17.01.2017

çingene

ahmet mithat efendi

güzel sanatlarla uğraşanların çoğunun ahlakı güzel olur.

meşhur atasözüdür ki kocadığı, kuruduğu zaman eğilmeyen ağaç, tazeyken istenildiği şekilde eğilir derler.

"ağaç yaşken eğilir." derler ki gerçek atasözlerindendir. lakin sanayideki gelişmeler kuru ağacı da ıslatıp ateşe göstermek suretiyle eğmek, bükmek imkanını bulmuştur. hele buharla ısıtıldıktan sonra en kalın direkler bile eğiliyor.

çingenelerin erkekleri karıları kadar rezil ve yüzsüz olmazlar. erkekler, insanlar arasındaki mertebeleri karılarından daha iyi takdir ettiklerinden, büyük küçük ne demektir anlarlar.

insanın böyle kendisini yine kendisince bir alemde bulması ne lezzetli bir şeydir! buna bazı seçkin kişiler "kesret içinde vahdet" derler ki insanlar onu kendileriyle beraber zannettikleri halde o adam cihanı dolaşır da yine bulunduğu yerden ayrılmamış olur.

efendilerin, beylerin en küçüğüne varmak, bizim çingenelerin en büyüğüne varmaktan daha iyidir.

evlilik denilen şey ne anadan doğmaya benzer ne de ölmeye. bunlar insanın tercihi dışında şeyler oldukları halde evlilik doğrudan doğruya insanın kendi tercihine bırakılmış bir haktır. o haktan niçin şöyle faydalanmıyorsun, böyle faydalanmıyorsun diye kimse kimseye baskı yapamaz.

dünyada nice olaylar vardır ki hiç de üstüne yüklenen adamların sebep oldukları şeyler değildirler. başkaları kaş yapalım derken göz çıkarmak türünden o olayların meydana gelmesine sebep olmuşlardır.

birkaç bin sene sonra insanoğlu tümüyle yeknesak bir medeniyete tabi olacak ve insanlar arasında ne kavmiyetçe, ne medeniyetçe hiçbir fark kalmayacak kadar medeniyet yaygınlaşacaktır. dünya bir insan memleketi ve insan da medeni bir aileden ibaret sayılacaktır.

iş bir kere halkın meşguliyet konusu olunca şairler ve kibar takımı bile onu malzeme edinmekten geri kalırlar mı? zevzeklerin en büyüğü bunlar arasında bulunur.

zayıfları ezmek insanlığımızın en parlak şiarlarındandır. bir adamı ezmek lazım gelince dünya kahraman kesilir.

bir hatayı daha büyük bir hatayla düzeltmeye kalkışmak o hatadan daha korkunç neticelere yol açar.

16.01.2017

phaedra

lucius annaeus seneca



iyi bilinir
aşk en inatçı ruhlara bile boyunduruk vurur
nefreti değiştirir

kaderin cömert sunularıyla azanlar, sınırsızca
sefahate kapılıp gidenler, özlem çeker hep tatmadıkları arzulara
iyi talihin ürkünç yoldaşı, şehvet, sızar içeriye işte o sıra
ne dün yediğin yemek keyif verir artık
ne sıradan giysiler, ucuz kadehler
niçin fakirhanelere pek uğramaz bu musibet
zevk içinde yaşayan evleri seçer kendine
niçin kutsal venüs mütevazı damlarda oturur
niçin edeplidir sevgisi sıradan insanın, aşmaz çizgisini
tevazuyla sınırlar kendisini; ama zenginler
saltanatla şişinenler, niçin hak edilenden fazlasını özler
aşırı güç, gücünden öte güç ister

dertler hafifse konuşur; ağırsa susup kalır

istese de asla göremez
gökkubbeyi, bir kez derinlere indi mi
ve sonsuz gecenin sessiz evine ulaştı mı kişi

öğrendim, aşk bütün vahşileri dizginler
tedavi istemek, yarı tedavidir

yolu yok, ölmesi yasaklanamaz
ölüm yazılan ve ölmesi gereken birine

din

yuval noah harari

islam, hristiyanlık, budizm ve konfüçyüsçülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. büyük tanrılar, kadiri mutlak tek tanrı veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi. incil'in, kuran'ın veya vedalar'ın evrenle ilgili bazı kritik bilgilere sahip olmadığını, hele de bu sırların etten kemikten yapılma yaratıklar tarafından keşfedileceğini düşünebilmek bile olanaksızdı.

muhammed peygamber de dini hayatına ilahi gerçeklerden haberi olmayan arapları eleştirerek başlamıştı. ancak muhammed kısa süre içinde kendisinin bu gerçekten haberdar olduğunu iddia etmeye başladı ve takipçileri onu "peygamberlerin mührü" olarak adlandırmaya başladı. bu andan itibaren muhammed'in vahiylerinden başkası gereksizdi.

modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahiptir. zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu bilir. darwin hiçbir zaman kendisinin "biyologların mührü" olduğunu ve hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmemiştir. yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. fizikçiler big bang'e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.

