22.06.2022

sanat

nazım hikmet

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkârlarındır.

klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkâr, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkâr klasik olamamıştır.

sanatkâr, dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.

sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder.

sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkâr, olduğu yerde sayandır.

biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

afiş sanatkârlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

çağımızın stili her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir; sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.

dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

mutluluk

alain

"mutluluk barışın meyvesi değildir, barışın kendisidir."

en büyük insani zevk, oyunların kanıtladığı gibi, hiç şüphesiz ortaklaşa yapılmış zor ve özgür bir çalışmadan alınan zevktir.

montesquieu: bir saatlik okumanın dağıtmadığı hiçbir üzüntüm olmadı.

melankolik bir insana sadece tek bir şey söylerim: "uzağa bak." melankolik bir insan genellikle çok fazla okur. insan gözü bu mesafeye göre yaratılmamıştır; ancak geniş alanlara bakarak dinlenebilir.

"sadece katlanmamız gereken şu andır. ne geçmiş ne gelecek bizi sıkıntıya sokabilir; çünkü biri artık yoktur, diğeri ise henüz yoktur." (stoa)

her mutluluk özü bakımından bir şiirdir.

çoğunlukla küçük ve önemsiz olan asıl sebebi belirleyip değiştirmek yerine, olayları ve başka insanları suçlarız.

mutluluk, onu bulmak için peşine düşmeyenlere verilen bir hediyedir.

marcus aurelius her sabah, "bugün, bir kendini beğenmişe, bir yalancıya, bir haksızlık edene ve sıkıcı bir gevezeye rastlayacağım; onların hepsi cahil oldukları için böyleler." diyordu.

yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

kişinin etrafındakilere ve kendisine karşı iyi olması, yaşamaları için onlara ve kendisine yardım etmesi, işte gerçek iyilik budur. iyilik neşedir. aşk neşedir.

her zaman yükseklerde uçan bir kederimiz olsun isteriz.

kafka

elias canetti

kafka, yazarlara özgü büyüklenmelerin tümünden gerçekten yoksundur; hiçbir zaman övünmez, övünmeyi beceremez. kendini küçümser ve hep küçük adımlarla yürür. adımını nereye atsa altındaki zeminin güven verici olmaktan uzaklığını hisseder. kimseyi taşımaz, insan onunla birlikte olduğu sürece hiçbir şey tarafından taşınmaz. böylece kafka, yazarların aldatmacalarından ve göz boyamalarından feragat etmiş olur. yazarların onun çok iyi duyumsadığı parıltıları kendi sözcüklerinde yitirilmiştir. insan onun küçük adımlarına ayak uydurmak zorundadır ve bu yüzden alçak gönüllü olur. yeni edebiyatta insanı bunca alçak gönüllü kılan bir başka şey yoktur.

kafka, tüm yaşamların şişirilmişliklerini en aza indirger. insan onu okurken iyileşir; ama bundan ötürü gurur duymaz. vaazlar onlardan etkilenenleri gururlandırır. kafka ise vaazdan feragat eder. babasının buyruklarını başkalarına iletmez; en büyük yeteneği olan tuhaf bir tutukluk konumu ona, babalardan oğullara sürekli uzatılan buyruklar zincirini kesme olanağını kazandırır.

kafka, kendini buyrukların zorbalığından kurtarır; buyrukların güçlü ve hayvansı yanı onu hiç etkilemez. ama öte yandan buyrukların içeriğiyle yoğun düzeyde ilgilenir. buyruklar, onda düşünceye dönüşür.

bütün yazarlar arasında kafka, iktidar mikrobunu hiçbir biçimde kapmamış tek kişidir; herhangi bir biçimde kullandığı bir iktidar da yoktur. tanrıyı babacanlığının son kalıntılarından da soymuştur. geriye yalnızca yaşamın yaratıcısının istemlerine değil, doğrudan yaşamın kendisine ait düşüncelerden örülme, sık ve parçalanamaz bir ağ kalmıştır.

öteki yazarlar tanrıya öykünürler ve birer yaratıcı gibi davranırlar. asla bir tanrı olmak istemeyen kafka, asla bir çocuk da olmaz. bazılarının onda korkutucu buldukları ve beni de tedirgin eden yanı, onun değişmez yetişkinliğidir. kafka, buyruk vermeksizin fakat oyun da oynamaksızın düşünür.

21.06.2022

borges

alberto manguel

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

muhammed vs. nişanyan

sevan nişanyan

22 eylül 2012 tarihli nefret suçları yazım için çeşitli kentlerde ondan fazla mahkemede dava açıldı. 6 mayısta selçuk sulh cezada talimatla yapılan duruşmada her üç dava için aşağıdaki ifadeyi verdim. hakim, kâtip ve mübaşir gülmemek için canhıraş çaba gösterdiler. 

sanık ifadesi 

muhammed adlı şahıs, kâinatın yaratıcısı olan yüce tanrı ile, neuzubillahi teala, iletişim kurduğunu ve ondan bir kitap aldığını iddia etmiştir. benim vicdanî ve dinî kanaatime göre bu davranış küfürdür ve küfürlerin en büyüğüdür. buna rağmen ben muhammed adlı şahıstan ve onun övücülerinden şikâyetçi değilim. herkes, başkasının haklarına tecavüz etmedikçe, dilediği yanlışa inanma ve dilediği hurafeyi hakikat sayma hakkına sahiptir. adı geçen şahıs, haşa sümme haşa, kâinatın yaratıcısı ile girmiş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, daha önce silik bir tüccar iken, kısa sürede bütün arabistan'ı kapsayan siyasi egemenliğe kavuşmuş, aynı zamanda 30.000 kişilik ordular sevk edecek mali kaynakları elde etmiştir. yine "peygamberlik" iddiasına istinaden, hadis ve siyer kaynaklarının bildirdiğine göre, toplam en az on bir eş ve iki nikâhsız cariyeye sahip olmuştur. dolayısıyla, adı geçen şahsın tanrı ile kurmuş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, siyasi, mali ve cinsel menfaat elde ettiği, aksi iddia edilemeyecek bir tarihî olgudur.

menfaat elde etmek suç değildir; ahlaken her zaman ayıplanan bir davranış da değildir. dolayısıyla, muhammed adlı şahsın "peygamberlik" iddia ederek menfaat elde ettiğini söylemek, ona suç veya ahlak dışı bir davranış isnat etmek anlamına gelmez. ahlaki yargılardan bağımsız bir tarihi olguyu ifade eder. buna rağmen ben, bazı insanları rahatsız edebileceğini düşünerek, iddia konusu yazımda bu tarihi olguları ileri sürmedim. muhammed adlı şahıs şöyledir veya böyledir gibi bir ifadeden dikkatle kaçındım. ancak, eğer muhammed'e ilişkin bu olguları ifade etmek isteyenler varsa, bunun onların en doğal hakkı olduğunu ve bu hakkın tecavüzkâr kişi ve zümrelere karşı kamu eliyle korunması gerektiğini belirttim. bunun aksini iddia edenlerin, temel hukuk terbiyesinden yoksun cahil kişiler olduğu kanısındayım.

