21.01.2021

din

osho

dünyada var olan tüm dinler -ki sayıları hiç de az değildir- ölü kayalardır. onlar akmazlar, değişmezler, çağla birlikte hareket etmezler. ve ölü olan hiçbir şey size yardım edemez; tabii eğer bir mezar yapmak istemiyorsanız.

tüm sözde dinler yaşantınızı, sevginizi, sevincinizi yıkarak ve kafalarınızı tanrı hakkında, cennet ve cehennem, reenkarnasyon ve çeşitli saçmalıklar hakkında fantezilerle, kuruntularla ve halüsinasyonlarla doldurarak size mezar kazıyorlar.

bu din mensupları size orucu öğretiyorlar. bu doğaya karşıdır. oruç da çok yemek kadar kötüdür. 

din adamının görevi, insanların kendilerini daha çok suçlu hissetmelerini sağlamaktır. bu bir iştir ve çok incelikli bir yapısı vardır: insanların her şey hakkında, her zevk hakkında suçlu hissetmelerini sağla.

dinler sizi neden doğal içgüdülerinize karşı koyduruyor? tek nedenle: sizi suçlu hissettirmek için. bu "suçlu" sözcüğünü tekrarlayayım. bu onların sizi yıkma, sömürme, biçimlendirme, alçaltma, kendinize saygı duymamanızı sağlama odaklarıdır. bir kez suçluluk yaratılınca, bir kez "ben suçlu biriyim, ben günahkârım." diye hissetmeye başlayınca işleri bitmiştir. o zaman sizi kim koruyabilir? o zaman kurtarıcıya ihtiyaç vardır. ama önce hastalık yaratılır.

hristiyanlık ve müslümanlık çok ilkel dinlerdir. hinduizmin, budacılığın, taoculuğun kültürlü, incelikli tavrına sahip değillerdir. onlar nasıl tartışılacağını bilmiyorlar, sadece nasıl savaşılacağını biliyorlar. onların tek tartışmaları kılıç, kimin haklı olduğuna kılıcın ucunda karar veriliyor.

dünyadaki tüm dinler insan zihnini çocukluktan itibaren doğduğunuz dinin gerçek din olduğuna şartlandırdılar. bir hindu kendi dininin dünyadaki tek gerçek din olduğuna inanır, diğer bütün dinler sahtedir. aynısı museviler, hristiyanlar, müslümanlar, budistler için de geçerlidir. bu dinler kör insanlardan oluşan bir toplum yarattı ve sizin gözlerinize ihtiyacınız olmadığını söyleyip duruyorlar.

düşünmenize izin yok; çünkü düşünmek sizi yoldan çıkarabilir. onların sizi götürmek istediği yollardan farklı yollara çıkmanız şart; çünkü düşünmek şüphenizi, aklınızı keskinleştirmek demektir ve bu da bu sözde dinler için çok tehlikelidir. buna "inanç" diyorlar. oysa bu, aklınızı öldürmekten başka bir şey değildir.

her tarafta seyyar satıcılar var: hristiyanlar, müslümanlar, hindular, budistler, museviler.. size sırf zehir olan bir şey satmaya çalışan her tür satıcı müşteri arayışı içinde.

hiçbir din "kafanızda soru işareti yaratan şeyler vardır; ama yanıt beklemeyin. yaşam bir gizemdir." diyecek kadar cesur değildir. oysa gerçek din mistisizmdir.

dua denilen şeyler sahtedir. milyonlarca tapınak, kilise, sinagog ve milyonlarca insan dua ediyor sürekli. fakat duaları yanlış; çünkü hep bir şey istiyorlar. zaten almış olduklarına hiç teşekkür etmiyorlar. dualarında, eğer iyi bakarsanız, bir dilenciyi görürsünüz, minnettar olmayan bir dilenciyi. şeylerin olması gerektiği gibi olmadığına dair belli bir şikâyet var, başkalarının daha çok aldığına, benim o kadar almadığıma dair.

dinler insanlığı asırlardır hadım ediyor; tüm cesaretimizi, haysiyetimizi yıkıyorlar.

dinler daha iyi bir insanlık yaratmaya yardımcı olmadı. sadece insandaki güzel olan her şeyi yıktılar, onun gelişimini durdurdular, ta köklerinden kestiler.

tüm insanlığın bir üzüntü denizinde boğulduğunu görüyorum, bunun nedeni de üzgün olmaya şartlanmanızdır. dinleriniz şarkı söylemenizi, gülmenizi, dans etmenizi istemiyor; çünkü şarkı söyleyen, dans eden, gülen insanlar bağımsız bir karaktere sahiptir. kendilerine has bir eşsizlikleri ve bireysellikleri vardır. onlar köle değildir ve sonucu ne olursa olsun köle olmayı kabul etmeyeceklerdir.

tüm insanlığın mutlu olmasını, dans etmesini, şarkı söylemesini istiyoruz. o zaman tüm gezegen olgunlaşır, bilinci evrimleşir. üzgün, bedbaht birinin keskin bir bilinci olamaz; onun bilinci sönüktür, bulanıktır, ağır ve karanlıktır. ancak yürekten güldüğünüz zaman bir anda tüm karanlık kaybolur.