15.01.2017

arzu çağı

joel kovel

tek bir insan bile zincirlere bağlıysa, hiç kimse özgür değildir.

william blake: bir tek şu andaki rahatı ve keyfi için dehasına ve vicdanına direnen kişi dürüst müdür?

insanın arzusu ötekinin arzusunda anlamını bulur; çünkü arzunun ilk nesnesi öteki tarafından tanınmaktır.

w.b. yeats: en iyilerin hiç inancı yoktur; en kötülerse büyük bir tutkuyla bağlanır.

her yerde çiçeklerin açtığı, psikanalize giren iyiliğin gündelik hayatı doldurduğu ve kötülüğün buharlaşıp uçtuğu bir toplum düşünü seviyorum. gerçek sosyalizm her zaman ekmek ve güller demektir.

sigmund freud: para mutluluk getiremez; çünkü mutluluk çocukluk arzularının tatmin edilmesidir; para da bu arzuların nesnesi değildir.

insanların varoluşlarını belirleyen, bilinçleri değildir; tersine, toplumsal varoluşları bilinçlerini belirler.

max weber: devlet meşru güç kullanma tekelini elinde tutan bir birliktir ve başka bir biçimde tanımlanamaz.

ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur.

14.01.2017

severdim seni

orhan pamuk

okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.

ilk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde tarabya'dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. ince kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.

annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve baş parmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. aklının içindekilerin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, allahım!

birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikayesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o 'ben burada değilim' ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, dede'yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, dede'nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.

severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikaye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.

severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.

severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. birden çıkan lodosla karların eridiği ve istanbul'un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin uludağ'ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. saatli maarif takvimi'nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici mösyö trellidis'in saygılarıyla, demeni severdim. kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.

severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.

seni çok iyi anlıyordum. ben de senin gibi sinemalara, futbol maçlarına, fuarlara, panayırlara giden o kalabalıklardan artık nefret ediyordum. hiçbir zaman adam olmayacaklarını, her zaman aynı budalalıkları edeceklerini, aynı masallara kanacaklarını, en masum gözüktükleri o içler acısı, göz yaşartıcı fukaralık ve zavallılık anlarında bile yalnızca kurban değil, aynı zamanda suçlu ya da en azından suç ortağı olduklarını düşünüyordum. kurtarıcı diye bekledikleri sahtekarlardan da, en son başbakanlarının en son budalalıklarından da, askeri darbelerinden de, demokrasilerinden de, işkencelerinden de, sinemalarından da bıkmıştın artık. bunun için seviyordum seni.

severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni.

12.01.2017

düşünürken buldum kayayı

ilhan berk

düşünürken buldum kayayı.

otlarla konuşmaktan geliyordum. ölü bir yaprak, adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk. bir atlıkarıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.

bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. isa ile karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi. sözcükler bunu gördü.

(ey görünmezlik! elimden tut. gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor. ve.. -yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.-)

anlamdan hep kuşku duydum. evler, odalardı, unuttum. dünya ki varlığının ayırdında değildir. trenler geçer yüzünden. kendini varsayar.

her şey, her şey konuşur evrende. evler, çocuklar, nehirler, coğrafya. nehirlerin vakti olmadığını okudum.

coğrafya adına sevinmemiştir. anlam sıkıcıdır. günde üç kez aynada kendine bakar. yalnızlık saçar. anlamla ev yapılmaz. anladım ama yalnızlığım sürüyor. düşüncelerim yok benim. kaya bilir kaya olduğunu, ben bilmem. anladığımda yitirdim şiirimi. o gün bugün bir akarsu gibi kocadım.

münzevi

albert camus

emerson "her duvar bir kapıdır." diyor.

büyük fikirlerin yeryüzüne güvercin ayakları ile geldiği söylenir. o zaman belki, kulak verirsek eğer, imparatorlukların ve milletlerin gürültüsü içinde hayat ve ümidin küçük kımıldanışları, zayıf bir kanat çırpıntısı halinde duyabiliriz. bazıları bu ümit bütün bir milletindir diyecektir, bazıları tek bir insanın.

ben öyle zannediyorum ki aksine, bu ümit, iş ve eserleriyle, her gün tarihin en kaba görünüşlerini, hudutları; herkesin acıları ve sevinçleri ile, herkes için yükselttikleri ve her zaman tehdit edilen gerçeğin değerini gizliden gizliye parıldatmak için inkâr eden, binlerce münzevi tarafından yaratılmış, canlandırılmış ve beslenmiştir.

11.01.2017

kitle psikolojisi

gustave le bon

psikolojik kitlede en tipik özellik şudur: kitleyi yaratan bireyler, ne türden olursa olsun; yaşayışları, işleri güçleri, karakterleri, zekaları birbirine ne denli benzerse benzesin ya da birbirinden ne denli ayrılırsa ayrılsın, kitleleşme sonucu, yalnız ve yalnız bu nedenden ötürü ortak (kolektif) bir ruh kazanır; dolayısıyla, her biri tek başınayken hissedeceği, düşüneceği ve davranacağından başka türlü hisseder, düşünür ve davranır.

