jack london
daha hayatımın ilk yıllarında, o doğuştan gelme ve doymak bilmez merakım yüzünden, eğitilmiş hayvanların yaptığı gösterilerden hoşlanmaz oldum. bu tür eğlenceden beni yoksun eden, o gösterileri eğlendirici olmaktan çıkaran, merak duygularımdı; çünkü gösterilerin nasıl gerçekleştirildiğini öğrenmek için gösterilerin ardında yatanları araştırmak zorunda kalmıştım. ve bu yürekli gösterilerle eğlentilerin pırıltıları ardında gördüklerim hiç de güzel şeyler değildi. öyle ürkünç bir işkenceler yumağıydı ki bu, dünyada aklı başında olan hiç kimsenin, bunun farkına vardıktan sonra, eğitilmiş hayvan gösterilerini izlemekten hoşlanacağına inanmıyorum.
bakın, gösteriş olsun diye yapmacık bir hayvansever değilim. kitap eleştirmenleri ve hayvanlardan anlamayanlar, beni, fışkıran kanlardan, şiddet ve dehşetten zevk alan bir çeşit ilkel canavar olarak kabul ediyorlar. çıkmış olan bu adım üzerine hiç tartışmayıp takılan etiketi üstünde yazılı değerden kabul etsem de, hayatımı gerçekten zorlu bir okulda geçirdiğimi, zulüm ve insanlık dışı işlemlerden, ortalama bir insanın payına düşenden daha fazlasını aldığımı, gemilerden hapishanelere, bataklıktan çöllere, idam sehpalarından kimsesizler yurduna, savaş meydanlarından askeri hastanelere dek her şeyi acısıyla tatlısıyla yaşadığımı eklemeliyim. korkunç ölümler, işkenceler içinde kol bacak yitirenler gördüm. akıldan yoksunların, akıldan yoksun olmaları nedeniyle avukat tutmayı akıl edemedikleri için asıldıklarını gördüm. güçlü kuvvetli adamların, yüreklerinin ve güçlerinin kırıldığını gördüm ve insanların çılgına döndürüldüklerini, o koca sağlıklı hayatların bağıra çağıra deliliklere gömüldüğünü, inim inim yok olduğunu gördüm. gençlerin, yaşlıların, hatta çocukların bile açlıktan öldüğüne tanık oldum. kamçıların, copların ve yumrukların altında kıvranan adamlar gördüm, kadınlar gördüm. gergedan derisinden yapılmış kamçıların, büyük bir istekle ve hırsla kara delikanlıların kara vücutlarına indirildiğini ve her bir darbenin kalkışıyla kara derililerin de yusyuvarlak kalkışını, kıpkırmızı soyuluşunu gördüm. bununla birlikte, son olarak eklemeliyim ki, eğitilmiş hayvanlar sahnede gösteriler yaparken gülen, neşelenen ve alkışladıkça coşan izleyiciler arasında duyduğum düş kırıklığını ve büyük şaşkınlığı, dünyanın hiçbir acımasızlığı, hiçbir işkencesi karşısında duymadım.
midesi sağlam ve kafası kalın olan biri, dünyanın, büyük öfke ve ahmaklık sergileyen bu bilinçsiz ve kasıtsız zulüm ve işkencesini hoş görebilir. bende böyle bir mide ve kafa var. ama asıl başımı döndüren, midemi ağzıma getiren, her yüz hayvan gösterisinden doksan dokuzunun ardında bulunan ve duyulmaz bir sesle bas bas bağıran, soğukkanlı, bilinçli, bilerek, isteyerek yapılan zulüm ve işkencenin suskun sesiydi. zulüm, bir güzel sanat dalı olarak en kusursuz çiçeğini eğitilmiş hayvanlar dünyasında vermiş.
güçlüklere, zulüm ve işkenceye bağışıklık kazanmış kalın bir kafayla sağlam bir mideye sahip bir kişi olan ben, gene de, kendimi bilmeye başladıktan sonra, hayvanların gösterisine sıra geldiğinde kalkıp tiyatroya çıkmakla, eğitilmiş hayvan gösterilerinin bende uyandırdığı büyük üzüntüden, bilinçsiz olarak kendimi korur oldum. "bilinçsiz olarak" diyorum. bununla, bu programın, bütün eğitilmiş hayvan gösterilerine indirilebilecek bir ölüm darbesi olabileceğinin aklımdan geçmediğini söylemek istiyorum. ben, yalnızca, bana acı verecek bir şeyi izlememekle, o acıya karşı koruyordum kendimi.
ama son yıllarda, insan doğasına karşı bende gelişen anlayış, aklı başında ve sağlıklı hiçbir insanoğlunun, bu gösterilerin ardında yatan ve onları olası kılan korkunç zulmü bilip de bu gibi eğlenceleri hoş karşılamayacağı bilincini edinmeme yol açtı. işte şimdi, burada şu üç önermeyi yapma yürekliliğini gösteriyorum:
birincisi, bütün insanoğulları, kendi ceplerinden para ödeyen seyirciler karşısında sadece ve sadece hayvanların yapabileceği ve yapmak zorunda bırakılabileceği bu gösterilerin, sonsuz ve kaçınılmaz bir zulümle gerçekleştiğini bilmiş olsunlar. ikincisi, hayvan eğitme güzel sanat dalının temellerini kavramış olan kadın erkek, kız kızan herkes, yerel ve ulusal insanlığı koruma örgütlerine ve hayvanlara işkenceyi önleme örgütlerine üye olsun ve bu kuruluşlarla işbirliği etsinler.
üçüncü önerimi, bir giriş yapmadan söyleyemem. daha başka yüz binlerce insan gibi, ben de başka alanlarda çalıştım; insan kitlelerini, kendi öz sefaletlerini ve perişan durumlarını gidermeleri amacıyla belli hareketleri yapmak üzere örgütlemeye çabaladım. insanoğlunu herhangi bir örgütlü mücadeleye girmeye razı etmek çok güç; kendi kötü koşullarını hafifletmek üzere örgütlenmelerini sağlamak daha da güç ve hele kendilerinden biraz daha hayvan olan hayvanların kötü koşullarını hafifletmek üzere örgütleyip mücadeleye sokmak çok daha güç.
görünürde, eğitilmiş hayvanlar dünyasının varlığını borçlu olduğu ve dayandığı kaçınılmaz zulüm ve işkenceyi bilsek, hepimiz acılara bürünür, kanlı yaşlar dökeriz. ama yüzde birimizin onda biri bile, hayvanlara yapılan işkencenin önlenmesi için hiçbir örgüte katılmayız ve ne sözlerimizle ne de eylem ve başka katkılarımızla hayvanlara yapılan işkencenin önlenmesi uğrunda çalışırız. bu, kendi insan doğamızın bir zayıflığıdır. oysa sıcağı ve soğuğu bildiğimiz gibi, saydam olmayan cisimlerin ardını göstermediğini bildiğimiz gibi ve boşluğa bırakılan cisimlerin yer çekimi yasasına uyup yere düşeceğini bildiğimiz gibi kabul etmeliyiz, tanımalıyız bu gerçeği.
ve bizim için, kendi zayıflığımızın yarattığı o rahat koşullar içinde bulunan yüzde doksan dokuz onda dokuzumuz için, bu yuvarlak dünyanın üzerinde, bizlerden bir derece aşağı hayvanlar olan eğitilmiş hayvanlara, geri kalanımızın eğlenmesi için birkaçımızın uyguladığı işkenceyi yeryüzünden kaldırmak amacıyla, kolayca yapabileceğimiz bir başka şey kalıyor. çok kolay. aylık ödentiler ya da yazışmaları yürütecek sekreterler düşünmek zorunda kalmayacağız. herhangi bir eğlence yerinde ya da sirkte, eğitilmiş hayvan gösterilerinin başladığı an dışında, hiçbir zaman, hiçbir şey düşünmek zorunda kalmayacağız. ama öyle bir gösteri başlarken, düşünüp taşınmadan, hemen yerimizden kalkıp dışarı çıkmak, bir yürüyüş yapıp biraz temiz hava almak, sonra gösteri bitince dönüp programın geri kalanını izlemekle, böyle bir gösteriye karşı olduğumuzu anlatabiliriz. yapacağımız tek şey, tüm eğitilmiş hayvan gösterilerini genel eğlence yerlerinden kaldırmak. yöneticilere halkın böyle gösterilere ilgi duymadığını anlatalım ve bir gün gelecek, bir an gelecek, yöneticiler, izleyenlerine böyle gösteriler sunmayı bırakacaktır.
15.12.2019
14.12.2019
wolf vishniac
carl sagan
olağanüstü bir mikrobiyolog olan wolf vishniac adında bir arkadaşım vardı. new york'taki rochester üniversitesinde çalışıyordu.
mars'ta hayat olup olmadığı konusunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyice koyduğumuz sıralarda, vishniac, mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyologlar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini.
vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. arkadaşları bu aygıta "wolf kapanı" adını verdiler. bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. şişenin içine besleyici organik madde konulacak. mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve mars'taki böceklerin -eğer varsa- büyürken -eğer büyürlerse- sıvının değişen kirliliği ya da bulanıklığı saptanacaktı.
wolf kapanı, mars'a inecek viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gönderiliyordu. öteki deney yöntemlerinden ikisinde mars'a yiyecek gönderilmesi öngörülüyordu. wolf kapanı'nın başarısı marslı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı.
vishniac'ın sıvısında marslı böceklerin boğulabilecekleri olasılığını öne sürenler vardı. wolf deneyiminin avantajı, marslı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış göstereceklerine bağlı olmayışıydı. gözlenecek olan tek gelişme, büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. öteki deneylerse mikropların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazların türüyle de ilgiliydi. bu varsayımlar da tahminlere dayanmaktan öte gidemezdi.
nasa, abd'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken, sık sık ve önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. nasa'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. bu yüzden nasa'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.