tarihi ve hukuki olguları söylemek, birtakım kişilerin duygularının veya önyargılarının incinmesine yol açabilir. bu üzücüdür. ancak bundan hukuki anlamda bir zarar veya bir hak türetmenin, medeni bir hukuk sisteminde, mümkün olamayacağı kanaatindeyim. olguları söyleme hakkını birtakım kişilerin hisli duygularını incitmeme şartına bağlamakla elde edilebilecek herhangi bir kamu yararı bulunduğunu da tahmin etmiyorum.

ben, 7. yüzyılda yaşamış bir zat olan muhammed'in peygamber olduğuna, yani tanrı ile şöyle veya böyle bir iletişimi olduğuna inanmıyorum.

allah diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. herhangi bir kişinin allah'tan özel vahiy alma iddiasının absürd bir iddia olduğunu düşünüyorum böyle bir şeyin. yani esas akla, mantığa, hatta tanrı fikrine hakaret olan budur. evrenin yaratıcısı olduğu söylenen tanrı benle bir dağ başında görüştü ve bana bir kitap verdi demek bana absürd bir fikir geliyor.

bugün ve burada, benim muhataplarım arasında, epey bir kesim, bir: muhammed'i hakikatin ve ahlakın mutlak referansı sayıyor; iki: daha vahimi, insanları "bizler" ve "ötekiler" olarak ayırmak için muhammed'e itaati baz alıyor; en ötekisever ve en empatici olanlar dahi bunu yapıyor; üç: en vahimi, o referansı reddeden veya aleyhinde argüman serdedenleri, kâh şiddet diliyle, kâh alınganlık ve duygusallık diliyle susturmaya çalışıyor. mesele bu. davam 1400 sene önce ölmüş gitmiş bir adamla değil, bu arkadaşlarla.

harry ve hermine

hermann hesse

sen, harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, unufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. yalan mı harry? bu senin yazgın, öyle değil mi?

yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baştacı ederse, o bir aptaldır, bir don kişot'tur. güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum; seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dahinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı. bütün bunlar başıma geldi işte. bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. böyle düşünmem bir işime yaramadı. gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işitttiğinden, biraz da meraklı biri olduğumdan yaşam denilen şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını bir bir inceledim; gördüm ki harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. yaşamsa gerçekten haksızdı. senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreter olarak çalışıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmasından, para babası böyle biriyle parasının hatırı için evlenmesinden ya da bir çeşit fahişe olup çıkmasından başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu. benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlaki, seninki ise daha çok manevi idi; ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. sanıyor musun senin fokstrottan korkmanı, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymanı da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da. haklısın bozkırkurdu, yerden göğe kadar haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka elinden bir şey gelmiyor. bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. günümüzde yaşamak, yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

20.06.2022

çağdaş insan

erich fromm

çağdaş kapitalizm; sürtüşmesiz işbirliği yapacak, her an daha çok tüketmek isteyen, zevkleri standardize edilmiş ve kolayca etkilenip tahmin edilebilecek olan çok sayıda insana ihtiyaç duyar. kendini hiçbir otoriteye, ilkeye veya bilince tabi hissetmeyen, özgür ve bağımsız olduğuna inanan; buna karşın emir almaya, bekleneni yapmaya, sosyal makineye sürtüşmesiz uymaya, lidersiz yönetilmeye, amaçsız -iyi iş çıkarmanın, ilerlemenin, çalışmanın, hareket halinde olmanın dışında bir amaç olmaksızın- güdülenmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar.

insan ilişkileri temelde, kendi güvenliğini sürüye yakın olarak sağlayan ve düşüncede, duyguda veya eylemde farklı olmayan yabancılaşmış otomatların ilişkileridir. herkesin, diğer herkese olabildiğince yakın olmaya çalışmasına karşın, gerçekte herkes insan ayrılığının üstesinden gelinmediği zaman mutlaka baş gösterecek olan derin bir güvensizlik, kaygı ve suçluluk duygusuna gömülmüş olarak kesin anlamda yalnız kalır. uygarlığımız, insanların bilinç düzeyinde bu yalnızlığın farkına varmadan yaşamasına yardım eder. tek başına rutinin bunu başarmaması ölçüsünde insan, eğlence endüstrisinin sağladığı sesleri ve iç çekişleri pasif bir şekilde tüketerek, eğlence rutiniyle ayrıca her an yeni şeyler almanın ve bunları da her an yenileriyle değiştirmenin doyumuyla bilinçsiz umutsuzluğunun üstesinden gelir. 

çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir. çağdaş insan kendine, çevresindekilere, doğaya yabancılaşmıştır. ticari bir metaya dönüşmüştür; kendi yaşam güçlerini, mevcut piyasa şartlarında elde edilebilecek en yüksek kar'ı getirmesi gereken bir yatırım olarak algılar. 

çağdaş insan iyi beslenen, iyi giyinen, cinsel açıdan doyum bulan ama benliksiz, çevresindekilerle kurduğu en yüzeysel temasların dışında ilişkisiz insandır. bugün insanın mutluluğu eğlenmektir. eğlenmek; ticari malları, iç çekişleri, yiyecekleri, içecekleri, sigaraları, insanları, dersleri, kitapları, filmleri tüketmek, yutmak, "içine almak"tır. dünya, iştahımız için büyük bir nesnedir, büyük bir elmadır, büyük bir şişedir, büyük bir memedir; bizse sonsuza kadar bekleyen, umut eden ve sonsuza kadar hayal kırıklığına uğrayan emicileriz. kişiliğimiz değiş tokuşa, almaya, satmaya ve tüketmeye uyarlanmıştır; her şey, maddi şeyler kadar manevi şeyler de bir alışveriş, bir tüketim nesnesi olup çıkmıştır.

aykırı kişiler

tarık dursun k.

müzikte, sporda, sinemada, edebiyatta gün gelir, sıra dışı sanatçılar boy verirler.

sözgelişi, bir marlon brando, bir george c. scott, o yılın en başarılı sinema oyuncuları seçilerek oscar heykelciğiyle ödüllendirildiklerinde, bunu almayı reddetmiş, törene bile katılmamışlardı.

aynı olgu, edebiyat alanında romancı ve bilge jean-paul sartre aracılığında nobel edebiyat ödülünün başına gelmişti. sartre, dayanılmaz bir fransız inceliğiyle kendisine sunulan ödül için "teşekkür ederim, almayayım." demişti.

türk futbolunun "hırçın çocuğu" sergen, kural dışında olmanın ve kural dışı kalmanın bütün nimetlerinden yararlanmayı çok iyi bilen bir sporcumuzdur. onun için gündemde olmak ya da gündemde kalmak, ancak ve ancak kural dışılıkla gerçekleşmektedir ve o da bu oyununu kimi zaman çatışmalarla, kimi zaman takım kadrosuna alınmamakla, yedeklikle, tehditlerle -tehdit ederek ya da tehdit edilerek- medyanın her dalında sahnelemektedir.

mozart, tam bir büyümemiş çocuktu ve -niçin saklamalı- kural dışı olmak ona yakışıyordu da. kusurlarını kusur olmaktan çıkararak birer "meziyet"miş gibi gösterme yeteneğini, o, bu uzatmalı çocukluğundan alıyordu.