öyle duygu ve düşünceler vardır ki, birbiriyle kaynaşıp bir kitle oluşturmuş bireylerde rastlanır ancak ya da söz konusu bireylerde eylemlere dönüşür. bir organizmadaki hücreler nasıl bir araya gelerek tek bir varlık oluşturmuşsa, psikolojik kitle de bir an için birbiriyle kaynaşmış aynı türden -heterojen- ögelerin oluşturduğu geçici bir varlıktır.

tek kişinin bireysel yoldan edindiği özellikler kitle içinde silinip gider, bireyin kendine özgü karakteri kaybolur. ırksal bilinçdışı kendini açığa vurur; heterojenlik, homojenlik içinde eriyip kaybolur. bireyden bireye değişkenlik gösteren üstyapılar kaldırılıp bir kenara atılır, işlemez duruma getirilir; bireylerin tümünde homojen özellik gösteren bilinçsiz altyapı ise gün ışığına çıkarılır. bu yoldan kitle bireylerinin ortalama karakteri ortaya çıkar.

kitleyi oluşturan bireyler, daha önce kendilerinde rastlanmayan kimi özellikler de kazanır. bunun başlıca üç nedeni vardır. birinci neden, kalabalık bir ortamda yaşamasından ötürü bireyin kitle içinde karşı durulmaz bir güce sahip olduğu duygusuna kapılması ve böyle bir duyguyla kendini birtakım içgüdüsel isteklerin eline teslim etmesidir; oysa normalde çaresiz dizginleyip frenleyeceği içgüdülerdir bunlar. anonimlikte, dolayısıyla kitlesel sorumsuzlukta bireyleri geride tutan sorumluluk duygusu tümüyle silinip gider.

"kitle yaşamında vicdanın ve sorumluluk duygusunun yitimini anlamak bizim için hiç de zor değildir; çünkü toplumsal korku, vicdan denilen nesnenin çekirdeğini oluşturur." (sigmund freud)

bulaşım (sirayet) diyebileceğimiz ikinci neden de, yine kitle yaşamında bireylerin yeni birtakım özellikler kazanmasına ve ilgili özelliklerin kendilerini şu ya da bu doğrultuda açığa vurmasına yardım eder. bulaşım kolay saptanabilen; ama nedeni açıklanamayan bir olaydır ve hipnotik fenomenler kapsamına girer. kalabalıkta her duygu, her davranış bulaşıcı, hem de ileri derecede bulaşıcıdır; öyle ki, bireyin kendi kişisel çıkarını kitle çıkarına feda ettiği görülür. bu ise, ancak kitlenin bir parçasına dönüşüm sonucu ele geçirilen ve bireyin doğasına düpedüz aykırı düşen bir yetenektir.

nedenlerin en önemlisi sayılıp kitleyi yaratan bireylerde, yalıtık -tek başına- bireydekilere büsbütün karşıt birtakım özelliklerin oluşmasına yol açan üçüncü neden telkin yatkınlığıdır; zaten daha önce sözünü ettiğim bulaşım, telkin yatkınlığının sonucundan başka bir şey değildir.

bu olayı anlamak için, fizyolojideki kimi yeni bulgulamaları göz önünde tutmak gerekiyor. bazı işlemler sonucu, bir insanın bilinçli kişiliğini kaybederek kendisinden bu bilinci koparıp alanın bütün telkinlerini benimseyebileceğini ve karakteriyle alışkanlıklarına düpedüz aykırı davranışlar sergileyebileceğini artık bilmekteyiz. pek titiz gözlemlerin ortaya koyduğuna göre, aktif bir kitlenin sinesinde bir süre dinlenen birey çok geçmeden ya kitleden kaynaklanan birtakım esintiler sonucu ya da bilinmedik bir başka nedenden ötürü özel bir durum kazanmakta, ilgili durum hipnotize edileni hipnotizörün etkisiyle kuşatan o büyülü havaya pek benzemektedir. çünkü hipnotizmada da bireyin bilinçli kişiliği bütünüyle kaybolur, irade ve ayrım gücü ortadan kalkar, tüm duygu ve düşünceleri hipnotizörün belirlediği tarafa yönelir.

psikolojik kitle içinde bireyin durumu aşağı yukarı bunun gibidir: kitle içinde birey, davranışlarının bilincinde olmaktan çıkar, hipnotize edilen kişideki gibi bazı yetenekleri silinip giderken, bazıları alabildiğine güçlülük kazanır.

hipnotize edilen kişi, kendisine telkin edilen belli davranışları gerçekleştirmek için karşı durulmaz bir içgüdüsel zorlamayla harekete geçer. bu içgüdüsel zorlama, kitlelerde, hipnotize edilen tek kişiye göre çok daha önüne geçilmez nitelik taşır; çünkü kitlede bireyleri egemenliği altında tutan telkin, bireyler arası etkileşim sonucu daha da güçlenip büyür.

buna göre, kitle bireyinin ana özellikleri şunlardır: bilinçli kişiliğin kaybolarak bilinçsiz kişiliğin egemenliği ele geçirişi, duygu ve düşüncelerin telkin ve bulaşım sonucu aynı yöne yönelişi, telkinle alınan direktifleri vakit geçirmeden gerçekleştirme eğilimi; yani bireyin artık kendisi olmaktan çıkıp istem gücünden -iradeden- yoksun bir otomat durumuna girişi.