20.01.2021

sizin için

orhan veli kanık


sizin için, insan kardeşlerim
her şey sizin için
gece de sizin için, gündüz de
gündüz gün ışığı, gece ay ışığı
ay ışığında yapraklar
yapraklarda merak
yapraklarda akıl
gün ışığında binbir yeşil
sarılar da sizin için, pembeler de
tenin avuca değişi
sıcaklığı
yumuşaklığı
yatıştaki rahatlık
merhabalar sizin için
sizin için limanda sallanan direkler
günlerin isimleri
ayların isimleri
kayıkların boyaları sizin için
sizin için postacının ayağı
testicinin eli
alınlardan akan ter
cephelerde harcanan kurşun
sizin için mezarlar, mezar taşları
hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları
sizin için
her şey sizin için

19.01.2021

düğün

thomas bernhard

düğünler beni her zaman bunalıma sokmuştur; kısa bir süre içinde onlara katılmaktan vazgeçtim, bunlara gitmeyi hep reddettim. düğüne katılanlar hain bir budalalık içinde. neredeyse tüm yaşamımız boyunca tanıdığımız bir insanı gördüğümüze seviniyoruz; onun elini sıkıyoruz ama hemen ardından onun bir budala haline geldiğini görüyoruz. ve gençler de yaşlılardan daha budala; yaşlılar hiç değilse grotesk.

biz her zaman, biz kendimizi nasıl geliştiriyorsak, hangi yönde olursa olsun, diğerlerinin de kendilerini geliştirdiği yanılgısı içinde yaşıyoruz ama yanılgı bu; çoğunluk duraksamış ve kendini hiç mi hiç geliştirmemiş; ne bu yöne ne de öteki yöne; ne daha iyi ne de daha kötü olmuşlar; yalnızca yaşlanmış ve bu yüzden de son derece can sıkıcı olmuşlar. uzun bir süre görmediğimiz bir insanın gelişmesinin bizi şaşırtacağınız sanıyoruz ama onu tekrar gördüğümüzde yalnızca hiç gelişmemiş olması, yalnızca 20 yıl daha yaşlanmış olması, iyi bir vücut yerine göbekli olması, tombul parmaklarında bize bir zamanlar güzel görünen büyük ve zevksiz yüzükler taşıması bizi şaşırtıyor. biriyle ya da bir başkasıyla birçok konuda konuşabileceğimizi sanıyoruz; ama hiçbiriyle hiçbir konuda konuşamayacağımızı saptıyoruz.

orada öylece duruyor ve kendimize "neden" diye soruyoruz ve havanın şöyle ya da böyle, devlet krizinin şöyle ya da böyle olduğu, sosyalizmin asıl şimdi gerçek yüzünü gösterdiği vesaire dışında söyleyecek başka bir söz bulamıyoruz. eski bir dostun bugün de dostumuz olduğunu sanıyoruz ama hemen kendi korkunç, çoğunlukla da neredeyse öldürücü olan yanılgımızı görüyoruz. şu kadınla resim üzerine konuşabilirsin, şununla şiir üzerine diye sanıyorsun ama sonra yanıldığını görmek zorunda kalıyorsun; biri resim üzerine ne kadar az şey biliyorsa, diğeri de şiir hakkında o kadar az şey biliyor; ikisi de yalnızca yemekler hakkında gevezelik etmeyi becerebiliyor. biriyle eskiden matematik üzerine ne kadar güzel konuşurdum, diye düşünüyorsun, diğeriyle mimari üzerine ama birinin matematiğinin, diğerinin mimari bilgisinin 20 yıl önceki yetişme yıllarının bataklığına saplanıp kaldığını saptıyorsun. bir dayanak noktası bulamaz oluyorsun artık ve onlar neden olduğunu anlayamadan onları incitiyorsun. sonra herkesi inciten biri olup çıkıyorsun, durmaksızın herkesi inciten biri.