şair ve yazar oscar wilde, tartışmasız bir küstah, kendini beğenmiş tam bir edepsizdi de. cinsel tercihinin toplumca densizlik olarak görülmesi yüzünden mahkemelere düşmüş, yargılanmış ve hapislerde yatmıştı.

iki ünlü şair arthur rimbaud ile verlaine arasında oluşan şaşırtıcı ilişki bir yerden sonra ve o dönem için bir tür "skandal"dı. burada topluma ve kurallara ters düşen, öncelikle rimbaud idi; terbiyesiz, kaba davranışlıydı ve açık saçık konuşmalarıyla verlaine dışında herkesin tepkisini çekiyordu.

cinsel tercihleri nedeniyle "terso"ya gelen salt bu kişiler değildi elbet. aralarında, büyük besteciler (çaykovski), büyük yazarlar (andre gide, gertrude stein, marcel proust, hans christian andersen vb.), dünyanın sayılı iktisatçıları (john maynard keynes), tiyatro sanatçıları (jean cocteau, jean marais), ünlü balerinler ve baletler (isidore duncan ve nuriev), oyun yazarları (tennessee williams), şairler (w.h. auden), sinemacılar (visconti ve pier paolo pasolini) ve şarkıcılar (david bowie ve elton john) vardı.

sonra tarihe mal olmuş kişiler: sappho (i.ö. 600 yıllarında yaşamış yunanlı kadın şair), christine (isveç kraliçesi), zeno (i.ö. 5. yüzyılda yaşamış yunanlı bilge), euripides (yunanlı bilge), sokrates (yunanlı bilge), aristo (yunanlı bilgelerin en büyüğü), büyük iskender (makedonya kökenli asker ve cihangir), julius caesar (roma'nın unutulmaz egemeni, komutan, diktatör ve büyük aşık; kleopatra'ya olan delice aşkını unutmuş olamazsınız, değil mi?), hadrian (roma imparatoru), aslan yürekli richard (ingiltere kralı), botticelli (italyan resim ustası ve çağının en büyük ressamlarından), leonardo da vinci (italyan ressam, heykeltıraş, bilim adamı ve buluşçu), francis bacon (ingiliz devlet adamı, bilge), yazar john milton, şair walt whitman, yazar samuel butler, italyan papa julius iii., rus çarı büyük petro, prusya kralı büyük frederick, isveç kralı iii. gustavius ve daha nice kişiler toplum adına konulmuş (çoğu kez de yasalaştırılmış) kurallara her alanda karşı çıkarak başkaldırmış kişilerdi.

galileo galilei kurallara başkaldırdı ve din dünyasının hışmını üzerine çekti. başının dertlerden kurtulması, suçlanmasının hemen ardından verdiği ifadesinde her şeyi reddetmesiyle gerçekleşebildi.

yol arkadaşı

louis-ferdinand celine

sözcüklerden asla yeterince sakınmayız; öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten. 

bir zamanlar sıradan, değerli, bazen de ürkütücü bir halde bıraktığımız yaşamın ve varlıkların ve onlarla birlikte nesnelerin de her seferinde biraz daha içimizde yumuşadıklarını, büzüştüklerini görürüz. bizler keyif peşinde ya da karnımızı doyurma amacıyla kentin içinde koşuştururken ölüm korkusu işte tüm bunlara kırışıklıklarıyla damgasını vurmuştur bile.

yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için. ama giden gitmiş! o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye. ama artık iş işten geçmiş. bitmiş! kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik, henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da soramamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz. yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız? bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır.

17.06.2022

ağır kitap

sevan nişanyan

bir yerde ne kadar çok bayrak sallıyorlarsa bilin ki saklayacak o kadar çok şeyleri vardır.

avam ahlakının ağzı kalabalık savunucuları her zaman en büyük alçaklıkların, en tarife sığmaz zulümlerin müsebbibidir.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür.

bu kadar zulmün olduğu bir dünyada o tanrı eğer varsa ya acizdir, ya umursamazdır ya da zalimdir.

"zevk" deyince sadece yiyip içip para harcamayı anlayan insanları hep çok zavallı buldum. zevke daldıkları için değil, gerçek zevkin ne olduğunu bilmedikleri için.

ben gençliğimde devrimciydim. şimdi devrimin iyi bir şey olmadığı kanaatine vardım, zamanla tabi. büyük ümitlerle yapılan devrimlerin hiçbiri iyi sonuç vermemiştir tarihte. ne fransız devrimi, ne rus devrimi, ne iran devrimi, bunların hiçbiri iyi sonuç vermemiştir. bir toplumda otorite çöktüğü zaman, ortak birtakım değerler çöktüğü zaman, insanlar sokakta birbirlerini kesmeye başladığı zaman, o toplumda tekrar düzenin kurulması çok büyük acılar pahasına olur. şöyle söyleyeyim: her lenin'in arkasından bir stalin gelir.

nihal atsız türk nazizminin fikir önderidir. alparslan türkeş'i ve mhp'yi doğuran adamdır. bozkurtlar efsanesini kamuoyuna mal eden, kürşad adını icat eden, ermenilerin yok edilmesini teorik düzeyde savunan kişidir. alman ajanı olduğu rivayet edilir.

çoğunluk zorbalığının olduğu yerde azınlık olmak faydalı bir koltuk değneğidir, ayakta durma gücü verir insana.

türkiye'de biliyorsunuz, mantıklı olan şeyleri, aklı selimin gereği olan şeyleri sonsuza kadar erteleyip çürütmek devlet geleneğidir.

sabiha gökçen meselesini elbette duydunuz. yetimhaneden alınmış bir ermeni kızıdır. tartışacak bir yanı yok, akrabaları var hayatta.

halkın kendi geçmişine dair anlattığı her şey -hele kulağa ve ruha iyi geliyorsa- kesinlikle yalandır.

"topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır. "ahireti düşün" de deme bana: ahiret hesabı gözeterek yapılan her şey mutlak bir ahlak yoksunluğunun işaretidir, "bedeli yoksa kılımı kıpırdatmam" diyen bencilliğin başka türlü söylenişidir. ayrıca vaktiyle kant okumuşuz, üçüncü kritik üstünde de haftalarca kafa patlatmışız. "güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir." diye kalmış aklımın bir köşesinde.

doğru olduğuna inandığınızı söyleyebildiğiniz sürece insan olursunuz.

devlet görevlileri "insan" olarak düşünme kapasitesini yitirmişlerdir. daha ziyade kapıkulu olarak, devlet adı verilen kötülük çarkının birer temsilcisi sıfatı ile olayları algılayabilirler.

vali ve kaymakamlar halen türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur, ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar.

yunan ve ermeni harplerinde türk ordusunun verdiği şehit sayısı resmi rakama göre 9177. aynı dönemde asker kaçağı ya da "vatan haini" olduğu gerekçesiyle istiklal mahkemelerince idam edilenlerin sayısı da 9000 civarında tahmin ediliyor. yani milli mücadelede türk ordusu yunan ve ermeni'ye karşı savaştığı kadar türk halkına karşı da savaşmış. hangi iman, hangi serhat? peki, sonradan "kurtuluş savaşı" adını taktıkları milli mücadele neydi? "emperyalizm"e karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne? bir, mal kavgasıydı. iki, iktidar kavgasıydı. üç, islam kavgasıydı. o kadar.

ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir.

islamiyetin tüm diğer tek tanrılı dinler gibi gerçeğe dayanmayan bir din olduğu kanısındayım. çağı geçmiş ve gerçeğe tekabül etmeyen hurafeler üzerine kurulu bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bunu eleştirmeyi ise bir görev sayıyorum.

yahudiler, ilim, sanat, erdem ve zekâ bakımından dünyanın seçkin milletlerinden biridir.

toplum her zaman dinamizm ve denge unsurlarını eş ölçüde gözetmek zorundadır. türkiye'de eksik olan şey dinamizmdir. türkiye'de eksik olan şey özgür düşüncedir, değişik düşüncedir. insanları ve toplumu bir adım ileri götürecek özgün düşüncedir.

aklı başında insanlar, öncü ve deli olanları kritik anlarda daima akıl ve itidal yoluna davet etmişlerdir. değişmez kaderdir. aklı başında olanların dediği olsaydı bugün halâ atalarımız gibi taş devrinde yaşıyor olurduk.

hayat, bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetlidir.

selçuk kapalı cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın. acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. illa bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. kendinle yüzleşemezsin.

kötülük dediğin şey, insanın korkudan ya da çaresizlikten sığındığı bir zırhtır.

bilginin artması bilinmeyeni azaltmaz; tam tersine artırır. bilgi dairesinin çapı büyüdükçe, bilinmeyenin hududu genişler. denize ne kadar açılırsan, denizin büyüklüğünü o kadar kavrarsın. cahil, bildiğini zanneder. bilen, bilmediğini bilir. cahil, bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zannedendir. bilmenin şartı, bilmediğini itiraf etmektir. bilmediğini bilen, öğrenir. bilmediğini itiraf edemeyen, cahilliğe mahkûmdur. bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zanneden, cahilliğe mahkûmdur.

"lanet olsun, ne işim var bu memlekette?" duygusu türkiye'de yaşayan herkesin dönem dönem kalbinden geçen bir duygudur. türkiye zor bir yer, insanı köreltir, farklı olana acımaz. insanları birbirinin ayağından tutup zorla aşağı çekmeyi spor saydığı bir ülkedir. türkiye'de yaşayıp da "acaba burada yaşamakla doğru mu yapıyorum?" sorusunu kendine sormamış kimse yoktur.

her tanıştığın insan senin için bir var oluş alternatifidir. dolayısıyla her kaybettiğin insan senin hayatından bir şeylerin eksilmesi anlamına gelir.

uzun vadede türkiye'nin fırat'ın doğusunu kaybedeceğini düşünüyorum.

fuhuş sektörü özellikle türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki, ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

"medeniyet" ve barbarizm konusunda net bir ders oldu bana israil/filistin. dünyanın hiçbir yerinde ikisinin farkını bu kadar keskin ve acıtıcı bir şekilde görmemiştim. altı-yedi filistin kentini arka sokaklarına kadar gezdim. önceden az da olsa bir sempatim vardı; izi kalmadı. bahanesi ne olursa olsun ve başlarına ne gelmiş olursa olsun, akıldan, emekten, hakikatten ve güzellikten bu derece kopmuş bir topluma saygım yok. nokta.

feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir. feminizm faşist ideolojinin bir şubesidir.

belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.

bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.

küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

barış mutlak bir değer değildir. zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. gerekirse adam da öldürülür.

başkanlık sisteminin türkiye için en iyi sistem olacağını yirmi beş seneden beri savundum ve hâlâ savunurum. ama diyarbakır fatihi ve halep galibi bir erdoğan'ın rakipsiz egemenliğinden de, ne yalan söyleyeyim, ben korkarım.

türkiye'de liberalizm bir elit hareketidir.

ekşi sözlük ilk çıktığında muazzam bir fenomendi, türkçeye yeni bir ruh getirdi, müthiş bir yaratıcılık ve özgürlük rüzgârı estirdi. maalesef zamanla çapulcuların eline düştü. o kadar açılması yanlıştı belki de. şimdi peyderpey en ucuz televizyon kültürünün bir uzantısı olmaya doğru gidiyor. yazık.

bir insan neden ateist olur? aklın ve vicdanın sesini dinlediği için. yalana ve zorbalığa boyun eğmeyi onuruna yediremediği için.

adında "sol" olan bir partinin %1 barajını aşmasını hayal olarak görüyorum. bence vakit kaybı, enerji kaybı. hatta sorumsuzluk. memleketin siyasetinde söz sahibi olması gereken insanlar, boş işlerle uğraşıyor.

bireyin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalmasını teşvik eden siyasi sistemler ve siyasi akımlar iyidir. etmeyenler kötüdür. az edenler az iyidir, çok edenler çok iyidir.

"nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler.

türk yargısı köküne kadar çürümüştür. herhangi bir sosyal faydaya hizmet etmeyen bir zulüm ve zorbalık makinesine dönüşmüştür. bunu görmemek için ruhen ve aklen körleşmiş olmak gerekir.

din, insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

"konstantiniyye'yi alan asker ne kutlu askerdir" ne demek? konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. yağlı lokma. ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi? adamın kullandığı "kutlu" kavramını biri bana açıklasın. somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır? arabistan'da bugün adamın biri çıkıp "istanbul'u alan asker ne kutlu askerdir" dese tepkin ne olur?

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dört kelimede türkiye tarihinin özeti: yenikürtler > turanlar. karakilise > akmescit. sonra git, vikipedi'de köyün sayfasını oku. satır arasındadır bütün ipuçları. "köyün geçmişi hakkında bilgi yoktur, yakında bazı tarihi eserler bulunmaktadır" diye yazıyorsa, bil ki "eskiden köyün adı kilise milise bir şeymiş diyor yaşlılar, ama biz bunu hatırlamak istemiyoruz" demek istiyorlar.

türk kimliği, yüzyıllar sürmüş zorbalıkla sakatlanmış bir kimliktir. düzelmesi -eğer düzelirse- çok zaman alacak.