örgütlenmiş kitleye yalnızca katılışı bile, insanın uygarlık merdiveninin birden çok basamağını gerisin geri inmesine yol açar. yalıtık durumdayken belki üstün bir aşamada bulunan birey, kitlede barbar bir kişiye dönüşür; yani içgüdüleriyle davranan bir varlık olup çıkar, ilkeller gibi içinden geldiği gibi davranır, ansızın parlar, vahşice eylemlere girişir, coşkulara ve yiğitlik gösterilerine kaptırır kendini.

kitle, davranışında içtepisel, değişken ve aşırı duyarlıdır; hemen yalnızca bilinçdışının yönetimi altında bulunur. kitleye egemen içtepiler, duruma göre yüce ya da acımasız, atılgan ya da korkak nitelik taşıyabilir; ama hepsinde de dediğini yaptırtan zorlayıcı bir karakter saklıdır; öyle ki, bazen kişisel çıkarlar, hatta özyaşamı sürdürme kaygısı bireyin gözüne görünmez olur.

hiçbir eylem, kitlede önceden düşünülüp tasarlanmaz. kimi şeyleri ele geçirmek için tutkuyla davrandığı zaman bile uzun sürmez tutkusu; bir istekte sürekli karar kılma gücünden yoksundur. gönlünde uyanan güçlü arzuların ertelenmesine katlanamaz, her şeye gücüyeterlik gibi bir duygu içinde yaşar. kitle bireyi, "olmaz" diye bir şey bilmez.

kitle, etkilenmelere alabildiğine açık ve safdildir; eleştirilere yer vermez davranışında, olanaksız diye bir şey tanımaz. çağrışım yoluyla birbirini sürükleyip getiren ve yalıtık bireylerin özgür düşlemlerinde -fantezilerinde- rastlanıp ussal hiçbir mekanizma tarafından gerçeğe uygunluğu denetlenmeyen coşkulu bir özellik gösterir. yani kitle için ne bir kuşku ne de kesinsizlik diye bir şey vardır. bir anda en son noktaya kadar vardırır işi; alt tarafı bir kuşku, göz açıp kapamadan kaya gibi kesinlik kazanır; hafif bir antipatiden azgın bir nefret doğup çıkar ortaya.

kitlenin kendisi tüm aşırılıklara eğilim gösterdiği gibi, onu coşturup heyecanlandırmak da yine ancak aşırı uyarılarla gerçekleşir. kitleyi etkileyecek kimsenin, elindeki nedenleri mantık süzgecinden geçirmesinin gereği yoktur; işi alabildiğine güçlü imajlara dökmek, abartmaya kaçmak ve sürekli aynı şeyi yinelemek amaca ulaşılmasını sağlar. kitle, gerçek ve düzmece konusunda kuşku nedir tanımaz; öte yandan kendisinde büyük bir gücün varlığı bilinci içinde yaşar; dolayısıyla otoriteye inançla bağlı olduğu kadar hoşgörüsüzdür de. güce saygı duyar, bir çeşit güçsüzlük belirtisi diye baktığı iyilikçi davranışların fazla etkisinde kalmaz. üstün bildiği kişilerde aradığı, güçlülük, hatta zorbalıktır. egemenlik ve baskı altına alınmayı, efendisinden korkmayı ister. gerçekte düpedüz tutucu karakter taşır, tüm yenilik ve ilerlemelerden enikonu nefret eder, geleneğe karşı sınırsız bir saygı duyar.

kitlelerde en aykırı düşünceler yan yana varlığını sürdürür, bir arada güzel güzel geçinebilir ve mantıksal açıdan aralarında gözlemlenebilecek çelişkiler asla bir çatışmaya yol açmaz; gelgelelim, psikanalizin çoktan kanıtladığı gibi, bireylerin, çocukların ve nevrozluların bilinçsiz ruhsal yaşamlarında da durum başka türlü değildir.

kitlenin üzerinde durulacak son bir özelliği varsa, gerçek açlığı diye bir şeyi asla tanımamasıdır. hep illüzyonlara kucak açar kitle, illüzyonlardan asla yoksun kalamaz. gerçek olmayana her vakit gerçek olandan önde yer verir. gerçek dışının da gerçek gibi etkisine açıktır, bu ikisini birbirinden ayırmaya eğilim duymaz.

kitle uysal bir sürü gibidir, başında bir efendi olmadan yaşayamaz. itaate karşı öylesine bir susamışlık içindedir ki, ortaya çıkıp kendisini efendi ilan edecek herkese içgüdüsel bir boyun eğişle karşılık verir.

baştaki önderin herhangi bir nedenle yitirilişi, önderin şahsına karşı güvende bir an bocalayış, tehlikenin boyutları değişmemesine karşın bir panik durumunun patlak vermesine yol açar. önderle aradaki bağların kopması, genel olarak bireyler arasındaki karşılıklı bağların da çözülüp dağılmasına yol açar; kitle, kafası koparılan bir bologna şişesi gibi tuz buz olur.

wittgenstein'ın maşası

david edmonds / john eidinow

pek azımız kürsülerden konferanslar veren filozoflar olsak da hepimiz mutfak masasında filozof kesiliriz.

