti
baba hasretinden daha kuvvetli çarpar
küçük çocuk kalplerinde

24 mayıs 1942: sabah nazım hikmet marangozhanede işlediği kutuyu eline aldı. bize gösterip övünüyor. onun özelliği: sahiden usta olduğu işlerde ve konularda övünmez. usta değil çömez olduklarında aman allah. örneğin şairlikte henüz yeniymiş, en büyük amacı iyi bir yazar olmakmış, falan. diğer taraftan, örneğin dehşetli marangoz olduğunu söyler. buna sebep o meşhur kutudur.

bence asıl ölmek
istenilmeyen bir dünyada yaşamaktır
her yirmi dört saatte yirmi dört kere ölerek

4 nisan 1960: yağmurlu, pis bir hava. yaşar'dan sonra k. tahir'in de nobel'e aday gösterildiğini öğrendim. ben solda sıfır. demek.. adaaam sen de, geç..

13.06.2010

kurban

nihat genç

tören başlıyor. incecik yüzlü, çaput yüzlü, kuş gagası gibi kemikli burnuyla, bir adamın elini sıktı komutan. askerin babası bu olmalı. hela taşına çizgi gibi sürülmüş bok gibi yüzlü bir incecik kadın, annesi olmalı. komutan önlerinde dimdik, sevgi ve gurur dolu, tek bir cümle söyledi: "başımız sağolsun!"

baba, bir insanoğluna hiç benzemiyor, karakalemle çizilmiş bir eskiz, üstünü okşasan elin silgi gibi silinip yok olacak. komutana baktı aşağıdan yukarı. dik durmaya çalıştı, dik durmaya zorladıkça kendini, babanın yüzü, ağlamaya başlayan bir bebeğinki gibi büzüldü; ama ağlamadı. aşağıdan yukarı komutana biraz güç bulabilseydi, esas duruşa geçip selam verecekmiş gibi. babanın elleri ve başı önde. komutandan utanır gibi, mahçup olmuş gibi, çocuğumuz, evladımız ciğerlerinden öldü, size de bu kadar zahmet çıkarttı, yazık, savaşta ölüp bir işe yaramadı, der gibi. bir eliyle ceketinin önünü kapattı, diğer elini uzattı, birazcık toparlandı: "vatan sağolsun!" dedi. biz garip, yoksul insanlardan da vatana bu kadarcık iyilik, der gibi. kimse ağlamadı. kimsecikler duygulanmadı. boğazımdan aşağı zehirden bir şurup yakarak iniverdi. komutan, anneye doğru ilerledi. anne hırkasını soğuktan morarmış elleriyle tutuyor. komutan elini uzattı: "başımız sağolsun!" biraz önce gözlerinden çeşme gibi sıcacık yaşlar döken anne, salya sümüğünü sildi, saygı ve sorumluluk içinde bir ciddiyete zorlayarak kendini; ama kırıklığını belli etmeyen küskün dudağını toparlayamadan: "vatan sağolsun!" dedi. çok eski ilkel çağlardan bir kurban töreni. nihayet imam, tabutun arkasına geçti. komutanların başları top güllesi gibi, yapılı, iri! hocanın sesi, fare dişi gibi, tiksindirici ve kemirici, soğuğu daha da gaddarlaştırdı. birkaç kadın kenarda yumulmuş, küçülmüş. askerlerin geniş sırtına baktım, kıpkırmızı bir yeşil, komutanın sırtı ipek halı gibi dümdüz, dimdik. bir solgun ceketle duran babanın yanında komutanın paltosu çok görkemli, akıl oynatacak kadar bir tezat! askerler yere çakılmış bir kazık gibi, bayrak direği gibi dimdik! babanın elleri titriyor, insanı afallatan derin bir acıyla yerdeki buzların taa göbeğine çakılmış gözleri!

bu şanlı vatan, bizim veremli ciğerlerimizle sağlık, şifa bulacaksa, hepimiz yoluna kurban olalım. kurban olalım ey halkım. ilkel toplumların kurban törenlerinde, kurbanı verenler kabilenin kutsalı, dokunulmazı olur, itibar görürdü. şimdi, çok daha gerilerde, vahşi bir mezbaha siyasetinin içindeyiz. kurbanı biz veriyoruz, kutsalı onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, devlet onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, zengin saraylar, arabalar onların oluyor. soğukların soğuğu, ey zalim köpek, biz de sana gürbüz, güçlü, pazulu, sırım pehlivanı gibi kurbanlar, şehitler vermeyi çok isterdik. ey şanlı vatan, kalmadı elimizde. artık kurbanlarını bu çelimsiz, böcek kurusu gençlerden seçmek zorundasın! soğukların soğuğu, ey zalim köpek, kaç yüzyıl daha kalacaksın köyümüzde!