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

hrant dink cinayetine giden yolları manşetleriyle hürriyet gazetesi döşemişti.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

9.06.2022

islam

sevan nişanyan

islam'ın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait resmi tarih mahsulüdür.

elimizdeki kaynaklar şöyle:

bir, kuran. muhammed'in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. diyorlar. amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, muhammed'in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. metnin osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. hem üstelik, tesadüfe bak, "elimizdeki kuran aslı değil yanlış" diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş. peki bu rivayetler yalan mı? zannetmem, bakınız bu yazının başı. ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar "hazret olsa olsa şunu kastetmiştir" hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana. m 629 yılına ait bir rum propaganda risalesinin tartışmasını "vahiy" diye kabul eden bir derlemenin saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

iki, hadis. peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar hicri 220 ila 250 yıllarına ait. yalanı var mı? vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde "cuk oturuyor". nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün türkiye'sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

üç, siyer. peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey taberi'nin tarih'inden geliyor, hicri 270 küsur yılında yazılmış.77 taberi anlatısının esas kaynağı ibn ishak, h 150 civarında ölmüş, yıllarca medine'de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan ibn şihab'dan (ö. h 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören urve b. züheyr'den (ö. h 90) feyiz almış. ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. taberi var. taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. herhangi çağ ve medeniyette yaşasa "büyük tarihçi" unvanını hakedecek biridir. delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. yani yalan haber aktarmış olması zor. ama şu da basit bir gerçek ki, muhammed hakkında bugün ne biliyorsan taberi aktardığı için biliyorsun. aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun. troçki eğer fotoğraftan silindiyse troçki'yi unut, geri getirmene imkân yok.

dört, hukuk. ebu hanife hicri 150'de, melik b. enes 180'de vefat etmiş. ama bugün bildiğimiz anlamda dört sünni mezhebinin şekillenmesi h 200 ila 250 döneminin eseri. hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, var olan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. müthiş bir kararlılıkla, kuran'dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler. "kafadan atmışlar" demek densizlik olur. ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini arabistan'daki bir cemaat önderinin ad hoc uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.

özetle diyorum ki, islam dini dediğin şey hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, abbasi devletinde billurlaşmış bir resmi tarih öğretisidir. hicri 0 yılı hakkında, bağdat'ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. bilmene de imkân yok. "nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. misal: cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. hayat boyu "hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir" hesabıyla yaşadılar. peygamberlik mertebesine ulaşması resmi tarih'in başarısıdır. öbürü de o hesap. 

o halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. hicreti izleyen 200 yılda bir menkıbe, bir kahraman, bir kitap ve bir din üretirken esas dertleri neydi? hangi kaygılarla hareket ettiler? hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? neden böyle bir anlatıya gerek duydular? daha net soralım. babil'in, iran'ın, mısır'ın, şam'ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar? bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.

8.06.2022

aydaki kadın

ahmet hamdi tanpınar

para daima mühimdir. para daima mühim bir şeydir.

zavallı türkiye kendi kendine ihanet eden adamların memleketi oldu. bu medeniyet, enkazı bir işe yaramayacak kadar çürüdü.

geçmiş zaman rüya görmez, sadece hatırlar.

insan hayatından memnun olmayınca mazisini adeta inkar ediyor. cemiyetler de böyle değil mi? hakiki çözülüş birtakım yıkılışlarla kabil. bir taraf yıkılacak ki başka tarafa bağlanasın.. ya kendi hayatına veya birtakım fikirlere.. fakat biz fikirlere gidemiyoruz. fikirler bize kapalı. insanla birleşerek gelmiyorlar. sadece fikir olarak geliyorlar. onlara boşlukta rastlıyoruz.

hangimiz ahmak değiliz sanki..

güneş eşyayı hem yaratıyor hem yiyor. güneş hayattır, ışıktır, cüzzamdır. her şeydir. her şey her şeydir ve kendisidir. tıpkı leyla gibi. leyla bütün kadınlara benzer, ama yine leyla'dır.

senin çetin dediğin meseleler, halledilmeyeceğine yandığın davalar inkar ettiğin andan itibaren yokturlar.

talih.. herkes hayata koltuğunun altında gizli bir torbayla gelir. kimisininki bomboştur. kimisininki sıkı sıkıya doludur. benimkinde çok iyi şeyler vardı. güzel bir kadın, latif çocuklar, sevdiğim bir meslek.. az çok şöhret, itibar.. ne çare ki torba delikmiş.. hepsi, hepsi gitti. hepsini yarı yolda kaybettim.. hepsini..

bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? tekrar mavi gözler bütün endişesiyle, ıstırabıyla üzerine dikildi: talihini bilmek.. onu anlamak yok mu? o mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın..

hayat biraz da tefrika romanı değil mi? her gün bir yığın gizli tasavvurların, kararların tatbiklerine, neticelerine şahit olmuyor muyuz?.. bunu anlamadığımız, bilmediğimiz için biraz da dışarda kalmıyor muyuz?

aşk her şey değildir. huzur ve hürriyet de lazım. her şeyden evvel hürriyet lazım. çünkü bütün sonradan gelenler gibi her şeyi o tamamlar. kayboldu mu hiçbir şey yoktur.

nietzsche'nin bir sözünü pek beğeniyordu: "seksüalite köpeğini doyurmazsanız sonunda o sizi parçalar."

ahlak, refahın ve bilhassa gücünün boşa gitmediğini anlayan çalışmanın çocuğudur.

ah bu insan denen bu cezir ve med halindeki hayvan.. sonra birdenbire başlayan o iğrenme hissi.. biraz evvel haşrüneşr olduğu vücudu kendine ilelebet yabancı bulmanın azabı.. bütün o tecritler ve umumileştirmeler..

folklor sefaletin, biçareliğin tek mükafatıdır. nerde ki hayat aksar orada folklor vardır.

leyla arkamda iken.. niçin her fikir, üzerinde düşününce, biraz üzerine basınca bir lahzada öbür tarafına geçiliveren çürük bir tahta perde oluyor? aşk hiç de sağlam bir trapez değil. ihtirasın körlüğünden başka ne var bu işte? bir rüzgâr esiyor ve gözleriniz birdenbire hiçbir şey görmüyor. asabi cümlenizin oyuncağısınız o kadar. karanlıkta güller, ateş çiçekleri.

aldırma, bu dünya böyle işte. şurada kaç günlük ömrümüz var? ne diye meseleleri azdıralım. büyük davranışlara ne lüzum var sanki? bak hazların dünyası hazır. bir adım ötemizde bir uçurum gibi açılmış bizi bekliyor. sen benim uçurumum olacaksın, ben senin uçurumun. beraber yuvarlanacağız bir müddet. sonra birbirimize yabancı, birbirimize karşı terbiyeli, sakin ayrılacağız.