18.01.2021

hikâye

a. l. kennedy

hikâyeler kusursuz olmamalı; gerçek hiçbir zaman öyle değildir.

bazı insanların radarları olduğuna yemin edebilirim; sonradan pişman olacağınız bir şeyler yapmaya niyetlendiğiniz anlarda ortaya çıkıverirler.

sevecenlik sessiz sedasız ne felaketlere yol açar; tehlikelidir ve asla umulan yerde bulunmaz.

konuşmanın kabalık olarak görüldüğü başlıca sosyal etkinlik sekstir.

tertemiz ve duygusal rüyalar görmenin kötü tarafı budur: ertesi sabah insanın üzerinde korkunç bir etki bırakırlar. yüzü olmayan bir insanla seks yapmayı, şiddeti ya da hiç rüya görmemeyi tercih ederim.

insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

bir yazar, hayat karşısında sersemlediğinde ancak yazabilir.

bazen yalan en iyi başlangıçtır.

dünya öylesine tıka basa dolu ki, insanın karanlıkta kalma lüksü bile olmuyor.

tüm öpüşmeler aşağı yukarı aynıdır sanırım: taraflar için büyüleyici bir ihtiyaç; izleyenler içinse çirkin bir görüntüdür.

elveda "ben", merhaba "biz." bu gibi durumlarda düşmanlara karşı savunmanız gereken iki cepheye sahip olduğunuzu ve kendinizi buna hazırlamanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. bu dostça bir uyarıdır.

bayrak yarışı

oğuz atay

akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. bir kütle olduklarını düşünürüm onlarım; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer; ötekiler onları saran bir yığındır. ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı.

"hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." biri, arka sıralardan biri adımı sordu. tahtaya yazdım. sonra profesör olduğumu da öğrendiler. bunları hep arka sıralardakiler sordu. ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular.

refik bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. benim kitabım vardı. biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler.. bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta. başka araştırmalarda, "prof. s. gözbudak'ın aynı konudaki araştırması" şeklinde bir dip notu. bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. henüz o kadar kendimden geçmemiştim. başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için.

"siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. hep bunu sorarlardı. talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem" karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, allahım!

17.01.2021

din ve ahlak

marquis de sade

insanın bütün ahlakı yalnızca şu ifadede kayıtlıdır: kendin ne kadar mutlu olmak istiyorsan başkalarını da o kadar mutlu kıl ve maruz kalmak istemediğin kötülüğü onlara yapma. uymamız gereken tek ilke budur. bu ilkeyi tanımak ve kabul etmek için ne dine ne de tanrı'ya ihtiyaç vardır, yalnızca iyi bir kalp yeterlidir.

ahlak vaazı veren adam! ön yargılarını terk et, insan ol, insancıl ol, korkusuz ve umutsuz ol; tanrılarını ve dinlerini bırak gitsin. bütün bunlar insanların ellerine zincir vurmaya yarar. bütün bu dehşetlerin adı bile yeryüzünde tüm diğer felaketlerden ve savaşlardan daha fazla kan döktürdü. öteki dünya fikrinden vazgeç, yok öyle bir şey; ama bu dünyada mutlu olmaktan ve mutlu etmekten vazgeçme. işte, doğanın yaşamını iki misline çıkarman ya da geliştirmen için sana sunduğu tek tarz bu.

dostum, şehvet daima benim varlıklarımın en değerlisi oldu, yaşamım boyunca onu övüp durdum ve ömrümü şehvetin kollarında tamamlamak isterim: sonum yaklaşıyor, gün ışığı kadar güzel altı kadın şu yandaki odada, onları bu an için sakladım; sen de payını al, batıl inancın tüm nafile safsatalarını ve ikiyüzlülüğün bütün aptalca yanılgılarını benim gibi sen de onların göğsünde unutmaya çalış.

insan aydınlandığı ölçüde, hareketin maddeye içkin olduğunu kavradığı ölçüde, bu hareketi yaratacak bir failin gerekliliğinin yanıltıcı bir varlık olduğunu anladı. ve var olan her şey özü gereği hareket halinde olduğundan, devindirici gücün gereksizliğini hissetti; ilk yasa koyucuların özenle icat ettikleri kuruntuların ürünü olan bu tanrı'nın, onların ellerinde, bizi zincirleyecek yeni bir araçtan başka bir şey olmadığı anlaşıldı ve bu hayaleti konuşturma hakkını yalnız kendilerine saklayarak, bizi köleleştirmek için başvuracakları gülünç yasalara destek olacak şeyi bu tanrı'ya söyletmeyi iyi bildikleri de ortaya çıktı.