12.06.2010

ayrılık valsi

milan kundera

suçsuzların suçluların yerine hesap vermek zorunda olmaları yaşamın garip gizlerinden biridir.

bir kadını baştan çıkarmak herhangi bir budalanın yapabileceği bir şeydir. ama ilişkiyi kesmeyi de bilmek gerekir; olgun bir erkek bundan anlaşılır.

aşk, nasıl sevilen kadını bize daha da güzel gösterirse, çekinilen bir kadının bizde yarattığı ürküntü, çizgilerindeki en ufak uyumsuzluğa ölçüsüz bir boyut kazandırır.

suçluyla kurban arasında fark bulunmadığı sonucuna varmak her türlü umudu bir yana bırakmaktır.

insan bir parça zeki doğsa, doğuştan yabancıdır.

yeryüzündeki en keskin kadın düşmanlarının kimler olduğunu biliyor musunuz? kadınlar. neden bizi baştan çıkarmaya çalıştıklarını sanıyorsunuz? sırf benzerlerini yaralamak ve küçük düşürmek için. tanrı, kadınların yüreğine öbür kadınlardan nefret etmeyi aşıladı; çünkü insan türünün çoğalmasını istiyordu.

politika, yaşamda en az değerli şeydir. politika bir derenin yüzeyindeki pis köpüktür; oysa aslında derenin yaşamı çok daha büyük derinlikte gerçekleşir.

insanda tiksinti duymama yol açan bir şey varsa, o da acımasızlığının, alçaklığının ve dar kafasının lirizm maskesine bürünmeyi başarmasıdır.

hayranlık uyandırma isteği doymak bilmez. hayranlık uyandırmak isteyen kişi benzerlerine bağlıdır, onlara yakındır, onlarsız yaşayamaz.

bu ülkede insanlar sabahlara saygı göstermiyorlar. uykularını bir balta vuruşuyla kesen bir çalar saatle kendilerini kabaca uyandırıyorlar ve hemen uğursuz bir aceleciliğe bırakıyorlar kendilerini. bir şiddet hareketiyle başlayan bir günün daha sonra ne olabileceğini bana söyleyebilir misiniz? çalar saatlerinin her gün küçük bir elektrik şoku geçirttiği bu insanların başına ne gelebilir? her gün şiddete alışıyorlar ve her gün zevki unutuyorlar. bir insanın yaradılışını oluşturan, inanın bana, bu sabahlardır.

bu dünyada önemli şeyler açıklamasız ve nedensiz, varlık nedenlerini kendilerinden alarak gerçekleşirler.

yeryüzünde, hafif denebilecek bir yürekle, benzerini ölüme gönderemeyecek yetenekte bir tek adam yoktur.

sarı saçlar ve siyah saçlar, insanın yaradılışının iki kutbudur. siyah saçlar erkeklik, yüreklilik, içtenlik, eylem anlamına gelir; sarı saçlarsa kadınlığı, sevecenliği, güçsüzlüğü ve pasifliği simgeler. demek ki bir sarışın gerçekte iki kat kadındır. bir prenses ancak sarışın olabilir. yine bu nedenle kadınlar, olabildiğince dişi olabilmek için, saçlarını hiçbir zaman siyaha boyamazlar da hep sarıya boyarlar.

bir sarışın bilinçsiz olarak saçlarına uyar. özellikle de bu sarışın saçlarını sarıya boyatmış bir esmerse. rengine sadık kalmak ister ve narin bir yaratık, uçan bir bebek, her şeyden çok dış görünüşü için kaygılanan bir yaratık gibi davranır; sevecenlik ve hizmet, kibarlık ve nafaka ister; kendiliğinden herhangi bir şey yapabilme yeteneğinden yoksundur, dış görünüşü tepeden tırnağa incelik ve içi tümüyle kabalıktır. siyah saç evrensel bir moda haline gelse, bu dünyada çok daha iyi yaşanırdı. şimdiye dek gerçekleştirilen en yararlı toplumsal reform bu olurdu.

sarışınlarla hiçbir şeye başlamamak gerekir.