sakin ve terbiyeli. terbiyeli ve budala. daima aşağıya çökmeli. daima inmeli.

hayır, hayır. şüphesiz bu değiliz. bilmez misiniz, ben ne kadar idealistim. ama kıyafet değiştirerek yaşamanın ayn bir rahatlığı var. zaten istediğin zaman tekrar yükselirsin. lüzum görürsen eğer. kartıma bakın. bütün prensler öyle yapmazlar mı? mühim adamların hepsi.

tutunamayacağın yüksekliklerde ne diye kalmaya kendini zorlayacaksın? aşağıya, aşağıya in. bak bu caza, nasıl aşağıya doğru çekiyor insanı. tıpkı bir tirbuşon gibi. ben bile olduğum yerde iniyorum. boşaltılan bir havuzun suyu gibi döne döne aşağıya inmek. bir kere ayağın sağlam yere basacak. daha aşağısı yok. daha aşağıya hiç inmeyecek. sadece eninde sonunda olduğun şey olacaksın.

değişiklik dışarda.. bütün tezatlar, aksamalar, güzel, gülünç, manalı şeyler, her şey orada, suyun üstünde yüzüyor. derinlere inince herkes birbirine benziyor.

niçin bütün bir hayat derlenip toplanıp tek bir anımıza yüklenir? hafızanın hangi zalim iflasıdır ki bütün mazi artıklarını bir lahzada canlandırır ve bize yollar?

ciddi bir kadın dar ayakkabıdan daha berbat bir şeydir.

valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..

hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır.

feza hesapları beni korkutuyor. biyoloji daha rahat. orada bizden küçükler, çok küçükler, bizi hiçbir suretle aşamayanlar var. insan hepsine hakim. küçüğün en küçüğünde bize emniyet veren bir şey var.

kendini arayan bir adam.. hayatı ve kendisini olduğu gibi kabul etmeyenlerden.

ben tam sistem halinde bir estetiğe hiçbir zaman inanmadım. her eser kendi şartıyla doğar. hele bugünkü devirde. hepimiz parça parçayız. içimizde, dışımızda birtakım şeyleri lehimleyerek yaşıyoruz. co-existance kelimesini icat eden ve o kadar sık kullanan bir devrin insanlarıyız..

bilir misiniz ki hiçbir zaman artık yekpare olamayız. daima bildiklerimizi hatırlayacağız.

evet ama, o zaman sanat olmaz. olur, şartlarımızın sanatı olur. olmaz, o başka şey. belki istediğimiz sanat olmaz. sanata biz müzelerden bakıyoruz. ve hep tasnif edilmiş, musaffa eserler görüyoruz. halbuki sanat hayatın bir parçası. hayatın içinde onu görmeye çalışmıyoruz. sanat hiç de istisnai bir şey değil. aksine daima olagelen şey bence.

napolyon'un sözünü hatırlarsınız: "politika, modern zamanların afeti.."

bazı insanlar saltanat sürmek için yaratılırlar.

benim yaşta olanlar çökmemek için bir şeye tutunmak ihtiyacındadırlar.

politikanın fena tarafı, iş başına gelene kadar sarf edilen gayrette insanı yıpratması. sonra da tutunmak denen şey gelir.

hayvanlar, belki eşya bile bize kendimizden daha sadık. dünyaları dar da onun için. bizim dünyamız geniş. her lahza dağılıyoruz.

her şey yeniden başlayabilir. hiçbir şey bitmiyor, hiçbir şey. her şey birbirine karışıyor, kenetleniyor. en dipte olanı birdenbire en üstte görüyorsun. hepsi suyun yüzüne çıkmak için vaktini bekliyor.

niçin hepimiz sadece kendimizi göz hapsinde tutarak yaşıyoruz?

hiçbir zaman onun gibi rahat olamadım. daima küçük şeyler yolumu kesti. karşıma ilk çıkan meselede şaşırdım, kayboldum. daima yaşamak için bekledim. işin fenası bütün bunları en sonunda öğrenmiş olmam. şimdi ne yapabilirim artık?

bende hatıra denen şeyi arama. ne çocukluğum, ne ilk gençliğim.. benim için yalnız yaşadığım an vardır. senden hoşlanıyorum, onun için beraberiz. hatıralar.. gülünç şeyler. mezarlık otlarını ayıklamak daha iyidir.

bu kelime kendisine tıpkı bu gecede olduğu gibi, apansız, bir sapanla fırlatılmış büyük bir taş gibi gelmişti. başka yerime isabet etseydi muhakkak ölürdüm. fakat kelimeler böyleydi. insanın doğrudan doğruya kalbine veya gözüne, yahut kafatasına gelmezlerdi. düşünce denen o acayip ve gizli şeye, o jelatin yığınına isabet ederlerdi. onun için birdenbire öldürmezler, bir daha kaybolmamak, sizi bırakmamak için oraya gömülürler; oradan yavaş yavaş gizli ve açık, sizi zehirlerlerdi.

insan insana tahammül edemez. insan insana muhtaçtır. insan insana yüklenir, insan insanla yaşar. bütün felaketimiz ve tezatlarımız burada. daima birbirimizle haşır neşiriz ve birbirimize bir türlü tahammül edemeyiz.

7.06.2022

huzur

ahmet hamdi tanpınar

hayatın gafiliydi.

ben sefil, maddi, ayyaş, vazifesinden kaçan bir adamım. benim ömrüm biçare bir israftır.

bizim memlekette aranan kaybolur. şark oturup beklemenin yeridir. biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.

albert sorel: dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.

her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.

her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır.

suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

insanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur.

bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır.

hayat tanzim edilmeye daima muhtaçtır.

dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.

ne olursa olsun kendime mağlup olmayacağım.

uzviyet dediğimiz cihazın ruhla el ele yaptığı o ahenkli miraç ki, hangi göklere çıktığını bilmeden yükseldiğimizi duyarız.

kendi vatanımızda belki hayat şartlarının ve görgüsüzlüğün, öpüşmenin zevkine bile yabancı bıraktığı insanlar vardır.

düşünce ile hayatı ayırmak lazımdır. o, evin herkese açık olmayan tarafıdır. oraya ne aşk ne de hayatın diğer unsurları girer.

vücudun düşüncemin evidir.

bir hikâyenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde, döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı?

belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter.

aşk, hayatın içimizde gülümseyen yüzü.

hayat mucize ile doludur. hayatın sırrı, gene kendisindedir.

vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir.

baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.

bir çocuk fantezisi için insan saadetini tehlikeye atmamalıdır.

hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir.

zeki bir adam, kötü bir vaziyetten kurtulmasını bilir.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur. düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür. cemiyette bazı boş ferdi gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

acaba, hep alışkanlık mı? hep yanımızdakileri mi seviyoruz?