1971 yılında mars'ta girişilecek dört mikrobiyoloji deneyinden birinden vazgeçilmesi istendi. bu yüzden wolf kapanı viking gezegen kondusundan tahliyeye uğradı. bu kapanı geliştirmek için vishniac 12 yılını vermişti. üzücü bir şey olsa gerek. vishniac'ın yerinde başkası olsa viking'in biyoloji heyeti'nden istifa ederdi. fakat o, bilimsel hedefler uğrunda sabırla çalışan sakin bir insandı. mars gezegeninde hayat olup olmadığını araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün mars'a en çok benzeyen yörelerinde, güney kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti.
daha önce bazı araştırmacılar güney kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını, başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarını belirlemişlerdi. mars kavanozlarını anımsayan vishniac yaşamın sert koşullarını göz önünde bulundurarak güney kutbunun mikrobiyolojiye uygun bir ortam oluşturduğunu düşündü. yeryüzü böcekleri mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa, mars'tan daha sıcak, daha sulu, daha oksijenli ve çok daha az mor ötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasındı? güney kutbunda güney kutup asıllı mikropların bulunmadığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.
böylece 8 kasım 1973 tarihinde vishniac, küçücük mikrobiyoloji aygıtını yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopterle asgard'daki balder dağı yakınlarına gitti. amacı antarktika toprağına küçük mikrobiyoloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. 10 aralık 1973 günü balder dağından numuneler toplamak için hareket etti. hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekilerek saptandı. bu, birisinin onu son kez canlı görüşüydü.
hareketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buz dağının eteklerinde bulundu. daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış, buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. belki gözü bir yere takılmıştı, ne bileyim, bir mikrop konağı falan. ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü. buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
o gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: "202 sayılı istasyonu buldum. 10 aralık 1973. saat 22.30. toprağın ısı derecesi -10°. havanın ısı derecesi -16°." mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı.
olağanüstü bir mikrobiyolog olan wolf vishniac adında bir arkadaşım vardı. new york'taki rochester üniversitesinde çalışıyordu.mars'ta hayat olup olmadığı konusunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyice koyduğumuz sıralarda, vishniac, mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyologlar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini.
vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. arkadaşları bu aygıta "wolf kapanı" adını verdiler. bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. şişenin içine besleyici organik madde konulacak. mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve mars'taki böceklerin -eğer varsa- büyürken -eğer büyürlerse- sıvının değişen kirliliği ya da bulanıklığı saptanacaktı.
wolf kapanı, mars'a inecek viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gönderiliyordu. öteki deney yöntemlerinden ikisinde mars'a yiyecek gönderilmesi öngörülüyordu. wolf kapanı'nın başarısı marslı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı.
vishniac'ın sıvısında marslı böceklerin boğulabilecekleri olasılığını öne sürenler vardı. wolf deneyiminin avantajı, marslı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış göstereceklerine bağlı olmayışıydı. gözlenecek olan tek gelişme, büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. öteki deneylerse mikropların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazların türüyle de ilgiliydi. bu varsayımlar da tahminlere dayanmaktan öte gidemezdi.
nasa, abd'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken, sık sık ve önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. nasa'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. bu yüzden nasa'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.
1971 yılında mars'ta girişilecek dört mikrobiyoloji deneyinden birinden vazgeçilmesi istendi. bu yüzden wolf kapanı viking gezegen kondusundan tahliyeye uğradı. bu kapanı geliştirmek için vishniac 12 yılını vermişti. üzücü bir şey olsa gerek. vishniac'ın yerinde başkası olsa viking'in biyoloji heyeti'nden istifa ederdi. fakat o, bilimsel hedefler uğrunda sabırla çalışan sakin bir insandı. mars gezegeninde hayat olup olmadığını araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün mars'a en çok benzeyen yörelerinde, güney kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti.
daha önce bazı araştırmacılar güney kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını, başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarını belirlemişlerdi. mars kavanozlarını anımsayan vishniac yaşamın sert koşullarını göz önünde bulundurarak güney kutbunun mikrobiyolojiye uygun bir ortam oluşturduğunu düşündü. yeryüzü böcekleri mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa, mars'tan daha sıcak, daha sulu, daha oksijenli ve çok daha az mor ötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasındı? güney kutbunda güney kutup asıllı mikropların bulunmadığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.
böylece 8 kasım 1973 tarihinde vishniac, küçücük mikrobiyoloji aygıtını yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopterle asgard'daki balder dağı yakınlarına gitti. amacı antarktika toprağına küçük mikrobiyoloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. 10 aralık 1973 günü balder dağından numuneler toplamak için hareket etti. hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekilerek saptandı. bu, birisinin onu son kez canlı görüşüydü.
hareketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buz dağının eteklerinde bulundu. daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış, buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. belki gözü bir yere takılmıştı, ne bileyim, bir mikrop konağı falan. ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü. buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
o gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: "202 sayılı istasyonu buldum. 10 aralık 1973. saat 22.30. toprağın ısı derecesi -10°. havanın ısı derecesi -16°." mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı.
edebiyat
doris lessing
eğer bir roman yazarıysanız, daktilonuz her zaman bir şeyler yazma özlemi içindedir.
bir bilim kurgu romanının kapağını açmak ya da bilim kurgu yazarlarıyla birlikte olmak, eğer geleneksel edebiyat dünyasının bir toplantısından yeni çıkmışsanız, demode ve havasız bir odanın pencerelerini açmaya benzer.
edebiyat uygarlığı, adaleti ve yıkıma muhalefet edenleri yüceltmeye odaklanmalıdır.
bence edebiyat -roman, öykü, hatta bir dize şiir- imparatorlukları yıkabilecek güçtedir. "ve sardı çağı bu sürüler."
bir yazarın hayatını anlatmak imkânsızdır çünkü gerçek kısmı kâğıda dökülemez.
yazarların psikolojik doğası, yazdığınız şeyle aranıza belirli bir mesafe koyar. yazma süreci tamamen mesafe koymaktır. yazar için, değerli olması bundandır, bu sürecin sonucunda ortaya çıkanı okuyanlar içinse yazma sürecini değerli yapan işlenmemişi, kişiseli, incelenmemişi alıp genele taşımasıdır.
yeni başlayan bir yazarın en kötü düşmanının, onu seven arkadaşlar olduğuna inanıyorum.
bazı kitaplar sadece azınlıklar tarafından okunabilir ve istediğiniz kadar pohpohlama veya tanıtım yapın, bunu değiştiremezsiniz.
ancak bunlar en iyi ve -gizlice, sessizce ve rahatlıkla- en etkili, dönemin atmosferini ve standardını belirleyen kitaplardır.
gerçekten güzel yazılmış bir biyografiden daha iyi ne olabilir?
bir hikâye oluşturduğunuz ve bir sembole veya analojiye ihtiyaç duyduğunuz zaman, yapabileceğiniz en iyi şey, her zaman en eski ve en tanınmış olanı seçmektir.
kötü bir kitap size insanlar hakkında değil, sadece yazar hakkında bilgi verir. kötü bir kitap sevgi, nefret, ölüm vs. hakkında pek bilgi vermez. ama kötü bir kitap belirli bir zaman veya yer konusunda - yani tarih konusunda epeyce bilgi verebilir. gerçekler. alışkanlıklar. gelenekler. iyi bir kitap ikisini de yapar.
bir otobiyografinin doğru olmamasının asıl nedeni, gerçek nedeni, zamanın sübjektif olarak yaşanmasıdır.
o vahşi hicivcinin, hayatın, bizzat kendisinin her gün yaptığı acımasızlığı hiçbir yazar bulup yazamaz.
bir romancının yaratıkları hiçbir zaman kendi doğasının -romancının- izin verdiği davranış yelpazesinin dışına çıkamaz.
eğer bir roman yazarıysanız, daktilonuz her zaman bir şeyler yazma özlemi içindedir.bir bilim kurgu romanının kapağını açmak ya da bilim kurgu yazarlarıyla birlikte olmak, eğer geleneksel edebiyat dünyasının bir toplantısından yeni çıkmışsanız, demode ve havasız bir odanın pencerelerini açmaya benzer.
edebiyat uygarlığı, adaleti ve yıkıma muhalefet edenleri yüceltmeye odaklanmalıdır.
bence edebiyat -roman, öykü, hatta bir dize şiir- imparatorlukları yıkabilecek güçtedir. "ve sardı çağı bu sürüler."
bir yazarın hayatını anlatmak imkânsızdır çünkü gerçek kısmı kâğıda dökülemez.
yazarların psikolojik doğası, yazdığınız şeyle aranıza belirli bir mesafe koyar. yazma süreci tamamen mesafe koymaktır. yazar için, değerli olması bundandır, bu sürecin sonucunda ortaya çıkanı okuyanlar içinse yazma sürecini değerli yapan işlenmemişi, kişiseli, incelenmemişi alıp genele taşımasıdır.
yeni başlayan bir yazarın en kötü düşmanının, onu seven arkadaşlar olduğuna inanıyorum.
bazı kitaplar sadece azınlıklar tarafından okunabilir ve istediğiniz kadar pohpohlama veya tanıtım yapın, bunu değiştiremezsiniz.
ancak bunlar en iyi ve -gizlice, sessizce ve rahatlıkla- en etkili, dönemin atmosferini ve standardını belirleyen kitaplardır.
gerçekten güzel yazılmış bir biyografiden daha iyi ne olabilir?
bir hikâye oluşturduğunuz ve bir sembole veya analojiye ihtiyaç duyduğunuz zaman, yapabileceğiniz en iyi şey, her zaman en eski ve en tanınmış olanı seçmektir.
kötü bir kitap size insanlar hakkında değil, sadece yazar hakkında bilgi verir. kötü bir kitap sevgi, nefret, ölüm vs. hakkında pek bilgi vermez. ama kötü bir kitap belirli bir zaman veya yer konusunda - yani tarih konusunda epeyce bilgi verebilir. gerçekler. alışkanlıklar. gelenekler. iyi bir kitap ikisini de yapar.
bir otobiyografinin doğru olmamasının asıl nedeni, gerçek nedeni, zamanın sübjektif olarak yaşanmasıdır.
o vahşi hicivcinin, hayatın, bizzat kendisinin her gün yaptığı acımasızlığı hiçbir yazar bulup yazamaz.
bir romancının yaratıkları hiçbir zaman kendi doğasının -romancının- izin verdiği davranış yelpazesinin dışına çıkamaz.