inan bana, çılgınca düşünceleri gerçekleştirmekten güzel şey yoktur. yaşamımın bir çılgınca düşünceler dizisi olmasını isterdim.

bir çocukla aşk yerini aileye bırakır, can sıkıntısına bırakır. kaygılara bırakır. keyifsizliğe bırakır. ve sevilen kadın yerini anaya bırakır. 

insanların çoğu yuvaları ve işleri arasındaki bir döngüde hareket ederler. tehlikeden yoksun bir bölgede, iyiliğin ve kötülüğün dışında yaşarlar. öldüren bir adam gördüklerinde içtenlikle yılgı duyarlar. ama aynı zamanda, onları bu dingin bölgeden çıkarmak yeter ve nasılını nedenini bilmeden katil olurlar. bazı deneyler ve eğilimler vardır ki insanlık bunlara tarihin uzak aralıklarıyla boyun eğer. ve kimse bunlara direnemez. 

garip kişiler, garipliklerine saygı gösterilmesini sağlamayı başardıklarında oldukça güzel bir yaşam sürerler.

ağaç nem bulduğu yerde kendi evinde sayılır.

düzen isteği, insanlık dünyasını, her şeyin yürüdüğü, her şeyin işlediği, her şeyin bireye üstün bir kurala köle olduğu örgensel olmayan bir düzene çevirmek ister. düzen isteği aynı zamanda ölüm isteğidir; çünkü yaşam düzenin aralıksız çiğnenmesidir. ya da, tersine, düzen isteği erdemli bir bahanedir ki bunun aracılığıyla insana duyulan nefret onun alçaklıklarını doğrular.

özellikle güçlü bir aşkla tanrı'ya bağlanan kişiler, karşılığında tüm varlıklarına yayılan ve oradan dışarı sızan kutsal bir sevinç duyarlar. bu tanrısal sevincin ışığı dingindir, tatlıdır ve gökkubbenin rengindedir.

unutmayın ki yalnızca sokrates çirkin biri değildi, ama pek çok ünlü kadın hiç de fiziksel güzellikleriyle dikkati çekmiyorlardı. estetik ırkçılık aşağı yukarı hep bir deneyimsizlik belirtisidir. sevişmenin yarattığı zevkler dünyasında oldukça ileri gitmeyenler kadınları ancak görebildikleriyle yargılarlar. ama onları gerçekten tanıyanlar, gözün bir kadının bize sunabileceklerinin ancak çok ufak bir parçasını açıkladığını bilirler.

çağdaş dönem tüm mitlerin maskesini düşürdü. çocukluk çoktan saflık çağı olmaktan çıktı. freud süt çocuğunun cinselliğini keşfetti ve oedipus hakkında bize her şeyi söyledi. bir tek iocaste gizli, kimse onun örtüsünü çekip almaya cesaret edemiyor. analık en son ve en büyük tabu, en büyük laneti içeren tabu. anayı çocuğuna bağlayan bağ kadar sağlam bir bağ yok. bu bağ çocuğun ruhunu düzelmemecesine sakatlıyor ve oğlu büyüdüğünde anaya aşk acılarının en amansızını hazırlıyor.

aşk çoğunlukla nefret çizgilerine bürünür.

yemek sevgisi insanın benzerlerini sevmesinden doğar. terk edilmiş çocuk iştahını yitirir.

insanın kafasını tümüyle uğraştırmak için kıskançlık gibisi yoktur. kıskançlığın mahmuzladığı zaman inanılmaz bir hızla geçer. kıskançlık, beyni coşkunluk veren bir kafa çalışmasından çok daha fazla oyalar. beynin bir tek boş anı yoktur. kıskançlığın pençesine düşen, can sıkıntısı nedir bilmez.

kıskançlık, tek yaratığı yoğun ışınlarla aydınlatma ve öbür erkekler yığınını mutlak bir karanlık içinde tutma gibi şaşırtıcı bir güce sahiptir.

tek olduğuna kesinlikle inanmış bir kadınla, evrensel dişilik alınyazısının kefenini giymiş kadınlar arasında uzlaşma olanağı yoktur. 

gerçekdışı olandan daha gerçek bir şey yoktur.