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikayet ediyoruz?

herhalde musiki yaptığını bir anda bozan, hal dediğimiz o zaman platformunu, asgari bir gözle dokunup geçme ama indiren nizamıyla bizde bu hasreti en çok konuşturan sanattır ve ney bunun en belagatli aletidir.

derin şekilde hatırladığımız her eserin altında, onunla temas ettiğimiz anın hususiyetleri, bir bakıma bu anın, musikiyi az çok hayatımıza nakletmekten ibaret olan macerası vardır.

şiir, bütün bir hayat, kuru bir yaprak yığını gibi yakıldığı zaman seyredilen parıltıya benzer.

hayatımızı geriye dönemeyecek bir uca taşımazsak, şiirin peteğini nasıl doldururuz?

aldous huxley, "allah var ve görünüyor; fakat sadece kemanlar çalarken." diyor.

vakti olmayanlar acele ederler. herkes kendi zamanının şuuruyla doğar.

en iyi arzulardan bile bir yığın manasız üzüntü doğar. üzüntüler, küçük üzüntüler.

ıstırap günlük ekmeğimizdir. ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır.

bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkansızlıklar, ruh didişmeleri kalır. o halde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır. ölüme kaçmak ise büsbütün korkunçtur. o sadece mesuliyetsiz hayvanlığa sığınmaktır.

insan talihinin mahpusudur. ve bu talihinin karşısında imandan ve bilhassa ıstıraba katlanmaktan başka silahı yoktur.

sokrates, akıllı âşık ihtiraslı âşıktan iyidir diyor. akıl, insanın ayırıcı vasfıdır.

hakikatte bir şafak diye baktığın şey bir yangındır.

hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez.

belki insanoğlunda tek kalan hayvani insiyak, küçük kızların, adeta hoşa gitmek için yaşıyor gibi görünmeleridir.

bir insanda fazla gecikilmez. birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. içlerinde boğulabiliriz.

haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor.

ah bu eşyanın bizden ayrılmaya fırsat bekler gibi halleri..

ne hayat ne eşya bütün değildir. bütünlük insan kafasının vehmidir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz, diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur. iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur. o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

6.06.2022

terra nostra

carlos fuentes

akıl sır ermez kendinden başka bir hayvan hayal eden ilk hayvana.

gerçeklik kötü bir düştür.

dumanla çevrelenen kişi hep kendi bedeninin çevresinde temiz hava kaldığına inanır. sisin içine dalan hiç kimse sisin onu yuttuğunu hissetmez.

bu yoksulluklar ülkesinde en sefil dilenciye küçücük bir lütufta bulunursan, o an kibirli ve gösterişli bir soylu gibi davranmaya başlar. onlara itibar etme oğlum, bakışınla bile yapma bunu. hiçbiri itibara layık değildir.

tarihsiz bir halk zamandan azade değildir çünkü tarih zamansız anlardan ibarettir.

samimi ve cüretkâr bir av hayvanı yerine ürkek bir geyiğin peşine düşmüşseniz çok daha sıkı önlemler almak gerekir. günahsız hareketler, tedirgin bir korkaklık. yüzü kapüşonun koruyucu gölgesi altında, atını ileri sürerken, "korku iyi bir zırhtır." dedi kendi kendine.

özgür bir ruh ne önceyi ne de sonrayı bilir.

başka kişilerin sırları genellikle bizim anlamadığımız ve paylaşmadığımız ıstıraplardan başka bir şey değildir.

fikirler birden parlar, sonra hemen söner; hatıralar yitirilir, umutlar asla gerçekleşmez, duygular vefasız çıkar. koku alma, dokunma, duyma, görme, tatma duyulan kendi varlığımızın ve dünyanın zihnimizde yansıyan gerçekliğinin en sağlam kanıtıdır.

iyi bir avcı asla havaya güvenmez.

gelenekleriyle mahrum bırakıldıklarımızı bulmak için terk ettiğimiz zaman ortaya çıkar evimizin bereketi. sürgün olmak, kökenlerimize saygı göstermenin en hayret verici şeklidir.

yalnızca hiçbir şey hatırlamayanlar ve hiçbir şeyi hayal etmeyi bilmeyenler zamanı ölçebilir.

ölümün anlamsızlığına dayanan bir gücü hiçbir şey yok edemez. çünkü ölümün yok edici kesinliği yalnız erkeklere bir şey ifade edebilir ve ancak olanaksız bir ölümsüzlüğün büyüsüne kapılmaya delilik denebilir.

gerçek bir hediyenin karşılığını ödemek mümkün değildir. yürekten verilen bir şeyin ne dengi olabilir ne de ona paha biçilebilir.

nereye bakması gerektiğini bilenler için daima servet edinmeye giden bir yol vardır.

büyük bir kral daima dünyanın harikalarına sahip olmayı ister.

hepimiz geçmişte verdiğimiz yanlış bir kararı düzeltmenin hayalini kurmuşuzdur ama tanrı bile olmuş olanı değiştiremez.

efendilerin her şeye sahip olduğu ve serflerin hiçbir şeye sahip olmadığı bir dünyada düşleriniz gerçekleşemez.

umursanan isyanlar büyür, umursanmayanlar silinip yok olur.

bir kocayla karısı arasında aşk olmadığını herkes bilir.

iki erkeği birbirine yaklaştırmak ve geçmişteki anlaşmazlıklarını unutmalarını sağlamak için dayanışma gerektiren işlerden, birlikte bir tehlikeyle yüzleşip üstesinden gelmekten daha iyi bir şey yoktur. böyle zamanlarda anlaşılır insanların isteklerinden doğan anlaşmazlıkların ne kadar aptalca olduğu. çünkü hiçbir şey doğanın kötülükleriyle yarışamaz; doğanın iradesi olmayabilir ama yok etmek için çılgınca bir içgüdüye sahip olması fazlasıyla kapatır bu açığını. bu anlamda doğa ve kadın birbirlerine benzerler ve en büyük tehlikeleri de güzellikleriyle bizi silahsız, savunmasız bırakmalarındadır.

bu dünyada onur ve şan'ın yerini tutabilecek hiçbir zenginlik yoktur.

sapkınlık bizim imanımızın her türlü zengin ve çeşitli ruhani saiklerini kendi içinde toplar ve tekrarlar, imanı asla reddetmez, aksine çoğaltır, var olmak ve ikna etmek için muhteşem fırsatlara sahiptir.

büyük düzensizlikler büyük düzenleri doğurur.

yalnızca kendi gücüne dayanan bir kişi daha baştan mağlup olmuş demektir. bir kez sahip olup harcadığı şeyi aramakla geçirir hayatını, bulduğu zaman ise yeniden arayışın içinde tüketir kendini.

yeniden yaratma gücü tüketme gücünden çok daha engindir. çünkü ölen her şeyin yerine üç tane yenisi doğar.