13.12.2019
kültürlerarası yaklaşım
michel bourse
g. neuner, kültürler arası yaklaşımı iki dünyanın -öğrenen dünyası ile yabancı dünya- entegrasyonu olarak tanımlar. bu entegrasyonun başarısı dört temel yetiyle mümkündür: "empati, rol karşısındaki mesafe, muğlaklığın kabulü ve kendi kimliğinin bilinci ile temsili."
empati; ötekinin yerine geçme, "anlama" amacıyla onun kisvesine bürünme yetisini içerir: biriyle özdeşleşme, onun hissettiğini hissetme yeteneği olan empati, carl rogers'a göre, bir başka kişinin duygusal bileşenlerini ve içsel referanslarını mümkün olduğunca doğru bir şekilde kavramaktan ve sanki bu öteki kişiymişiz gibi bütün bunları anlamaktan ibarettir. bu "merkez kayması"nın amacı, ötekinin dünyasını, onun bakış açısını görmektir. kaçınılmaz bir şekilde, "öteki"nin içinde evrim geçirdiği sosyokültürel bağlamla yakınlık kurmak şarttır; böylelikle "biz"im için "yabancı" olanın "o"nun için "normal" olduğunun bilincine varırız.
rol karşısındaki mesafe. bu yeti bir önce tarif edilen kapasitenin devamıdır. gerçekten de, rol karşısındaki mesafe, bu kez bir çağrıda bulunur: "bir geri çekilme, kendi kültürüne bakışta bir değişim, bu kültüre dışarıdan bir bakış." "merkez kayması"nın bu ikinci evresi, bizim dünyayı görme tarzımızın ille de paylaşılmadığını ve "öteki"lerin bize karşı ön yargıları olabileceğini anlamayı sağlar.
muğlaklığın kabulü. bunun hedefi, başka şeylerin yanı sıra, öğrenciyi, hedef ülke ve kültürü reddederek kendi içine kapanmaya yöneltebilecek "kültür şoku" olgusuna karşı -önleyemese de- mücadele etmektir. g. neuner şu gereklilik üzerinde durur: "öğrencinin ketleme ve retleri aşmasını sağlayacak -sözel ya da sözel olmayan- 'hayatta kalma stratejileri' hazırlatmak (örneğin şaşkınlık ve rahatsızlık belirtileri göstermek; kritik bir durum ya da bağlamda 'güvenilir işaretler'i referans almak: geriye iletişime ve etkileşime dönmek; yorumlamak, açıklamak vs.)
kendi kimliğinin bilinci ve temsili. öğrenenlerin kendi dünya görüşlerine etkide bulunan, gündelik yaşamlarını düzenleyen ve zihniyetlerini oluşturan faktörlerin tamamen bilincine varmalarını sağlar; aynı zamanda da başkalarıyla ilişkilerini koşullar. bu bilinçlenmenin amacı, kimi durumlarda, başkalarına kendi evrenini açıklama kapasitesini geliştirmek olabilir.
g. zarate ise, kültürler arası yetiyi dört bileşene ayırır: var olmayı bilmek, öğrenmeyi bilmek, bilgiler ve beceri.
var olmayı bilmek, g. zarate tarafından "başkalık karşısında etnik-merkezci tutum ve algıları terk etmeye yönelik duyumsal kapasite ve kendi kültürü ile yabancı kültür arasında bir ilişki kurup bu ilişkiyi sürdürme yönündeki bilişsel yeti" olarak tanımlanır. var olmayı bilmek çerçevesinde sayılan hedefler arasında şunlar yer alır:
- yabancı kişi, toplum ve kültürler karşısında açıklık ve ilgi gösterme tutumu
- kendi bakış açını ve kültürel değerler sistemini görecelileştirme yetisi
- ana kültür ile yabancı kültürleri ilişkiye sokabilmeye özgü betimleyici kategorilere hakim olabilme kapasitesi
- turistik ilişki ya da klasik okul ilişkisi gibi kültürel farklılıkla sıradan ilişkiden uzaklaşma kapasitesi
- ait olunan kültür ile öğrenilen yabancı kültür arasında kültürel aracılık rolünü -çatışmalı durumlar da dahil olmak üzere- sürdürebilme kapasitesi
öğrenmeyi bilmek, "aşina olunan ya da olunmayan bir dile ve kültüre ait, o zamana dek bilinmeyen kültürel pratikleri, inanç ve göstergeleri gün ışığına çıkaran bir yorumlama sistemini hazırlama ve uygulama yetisi" olarak tanımlanır. dolayısıyla burada soruşturma ve yorumlama yetilerinin belirli bir biçimine çağrı yapılmıştır ki, bunlar sonuçta etnografik yetilere oldukça yakındır: örneğin ötekinin bakışını analiz etmeyi, paylaşılan değerlerin ya da bir gruba mensup olma işaretlerinin, hatta imaların ve/veya yan anlamların saptanmasını içerir.
bilgilere gelince, g. zarate tarafından şöyle tanımlanırlar: "kültürel ve dilsel öğrenim sırasında edinilen zımni ve aşikar bilgiyi yapılandıran ve öğrenenin özel ihtiyaçlarını yabancı dilin yerlisi olanlarla etkileşim durumları içine dahil eden kültürel referanslar sistemi." bu referanslar yerli konuşmacının bakış açısının olduğu kadar yabancının bakış açısının da parçasıdır ve örneğin, ulusal ya da kültürel kimlikten, uzamdan, toplumsal çeşitlilikten, sanatsal yaratıdan kaynaklanıyor olabilirler.
son olarak, beceri, "var olmayı bilmeyi, öğrenmeyi bilmeyi ve bilgileri, iki kültürlü temasların gerçekleşebildiği özgül durumlara dahil edebilme kapasitesi" olarak tanımlanır. burada amaçlanan hedefler, örneğin kültürel bir aracılık rolü çerçevesinde, farklı topluluk üyeleri arasında temasları ve alışverişleri kolaylaştırmaktadır.
genel olarak, kültürler arası yeteneğin bu dört bileşeni bir nitelikte özetlenebilir: "merkez kayması." g. zarate'nin yazdığı gibi, "bir kültürün gözlemlenmesi onun özelliklerinden çok gözlemde bulunanın gözlemlenen nesne karşısında benimsediği konuma bağlıdır." öğrenmiş olduğumuz gibi, algımızın temelinde olan şey kültürel değerlerdir. bu kültürel değerler her birimizin tabi olduğu ve bizi "kendiliğinden" olanın aslında dünyanın keyfi bir yapımı, bağdaşık ama evrensel olmayan bir bütün olduğunu gözardı etmeye" yöneltir. ötekine yönelttiğimiz bakışımız neredeyse yalnızca kültürel referanslara dayanır. "norm", kendimizi tanımladığımız kültürel değerlerin normudur. doğrudan sonuç, ötekinin gerçekliğini nesnel biçimde görmenin imkansızlığıdır (ve tersi).
özetlersek, kültürler arası bir buluşmanın birçok gerekliliği vardır:
"ortak" mevcudiyet. geçici olarak bile olsa ortak hedeflere ve/veya ortak projelere -asgari bile olsa- sahip bir gruba geçici bile olsa mensup olma duygusu.
ötekinin yaşanmışlıkları, kültürel göndergeleri ya da basitçe bedensel tutumları dolayısıyla kabul ettiği -ama eleştiriyi dışlamayan- olumlu bir imge.
bu perspektif içinde, bir kültürler arasılık formasyonu programının hazırlanması, elbette ki, kültürler arasılığa bağlı problemleri sonunda çözebilecek tek eylemdir. geriye araştırılması gereken birçok çalışma alanı kalır:
genel olarak iletişim sorunu ve özel olarak kendinden farklı bir "öteki"yle iletişim.
bizce, kültürler arasılık ve/veya çok kültürlülük denen iki önemli kavramın tanımı ve eklemlenmesi.
toplumsal entegrasyon iradesi: burada, toplumların kendi azınlıkları karşısında somut davranış tarzları ve iradeleri incelenir. bu perspektifte, eğitimle ve/veya yetiştirmeyle ilgili farklı temel metinlerin incelenmesi, keza ilgili devletlerin anayasalarının ve bu anayasaların genel olarak kültürler arasılık sorununa verdikleri yerin incelenmesi çok verimli olabilir.
gündelik politikalarda tezahür ettiği haliyle özel entegrasyon politikaları: farklı iktidarların -yerel ve bölgesel topluluklar- özel entegrasyon politikaları, birlikler ya da diğer türde örgütlenmeler. bu inceleme, öteki imgesinin altındaki modelleri inşa etmeyi sağlayacaktır.
g. neuner, kültürler arası yaklaşımı iki dünyanın -öğrenen dünyası ile yabancı dünya- entegrasyonu olarak tanımlar. bu entegrasyonun başarısı dört temel yetiyle mümkündür: "empati, rol karşısındaki mesafe, muğlaklığın kabulü ve kendi kimliğinin bilinci ile temsili."empati; ötekinin yerine geçme, "anlama" amacıyla onun kisvesine bürünme yetisini içerir: biriyle özdeşleşme, onun hissettiğini hissetme yeteneği olan empati, carl rogers'a göre, bir başka kişinin duygusal bileşenlerini ve içsel referanslarını mümkün olduğunca doğru bir şekilde kavramaktan ve sanki bu öteki kişiymişiz gibi bütün bunları anlamaktan ibarettir. bu "merkez kayması"nın amacı, ötekinin dünyasını, onun bakış açısını görmektir. kaçınılmaz bir şekilde, "öteki"nin içinde evrim geçirdiği sosyokültürel bağlamla yakınlık kurmak şarttır; böylelikle "biz"im için "yabancı" olanın "o"nun için "normal" olduğunun bilincine varırız.
rol karşısındaki mesafe. bu yeti bir önce tarif edilen kapasitenin devamıdır. gerçekten de, rol karşısındaki mesafe, bu kez bir çağrıda bulunur: "bir geri çekilme, kendi kültürüne bakışta bir değişim, bu kültüre dışarıdan bir bakış." "merkez kayması"nın bu ikinci evresi, bizim dünyayı görme tarzımızın ille de paylaşılmadığını ve "öteki"lerin bize karşı ön yargıları olabileceğini anlamayı sağlar.
muğlaklığın kabulü. bunun hedefi, başka şeylerin yanı sıra, öğrenciyi, hedef ülke ve kültürü reddederek kendi içine kapanmaya yöneltebilecek "kültür şoku" olgusuna karşı -önleyemese de- mücadele etmektir. g. neuner şu gereklilik üzerinde durur: "öğrencinin ketleme ve retleri aşmasını sağlayacak -sözel ya da sözel olmayan- 'hayatta kalma stratejileri' hazırlatmak (örneğin şaşkınlık ve rahatsızlık belirtileri göstermek; kritik bir durum ya da bağlamda 'güvenilir işaretler'i referans almak: geriye iletişime ve etkileşime dönmek; yorumlamak, açıklamak vs.)