çocuksuz yaşam yapraksız bir ağaç gibidir.

intihar cinayetten beterdir: öç almak için ya da bir şeye tamah ederek adam öldürülebilir; ama tamah bile sapkın bir yaşam sevgisinin belirtisidir. intihar etmekse, kendi yaşamını alaya alınacak gülünç bir şey gibi tanrı'nın ayakları dibine atmaktır. intihar etmek, yaradan'ın yüzüne tükürmektir.

intihar günahların en büyüğüdür. acılarla geçen bir yaşamın bile gizli bir değeri vardır. ölümün eşiğindeki bir yaşam bile eşsiz bir şeydir. ölümle hiç yüz yüze bakışmamış olan bunu bilmez.

intihar nedenleri her zaman gizemlidir.

insanlık inanılmaz sayıda budala üretiyor. bir insan ne denli budalaysa, o kadar çoğalmak istiyor. üstün yaratıklar en fazla bir çocuk çıkarıyorlar, en iyileri de hiç çocuk yapmamaya karar veriyorlar. bu bir yıkım!

doğum denen tapınç doğanın bir emridir. bunun içindir ki doğumu destekleyen propagandada en küçük bir akılcı görüş aramak boşunadır.

11.06.2010

ilk uçuş

ursula k. le guin

ilk uçuş en yüksek olanıdır.

bir erişkinin bir şey öğrenebilmesinin hiçbir yolu yok. soru sormuyorlar ve sorulara cevap vermiyorlar. ne öğreniyorlarsa çocukken öğreniyorlar.

eğer hiçbir şey senden çok farklı değilse, az bir farkı olan bile senden çok farklı sayılır.

konuşur, bilmeyenler. bilir, konuşmayanlar.

umut inanç değildir. umut, çok gerçekçi olmasa bile gerçekliğe bağlıdır. inanç, gerçekliği devre dışı bırakır.

karşılıklı ilişki nadir bir şeydir.

unutma, ilk kez kiminle olduğun önemlidir.

kötü devir ebediyen devam etmeyecek. hiçbir devir ebediyen devam etmez. ben çok zaman önce bir tanrı olarak öldüm. uzun zaman sıradan bir kadın olarak yaşadım. her yıl, güneşin güneyden, ulu kanaghadwa'nın ardından döndüğünü görüyorum. tanrı parıldayan taşlar üzerinde dans etmese de ölümümün omzunun gerisinden dünyanın doğum gününü görüyorum.

müstehcen neşriyat

doğan hızlan

romancı-avukat esat mahmut karakurt, ünlü "afrodit" davasında yaptığı savunma ile "müstehcenlik" kavramına bir açıklık getirmiştir.

kısaca "afrodit" davasına değinelim:

pierre louys adlı fransız yazarının "afrodit"ini nasuhi baydar dilimize çevirdi. savcılık da bu kitap hakkında "müstehcen" diye dava açtı. "afrodit" davası, 1940 yılının kanlı savaş günlerinin gazetelerinin birinci sayfasında yer aldı. bu davada yalnız müstehcenlik kavramını düşünmemek gerekiyor. sanatın müstehcenlikten ayrıldığı noktanın, yerin saptanması bu davada düğümleniyordu. uygarlık anlayışının, cumhuriyet sonrası düşünce özgürlüğünün yerleşip yerleşmediğinin belgesi bu dava olacaktı.

cumhuriyet, akşam, tan bu davaya ağırlık verdiler. işte esat mahmut karakurt, burada iki kimliğini -avukatlık, romancılık- birleştirerek gerçekten unutulmaz, o yılların kuşağının belleklerinde yer eden bir savunma yaptı. mustafa şekip (tunç), sadrettin celal (antel) ve ali nihat (tarlan)'dan oluşan bilirkişi kurulu ve talim terbiye dairesi'nin verdiği raporlar kitabın müstehcen olmadığı görüşündeydi. savcılık ise iddiasını sürdürüyordu.

esat mahmut karakurt’un, "afrodit"in aklanmasını sağlayan savunmasından bir bölümü aşağıya aktarıyorum:

"nezaketine ve nezahatine ve bilhassa hüsnüniyetine emin olduğum istanbul müddeiumumisinin üç saatten fazla süren iddiasını büyük bir haz ve o nisbette de büyük bir teessürle dinledim.