iki insanın karşı karşıya gelişiyle ilgili meselelerde, ihtirasın iradesi ya da iradenin ihtirası yanında kaderin ve geleneklerin rolleri pek bir şey ifade etmez. bu yüzden de akıl yoluyla elde edilmiş kusursuz simetriler asla hayal gücünün ideallerine baskın çıkmaz, aksine tehlikeli akılsızlığın hızla genişleyen istilasına teslim olurlar. insanın mükemmelliğe ulaşması için iki kişi olması gerekir ama çok geçmeden rastlantısal bir üçüncü çıkar, ikili dengede yer edinmek ister ki tek amacı o dengeyi yok etmektir.

fakat kusursuz düzen kusursuz dehşetin belirtisidir. doğa bu düzeni reddeder, özgürlük güvencesinin çoklu düzensizliğiyle yürümeyi tercih eder.

bırakalım diğerleri açık seçik görünen tarihsel olayları yazsınlar: savaşlar ve barışlar, miras kavgaları, iktidarın tek elde toplanması ya da dağılması, devletler arası ihtilaf; bizi insanlıktan çıkaran toprak hırsı; sen, masalların dostu, sen tutkuların tarihini yazmalısın çünkü o olmadan paranın, emeğin ve iktidarın tarihi anlaşılamaz.

vahşet güçten doğar, güç zevki getirir, zevk biçimlere döner, biçimler nihayet sertleşir, soğur, bozulur ve ölür. ölüm de çemberi yeniden başlatan vahşettir.

görünür bir baş olmadan gövde dağılıp gitmeye mahkumdur.

başvurulabilecek daha üst bir makam olmazsa köpekler gibi birbirimize düşeriz.

insan dünyanın şanı şerefi, alaya alınışı ve muammasıdır. dünya ise ya insanın şanının ya da alaya alınışının çözülemez muammasıdır.

yaşamı boyunca sessizlik nedir bilmemiş olan insan sessizlikten korkar. gecenin dehşeti, karanlığından çok sessizliğinde yatar. esiri mutsuz eden zindan değil, özgürlüğün çınlayan ritminin eksikliğidir.

yaşlı adamlar yararsızdır. hep yerler ama hiç çalışmazlar. yılanları bile zor yakalarlar. mümkün olduğunca çabuk ölmeleri gerekir. yaşlı bir adam ölümün gölgesidir ve bu dünya için gereksizdir.

asıl dehşet gecenin kalbinde yatar.

hayat ve ölüm arasında bellek dışında bir yazgı yoktur. dünyanın yazgısını bellek örer. insanlar yok olur, güneşler güneşleri izler. şehirler düşer. güç elden ele geçer. hükümdarlar düşer, ateş, kasırga ve saldırgan ormanın öfkesi altında yıkılan saraylarının taşları altında kalır. bir zaman biter ve diğeri başlar. yalnız bellek ölümü canlı tutar, ölmek zorunda olanlar bunu bilir.

belleğin sonu aslında dünyanın sonu demektir.

talihsizliklerle dolu uzun yıllar boyunca çabalayan, şurada burada yalnızca birkaç saatlik mutluluklar yakalamaya çalışan insanların hayatları çekilmezdir. ölümün ne zaman ya da nasıl geleceğini bilmeden yaşamak korkunç bir şeydir. ne de olsa ölüm kaçınılmazdır, ne zaman geleceğini bilemezler; bu yüzden öfke ve korkuyla yaşarlar.

mucizevi olan istisnai olandır. korunması gerekir. yalnızca eşsiz bir anın kusursuzluğu koruyabilir onu. o kusursuzluk ölümdür.

hiçbir şey ölmez, hiçbir şey tamamen yok olmaz, ne ruh ne de madde.

cicero: basiret hem iyi hem kötü olanın ve ne iyi ne kötü olanın bilgisidir. şu kısımlardan oluşur: bellek, akıl, öngörü ya da önsezi. zihin bellek kabiliyeti sayesinde ne olduğunu hatırlar akıl olanı doğrular. öngörü ya da önsezi bir şey olmadan önce zihnin onu bilmesini sağlar.

aquino'lu aziz thomas: nihil potest homo intelligere sine phantasmate. imgeler olmadan insan hiçbir şey anlayamaz. ve görüntüler hayaletlerdir.

hayat bir şeyle başka bir şey arasında sonsuz sayıda seçimlerden ibarettir, hiç bitmeyen bir seçim ama biz öyle olduğuna inansak bile asla özgürce karar veremeyiz. seçimlerimiz bize başkalarının, yani tanrıların, hakimlerin, hükümdarların, kölelerin, babaların, anaların, çocukların dayattığı koşullarla belirlenir.

soylu bir efendinin serüvenlerine başarı, alt tabakadan bir adamın serüvenlerine günah derler.

eğer ruhuna dokunamazlarsa tüm dünya bile yaralayamaz seni çünkü yalnız kendi ruhu tarafından yaralanabilir insan.

inayet paylaşılan bilgidir. kimse onu kendisine saklayamaz. gerçek yaratı paylaşılan bilgidir, daima kırılgandır, pek çok arzu, hata, neşe, korku, beklenmedik kayıp ve ani keşifler tarafından muhafaza edilir.

akıl -ki ne ağır işler ne de üşengeçtir- bize der ki olağanüstü şeyler sırf tekrar ettikleri için olağanlaşabilir, gayet alışıldık ve sıradan olduğu düşünülen şeyler ise kısa süreliğine bile terk edilip yeniden başlasa kıyamet alameti sayılabilir: yerde sürünmek, posta güvercinleri uçurmak, çiğ geyik eti yemek, akbabalar beslenirken temizleme işlevlerini yerine getirsin de doğal döngüyü tamamlasın diye tapınak tepelerine insan ölüleri bırakmak.

küçük adamlar darağaçlarının, teşhir direklerinin, gergilerin, zulüm görenlerin gözyaşlarından doğarlar.

tarih kendini tekrarlar; budur tarihin hem komedisi, hem de suçu. insan hiçbir şey öğrenmez. zaman değişir, mekân değişir, isimler değişir ama tutkular aynı kalır.

insanlar hayal etmeyi, hatırlamayı, yazmayı bıraktığı zaman dünya eriyip gider. zaman insanın icadıdır. örümcek, şahin ya da dişi kurt için zaman yoktur.

artık hatırlamıyordum; biliyordum; bir yandan da şükrediyordum insanların kendilerini bekleyen tek kesin sonun özgürlüklerini ya da hayatlarını kaybetmek olduğunu içten içe bilmelerine rağmen yaşayıp gitmelerini sağlayan cehalete. eninde sonunda başımıza geleceklerin ne olduğunu biliriz. tek bilmediğimiz şey hangi koşullarda ya da ne zaman onlarla yüzleşeceğimizdir. acı verici kaderimizin bize çektirdiklerini bu yolla hafiflettiği için tanrı'ya övgüler olsun.