kendi kimliğinin bilinci ve temsili. öğrenenlerin kendi dünya görüşlerine etkide bulunan, gündelik yaşamlarını düzenleyen ve zihniyetlerini oluşturan faktörlerin tamamen bilincine varmalarını sağlar; aynı zamanda da başkalarıyla ilişkilerini koşullar. bu bilinçlenmenin amacı, kimi durumlarda, başkalarına kendi evrenini açıklama kapasitesini geliştirmek olabilir.
g. zarate ise, kültürler arası yetiyi dört bileşene ayırır: var olmayı bilmek, öğrenmeyi bilmek, bilgiler ve beceri.
var olmayı bilmek, g. zarate tarafından "başkalık karşısında etnik-merkezci tutum ve algıları terk etmeye yönelik duyumsal kapasite ve kendi kültürü ile yabancı kültür arasında bir ilişki kurup bu ilişkiyi sürdürme yönündeki bilişsel yeti" olarak tanımlanır. var olmayı bilmek çerçevesinde sayılan hedefler arasında şunlar yer alır:
- yabancı kişi, toplum ve kültürler karşısında açıklık ve ilgi gösterme tutumu
- kendi bakış açını ve kültürel değerler sistemini görecelileştirme yetisi
- ana kültür ile yabancı kültürleri ilişkiye sokabilmeye özgü betimleyici kategorilere hakim olabilme kapasitesi
- turistik ilişki ya da klasik okul ilişkisi gibi kültürel farklılıkla sıradan ilişkiden uzaklaşma kapasitesi
- ait olunan kültür ile öğrenilen yabancı kültür arasında kültürel aracılık rolünü -çatışmalı durumlar da dahil olmak üzere- sürdürebilme kapasitesi
öğrenmeyi bilmek, "aşina olunan ya da olunmayan bir dile ve kültüre ait, o zamana dek bilinmeyen kültürel pratikleri, inanç ve göstergeleri gün ışığına çıkaran bir yorumlama sistemini hazırlama ve uygulama yetisi" olarak tanımlanır. dolayısıyla burada soruşturma ve yorumlama yetilerinin belirli bir biçimine çağrı yapılmıştır ki, bunlar sonuçta etnografik yetilere oldukça yakındır: örneğin ötekinin bakışını analiz etmeyi, paylaşılan değerlerin ya da bir gruba mensup olma işaretlerinin, hatta imaların ve/veya yan anlamların saptanmasını içerir.
bilgilere gelince, g. zarate tarafından şöyle tanımlanırlar: "kültürel ve dilsel öğrenim sırasında edinilen zımni ve aşikar bilgiyi yapılandıran ve öğrenenin özel ihtiyaçlarını yabancı dilin yerlisi olanlarla etkileşim durumları içine dahil eden kültürel referanslar sistemi." bu referanslar yerli konuşmacının bakış açısının olduğu kadar yabancının bakış açısının da parçasıdır ve örneğin, ulusal ya da kültürel kimlikten, uzamdan, toplumsal çeşitlilikten, sanatsal yaratıdan kaynaklanıyor olabilirler.
son olarak, beceri, "var olmayı bilmeyi, öğrenmeyi bilmeyi ve bilgileri, iki kültürlü temasların gerçekleşebildiği özgül durumlara dahil edebilme kapasitesi" olarak tanımlanır. burada amaçlanan hedefler, örneğin kültürel bir aracılık rolü çerçevesinde, farklı topluluk üyeleri arasında temasları ve alışverişleri kolaylaştırmaktadır.
genel olarak, kültürler arası yeteneğin bu dört bileşeni bir nitelikte özetlenebilir: "merkez kayması." g. zarate'nin yazdığı gibi, "bir kültürün gözlemlenmesi onun özelliklerinden çok gözlemde bulunanın gözlemlenen nesne karşısında benimsediği konuma bağlıdır." öğrenmiş olduğumuz gibi, algımızın temelinde olan şey kültürel değerlerdir. bu kültürel değerler her birimizin tabi olduğu ve bizi "kendiliğinden" olanın aslında dünyanın keyfi bir yapımı, bağdaşık ama evrensel olmayan bir bütün olduğunu gözardı etmeye" yöneltir. ötekine yönelttiğimiz bakışımız neredeyse yalnızca kültürel referanslara dayanır. "norm", kendimizi tanımladığımız kültürel değerlerin normudur. doğrudan sonuç, ötekinin gerçekliğini nesnel biçimde görmenin imkansızlığıdır (ve tersi).
özetlersek, kültürler arası bir buluşmanın birçok gerekliliği vardır:
"ortak" mevcudiyet. geçici olarak bile olsa ortak hedeflere ve/veya ortak projelere -asgari bile olsa- sahip bir gruba geçici bile olsa mensup olma duygusu.
ötekinin yaşanmışlıkları, kültürel göndergeleri ya da basitçe bedensel tutumları dolayısıyla kabul ettiği -ama eleştiriyi dışlamayan- olumlu bir imge.
bu perspektif içinde, bir kültürler arasılık formasyonu programının hazırlanması, elbette ki, kültürler arasılığa bağlı problemleri sonunda çözebilecek tek eylemdir. geriye araştırılması gereken birçok çalışma alanı kalır:
genel olarak iletişim sorunu ve özel olarak kendinden farklı bir "öteki"yle iletişim.
bizce, kültürler arasılık ve/veya çok kültürlülük denen iki önemli kavramın tanımı ve eklemlenmesi.
toplumsal entegrasyon iradesi: burada, toplumların kendi azınlıkları karşısında somut davranış tarzları ve iradeleri incelenir. bu perspektifte, eğitimle ve/veya yetiştirmeyle ilgili farklı temel metinlerin incelenmesi, keza ilgili devletlerin anayasalarının ve bu anayasaların genel olarak kültürler arasılık sorununa verdikleri yerin incelenmesi çok verimli olabilir.
gündelik politikalarda tezahür ettiği haliyle özel entegrasyon politikaları: farklı iktidarların -yerel ve bölgesel topluluklar- özel entegrasyon politikaları, birlikler ya da diğer türde örgütlenmeler. bu inceleme, öteki imgesinin altındaki modelleri inşa etmeyi sağlayacaktır.
12.12.2019
düşünceler
pascal
sessizlik en büyük zulümdür. azizler asla sessiz kalmamıştı.
tutkuların etkisinde değilsek, sekiz gün ile yüz yıl arasında fark yoktur. bütün ihtilaflar en nihayetinde iki yüz yıl içindir.
kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.
"amirler için bilmemek bir özür değildir; çünkü bilmeleri gerekirdi."
olasılığı ortadan kaldırın, insanları hoşnut etmenin yolu kalmaz. olasılığı ortaya koyun, artık onları hoşnutsuz edemezsiniz.
hiç pişmanlık duymayacak kadar kötü olduğunuzda, kimseyi gücendiremezsiniz.
okulda size boşluk diye bir şey olmadığı söylendiğinden, bu yanlış kanıyı kabul etmeden önce boşluğu açıkça kavrayan sağduyunuz artık körelmiştir; onu ilk haline döndürerek ıslah etmek gerekir.
kleopatra'nın burnu biraz daha küçük olsa, dünyanın hali bambaşka olurdu.
tek tek bütün meşgaleleri incelemeye gerek duymadan, hepsinin oyalanmanın bir türü olduğunu anlamak yeterlidir.
tutkular efendi olduğunda, zaafa dönüşür, ruha kendi besinlerinden verirler; tutkuların besiniyle beslenen ruh zehirlenir.
sessizlik en büyük zulümdür. azizler asla sessiz kalmamıştı.tutkuların etkisinde değilsek, sekiz gün ile yüz yıl arasında fark yoktur. bütün ihtilaflar en nihayetinde iki yüz yıl içindir.
kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.
"amirler için bilmemek bir özür değildir; çünkü bilmeleri gerekirdi."
olasılığı ortadan kaldırın, insanları hoşnut etmenin yolu kalmaz. olasılığı ortaya koyun, artık onları hoşnutsuz edemezsiniz.
hiç pişmanlık duymayacak kadar kötü olduğunuzda, kimseyi gücendiremezsiniz.
okulda size boşluk diye bir şey olmadığı söylendiğinden, bu yanlış kanıyı kabul etmeden önce boşluğu açıkça kavrayan sağduyunuz artık körelmiştir; onu ilk haline döndürerek ıslah etmek gerekir.
kleopatra'nın burnu biraz daha küçük olsa, dünyanın hali bambaşka olurdu.
tek tek bütün meşgaleleri incelemeye gerek duymadan, hepsinin oyalanmanın bir türü olduğunu anlamak yeterlidir.
tutkular efendi olduğunda, zaafa dönüşür, ruha kendi besinlerinden verirler; tutkuların besiniyle beslenen ruh zehirlenir.
kukla
milan kundera
hayatın akışı içinde insanlar karşılaşır, çene çalar, tartışır, kavga ederler; birbirlerine uzaklardan, her biri zamanın farklı bir yerine dikilmiş bir rasathaneden seslendiklerini fark etmezler. zaman akıp gider. onun sayesinde, öncelikle yaşarız; bu da demek oluyor ki, sanık ve yargıç oluruz. sonra ölürüz ve bizi tanımış olanlarla birlikte birkaç sene daha kalırız; ancak çabucak bir başka değişiklik olur: ölüler yaşlı ölülere dönüşür, kimse onları hatırlamaz artık, hiçlikte yitip giderler; yalnızca bazıları, çok çok nadiren, isimlerini hafızalarda bırakırlar; ancak bunlar da, yaşamış tüm şahitlerinden, tüm gerçek anılardan yoksun kalmış olarak kuklaya dönüşürler.
hayatın akışı içinde insanlar karşılaşır, çene çalar, tartışır, kavga ederler; birbirlerine uzaklardan, her biri zamanın farklı bir yerine dikilmiş bir rasathaneden seslendiklerini fark etmezler. zaman akıp gider. onun sayesinde, öncelikle yaşarız; bu da demek oluyor ki, sanık ve yargıç oluruz. sonra ölürüz ve bizi tanımış olanlarla birlikte birkaç sene daha kalırız; ancak çabucak bir başka değişiklik olur: ölüler yaşlı ölülere dönüşür, kimse onları hatırlamaz artık, hiçlikte yitip giderler; yalnızca bazıları, çok çok nadiren, isimlerini hafızalarda bırakırlar; ancak bunlar da, yaşamış tüm şahitlerinden, tüm gerçek anılardan yoksun kalmış olarak kuklaya dönüşürler.