iddia makamı, piyer louys'den iki parça bulup getirdi. fakat ben isterlerse kendilerine; okuduklarını gölgede bırakacak 312 parça getirip okuyabilirim şimdi. isterlerse nedim'in, nefi'nin, baki'nin divanlarından; incil'den, tevrat'tan parçalar okuyayım. isterlerse şimdi nedim'in hammamiyesini açarak dejenere olmuş bir bedbaht mahbubun; hamamın gölgeli bir köşesine uzanmış yatan nedim'in yanına gelerek ona nasıl sarılıp öpmek istediğini ve nedim'in de bu iffetsiz, ahlaksız oğlanın göğsünde çıkan tüyleri göstererek, "nasıl güneş bulutlanmaya başlamış!" diye devam eden parçasını okuyayım? isterler mi? tevrat'ı açarak hazreti lut'un bizzat kendi sulbünden hasıl olan iki kızının arasına girip onları nasıl inlete inlete istifraş ettiğini tasvir eden faslı tekrarlayayım mı? ve gene aziz müddeiumumi isterler mi ki incil'in kapağını kaldırarak daha dünyayı tanımayacak kadar küçük bir kızı; 100 tane karısı olan peygamber süleyman'ın nasıl bağırta bağırta hurma ağacının altına sürükleyip götürdüğünü hikaye eden fıkrayı okuyayım? ve gene isterler mi? sure-i yusuf'tan bir sayfa açıp "mısır kadınlarının; onun güzelliği karşısında nasıl kendilerini kaybederek tenasül aletlerinden kan bıraktıklarını" burada okuyayım?

şimdi soruyorum sayın müddeiumumiye: bütün bu klasik edebiyatımız ve bütün kütüb-ü mukaddese de mi müstehcen?

allah da mı -haşa- müstehcen neşriyat yapmış?

ultra-zone'da ultrason

lale müldür



ağlamayacaksın ağlamayacaksın
kalbindeki kor parçasını
buzmuş gibi söküp atacaksın
ve bir daha asla asla
bir erkeğe ne kadar
masum görünüşlü de olsa
inanmayacaksın

isa isimli bir polis arkadaşım vardı
o iyi bir insandı da gerisinden emin değilim
olmasalar daha iyi gibi geliyor bana

"güzellik, katlanabileceğimiz dehşetin başlangıcıdır."

aşk, yüksek acılar baronu
senin yüzünden asla acısız haz
duyamıyoruz sonsuza dek
nereden ve nasıl olursa
bir kılıç düşüyor ansızın aramıza

beyaz bir zakkumun üstündeki
çiy damlası
bana öyle geliyorsun sen
ne önemi var boşver
hayatımı senin yanında örgü örerek geçirebilirim ben
buna inanmıyor hiç kimse kendim bile
bunu yapamaz mıydım sanıyorsun

senin yanında uyumama şaşıyorsun
herkesin yanında uyurum
uyuyamayacak kadar heyecan verecek kim var ki

ego kırılacak
beden kırılacak
kalp kırılacak
her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki
yeni bir başlangıç olsun

bu dünyayı aşağılık buluyorsan
kendine uzak bakışlı bir herif ara

gösterinin bugünkü başlıca özelliği
kendi çözülüşüne dikkat çekmektir

"insan insanın kurdudur."
(thomas hobbes)

sen hangi dindensin dara
ben istanbulluyum

10.06.2010

seçme masallar

hans christian andersen

en büyük bilginler bile, bilmedikleri bir şeyi açıklayamazlar.

dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.

kuğu yumurtasından çıkmış bir kuş için, ördek kümesinde doğmuş olmanın önemi yoktur.

iyi kalpli bir çocuk öldüğünde cennetten yeryüzüne bir melek inip onu kollarına alır; büyük, beyaz kanatlarını açar, çocuğun sağken sevdiği yerlerin üstünden uçarak onu cennete götürür.

dul ya da bekar olmak, sonuç olarak aslında aynı şeydir.

değersiz, alçak bir dünyada yaşıyoruz. erkeklerin, kadınların, ana babaların, sözümona o sevimli, eşi benzeri bulunmaz çocukların arasında en inanılmaz şeylerin geçtiğine tanık oldum. hiç kimsenin bilmediği ama herkesin bilmekten mutluluk duyacağı şeyleri -yani komşusunda olup biten kötü şeyleri- gördüm. bir gazete çıkarsaydım, kimbilir ne büyük bir ilgiyle okunurdu!

dünyada ahmaklıktan başka bir şey yok.