1910'la 1913 arasında işsiz ve vasıfsız hitler, viyana'da evsizler için kurulmuş bir hayır kurumu ve resimlerini satın alan yahudi esnaf sayesinde hayatta kalmıştı.

nazilerin almanya'yı ele geçirmesinin doğuracağı sonuçları düşünen wittgenstein en kötüsünü önceden bilmişti: "bir ülkenin hükümetini bir grup gangsterin ele geçirmesi ne demektir bir düşünün. karanlık çağlar geri dönüyor. insanların cadılar gibi diri diri yakılması türünden dehşet verici şeyler görürsek şaşmayın."

çocukluğunda fiziksel temasın sıcaklığından yoksun kalan karl popper yetişkinliğinde de aynı tutumu sürdürmüştür. bir arkadaşına annesinin onu hiç öpmediğini söylemişti -kendisi de karısını hiç dudaklarından öpmemiş. ayrı yataklarda uyurlarmış.

"bir şeye çok sinirlendiğimde bazen sopayla yere ya da bir ağaca vururum. ama elbette bu işin suçlusunun yer olduğunu ya da ona vurmamın bir şeye yarayacağını düşündüğümden değil. öfkemi boşaltmak için. bütün ritüeller de böyledir. önemli olan bir cezalandırma hareketine benzemesidir ama benzerlikten başka şey aranmamalıdır."

zenon'un en ünlü paradokslarından birinde iki yarışmacı vardır: yenilmez yunan kahramanı akhilleus ve bir kaplumbağa. ağır hareket eden kaplumbağanın yarışa erken başlamasına izin verilir. zeno'ya göre hızlı akhilleus kaplumbağayı asla yakalayamayacaktır: kaplumbağanın başladığı noktaya geldiğinde kaplumbağa başka bir konuma gelmiş olacaktır; akhilleus bu noktaya geldiğinde kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır ve bu böyle gider.

bertrand russell, her kelime itinayla betimlense bile sorunların ortadan kalkmayacağı görüşündeydi. bunu kanıtlamak için aşağıdaki küçük hadiseyi anlatmıştı. bisikletle winchester'a gidiyordu ve en kısa yolu sormak için bir bakkala girmişti. bakkal, dükkanın arka tarafındaki birine seslendi:

    "beyefendi winchester'a giden en kısa yolu soruyor."
    "winchester mi?"
    "evet."
    "winchester yolu, öyle mi?"
    "evet."
    "en kısa yol mu?"
    "evet."
    "bilmiyorum."

10.01.2017

rüzgâr

ahmet muhip dıranas


ben büyük rüzgârları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı

9.01.2017

şeytankaya tılsımı

ahmet mithat efendi

evlilik iki vücudun buluşması demek olduğu gibi iki talihin de birleşmesi demektir.

karşılık verme ve konuşma hususunda asıl manidar olan şey anlamın kılıfı denilen sözlerden ibaret değildir. istenilen anlamı, hükmü asıl yerine getiren şey, sözü söyleyen adamın sesiyle hali, tavrıdır.

insan kısmı korktuğundan kurtulmaya ve umduğuna erişmeye gayet istekli bulunur. eğitimin ışığıyla zihni ve gözü aydınlanmış olmazsa insanı korkutmak da kolaydır, hırslandırmak da.

bir kadının güzelliğinden bahsetmek ve bu şekilde o kadını hoşnut etmek o bahsi eden erkeğe de zevk verir.

okurlarımız bazı falcı, bakıcı, büyücü gibi insanların hal ve tavırlarını ve zekalarının şeklini tecrübe etmişlerse, mutlaka bilmeleri lazım gelir ki bu şarlatan alçaklar leb demeden leblebiyi anlamak ve soğuktan nem kapmak derecelerinde şeytan şeyler olurlar. yapacakları şeyleri açıkça ve kesinlikle belirmeyip net olmayan sözlerle işi daima ret ve kabulün ortasında, ümitsizlik ve ümidin ikisine de yakın bir noktada bırakırlar. hile ve aldatmalarının sonucu her neyi gösterirse kolayca bir çevirmeyle güya önceden belirleyip haber vermiş oldukları şekle uygun görünebilmesi için en büyük tedbirlere göre davranırlar.