lycurgue, numa, musa, isa, muhammet, tüm bu büyük hinoğluhinler, bizim fikirlerimizin tüm bu büyük despotları, kendi ölçüsüz tutkuları için yarattıkları ilahları bir araya getirmeyi bildiler ve bazıları bu tanrıların yaptırımları aracılığıyla halkları esir edeceklerine emindiler. bilindiği gibi onlar ya kendilerine uygun sorular sorulmasına ya da kendilerine hizmet edebileceğine inandıkları şeye cevap vermeye özen gösterdiler.

bugün, hem dalaverecilerin vaaz ettikleri bir işe yaramaz bu tanrı'yı hem de onun gülünççe benimsenmesinden kaynaklanan tüm dini kurnazlıkları aynı şekilde aşağılayalım artık!

16.01.2021

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

15.01.2021

politikacı

forrest carter

tarihteki bütün cinayetlerden politikacılar sorumludur.

paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar, ellerindekini de kaptırırlar. bu konuda savaşlar olur. uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler. erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama gidişatın kurallarını değiştiremezler.

insanlar gevşek davranırlarsa, politikacılar kontrolü ele alabileceklerini görürler. gevşek insanlar üzerinde kontrol kurarlar ve çok geçmeden bir diktatörün olur.

spor için bir şeyi öldürmeye gitmek, dünyadaki en aptalca kahrolası şeydir. aptallar bunu üzerinde bir an bile düşünmeden kabul etmişlerdir; ama araştırırsan, bunu da politikacıların başlattığını görürsün.

bir bıçak alıp da politikacının midesini açsan, orada tek bir gerçek kırıntısı bulamazsın.

hükümet bürokratları dağ insanlarını anlamazlar, anlamak da istemezler. orospu çocuklarının hiçbir şeyi anladıklarını sanmam.

14.01.2021

good will hunting

gus van sant

"önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.

boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.

sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz. 

sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun."

yolculuk

balzac

karşılaşacağın insanları yargılayabilecek kadar yaşam deneyimin yoksa, yolcu arabalarında konuşmak kadar tehlikeli bir şey yoktur.

yolculuk etmiş olan herkes bilir ki rastlantıyla bir arabada bir araya gelmiş kişiler hemen ilişkiye geçmezler birbirleriyle. ender durumlar bir yana, ancak biraz yol gittikten sonra konuşurlar. bu sessizlik dönemi, bulunulan yere yerleşme kadar karşılıklı incelemeyle de doldurulur. beden kadar ruhlar da dengeli duruma gelme gereksinimindedir.

herkes yol arkadaşlarının gerçek yaşını, mesleğini, kişiliğini kavramış olduğu kanısına vardıktan sonra, en konuşkanı başlar, herkes yolculuğu güzelleştirmek, sıkıntılarını hafifletmek gereksinimini duymuş olduğu için de konuşmaya daha bir sıcaklıkla girişilir.

13.01.2021

aşk

gregory dart

çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır; yani bir tüketici gibi davranırız.

âşık olmadığımız için bir neden göstermek zorunda değiliz; ama nedense hep yaparız bunu. bu, başkalarının bize zorla kabul ettirdiği, bizim de kendimizden beklediğimiz, bizi reddetmek zorunda kaldıkları zaman bizden uzaklaşan sevgililerimizden de beklediğimiz bir şeydir. bu gibi konuların açıklaması olmaz; çünkü aşk da dini inanç gibi ne rasyoneldir ne de isteğe tabi. yapabileceğimiz tek şey, bize sunulan mazeretleri kabul etmek ya da etmemektir.

aşk esasen düşsel bir deneyimdir; arzuların tatmin edilmesinden ziyade genişletilmesini, yayılmasını hedef alan bir deneyim.

stendhal'ın bir arkadaşı bir zamanlar ona şöyle demiş: "bir kadına âşık olduğun zaman kendine şunu sormalısın: bu kadınla ne yapmak istiyorsun?" bu sorunun yanıtı, asla sandığınız kadar aşikâr olmayabilir.

12.01.2021

perspektif

ece ayhan

nereye dönersem kıçım arkamdadır.

"sevgi, yalnız mutlu yüzüyle vardır."

en bozulduğum şey; aciz bir adamın, sessiz ve konuşamayan adamın tepesine binmeleridir kimilerinin.