9.06.2010

oz

eğer bir adamı kahpeniz yaparsanız, artık ömrü boyunca sizin kahpenizdir.

seks ve ölüm. hem farklılar hem de aynılar. son ana ulaşmak için, orgazma, vücudunuzun kontrolünü bırakmalısınız, ruhunuzun da. ya aşk? eh, seks tatlı ve ölüm acıysa, aşk ikisinin karışımıdır. aşk daima ve sonsuza dek kalbinizi kırar.

herkesin hayatında uğraşması gereken boktan olaylar vardır; ama hayalinize ulaşmaya çalışırsanız, mutlaka başarırsınız.

ya en büyük eşek şakası tanrı'nın kendisiyse?

bir erkeğin elinden pek çok şeyi alabilirsin. sigara, spor. özgürlüğünü, bacaklarını ama duygularını alamazsın. duyguları olmaz. adam kadını sever. nasıl birisi olduğu önemli değil, eğer severse onu ister. bedenini ister. kendisini istemesini ister. ona dersin ki, bir daha sevişemeyeceksin. ona bir daha o şekilde dokunamayacaksın. bu son sefer. en son sefer. eğer bu alışılmadık ve zalim bir ceza değilse, nedir bilmem.

bizi biz yapan hareketlerimizdir.

bir adam ya da kadın, tüm hayatını yaşar. çalışır, sever, hayal kurar, güler ve ağlar. sonra da ölür. ama sonra hiç tanımadığı birisi, bir kez olsun görmediği birisi, tüm hayatını yerel gazetede bir ya da iki paragrafa sığdırır. ve bu da bir şeyler bulurlarsa olur, editörün önemli gördüğü bir şey. eğer gerçekten önemli bir şeyler yapmışsa, belki iki sütun yer bile bulabilir. belki 1974'ten kalan bir fotoğraf bulurlar. eğer hiçbir şey bulamazlarsa, sayfanın sonuna gömülür ya da tamamen görmezden gelinir.

melankoli

alain

melankolik olana bir tek sözüm var: "uzağa bak."

melankoliye tutulan, çok kere fazla okuyan bir adamdır. insan gözü bu kısa mesafe için yaratılmamıştır; o uzaklara bakarak dinlenir. yıldızları ya da deniz ufkunu seyrettiğiniz zaman gözünüz rahatlamıştır; göz rahatlamıştır; göz rahatlayınca kafa serbesttir, yürüyüş daha kararlıdır; damarlarımıza varıncaya dek vücudumuzda her şey gevşer ve hafifler. ama iradeni kullanarak zihnen bu sonuca varmaya kalkışma; iraden her şeyi altüst eder ve sonunda seni boğar; kendini düşünme, uzağa bak.

sefahat

albert camus

gerçek, can sıkıcıdır.

kadın, savaşçının değil, suçlunun ödülüdür. onun limanıdır o, barınağıdır; erkek genellikle kadının yatağında tutuklanır. bize yeryüzü cennetinden kalan tek şey değil midir kadın?

gerçek sefahat kurtarıcıdır; çünkü hiçbir yükümlülük yaratmaz.

insan ölümsüzlük oyunu oynar, birkaç hafta sonra ise, yarına kadar gövdesini sürükleyip sürükleyemeyeceğini bile bilmez.

gerçekten kıskançlık çeken insanların en acele ettikleri şey, kendilerine ihanet ettiğini sandıkları kadınla yatmaktır. kendi sevgili varlıklarının hep onlara ait olduğundan bir kez daha emin olmak isterler. ona sahip olmak isterler.

her insan başkalarının suçuna tanıklık eder.

bir insanın öldürülmesi için her zaman nedenler vardır. buna karşın, onun yaşamasını haklı çıkarmak olanaksızdır. işte bu yüzden suçlu her zaman avukatlar bulur, masum ise bazen.

doğru, ışık gibi kör eder. yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır.

mülkiyet, bir cinayettir.

her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yükü olması bundandır, hele ateşiniz olduğu ya da sıkıntıda olduğunuz ya da kimseyi sevmediğiniz zamanlarda.

bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.

karadeniz'den mektuplar

publius ovidius naso

kötü yaşamak bir çeşit ölümdür.

kendi aile ocağında yaşamasını daha güvenli sayarlar kişinin.

acı çeken insan, acının kendisinden daha çabuk tükenir.

hasta her zaman doktor sayesinde sağlığına kavuşmaz: bazen hastalık tedavi edici sanattan daha güçlüdür.

kalp yarasını hiçbir ilaç tedavi edemez.