11.12.2019
mutlak
edwin fuller torrey
geçmişte, kararları dayandırabileceğimiz mutlak değerleri veren din olmuştur. bize söylendiğine göre düşük yapmak yanlıştır, pornografi yanlıştır, esrar içmek yanlıştır, kumar oynamak yanlıştır. böyle sorunlara çözüm bulmak için psikiyatriye başvurulmasına gerek yoktur. ya doğru olanı yapardın ya da cehenneme giderdin. yaşam basitti. bununla birlikte, dinsel etkileme öldüğü zaman, yeni birtakım mutlakların bulunması için bir araştırma yapıldı. psikiyatri, tıbbın kutsal suyu ile bunu kutsallaştırmak ve akıl sağlığının gerçek kaderi olarak önermek için can atmaktadır. bu bir sahte mesih'tir.
geçmişte, kararları dayandırabileceğimiz mutlak değerleri veren din olmuştur. bize söylendiğine göre düşük yapmak yanlıştır, pornografi yanlıştır, esrar içmek yanlıştır, kumar oynamak yanlıştır. böyle sorunlara çözüm bulmak için psikiyatriye başvurulmasına gerek yoktur. ya doğru olanı yapardın ya da cehenneme giderdin. yaşam basitti. bununla birlikte, dinsel etkileme öldüğü zaman, yeni birtakım mutlakların bulunması için bir araştırma yapıldı. psikiyatri, tıbbın kutsal suyu ile bunu kutsallaştırmak ve akıl sağlığının gerçek kaderi olarak önermek için can atmaktadır. bu bir sahte mesih'tir.
10.12.2019
yol
søren kierkegaard
herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği nesnel bir hakikati dile getirerek akıllı olduğunu kanıtlamayı uman bir adam deli midir?
marcus aurelius carus: ruhun bilinçli hayatına dair bilginin anahtarı bilinçdışında yatar.
kibirli bir tine en çok ıstırap veren -çünkü bir mikroskoptan bakmak müthiş bir üstünlüktür- o tinsel kesinlik, her şeyin en alçak gönüllüsü, mevcut tek kesinliktir.
suskunluğun iç gözlemi bütün medeni sosyal ilişkinin koşuludur; içebakışın dışavurulmuş karikatürü bayağılık ve gevezeliktir.
tevazu, nedamet ve sorumluluk her şeyin "prensip gereği" yapıldığı yerde kolay kök salamaz.
derin türler kendilerini asla unutmazlar ve asla olduklarından başka bir şey olmazlar.
her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum; en iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum.
hareketsiz oturunca, ne kadar hareketsiz oturulursa hastalanmaya o kadar yaklaşılır.
benim hayat görüşüm papazınki gibidir: "hayat bir yoldur." o yüzden yürüyüşe çıkıyorum. yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile. sağlık ve kurtuluş yalnızca harekette bulunabilir. insan durmadan yürürse her şey yoluna girer. her şeyden yürüyerek uzaklaşabilirim!
herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği nesnel bir hakikati dile getirerek akıllı olduğunu kanıtlamayı uman bir adam deli midir?marcus aurelius carus: ruhun bilinçli hayatına dair bilginin anahtarı bilinçdışında yatar.
kibirli bir tine en çok ıstırap veren -çünkü bir mikroskoptan bakmak müthiş bir üstünlüktür- o tinsel kesinlik, her şeyin en alçak gönüllüsü, mevcut tek kesinliktir.
suskunluğun iç gözlemi bütün medeni sosyal ilişkinin koşuludur; içebakışın dışavurulmuş karikatürü bayağılık ve gevezeliktir.
tevazu, nedamet ve sorumluluk her şeyin "prensip gereği" yapıldığı yerde kolay kök salamaz.
derin türler kendilerini asla unutmazlar ve asla olduklarından başka bir şey olmazlar.
her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum; en iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum.
hareketsiz oturunca, ne kadar hareketsiz oturulursa hastalanmaya o kadar yaklaşılır.
benim hayat görüşüm papazınki gibidir: "hayat bir yoldur." o yüzden yürüyüşe çıkıyorum. yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile. sağlık ve kurtuluş yalnızca harekette bulunabilir. insan durmadan yürürse her şey yoluna girer. her şeyden yürüyerek uzaklaşabilirim!
din
john fowles
din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.
insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.
napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."
olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.
bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.
dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.
horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.
şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.
niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.
din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.
napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."
olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.
bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.
dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.
horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.
şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.
niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.
dizeler
pek çok şafak vardır
henüz ışıldamamış olan
(friedrich nietzsche)
bu sabah kalktım ve bir bira daha içtim
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(jim morrison)
zamanın soytarısı değildir sevgi
zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek
(william shakespeare)
bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran
(stephane mallarme)
anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(paul valery)
şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)
değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez
ölüler asla dirilmezler
ve en yorgun ırmaklar bile
bir yerde ulaşırlar denize
(algernon charles swinburne)
yine özgürlük! yine senin bayrağın, yırtılmış ama uçuyor
rüzgara karşı yıldırım gibi dalgalanıyor
(lord byron)
9.12.2019
sefil
pascal
insana tüm doğası hakkında bilgi veren iki şey vardır: içgüdü ve deneyim.
insanın yüceliği, sefilliğini bilmesindedir. ağaç, sefil olduğunu bilmez. şu halde, sefilliğini bilmek sefil olmaktır; fakat insanın sefil olduğunu bilmesi onun yüceliğidir.
üzerimize çöreklenen bütün sefillikleri görmemize karşın, bize moral veren bastıramadığımız bir içgüdüye sahibiz.
insanın en büyük alçaklığı şan ve şöhret peşinde koşmasıdır. fakat bu aynı zamanda onun mükemmelliğinin de en büyük alametidir. çünkü ister mülk ister sağlık, dünyada neye sahip olursa olsun, diğer insanların takdiri olmadan tatmin olmaz insan. insanların görüşlerine o kadar çok değer verir ki dünyada ne tür bir üstünlüğe sahip olursa olsun, eğer insanların gözünde de üstün değilse hoşnut olmaz. dünyadaki en güzel konumdur bu sonuncusu; insanı bu arzudan döndürebilecek hiçbir şey yoktur. insan kalbinin en değişmez mizacı budur.
insana tüm doğası hakkında bilgi veren iki şey vardır: içgüdü ve deneyim.insanın yüceliği, sefilliğini bilmesindedir. ağaç, sefil olduğunu bilmez. şu halde, sefilliğini bilmek sefil olmaktır; fakat insanın sefil olduğunu bilmesi onun yüceliğidir.
üzerimize çöreklenen bütün sefillikleri görmemize karşın, bize moral veren bastıramadığımız bir içgüdüye sahibiz.
insanın en büyük alçaklığı şan ve şöhret peşinde koşmasıdır. fakat bu aynı zamanda onun mükemmelliğinin de en büyük alametidir. çünkü ister mülk ister sağlık, dünyada neye sahip olursa olsun, diğer insanların takdiri olmadan tatmin olmaz insan. insanların görüşlerine o kadar çok değer verir ki dünyada ne tür bir üstünlüğe sahip olursa olsun, eğer insanların gözünde de üstün değilse hoşnut olmaz. dünyadaki en güzel konumdur bu sonuncusu; insanı bu arzudan döndürebilecek hiçbir şey yoktur. insan kalbinin en değişmez mizacı budur.
8.12.2019
detay
scott adams
ne kadar hızlı hareket edersen et, asla ufuk çizgisine ulaşamazsın.
yer kavramı, gayrimenkul mülkiyetine uygulandığında veya birine dükkana giden yolun tarifini verdiğinde faydalı bir ilüzyondur. fakat mutlak güce sahip bir tanrı'nın bakış açısından görüldüğünde, yer kavramı saçmadır.
gerginlik, tüm mutsuzlukların sebebidir ve sınırsız çeşitte, hepsi de ortak bir nedenden gelir. gerginlik, olasılıkla savaşmanın sonucudur ve yaptığın şeyle, olasılıkla uyumlu olarak yapman gerektiğini bildiğin şey arasındaki sürtüşmedir.
bir bozuk parayı yeterli sıklıkta havaya atarsan, en nihayetinde art arda bin kez tura gelecektir.
şimdiki hayatında, vücudundaki her hücre defalarca öldü ve yenileriyle yer değiştirdi. şimdiki vücudunda, doğduğun anda olan hiçbir şey yok.
bence oldukça ilginç biriyim fakat başka kimse böyle düşünmüyor.
kadınlar kendilerini ilişkileri üzerinden tanımlarlar.
dürüstlük, yemek gibidir. ikisi de gereklidir fakat ikisinin de fazlası rahatsızlık yaratır. başarılarını hafifsediğinde, insanların kendi başarıları konusunda daha iyi hissetmelerini sağlarsın.
fırsatları fark edebilme kabiliyeti başarı için elzemdir.
zeka, farkındalık seviyende işlevini ne derece yerine getirdiğinin ölçüsüdür. zekan, hayatın boyunca hemen hemen aynı kalacaktır. farkındalık, zekadan tamamen farklıdır; farkındalık, ilüzyonlarını oldukları gibi anlamayı içerir. pek çok insanın farkındalığı, hayatları boyunca bir veya iki seviye ilerler.
tıpkı noel baba gibi, tarih olarak kabul ettiğimiz pek çok şey basitçe uydurma.
dünyayı değiştirebilen tek şey fikirlerdir. gerisi detaydır.
ne kadar hızlı hareket edersen et, asla ufuk çizgisine ulaşamazsın.yer kavramı, gayrimenkul mülkiyetine uygulandığında veya birine dükkana giden yolun tarifini verdiğinde faydalı bir ilüzyondur. fakat mutlak güce sahip bir tanrı'nın bakış açısından görüldüğünde, yer kavramı saçmadır.
gerginlik, tüm mutsuzlukların sebebidir ve sınırsız çeşitte, hepsi de ortak bir nedenden gelir. gerginlik, olasılıkla savaşmanın sonucudur ve yaptığın şeyle, olasılıkla uyumlu olarak yapman gerektiğini bildiğin şey arasındaki sürtüşmedir.
bir bozuk parayı yeterli sıklıkta havaya atarsan, en nihayetinde art arda bin kez tura gelecektir.