"tahmin edilememek insanın temel niteliğidir."

her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden zor.

metin kaçan, ağır roman adlı bir dolapdere romanında "şakur şukur sevişmek" diyordu. cezmi ersöz de bir yazısında böyle diyor. ikisinden biri ya da her ikisi de, çeyrek sait faik olur mu ki?

bu toplumda hiçbir şey, bir yazınsal süreç dahi, sonuna dek götürülemiyor nedense. belki de doğuda süreç diye bir şey yok. düşüncenin, düşünmenin bir parçası değil mi süreç? filmlerde de oluyor bu: hemen hemen bütün türk sinemasında öykülü bir film yoktur.

"insan birbiriyle çelişen iki dünyada yaşamak zorundadır."

"tanrı bir insan biçiminde görünecektir bir gün ya da varlığın bir bölümünü bir insanda gösterecektir."

"devletin, doğu'da, otoritesini sınırlayacak ara kurumlar yok."

sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

11.01.2021

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

10.01.2021

cascando

samuel beckett


neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi

sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmayagörsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar söylüyor
dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem

bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkansız sözcükler

korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek

ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni

sevmezlerse seni

9.01.2021

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.

8.01.2021

yıkıntı

theodor adorno

en bireysel olan, en genel olandır.

yakın geçmiş her zaman felaketlerden arta kalmış bir yıkıntı olarak görünür bize.

karşılıklı şapka çıkarmak yerine bir "meraba"nın aşina kayıtsızlığıyla selamlaşmak, mektup yazmak yerine hitapsız ve imzasız ofis içi yazışmalar göndermek, insani temasta baş göstermiş bir hastalığın rastgele belirtileridir sadece.

cinsel ahlakın ilk ve tek ilkesi: suçlayan her zaman suçludur.

sahte zenginlikleri ve pahalı üretimi reddetmeyen, renkli filmleri ve televizyonu, milyoner dergilerini ve toscanini'yi geri çevirmeyen hiçbir sanat yapıtının, hiçbir düşüncenin sağ kalma şansı yoktur.

gelenekten nefret edebilmek için ona sahip olmak gerekir.

şudur nerdeyse imkansız olan görev: başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek.

her yerde benzerlikler görmek, her şeyi aynı kılmak, zayıf gözlerin işaretidir.

düşünce, bir sabah kaçırılmış olanın anısıyla uyandırılmayı bekler ve böylece öğretiye dönüşmeyi.

hiçbir düzeltme, denenmeye değmeyecek kadar küçük veya önemsiz değildir.

"bu dünyada mutlu olmanın tek yolu vardır: başkalarını olabildiğince mutlu kılmaya çalışmak."

7.01.2021

ikilem

william carlos williams


gölge ve karanlık dopdolu düşüncelerle derinleşir
yağmurla çatırtısına karşın
boş bir göğün. var mı kaçmak insanlıktan
şimdi göz boyama devri -bir kez daha
sanki kesinliği gelecek bir yaşamın
ikilemimize bir çözüm getirebilirmiş gibi: nasıl
yayımlanır ne yazdığımızla değil de ne yazmamız gerektiğiyle
olmasaydı yasalar kötüleyici doğrular karşıtı

hezimet

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat, bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi de gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim. bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz.

iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım. bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları gelişiyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

6.01.2021

arap/iran şiiri


çırpınmışsın, sinmişsin, yoksulmuşsun, beymişsin
hayat bir rüzgar, bir düş; hep başka anlam taşır
(belhli şahid)

yaşa, gönül eğlendir güzelim esmerlerle
unutma ki şu hayat bir düştür, bir masaldır
ne şımarmaya kalkış bugün mutlusun diye
ne de geçmiş günlerin pişmanlığıyla yaşa
(rudaki)

nergisle gül gibidir zenginlikle bilgelik
hiçbir vakit büyümez ikisi aynı yerde
(belhli şahid)

yüreğimin tacısın, şanısın, şerefisin
sana aşığım diye ne derlerse desinler
yeter ki aşkın olsun, canım kurbandır sana
sen olmadıkça varlık, var olmamak gibidir
(zünnun)

niçin birkaç akçeye gül satarsın çiçekçi
gülden daha değerli ne satın alır akçe
(kısai)

tüm giysiler arasında
çarşaftır en kahrolası
hem güzellikleri gizler
hem de kışkırtır gençleri
örttüğü kötü kişiler
içimize fitne sokar
allah kahretsin çarşafı
(zül rumma)

hiçbir işe yaramaz bence dört türlü adam
hayır bekleme, bunlar adam değil de cüdam
ilaçlarıyla hekim, efsunuyla büyücü
remiliyle müneccim, dualarıyla imam
(husravani)

dünyayı baştan başa dolaşsan bulamazsın
gerçekten mutlu olan tek bir akıllı adam
(belhli şahid)