bırak güvenliği başkaları istesin. en zavallı kader güvenlidir; çünkü daha kötü bir sonun korkusundan uzaktır.

avam, dostluklara çıkar için değer verir. neyin onurlu olduğuna önem vermektense neyin kâr sağladığına önem vermek önce gelir. sadakat ise servetle ayağa kalkar ya da düşer. kolayca bulamazsın binlerce insan arasından erdemin bir değeri olduğunu düşünen tek kişi.

doğru eylemler ödül içermiyorsa içlerindeki özgün değerin bir önemi yoktur. bedava doğruluk pişmanlık doğurur. yarar sağlamıyorsa bir şey, değersizdir.

artık herkes kendi gelirine tutkun ve çıkarına uygun olanı hesaplıyor kaygılı parmaklarıyla.

kuşkusuz, akraba ruhlar arasında bir uyum vardır; her biri kendi çalışmasına özgü bağlaşmayı onurlandırır. köylü çiftçiye, asker çılgınca savaşana, gemici ise yalpalayan bir geminin kaptanına tutkundur.

bir insanı kurtarmak insana yaraşır bir zevktir, daha iyi bir lütuf kazanılmaz bundan başka bir yolla.

güçlü şeyler özden sağlamdır, bir machaon'a ihtiyaç duymazlar.

tedavi ederek bazı yaraların daha kötüleştiğini biliriz, onlara hiç dokunmamak daha iyidir.

neşeli şeyleri neşeyle terennüm etmişimdir, hüzünlü şeyleri de hüzünle: her mevsimin kendine uyan bir eseri var.

dinleyici hevesi arttırır, yetenek övülenleri çoğaltır, şan şöhretin koca bir mahmuzu vardır.

insan yaşamı pamuk ipliğine bağlıdır, evvelce sağlam olan her şey ani bir darbeyle bir anda yıkılıp gider.

çürüyen zaman demiri de tüketir taşı da. hiçbir şey zamandan daha güçlü değildir.

8.06.2010

rüzgârda yapraklar

adonis



kışla kısalıp katlanan kanatlar
festivalimizde yayılır
parça parça dalgalar, kanatlar arasında
hayretle çınlayarak yarar
yorgun kirpiklerle dokunduğu caddelere
rüzgârın çığlığı sallamadan
görmeden akan yarayı, bizden
uzak, sardı sararmış
buğday gibi karşılıklı göğüsleri
sarstı ve ayırdı yüzleri.

tanrının önüne uzatır avucunu toprak
çocukların avucunda birikir su
feryattan soyuldu yüksek dağların dili
dünyanın kokusu ve şairlerin ölümü
gül oldu devrimin alnında açlık içinde
soldu kirpikler üzüntüden

boğulan harflerle battık
herhangi bir çığlık yok
veya bir lügat inleyen toprağın altında
nağmelerim ölüm için
mutluluk hasta nesnelerle nesnelerle
parça parça dağılan nağmelerim
ey sözlerin korkulan ilacı
ey sözlerin ilacı!

uyur gibi düşen taşın uyandırışı
çarpar gibi nesnelere
uyur gibi yıkanır tarih gözlerimde
ellerime düşer günleri
bir değerin düştüğü gibi

yaşamdan sonra kim gördü allah'ı
gündüz gözleriyle geceyi yazar
yapraklar yok olur sıcaklığıyla

hangi ateş aksa:
"alevin kalbi göründüğüm yıldızlarda"
hangi ayrılık söylese:
"gözleri mabettir."

uyardım sizi, yangın başladı ve çoğaldı
başladı çatlaklar
başladı hayat
ey sen, ey kül, ey durulan.

taşların ağzından duydum
"istemem adımlarımda
ağırlığı, apoletlerin
bu zincirin
titreyişlerinden ölürüm-
onda zincirin demirleri"
ve dedi: yoksula verilen bir tabak yemek
tuzağın çığlığıdır:
"saatler böyle geçiyor, geçiyorsa."