şimdiki hayatında, vücudundaki her hücre defalarca öldü ve yenileriyle yer değiştirdi. şimdiki vücudunda, doğduğun anda olan hiçbir şey yok.
bence oldukça ilginç biriyim fakat başka kimse böyle düşünmüyor.
kadınlar kendilerini ilişkileri üzerinden tanımlarlar.
dürüstlük, yemek gibidir. ikisi de gereklidir fakat ikisinin de fazlası rahatsızlık yaratır. başarılarını hafifsediğinde, insanların kendi başarıları konusunda daha iyi hissetmelerini sağlarsın.
fırsatları fark edebilme kabiliyeti başarı için elzemdir.
zeka, farkındalık seviyende işlevini ne derece yerine getirdiğinin ölçüsüdür. zekan, hayatın boyunca hemen hemen aynı kalacaktır. farkındalık, zekadan tamamen farklıdır; farkındalık, ilüzyonlarını oldukları gibi anlamayı içerir. pek çok insanın farkındalığı, hayatları boyunca bir veya iki seviye ilerler.
tıpkı noel baba gibi, tarih olarak kabul ettiğimiz pek çok şey basitçe uydurma.
dünyayı değiştirebilen tek şey fikirlerdir. gerisi detaydır.
7.12.2019
sosyal medya
guy standing
bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.
farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.
can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.
teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."
sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.
bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.
can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.
teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."
sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.
evlilik
erica jong
evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.
zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.
aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.
insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.
evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.
zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.
aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.
insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.
6.12.2019
mutluluk
alain
bir adam yapacak ya da yıkacak bir şey bulamadı mı pek mutsuz olur.
epiktetos: sen istedikten sonra karga da sana uğur getirir.
bütün güzel şeyler güç ele geçer.
neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.
la rochefoucauld: daima başkalarının dertlerine katlanacak kadar kuvvetimiz vardır.
"tek başına yaşayan ve karşılayamayacağı hiçbir ihtiyacı, hiçbir kaygısı olmayan adama acırım; bir parça hastalanmaya ya da ihtiyarlamayagörsün, hali yamandır; çünkü kendini düşünmeye çok vakti olacaktır. hep kaygılı, borçlarından kurtulmayı bir türlü başaramayan bir aile reisi, görünüşe rağmen, çok daha mutludur; çünkü midesinin iyi hazmedip etmediği ile meşgul olmaya vakti yoktur."
küçük sıkıntılarından bahsetmezsen onları unutur gidersin.
neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığa da yararlıdır.
bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.
epiktetos: fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi; oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.
mutlu olmaya niyet etmedikçe insanın mutlu olması mümkün değildir.
le sage: önce mutlu olun; çünkü mutluluk barışın meyvesi değildir, mutluluk barışın ta kendisidir.
başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak. herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.
bir adam yapacak ya da yıkacak bir şey bulamadı mı pek mutsuz olur.epiktetos: sen istedikten sonra karga da sana uğur getirir.
bütün güzel şeyler güç ele geçer.
neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.
la rochefoucauld: daima başkalarının dertlerine katlanacak kadar kuvvetimiz vardır.
"tek başına yaşayan ve karşılayamayacağı hiçbir ihtiyacı, hiçbir kaygısı olmayan adama acırım; bir parça hastalanmaya ya da ihtiyarlamayagörsün, hali yamandır; çünkü kendini düşünmeye çok vakti olacaktır. hep kaygılı, borçlarından kurtulmayı bir türlü başaramayan bir aile reisi, görünüşe rağmen, çok daha mutludur; çünkü midesinin iyi hazmedip etmediği ile meşgul olmaya vakti yoktur."
küçük sıkıntılarından bahsetmezsen onları unutur gidersin.
neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığa da yararlıdır.
bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.
epiktetos: fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi; oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.
mutlu olmaya niyet etmedikçe insanın mutlu olması mümkün değildir.
le sage: önce mutlu olun; çünkü mutluluk barışın meyvesi değildir, mutluluk barışın ta kendisidir.
başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak. herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.
5.12.2019
faşizm
john fowles
faşizm ile hayal gücü bağdaşmaz.
faşistler tek kutuplu bir toplum kurmaya girişirler. herkesin yüzü güneye bakmalıdır, hiç kimse kuzeye bakmamalıdır. ne var ki, böylesi toplumlarda buyurulan şeyin karşı kutuplarına doğru kaçınılmaz bir çekim vardır. eğer insana geleceğe bakması emredilirse o şimdiye bakar. eğer ona tanrı'ya tapınması emredilirse o insana tapınır. eğer ona devlete hizmet etmesi emredilirse o kendine hizmet eder.
iyi insan toplumu, içinde hiç kimsenin niçin uzlaştığını düşünmeden uzlaşmadığı; içinde hiç kimsenin niçin itaat ettiğini düşünmeden itaat etmediği ve içinde hiç kimsenin korku ya da tembellikten ötürü uzlaşmadığı bir toplumdur. böylesi bir toplum faşist bir toplum değildir.
bütün devletler ve toplumlar başlangıç hallerinde faşisttirler. tek kutuplu olmaya, ötekileri uzlaştırmaya uğraşırlar. faşizmin gerçek panzehiri bu yüzden varoluşçuluktur, sosyalizm değil.
varoluşçuluk doğası gereği, bütün toplum örgütlenmelerine ve bireye istediği kadar ait olmayı seçme olanağı tanımayan inanca düşmandır.
varoluşçuluk insanın bütün düşünce sistemlerine, ruhbilim kuramlarına ve onu bireyselliğinden yalıtmaya girişen toplumsal ve siyasal baskılara karşı başkaldırısıdır.
faşizm ile hayal gücü bağdaşmaz.faşistler tek kutuplu bir toplum kurmaya girişirler. herkesin yüzü güneye bakmalıdır, hiç kimse kuzeye bakmamalıdır. ne var ki, böylesi toplumlarda buyurulan şeyin karşı kutuplarına doğru kaçınılmaz bir çekim vardır. eğer insana geleceğe bakması emredilirse o şimdiye bakar. eğer ona tanrı'ya tapınması emredilirse o insana tapınır. eğer ona devlete hizmet etmesi emredilirse o kendine hizmet eder.
iyi insan toplumu, içinde hiç kimsenin niçin uzlaştığını düşünmeden uzlaşmadığı; içinde hiç kimsenin niçin itaat ettiğini düşünmeden itaat etmediği ve içinde hiç kimsenin korku ya da tembellikten ötürü uzlaşmadığı bir toplumdur. böylesi bir toplum faşist bir toplum değildir.
bütün devletler ve toplumlar başlangıç hallerinde faşisttirler. tek kutuplu olmaya, ötekileri uzlaştırmaya uğraşırlar. faşizmin gerçek panzehiri bu yüzden varoluşçuluktur, sosyalizm değil.
varoluşçuluk doğası gereği, bütün toplum örgütlenmelerine ve bireye istediği kadar ait olmayı seçme olanağı tanımayan inanca düşmandır.
varoluşçuluk insanın bütün düşünce sistemlerine, ruhbilim kuramlarına ve onu bireyselliğinden yalıtmaya girişen toplumsal ve siyasal baskılara karşı başkaldırısıdır.
kaplan
alberto manguel


buenos aires hayvanat bahçesi'ndeki kaplan, bir yazarın hiçbir zaman, düşlerinde bile ulaşamayacağı kusursuzluğun alev alev yanan bir simgesidir. kaplanlar, çocukluğundan beri borges'in simgesel hayvanıydı. bir keresinde, kipling'in, içinde kaplan ruhu geçen bir öyküsünü okurken, "kaplan olarak doğmamamız ne büyük talihsizlik!" demişti. üç dört yaşlarındayken, eve gitme zamanı geldiğinde kaplan kafesinin önünden ayrılırken yaygara kopardığını anımsıyordu annesi; ayrıca ilk karalamalarından biri de, bir müsvedde defterinin iki sayfasına birden, renkli pastel boyalarla çizdiği, çizgili bir kaplandı. daha sonraları, buenos aires'teki hayvanat bahçesinde gördüğü jaguarın lekeleri, hayvanın kürküne basılmış bir tür yazı sistemi hayal etmesine yol açmıştı: bunun sonucunda da "tanrı'nın yazısı" adlı o harika öykü doğmuştu.
kaplanlardan söz açıldığında, kız kardeşi norah'nın ikisi de küçükken yaptığı bir gözlemi aktarırdı: "kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar." ölümünden birkaç ay önce, arjantinli zengin bir toprak sahibi borges'i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı. birden borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. estanciero'nun evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. hiç korkmadı borges. yalnızca çiğ et kokan sıcak nefesinden rahatsız oldu. "kaplanların etobur olduğunu unutmuşum."
4.12.2019
kadın
hüseyin rahmi gürpınar
sevildiklerini anlayan kadınlarda sizi daima arzularına boyun eğdirmek isteyen bir manyetizmacı ruhu vardır.
daha dün başkaları önünde asıl isminin söylenmesi büyük bir ayıp, hatta günah sayılan bacı veyahut eş, bugün kısacık püften bir havluya bürünmüş olarak çırılçıplak teklifsizliğiyle meydana çıkıverdi. medeniyetin coşku veren tesiri altındaki bu kabak gibi açılışa içimizde sevinenler, ağlayanlar var.
okuma yazması olmayan bir kadın, karılık bakımından kocasını âlim bir karıdan daha çok memnun ve mutlu edebilir.
kocakarılarda genç kızlara karşı kabarmaya bahane arayan sürekli bir öfke vardır.
kadın kalbinde bazen öyle şımarıklıklar kaynar ki en sevdikleri erkekten en hakaretamiz sözler ve tavırlarla hınç alırlar.
sevildiklerini anlayan kadınlarda sizi daima arzularına boyun eğdirmek isteyen bir manyetizmacı ruhu vardır.daha dün başkaları önünde asıl isminin söylenmesi büyük bir ayıp, hatta günah sayılan bacı veyahut eş, bugün kısacık püften bir havluya bürünmüş olarak çırılçıplak teklifsizliğiyle meydana çıkıverdi. medeniyetin coşku veren tesiri altındaki bu kabak gibi açılışa içimizde sevinenler, ağlayanlar var.
okuma yazması olmayan bir kadın, karılık bakımından kocasını âlim bir karıdan daha çok memnun ve mutlu edebilir.
kocakarılarda genç kızlara karşı kabarmaya bahane arayan sürekli bir öfke vardır.
kadın kalbinde bazen öyle şımarıklıklar kaynar ki en sevdikleri erkekten en hakaretamiz sözler ve tavırlarla hınç alırlar.
dua
emerson: sıkıcı insanlar dua eder; dahiler ise umursamaz şakacılardır.