5.01.2021

glorious revolution

sevan nişanyan

demokrasilerde yönetmek için birtakım kalabalıkların desteğini almak yetmez. yüzde elli artı birin desteğini almak da yetmez. geri kalanın -desteğini olmasa da- rızasını almak gerekir. "sevmedik adamı ama napalım, kısmet, bu da geçer." deyip boyunlarını bükecekler. yoksa işler sarpa sarar, kan dökülür. yönetemezsin. 

demokrasilerde devlet yönetmenin büyük sırrı budur. hatta galiba, her türlü devlet yönetmenin sırrı budur. seni bilfiil destekleyenler, senin uğruna canını verecekler her zaman küçük bir azınlıktır. işler çatışma noktasına varınca belki işe yararlar; belki de yaramazlar, belli olmaz. ama farz et ki azınlık değil kahredici çoğunluk olsunlar, bir emrinle memleket sathını kaplayacak sayılara sahip olsunlar. gene yetmez. esas önemli olan ötekileri yönetmektir. emir verdiğinde, fazla mırıldanmadan itaat etmelerini sağlamaktır.

bu sanatı biliyorsan, gitme günü geldiğinde, arkandan "iyi yöneticiydi" derler. bilmiyorsan, istediğin kadar usta ol, sonunda araba devrilir.

devlet yönetmek sonuçta güç meselesidir, evet. ama asıl marifet bunu gözden saklayabilmektir. gerekirse canına okuyabileceğin insanlara, rica ve rıza ile iş yaptırabilmektir. bunun adına meşruiyet denir, konsensus denir. çinliler daha şairane, "gök tanrının kutsaması" derler. ince ince ipliklerden örülmüş bir yalan âlemidir. ama o âlemin zarını yırttığın zaman geriye çıplak et ve kan kalır. demokrasiden çıkıp diktatörlük yoluna sapanlar, o sırrı anlayamayanlardır. "bütün almanya beni seviyor, bütün münih benim emrimde, düşmanlarım halkın düşmanıdır" dediği gün, hitler için yolun sonu görünmüştü. çünkü "ötekileri" insan olarak algılama yeteneğini kaybetmişti. o yeteneği yitirenleri tanrılar affetmez diye kaç kez söylemiş eski zaman bilgeleri.

ingiltere kralı ıı. james 1685'te tahta geçti. katolik olduğu ve ağabeyinin mutlakiyetçi politikalarını sürdürdüğü için ilk günden itibaren dirençle karşılaştı. 1686'da monmouth isyanının bastırılmasından sonra ülkeye aldatıcı bir sessizlik hakim oldu. james 54 yaşındaydı ve oğlu yoktu. ilk eşinden olan kızları protestandı. "bu da geçer yahu" dediler, beklediler. beklenmedik bir şey oldu, 10 haziran 1688'de kraliçe mary bir erkek evlat doğurdu. bardağı taşıran damla buydu. iki hafta sonra ülkenin önde gelen soylularından yedisi bir mektup yazarak kralın damadı olan william'ı tahta geçmeye davet ettiler. james esip üfürdü. "dış mihraklar" ve "yabancı komplolar"dan söz etti. kraliyet ordusunun ayaklanmacıları böcek gibi ezeceğinden dem vurdu. birkaç ay sonra kaçmak zorunda kaldı. kaçarken yakalandı. ama william gerginliği sürdürmek istemediği için, tutuklu olduğu yerden yine kaçmasına göz yumdular.

1688 devrimi -glorious revolution- ingiltere'de parlamenter demokrasinin miladı kabul edilir. o tarihten bu yana ingiltere kralları bilfiil iktidarı kullanmaya teşebbüs etmemiş, simgesel birer hakem olmakla yetinmişlerdir. 

prensin doğumunun bizdeki eşdeğeri sanırım başkanlık mevzuunun açılmasıydı. 12 seneye kadar kimsenin çok büyük itirazı yoktu. ama bir on sene daha uzaması ihtimali insanları yıldırdı. "yeter gayri" diyenlerin sayısı aniden arttı. bakalım bizde o mektubu kimler yazacak, ne zaman yazacak.

dilek

jay parini

hikayeye göre, uzak bir hasidik köyünde bir grup yahudi şabbat gecesi odun ateşinin karşısında, eski püskü bir handa oturmuşlar. bunlar oranın yerlisiymiş. aralarından biri de hepsinin yabancısıymış. adam paçavralar içinde bir fakirmiş ve odanın gerisinde gözden ırak bir köşede kendi halinde oturuyormuş.