"ey bu rüzgâr
ey bu çocukluk
ey bu göz yaşından daha cesur
görünen kırık kirpiklerde."

beklerim bu ürken sözcüklerde
yaşarım yüzümü dost yüzümü
yüzüm bir yol
adınla ey toprak böyle uzar
büyülenir yalnızlığım
adınla ey ölüm ey dostum.

gözlerim yatağın başında
şarkılarımda korku nabız atar
-sen kimsin?
-yolunu şaşırmış ok.
nice dost ibadetsiz yaşar.

ey ağaçların üstünde ölen
ey dostum
çiçeklerin yoluyla çizdin yüzünü
adımlarının arkasında yürüdüm yorgun.

bağdat'a geldim
nehrin suyu ve otun kokusunda
kuşların gözlerinde

paydos

cahit sıtkı tarancı


paydos bundan böyle çılgınlıklara
sert konuşmaya başladı aynalar
yetişir koştum aşkın peşi sıra
bitirdi beni bu içki, bu kumar

ne saklayayım gaflet ettiğimi
elimle batırmışım gençliğimi
binip bineceğim en güzel gemi
aldığını geri vermez dalgalar

meyhaneler, sabahçı kahveleri
cümle eş dost, şair, ressam, serseri
artık cümbüşte yoksam geceleri
sanmayın tarafımdan ihanet var

yaş ilerliyor... artık geçti bizden
kişi ev bark edinmeli vakitken
gün gelince biz değil miyiz ölen
cenazemiz yerde kalmasın dostlar

deliliğe övgü

desiderius erasmus

kimse seni övmüyorsa, sen kendini öv.

kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur.

çocuktaki vakitsiz bilgelikten iğrenirim.

tanrılar benzerleri bir araya getirmeyi severler.

bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyacak olursa, eski deliliğine yeni bir delilik katmaktan başka bir şey yapmış olmaz.

kötü huyların en büyüğü temkindir.

itiraf edin ki, güzel, hoş olarak yaptığınız ne varsa, hepsini deliliğe borçlusunuz.

insan olmak için mutlaka bilgelikten yüz çevirmelidir.

insanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku.

bu dünyadaki hayat bir çeşit ölümden başka bir şey değildir.

delilik olmadığı takdirde, yaşamda herhangi bir beraberlik ne zevkli ne de sürekli olabilir; birbirlerini bazen aldatmadıkları, bazen birbirlerinin yüzüne gülüp akıllıca ödün vermeyi beceremedikleri ve son olarak da bütün bunlara bir tutam delilikle lezzet katılmadığı takdirde, ne halk uzun süre hükümdarına ne efendi uşağına ne hizmetçi saygıdeğer hanımına ne öğretmen öğrencisine ne dost dostuna ne karı kocasına ne hancı müşterisine ne de yol arkadaşları birbirlerine dayanabilirlerdi; kısacası kimse kimseyle geçinemezdi. 

ben olmasam, hoşa giden ya da sürekli hiçbir bağ göremezsiniz: müstebit kral halkını, uşak efendisini, cariye hanımını, çömez öğretmenini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını hata, yüze gülme, gönül alma ya da başka bir delilikle aldatmasa, pek kısa zamanda biri öteki için çekilmez olur. 

delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, euripides'e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.

bilgelik insanı ürkek yapar. onun için değil mi ki, bilgeleri her zaman hep fakirlikle, açlıkla ve ıstırapla savaş halinde, kıyı köşede unutulmuş, herkes tarafından hor görülerek, iğrenilerek yaşar görüyoruz?

insanlar kendilerini bilgeliğe verdikçe mutluluktan uzaklaşırlar.

bir şey sağduyunun ne kadar zıttı ise, kendine o kadar çok hayran çeker; en kötü şey, her zaman çoğunluğu okşayan şeydir.

türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan o sayısız barbarlar gerçek dine girmekle övünürler ve hurafelere inanan aşağılık kimseler saydıkları hristiyanlara acıyarak bakarlar.

yunanistan pek uzun yıllar boyunca yedi bilge çıkarmakla övünür ama vallahi bunlar biraz ciddi şekilde incelensin, içlerinden yarı bilge, hatta üçte bir bilge çıkarsa, ben ölmeye razıyım.

bu hayatta ruh maddenin çamuruna batmıştır.

aşk ne kadar tamsa, delilik o kadar büyük, mutluluk da o kadar belirlidir.

7.06.2010

kader

haruki murakami

kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. o fırtına aslında sensindir. o yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. orada, muhtemelen ne güneş ne de ay; hatta ne yön ne de zaman vardır. orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. işte öyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.

sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. o kum fırtınasının içinden. hem sembol hem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının. ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. sayısız insan orada kan akıtmıştır; elbette senin kanın da akacak. ılık, kırmızı kanın. o kanı avuçlarına dolduracaksın. senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak.

sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın. hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. o fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.