hipokrat: duaların, nazarlıkların ve büyünün işe yaradığı tek yer, hastanın inancının dışavurumudur.
robert g. ingersoll: yardım eden eller, dua eden dudaklardan çok daha yararlıdır.
wendy kaminer: tanrı'nın var olduğuna ve onların dualarına kulak verdiğine inanan insanlar, ağaçlarla konuşan ya da amerika yerlilerinin ruhlarına kanallık ettiklerini iddia eden insanlarla alay etme haklarından feragat etmişlerdir.
jomo kenyatta: misyonerler buraya geldiklerinde, afrikalıların elinde toprak, misyonerlerin elinde ise incil vardı. bize gözlerimizi kapatarak nasıl dua edeceğimizi öğrettiler. gözümüzü açtığımızda, toprağın onların elinde, incil'in ise bizim elimizde olduğunu gördük.
gypsy rose lee: dua etmek sallanan bir sandalyede oturmak gibidir, size yapacak bir şey verir; fakat sizi hiçbir yere götürmez.
emo philips: çocukluğumda, her gece yeni bir bisiklet için dua ederdim. sonra tanrı'nın, tüm bilgeliğiyle, böyle çalışmadığını fark ettim. bu yüzden bir bisiklet çalıp ondan beni affetmesini istedim.
thomas szasz: eğer tanrı'yla konuşursanız bu, dua etmektir; eğer tanrı sizinle konuşursa şizofrensiniz demektir. eğer ölüler sizinle konuşuyorlarsa bir tinselcisiniz; eğer siz ölülerle konuşuyorsanız yine bir şizofrensiniz.
lemuel k. washburn: dua, boş bir kuyunun pompası gibidir; çok fazla ses çıkarmasına rağmen, suyun akmasını sağlamaz.
hipokrat: duaların, nazarlıkların ve büyünün işe yaradığı tek yer, hastanın inancının dışavurumudur.
robert g. ingersoll: yardım eden eller, dua eden dudaklardan çok daha yararlıdır.
wendy kaminer: tanrı'nın var olduğuna ve onların dualarına kulak verdiğine inanan insanlar, ağaçlarla konuşan ya da amerika yerlilerinin ruhlarına kanallık ettiklerini iddia eden insanlarla alay etme haklarından feragat etmişlerdir.
jomo kenyatta: misyonerler buraya geldiklerinde, afrikalıların elinde toprak, misyonerlerin elinde ise incil vardı. bize gözlerimizi kapatarak nasıl dua edeceğimizi öğrettiler. gözümüzü açtığımızda, toprağın onların elinde, incil'in ise bizim elimizde olduğunu gördük.
gypsy rose lee: dua etmek sallanan bir sandalyede oturmak gibidir, size yapacak bir şey verir; fakat sizi hiçbir yere götürmez.
emo philips: çocukluğumda, her gece yeni bir bisiklet için dua ederdim. sonra tanrı'nın, tüm bilgeliğiyle, böyle çalışmadığını fark ettim. bu yüzden bir bisiklet çalıp ondan beni affetmesini istedim.
thomas szasz: eğer tanrı'yla konuşursanız bu, dua etmektir; eğer tanrı sizinle konuşursa şizofrensiniz demektir. eğer ölüler sizinle konuşuyorlarsa bir tinselcisiniz; eğer siz ölülerle konuşuyorsanız yine bir şizofrensiniz.
lemuel k. washburn: dua, boş bir kuyunun pompası gibidir; çok fazla ses çıkarmasına rağmen, suyun akmasını sağlamaz.
3.12.2019
niteliksiz adam
ernst fischer
niteliksiz adam, görünüşte romanın içeriğiyle hiçbir ilintisi bulunmayan küçük bir olayla başlar. bir kamyon bir yayayı ezmiştir. bir bey ile bir hanım yaklaşırlar.
"hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: 'burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.' hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu; fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu."
bu görünüşte önemsiz olay, ortaya bir leitmotif çıkarır: insanlar ancak bir düzen içerisinde yaşayabilirler. iç düzen yitirilmiştir ama burjuva insanı kendisi için çoktan yabancılaşmış ve anlaşılmaz olmuş bir dış düzene sarılmaktadır. yeni gerçekliği algılamaksızın, özünü tekerlemenin oluşturduğu, salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. anlamını kavramadığı ama kendisine tanıdık gelen herhangi bir söylem, onu rahatlatabilmektedir. tedirginliğin sesi bastırılmaktadır ve burjuva insanı, sorumluluğundan kurtarılmıştır. iğrenç olan, artık onu ilgilendirmemektedir. iğrençlik, teknik bir soruna dönüşmüştür. bu sorun konusunda yetkili olanlar artık uzmanlardır, teknisyenler, politikacılar, bürokratlardır, herhangi biridir, sorumlu olmayan tek kişi, "burjuva bireyi"dir.
musil, yeni ve tedirgin edici bir gerçekliğin ayrıntılarını acımaksızın, burjuvaya tanıdık gelen bir söylemle açıklamaya kalkışmaksızın, şoka uğratırcasına betimlemekte kararlıdır. ayrıntıyı en uç noktaya kadar yoğunlaştırır; çünkü amaç burjuva insanını rahat ettirmek değildir. başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını tedirgin etmektir.
niteliksiz adam, görünüşte romanın içeriğiyle hiçbir ilintisi bulunmayan küçük bir olayla başlar. bir kamyon bir yayayı ezmiştir. bir bey ile bir hanım yaklaşırlar."hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: 'burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.' hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu; fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu."
bu görünüşte önemsiz olay, ortaya bir leitmotif çıkarır: insanlar ancak bir düzen içerisinde yaşayabilirler. iç düzen yitirilmiştir ama burjuva insanı kendisi için çoktan yabancılaşmış ve anlaşılmaz olmuş bir dış düzene sarılmaktadır. yeni gerçekliği algılamaksızın, özünü tekerlemenin oluşturduğu, salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. anlamını kavramadığı ama kendisine tanıdık gelen herhangi bir söylem, onu rahatlatabilmektedir. tedirginliğin sesi bastırılmaktadır ve burjuva insanı, sorumluluğundan kurtarılmıştır. iğrenç olan, artık onu ilgilendirmemektedir. iğrençlik, teknik bir soruna dönüşmüştür. bu sorun konusunda yetkili olanlar artık uzmanlardır, teknisyenler, politikacılar, bürokratlardır, herhangi biridir, sorumlu olmayan tek kişi, "burjuva bireyi"dir.
musil, yeni ve tedirgin edici bir gerçekliğin ayrıntılarını acımaksızın, burjuvaya tanıdık gelen bir söylemle açıklamaya kalkışmaksızın, şoka uğratırcasına betimlemekte kararlıdır. ayrıntıyı en uç noktaya kadar yoğunlaştırır; çünkü amaç burjuva insanını rahat ettirmek değildir. başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını tedirgin etmektir.
çürüme
carson mccullers
bu dünya zulüm ve kötülükle doludur. bu kürenin dörtte üçü savaş ve baskı altında. yalancılar ve şeytanlar birleşmiş durumda, bilen insanlarsa tek tek ve savunmasız.
nereye bakarsan bak adilik ve çürüme var. insan, adiliği edilgen olarak da olsa kabul etmeden yaşayamaz. kimileri, yediğimiz her lokma, giydiğimiz en küçük şey için geberesiye çalışır ve kimse bilir görünmez bunu. herkes kördür, dilsizdir, kafasızdır; budala ve adidir.
ama de ki bir adam bilsin. dünyayı olduğu gibi görür ve o bütün bunların nasıl olageldiğini görmek için binlerce yıl geriye bakar. sermayenin ve iktidarın yavaş birleşimini, bir araya toplanışını seyreder, bugünkü zirvesini görür. insanların, yaşamak için nasıl birbirlerini soymak zorunda olduklarını görür. çocukların açlıktan öldüğünü, kadınların karınlarını doyurmak için haftada altmış saat çalıştıklarını görür. koca işsizler ordusu belasını ve boş yere harcanan milyarlarca doları, binlerce millik toprağı görür. savaşın yaklaştığını görür. insanların acı çekerken nasıl zalimleştiklerini ve içlerinde bir şeyin öldüğünü görür. ama asıl gördüğü şey, dünyadaki tüm düzenin yalan üzerine kurulduğudur. ve bu, parlayan güneş kadar açık olmasına rağmen, bilmeyenler bu yalanla o kadar uzun zamandır yaşamaktadırlar ki, görmezler bunu.
halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılır.
bu dünya zulüm ve kötülükle doludur. bu kürenin dörtte üçü savaş ve baskı altında. yalancılar ve şeytanlar birleşmiş durumda, bilen insanlarsa tek tek ve savunmasız.nereye bakarsan bak adilik ve çürüme var. insan, adiliği edilgen olarak da olsa kabul etmeden yaşayamaz. kimileri, yediğimiz her lokma, giydiğimiz en küçük şey için geberesiye çalışır ve kimse bilir görünmez bunu. herkes kördür, dilsizdir, kafasızdır; budala ve adidir.
ama de ki bir adam bilsin. dünyayı olduğu gibi görür ve o bütün bunların nasıl olageldiğini görmek için binlerce yıl geriye bakar. sermayenin ve iktidarın yavaş birleşimini, bir araya toplanışını seyreder, bugünkü zirvesini görür. insanların, yaşamak için nasıl birbirlerini soymak zorunda olduklarını görür. çocukların açlıktan öldüğünü, kadınların karınlarını doyurmak için haftada altmış saat çalıştıklarını görür. koca işsizler ordusu belasını ve boş yere harcanan milyarlarca doları, binlerce millik toprağı görür. savaşın yaklaştığını görür. insanların acı çekerken nasıl zalimleştiklerini ve içlerinde bir şeyin öldüğünü görür. ama asıl gördüğü şey, dünyadaki tüm düzenin yalan üzerine kurulduğudur. ve bu, parlayan güneş kadar açık olmasına rağmen, bilmeyenler bu yalanla o kadar uzun zamandır yaşamaktadırlar ki, görmezler bunu.
halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılır.
2.12.2019
alçakgönüllü bir öneri
jonathan swift
yergi öyle bir aynadır ki ona bakanlar orada herkesin yüzünü görürler de kendilerininkini görmezler; bu da şu yeryüzünde yergilerin pek etkili olmamasının, yergilerden çok az sayıda insanın gücenmesinin başlıca nedenidir.