birçok konuda sohbetler edildikten sonra herkesin bir dilek hakkı olsa ne dileyeceğini söylemesine karar verilmiş. adamlardan birisi para, diğeri sadık bir damat, bir başkası yepyeni bir marangoz masası ve gıcır gıcır aletler istemiş. herkes dileğini söyledikten sonra sıra hırpani kılıklı adama gelmiş.

onu konuşması için sıkıştırmışlar. o da istemeye istemeye şunu dilemiş: "ben büyük, önemli bir ülkenin kralı olmayı isterdim. o zaman bir gece ben uyurken düşman ülkemi istila eder, sabaha doğru o düşmanın atlı süvarileri şatoma girer ve muhafızlarım ona hiç karşı koymazdı. giyinecek vaktim bile olmaz ve üstümdeki gece entarisiyle kaçmaya başlardım. gece gündüz dağ tepe aşarak, ormanları geçerek en sonunda bu sefil hana gelir ve şu anda olduğu gibi kendimi bu köşede sığınmış bulurdum. bu benim dileğimdir." 

diğerlerinin kafaları karışmış ve birbirlerine bakmışlar. içlerinden birisi "peki bunun sana ne faydası olurdu?" diye sormuş. biraz duraksadıktan sonra dilenci "en azından bir gece entarim olurdu" demiş.

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

4.01.2021

dost

özdemir asaf


denizlerden geçerim, dosttan geçmem
değil onun iyiliğinden, fenalığından geçmem
onun yolundan değil, kendi yolumdan geçerim
dost yok biliyorum ama, aramaktan geçmem

3.01.2021

dexter

eğer gözler ruhun penceresi ise, keder kapısıdır. kapalı olduğu sürece, bilmek ve bilmemek arasındaki engeldir. ondan uzaklaşırsan, sonsuza dek kapalı kalır. ama açar ve içeri girersen, acı gerçek olur.

insanların ölüme verdikleri tepkileri hiç anlayamayacağım. niye sadece olduğu gibi karşılamadıklarını.

mükemmel suç diye bir şey yoktur.

kendimi bir parçası eksik yapboz gibi hissediyorum. resmin ne olması gerektiğinden de emin değilim. gerçekten önemli olan şeylerle dönmek için elveda demek zorundayım. eskiden olduğum kişiye. olmak zorunda kaldığım kişiye.

insan avı başladığında, av da alışverişe çıkar.

hiçbir şey saklı kalmaz.

tanrı bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzurunu bahşetti.

iyileşmenin ilk aşaması, kim olduğunu kabul etmektir.

ebeveynler ile her zaman iyi geçinmişimdir. bunun kilit noktası, onları uzak bir evrenden gelmiş uzaylılar gibi düşünmek.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez. elinizden gelebilecek tek şey, kendinizi hayatın akışına bırakmak ve arada bir de olsa doğru bir şey yapmayı ummak.

fark ettim de çevremdeki insanlar hep bir şekilde birbirleriyle bağ kuruyorlar. arkadaşlık veya aşk için. ama insani bağlar yüzünden daima pis güçlükler çıkıyor. bağlılık sözü verme, paylaşma, birilerini hava alanına götürme. ayrıca birisini kendime o denli yaklaştırırsam gerçekte kim olduğumu anlar. buna izin veremem. bu yüzden maskemi takma zamanı.

2.01.2021

frida'nın düşleri

frida kahlo

düşler. tuhaf düşler. insanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptıran, olanaksızı yaratan düşler. bazı günler, bu tuhaf düşler benden çıkıyor, sonra geri geliyor, derime yapışıyorlar. alkol, morfin ve geçen zaman arasında, binlerce somut düşünce arasında, belleğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.

dün geceyi de siz süslediniz.

ölmüş babam, elini omzuma koyuyor ve kocaman bir gülümsemeyle "ben kalp krizinden ölmedim. siz öyle sandınız. anneni ziyarete gittim. anlıyor musunuz? onca yalnızlıktan sonra.." diyordu. ben de ona, yokluğun gerçekten uzun olduğunu söylüyor ve öylesine derin iç çekiyordum ki, sanki koca bir ağırlık bedenimden çıkıp gidiyordu.