sihir denilen şeyde ciddi bir nitelik ve gerçeklik aranması gerekirse sihirbazın zeka ve şeytanlığından başka hiçbir şey bulunamaz. hokkabazların birçok seyirci huzurunda herkesi hayrette bırakan mucizevi başarılarına "ne sihirdir ne keramet! el çabukluğu marifet!" derler. ya bu el çabukluğuna karşılık ve o maharete eşit bir maharetle akıl çabukluğu yapanlar ne gibi sonuçlar elde etmeye kadar varabilirler? işte bu nokta üzerinde biraz derin düşünülecek olursa zeka ve şeytanlık mahsulü olan hilelerin, aldatmaların hakikaten en büyük akıllıları bile hayrette bırakacak sonuçların alınmasına yeterli olacağını teslime mecburiyet elverir.

mutlu olma sanatı

alain

kendilerinden sıkılanları eğlendirmek mümkün değildir.

mutluluk aslında şiirdir; şiirse hareket demektir.

bir insan mutluluğu aramaya başladı mı, onu bulamamaya mahkum demektir. mutluluk, o, vitrindeki, bedelini ödeyip sardırarak alıp götürebileceğiniz eşya değildir.

mutluluk, onun peşinden koşmayanları gelip bulan bir ödüldür.

epiktetos: yanlış kanıyı yok et, kötülüğü de ortadan kaldırmış olursun.

insanlara orta halli, sakin ve güvenli bir hayat tavsiye edenler buna katlanmak için çok makul olmak gerektiğini söylemeyi ihmal ederler. servet ve mevkiyi küçük görmek kolay iştir; asıl güç olan, bunları küçük gördükten sonra can sıkıntısından patlamamaktır.

mutlulukta iradenin payı sanıldığından çok daha büyüktür.

ölüm yalnızca sağlıklı olanlara ağır gelir; ancak mutlu olanlar felaketin ağırlığını hissedebilirler.

montesquieu: bir saatlik bir okuma, her derdimi dağıtmıştır.

servetlerin bölüşümündeki eşitsizliğin özellikle şu sakıncası vardır ki, karınları iyice doymuş birçok insanı can sıkıntısına mahkum eder; bu yüzden onlar da kendilerine korkular ve öfkeler yaratarak bunlarla meşgul olurlar. bu lüks duygular yoksul insanların en ağır yükünü teşkil eder.

arzulanması uygun olan şeyleri istemek bazen büyük bir sanattır.

8.01.2017

vicdan

sigmund freud

uygarlığın gelişimini destekleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı da etkinlik gösterir.

vicdanımız, ahlak düşünürlerinin iddia ettiği gibi katı bir yargıç değildir; kökeninde toplumsal bir kaygıdan başka bir şey değildir. toplumun karşı çıkmaması halinde, kötülük tutkuları da bastırılmaktan kurtulur ve insanlar, uygarlık düzeylerine ters düşen ve insana imkansız gibi görünen büyük bir acımasızlık, dolandırıcılık, ihanet ve barbarlığa yönelirler.

beklemeyi bilen kişinin ödün vermeye ihtiyacı yoktur.

psikanalitik bulgular, iki insan arasında bir süre devam eden hemen her yakın duygusal ilişkinin -evlilik, dostluk, eşler ve çocuklar arasındaki ilişkiler- ancak bastırmayla gözden kaçan bir nefret ve düşmanlık duyguları tortusu içerdiğini gösterir.

insan önce kelimelerle boyun eğerek başlar, daha sonra adım adım nesnel anlamda boyun eğer.

cinayetten ve ensestten kaçınan ama ceza görmedikleri sürece hasisliklerinin, saldırganca dürtülerinin ve cinsel şehvetlerinin doyumundan da geri kalmayan ve yalan söyleyerek, dolandırarak, iftira atarak başkalarını yaralamakta tereddüt etmeyen sayısız uygar insan vardır.

goethe: bilimi ve sanatı olanların dini de vardır; ama bu ikisine de sahip olmayanların bırakın bari bir dinleri olsun.

böyle bir zamanda kim kendi davasının yargıcı olmayı göze alabilir ki?

7.01.2017

şair evlenmesi

şinasi

aşk ve sevgisiz evlenen geçinebilirse aşk olsun!

insan kısmının yediği bir nem var ya, adına para derler.

böyle bir karıyla bir evde yatmaktansa gönül hoşluğuyla hapiste yatmak bence daha hayırlıdır.

refik durbaş: şinasi tarafından 1860'ta yazılan tek perdelik "şair evlenmesi" adlı komedi, batılı anlamda ilk türkçe oyun kabul edilir. anlatımdaki yeniliklerin yanı sıra tema bakımından da türk tiyatro edebiyatının öncüsü sayılır. bir töre komedisi özelliği taşıyan yapıt, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını anlatır.

6.01.2017

şiir

chateaubriand: şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır.

paul eluard: şiirin özel bir adının olması, ozanların da özel bir sınıf oluşturmaları ne yazık bir şey! şiir hiç de anormal bir şey değildir. insan zekasının doğal davranış türlerinden biridir. her insan her an ozan ve düşünür değil midir?

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksın, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü, ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.

pierre reverdy: imge, ruhun arı bir yaratısıdır.

eliphas levi: karşıtların benzeşimi, ışıkla gölge, dorukla uçurum, doluyla boş arasındaki ilişkidir. bütün dogmaların anası olan alegori; damganın, mührün; gölgenin, gerçekliğin yerini almasıdır. gerçeğin yalanı, yalanın gerçeğidir.

zülfü livaneli: şiir iç denge ister. tek tek kişilerle değil, kitleyle uğraşmaktır şairin işi.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.