öfke ve kızgınlık bedene güç verse de ruhu gevşetir ve onun bütün çabalarını zayıflatarak etkisiz kılar.
zaman da bizlere yaşlı insanların boş bir çabayla kafamıza sokmaya çalıştığı düşünceleri ve dersleri verir ama kulak verilen tek vaizdir.
cam fabrikalarında işçiler yanan ateşe çok az taze kömür atarlar. bunlar ilk atıldığında alevlerin keyfini kaçırmış gibi görünür; ama aslında onları canlandırır. bu da zihnin tutkulara hafifçe gem vurmasına benzer, zihin tutkuların ateşini söndürmeyecektir.
yaşamın sunduğu tüm avantajlara sahip insanlar, düzensizliğe ya da bozulmaya yol açacak pek çok rastlantının tehditkar gölgesi altında yaşarlar; oysa onları memnun edebilecek rastlantılar pek azdır.
küçük düşürmenin, korkaklar için uygun bir ceza olduğunu düşünmek akıllıca değildir; çünkü onurlarını gözden çıkarmamış olsalar korkak olmazlardı. korkaklar için en uygun ceza ölüm cezasıdır; çünkü en çok ölümden korkarlar.
bu yaptığımız gelecekte hep anılacak, gelecek kuşaklar hep bunu konuşacak. oysa, gelecek kuşaklar kendi dönemlerini ve düşüncelerini, kendilerine özgü şeyler olarak görecek, tıpkı bizim bugün yaptığımız gibi.
başkalarına çokça yararı dokunan, ancak kendisinin hiçbir yararını görmediği nice güzel özellikler taşıyan insanlar tanıdım; bu özellikler, bir evin önündeki güneş saatine benzer; komşular ve yoldan geçenler bu saatten yararlanır, ama sahibi yararlanamaz.
stoacılara özgü o gereksinmeleri ve arzuları tırpanlayarak karşılama alışkanlığı, ayakkabıya gereksinme duyduğumuzda ayaklarımızı kesmeye benzer.
insan sokakta yürürken çevresini gerçekten gözlemleyecek olsa, gördüğü en mutlu kimseler cenaze arabaları içindekiler olur.
akıllı ve basiretli davranış, en son, başına gelen bir talihsizlik karşısında utanç ve suçluluk duygusuna kapılan bir adamdan beklenir.
servetin ne denli güç getirdiğini ancak acı çekenler kabul eder; çünkü mutlu insanlar bütün başarılarını basirete ya da yeteneğe bağlama eğilimindedir.
üstün erdemleri olan birini hakkınca övmek zordur, üstün kötülükleri olan birini de hakkınca yermek zordur. ılımlı, vasat karaktere sahip insanlar söz konusu olduğundaysa her ikisini de yapmak oldukça kolaydır.
övgü, mevcut iktidarın kızıdır.
iyi olsun, kötü olsun çoğu eylemin nihai nedeninin insanın kendisine duyduğu sevgi olduğu kabul edilir; ama bazı insanların öz sevgisi onları başkalarını mutlu etmeye iter, başkalarınınkiyse yalnızca kendilerini mutlu etmeye. erdemle kötülük arasındaki ana ayrım budur.
dünya bir kez bizleri kötüye kullanmaya başlamayagörsün, sonrasında vicdan azabı ya da törenleri de azaltarak aynı muameleye devam edecektir.
ortada büyük sorunlar olmadığında küçük sorunlar da insanı huzursuz etmeye yeter. koca bir kayaya rast gelmediğinde insan küçük bir çıkıntıda bile sendeleyecektir.
apollon hem hekimlik tanrısı hem de insanları hastalıklarla cezalandıran tanrıydı. kökeninde her ikisi de aynı meslekten gelir, aynı bugün de olduğu gibi.
bazen izleyen biri, oyunu, oynayanlardan daha iyi görür.
augustus şans getiren bir adı olan bir eşekle karşılaşınca kendisini güzel günlerin beklediğine inanmış, haklı da çıkmış. ben pek çok eşekle karşılaşıyorum; ama hiçbirinin şans getiren adları yok.
gerçek anlamda çok az insan gerçekten bugünü yaşar, çoğunluğu bir başka zaman yaşamaya başlayabilmek adına bekler ve biriktirir.
bir hastayı iyileştirme yolunda atılacak ilk adım hastalığı tanımaktır.
büyük kentte ya da taşrada yürüyenler için, caddelerde, sokaklarda, derme çatma kulübelerin kapıları önünde paçavralara bürünmüş, gelen geçen herkesi birkaç kuruş sadaka vermeleri için sıkıştıran, peşinde üç, dört, belki altı çocukla dolanan bir dolu dilenci kadın, hiç kuşkusuz insanın canını sıkan bir manzaradır.
hakikat, bir kuyunun dibinde yaşar.
her zaman boş kavanozların daha çok ses çıkardığını gözlemlemişimdir.
doğanın gizli köşelerine dalabilecek olsaydık, en ince çim yaprağının ya da en küçük yaban otunun bile kendine özgü bir faydası olduğunu görürdük. doğa en çok en küçük yaratımlarında hayranlık uyandırıcıdır; en küçük ve en hor gördüğümüz böcek doğanın sanatını en derinden anlar.
yergi öyle bir aynadır ki ona bakanlar orada herkesin yüzünü görürler de kendilerininkini görmezler; bu da şu yeryüzünde yergilerin pek etkili olmamasının, yergilerden çok az sayıda insanın gücenmesinin başlıca nedenidir.öfke ve kızgınlık bedene güç verse de ruhu gevşetir ve onun bütün çabalarını zayıflatarak etkisiz kılar.
zaman da bizlere yaşlı insanların boş bir çabayla kafamıza sokmaya çalıştığı düşünceleri ve dersleri verir ama kulak verilen tek vaizdir.
cam fabrikalarında işçiler yanan ateşe çok az taze kömür atarlar. bunlar ilk atıldığında alevlerin keyfini kaçırmış gibi görünür; ama aslında onları canlandırır. bu da zihnin tutkulara hafifçe gem vurmasına benzer, zihin tutkuların ateşini söndürmeyecektir.
yaşamın sunduğu tüm avantajlara sahip insanlar, düzensizliğe ya da bozulmaya yol açacak pek çok rastlantının tehditkar gölgesi altında yaşarlar; oysa onları memnun edebilecek rastlantılar pek azdır.
küçük düşürmenin, korkaklar için uygun bir ceza olduğunu düşünmek akıllıca değildir; çünkü onurlarını gözden çıkarmamış olsalar korkak olmazlardı. korkaklar için en uygun ceza ölüm cezasıdır; çünkü en çok ölümden korkarlar.
bu yaptığımız gelecekte hep anılacak, gelecek kuşaklar hep bunu konuşacak. oysa, gelecek kuşaklar kendi dönemlerini ve düşüncelerini, kendilerine özgü şeyler olarak görecek, tıpkı bizim bugün yaptığımız gibi.
başkalarına çokça yararı dokunan, ancak kendisinin hiçbir yararını görmediği nice güzel özellikler taşıyan insanlar tanıdım; bu özellikler, bir evin önündeki güneş saatine benzer; komşular ve yoldan geçenler bu saatten yararlanır, ama sahibi yararlanamaz.
stoacılara özgü o gereksinmeleri ve arzuları tırpanlayarak karşılama alışkanlığı, ayakkabıya gereksinme duyduğumuzda ayaklarımızı kesmeye benzer.
insan sokakta yürürken çevresini gerçekten gözlemleyecek olsa, gördüğü en mutlu kimseler cenaze arabaları içindekiler olur.
akıllı ve basiretli davranış, en son, başına gelen bir talihsizlik karşısında utanç ve suçluluk duygusuna kapılan bir adamdan beklenir.
servetin ne denli güç getirdiğini ancak acı çekenler kabul eder; çünkü mutlu insanlar bütün başarılarını basirete ya da yeteneğe bağlama eğilimindedir.
üstün erdemleri olan birini hakkınca övmek zordur, üstün kötülükleri olan birini de hakkınca yermek zordur. ılımlı, vasat karaktere sahip insanlar söz konusu olduğundaysa her ikisini de yapmak oldukça kolaydır.
övgü, mevcut iktidarın kızıdır.
iyi olsun, kötü olsun çoğu eylemin nihai nedeninin insanın kendisine duyduğu sevgi olduğu kabul edilir; ama bazı insanların öz sevgisi onları başkalarını mutlu etmeye iter, başkalarınınkiyse yalnızca kendilerini mutlu etmeye. erdemle kötülük arasındaki ana ayrım budur.
dünya bir kez bizleri kötüye kullanmaya başlamayagörsün, sonrasında vicdan azabı ya da törenleri de azaltarak aynı muameleye devam edecektir.
ortada büyük sorunlar olmadığında küçük sorunlar da insanı huzursuz etmeye yeter. koca bir kayaya rast gelmediğinde insan küçük bir çıkıntıda bile sendeleyecektir.
apollon hem hekimlik tanrısı hem de insanları hastalıklarla cezalandıran tanrıydı. kökeninde her ikisi de aynı meslekten gelir, aynı bugün de olduğu gibi.
bazen izleyen biri, oyunu, oynayanlardan daha iyi görür.
augustus şans getiren bir adı olan bir eşekle karşılaşınca kendisini güzel günlerin beklediğine inanmış, haklı da çıkmış. ben pek çok eşekle karşılaşıyorum; ama hiçbirinin şans getiren adları yok.
gerçek anlamda çok az insan gerçekten bugünü yaşar, çoğunluğu bir başka zaman yaşamaya başlayabilmek adına bekler ve biriktirir.
bir hastayı iyileştirme yolunda atılacak ilk adım hastalığı tanımaktır.
büyük kentte ya da taşrada yürüyenler için, caddelerde, sokaklarda, derme çatma kulübelerin kapıları önünde paçavralara bürünmüş, gelen geçen herkesi birkaç kuruş sadaka vermeleri için sıkıştıran, peşinde üç, dört, belki altı çocukla dolanan bir dolu dilenci kadın, hiç kuşkusuz insanın canını sıkan bir manzaradır.
hakikat, bir kuyunun dibinde yaşar.
her zaman boş kavanozların daha çok ses çıkardığını gözlemlemişimdir.
doğanın gizli köşelerine dalabilecek olsaydık, en ince çim yaprağının ya da en küçük yaban otunun bile kendine özgü bir faydası olduğunu görürdük. doğa en çok en küçük yaratımlarında hayranlık uyandırıcıdır; en küçük ve en hor gördüğümüz böcek doğanın sanatını en derinden anlar.