fırçamı aldı, kanarya sarısına batırdı ve bir tuval üzerinde beceriksiz çizgilerle hesap yaptı: "1954-1941=13 yıl." sayılara bakıyor, hiçbir şey anlamıyordum. gülüyordum ama bu gülme değildi aslında, korkuydu: hiçbir şey anlamıyordum. sayılar bana hiçbir şey ifade etmiyordu, saçma görünüyordu. ama korkuyordum. ne anlama geliyordu o sayılar, hiçbir anlam veremiyordum. sonra dedi ki: "seni görmek istedim. durumun kötü. çok yalnızsın." saçlarının, anımsadığım gibi beyazlaşmamış olduğunu görüyordum. gençti. sonra benimle almanca konuştu. sözcükler anlaşılmazdı, sonra kalın bir sesle, çok yavaş şu melodiyi söylemeye başladı:

"ölüm serin gecedir, yaşam bunaltıcı gün
hava kararıyor, uyku basıyor beni
gün beni yordu
yatağımın üzerinde bir ağaç yükseliyor
içinde genç bir bülbül şakıyor
sevginin şarkısını bağırıyor, sevginin şarkısını
duyuyorum, duyuyorum, hatta rüyamda bile.."

çocuk gibi yüzümü ellerimin arasına alıp ağlıyordum.

onu gözyaşlarımın arasından görüyordum. gözleri tamamen birer gözyaşına dönüştü; misket gibi kalın, yuvarlak ve saydam. başını salladı: "size göre kalp kriziydi, bana göreyse kafama esmişti." hiçbir şeyi kavrayamıyordum. ne demek istiyordu? "galiba yakında seni de yanıma alacağım. yakında. benim olduğum yerde rahatımız yerinde. her şeyi oluruna bırakıyoruz. seni de yanıma alacağım. yakında. gece üzerine çullanıyor, küçük kızım. kocaman kanatlarıyla bir gece. bilgi edineceğim."

bu tuhaf sözcükleri kullandı: "bilgi edineceğim."

babam 1941 baharında öldü. kız kardeşlerim haber verdi. aniydi, kabul edilir gibi değildi. onu öyle çok seviyordum ki.. bana neler öğretmişti: insanlık acısını, fiziksel acıyı, gözlemi, okumayı, namusu.

çok acıydı. bundan hiç söz edemedim.

ince ve güçlüydü; valsleri, sarası, schopenhauer, onun zamanının almanya'sıyla, nazileri ve yaralarıyla, şimdiki farklı almanya'yla, onu hep içimde taşıyacağım. gazeteleri sessizce okurdu. onları yorumlayamazdı. öylesine etkileniyordu ki.. belki de bundan dolayı öldü, çıldırmış olan o farklı almanya'dan dolayı.

babam ve suluboya resimleri, söylencesel hüznü, eski deri baskılarıyla fotoğraf makineleri, fotoğraf arşivleri, hazineleri, şivesi, dominoları, alman baskısı sararmış nota kağıtları.. tedavülden kalkmış baden baden'i. babam bana öylesine inanmıştı ki.. benim ileri atılmamı sağlayan o çok değerli şeyi o verdi bana: güvenini verdi.

baba, peder bey. bay wilhelm kahlo. sana ihanet etmedim. elimden geleni yaptım. yaptığım resmin, yanımda. onu yapmak için uzun süre bekledim. ama şimdi burada işte.

seni seviyor, seni düşünüyorum.

bir başka düş daha gördüm. tablolarımın içindeydim. bir tanesinin sedef çerçevesinin kenarı, boyalı bölümü yok etmeye başlıyordu, ben de içindeydim, küçücüktüm, yok oluyordum. bu kadar küçük boyda bir resim yaptığımdan dolayı pişmandım ama artık çok geçti. bir başka tuvalde suratım sarılı-morlu, güzel, çekici bir çiçeğin ortasındaydı. birden açık taç yaprakları üzerime kapanmaya başlıyor, beni boğuyordu. ama tablonun içinde olduğum için dilsizdim, haykıramıyordum. renkli damlacıklar gözlerimden süzülüyordu. böylece tablo yavaş yavaş tüm renklerini yitirdi. kendi kendime "kendi tuzağına düştü." diyordum.

sigmund freud'un kitaplarını okudum; hatta musa üzerine yazdığı kitapla ilgili olarak bir tablo yaptım. ama düşlerimi yorumlayamıyorum. yalnızca bu düşlerde ne duyumsadığımı biliyorum. hayatım beni terk ediyor.

belki, yakında.

evet, doğru. "yakında" diyordu babam. "bilgi edineceğim."

çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.

çabuk bilgi edin ki, kendimi mavi ötesine kapıp koyuvereyim.

sana elimi uzatacağım.

gece üzerime iniyor.