4.01.2017

iki yıl sonra

william butler yeats



kimse söylemedi mi sana o korkusuz
seven gözlerin daha uyanık olmalı diye
ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız
olduklarını yanarken pervanelerin
ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen
ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz

ah, ne verilse almaya hazırsın sen
ve bütün dünya dost senin gözünde
annen gibi sen de çekeceksin
sen de öyle incineceksin sonunda
ama ben yaşlıyım, sen gençsin
ve barbarca bir dille konuşuyorum ben

ve ben mutluyum

a.l. kennedy

insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.

hayatınızda sürekli her dediğinizi yapan birisinin olmasından daha kötü bir şey yoktur. insanın başı döner.

umut, değişimden başka hiçbir şeyin yatıştıramayacağı bir işkencedir. umut geleceği harap eder, onu bir hayal kırıklığı tarlasına çevirir.

gerçek yalancılar, hikayelerinin arasına duygusal bölümler sıkıştırarak yalanlarını yutturabileceklerini sanırlar.

çoğu insanın hayat boyu kurduğu bütün ilişkiler yalnızca tahmine dayanır.

fırsatlar zamanın alıp götürdüklerinden yalnızca biridir.

yalnızca politikacılar oturdukları yerden insanların canını yakabilir.

üzüntü bir zaman geçirme yöntemidir. hele insanın hiç gücü yoksa.

bazen böyle olur işte: birine baktığınızda ne gördüğünüzü bilmezsiniz, her şey bitince de daha fazlasını öğrenmiş olmazsınız; yalnızca önceleri aklınızın ve umutlarınızın ona eklediği pırıltının kaybolmasına şaşarsınız, o kadar.

kaptan güverteye adım atınca tayfaya iş kalmaz.

kentler hakkında yanılmak imkansızdır; istediğiniz ya da istemediğiniz her şeye dönüşebilirler.

filozof

denis diderot

bir akşam, efendisi ezop'a der ki: "ezop, hamama git, kalabalık değilse yıkanırız." ezop yola koyulur. yolda atina devriyesine rastlar. "nereye gidiyorsun?" nereye mi gidiyorum? hiçbir fikrim yok." der ezop. "hiçbir fikrin yok mu? doğru hapishaneye." "eh!" diye atılır ezop, "nereye gittiğimi bilmiyorum dememiş miydim? niyetim hamama gitmekti; ama bakın işte kodese gidiyorum."

her erdem ve her kusur bir gün doğar, başka bir gün miadını doldurur. fiziksel gücün zamanı ayrıdır, onu kullanma becerisinin ayrı. yiğitliğe bazen daha az, bazen daha çok kıymet verilir; sıradanlaştıkça övünülecek yanı azalır, daha az methedilir. insanların eğilimlerine bir bakın, içlerinde bazıları dünyaya çok geç gelmiş gibi görünecektir; adeta başka bir yüzyıla aittirler.

bir gün, çamaşırcının tezgahı dibinde oturan bir çocuk avazı çıktığı kadar bağırıyormuş. onun bağırtısından rahatsız olan satıcı ona, "dostum, niye bağırıyorsunuz?" demiş. "bana a dedirtmek istiyorlar da ondan." "peki niçin a demek istemiyorsunuz?" "çünkü ben a der demez b dedirtmek isteyecekler."

ileri gelenler filozoflardan nefret eder; çünkü filozoflar onların önünde diz çökmezler. memurlar toplumsal konumları gereği izinden gittikleri ön yargıları muhafaza ettikleri için, rahipler onları sunaklarının önünde pek görmedikleri için, şairler de felsefenin güzel sanatları baltaladığını düşünen ilkesiz tipler oldukları için onlardan nefret ederler, kendi camialarında da iğrenç taşlamalarda bulunanların dalkavuktan başka bir şey olmadıklarını hesaba katmaksızın. halk onlardan nefret eder; onu ezen zorbaların, kandıran dolandırıcıların ve eğleyen soytarıların kölesi olduğu için.

3.01.2017

yağmurun kapıları karanlık

ismet özel

genç kızlıkla yarışan güvercin kanatları denize uygun adımlarla ilerler artık. deniz aynı denizdir göz açtırmaz taylara, aynı denizdir lekeleri silinmez. artık senin tüylerin sabahı diri kılar, uykuma kamalar uzatır senin tüylerin. ve o ayakları dayanıklı serçeler ezgilerimin son mızraklarıdır. bitmeyen sığınağıdır ellerimin.

işte, zehirli oklar kullanıyoruz o yanıltan savaşlarda. yıkıyoruz, yaban çiçeklerinin açtığını görüyoruz kıyıda. o kargaşalık içinde ben yıldızlara bakıyorum. çevresini soğutuyor suya düşen ay. yıkıyoruz. yıkmak, kutsal kini yürekli olmanın. iğrenmeden göklere göklere bakmak. ellerimizi saklamak ellerimizde.

işte, gökyüzüne salıverdim o çılgın kanatları, boğulanları daha da itmek için suya, ölüme ölümlüğü yakıştırabilmek için cesetlerle bezedim güzel olan her şeyi. elimin aklığında dağılıverdi kanın. elim el olmaktan çıkıverdi. çocuğun yanaklarıyla boğuşuyordu yağmur, derken yüklendik karanlık kapılarına yağmurun.

seslerle büyüyen, seslerle yıkanan güvercin kanatları denize giderdi.

dizeler

paul eluard


saklarım karanlık hazinelerini
bilinmedik inzivaların
ormanların yüreği uykusu
ateşli bir füzenin
beni taçlandıran gece ufku
alır başımı giderim
selamlayarak yeni bir gizle
imgelerin doğuşunu

2
yakında tek bir gölge darbesiyle devrilecek
karın isyanı
tam zamanı şimdi geri getirmenin
unutuluşunu ölülerin
ve toprağı soldurmanın

sellerin basamağında
kristal kızlar şakakları taze
çiçeklenen küçükler ve gülümseyen solgunlar
suyun yerini alıp ışığı ayartırlar

sıvı şafakların düşer güneşleri

ve gözden yitince öpücükleri
gidip uyurlar ağızlarında aslanların

3
düşkün bir hapishane gökyüzünde
tutuşmuş bir pencere
göğüslerini gösterdiği yıldırımın
yemyeşil bir gece
kimse gülümsemiyor bu yalnızlık içinde
ayakta uyuyor ateş
içimden geçiyor

ama yararı yok bu uğursuzun
becerebilirim gülümsemeyi
sersem kafa
ölümüyle kurutmak istemez arzuları
düpedüz özgür kafa
hep koruyacak gülümsemesini de bakışını da

bugün yaşıyorsam eğer
yalnız değilsem
pencereye gelen biri varsa eğer
ve o pencere bensem
biri geliyorsa eğer
bu yeni gözler görmez beni
ne düşündüğümü bilmezler
suç ortağım olmak istemezler

ömer'in çocukluğu

muallim naci

bir felaketzedeyi en fazla, teselli eden ağlatır.

ah, insan böyle gafil olmasa da daima herkese iyilik etse ne kadar kazanacak!

"bir damla gözyaşı, ebedi saadetin vesilesi olabilir."

makbule, pek güzel bir kızdı ya da bana öyle görünüyordu. zaten iş görünüştedir. hakikati -çocuklar şöyle dursun- çoğunlukla çocuk babaları bile göremezler.

bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar belki de hiçbir cevap vermeye lüzum görmem. arzu ettim, yazdım. diyelim ki bu da bir nevi çocukluktur.

"ya hâlîye'l-bâl, kad belbelet bi'l-bilbâli bâl" (tantaranî)
(ey gönlü aşk derdinden uzak kişi, gönlümü aşka salıp allak bullak ettin)

2.01.2017

yüzüklerin efendisi

j.r.r. tolkien

çok az kişi yolun sonuna gelmeden yolun onu nereye götüreceğini görebilir.

yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. yaşamı onlara verebilir misin? o halde öyle hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme. çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.

en iyi öğretmen yanan eldir.

dünyanın çarklarını döndüren eylemler ekseriya böyledir: büyüklerin gözleri başka yerlerdeyken küçük eller işleri başarmaya mecbur kalır.

küçük adamlar büyük işler başarır.

nasihat, bir bilgeden bir bilgeye verilecek olsa dahi tehlikeli bir armağandır ve her yol kötüye çıkabilir.

cesaret hiç beklenmedik yerlerden çıkar.

tehlikeli saatlerde kibarlık ölümle ödenir.

mahiyetini anlamak için bir şeyi kıran kişi, ariflik yolundan sapmış demektir. 

sadık bir yüreğin asi bir dili olabilir.

yalnız insan

alain de botton

"dünyada tek bir seçim vardır; kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer. çünkü insan başkalarıyla ne kadar az iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." (schopenhauer)

schopenhauer'a göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocukların oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

ancak kişinin insanlardan uzak durmaya karar vermiş olması, illaki yanında hiç arkadaş istemediği anlamına gelmez. insanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında. kinikler, tuhaf denebilecek ölçüde yüksek standartları olan insanlardır. chamfort'un sözleriyle ifade edecek olursak:

"yalnız yaşayan bir adamın toplumdan nefret ettiği söylenir çoğu kez. oysa haydutların gezdiği bir ormanda yürümeyi sevmeyen bir adamın yürümekten hiç mi hiç hoşlanmadığını söylemek gibi bir şeydir bu."

1.01.2017

bir deli dülger

cevat çapan


bak gene şaşırtıyorum seni
kış ortasında bir cemre
gibi düşerek kapının eşiğine
bir kuşluk vakti
cebimde yaz güneşi
kırlangıç hızı
gül kurusu
ağustos böceği

ah, ne çok şarkılar öğrendim
gurbette
kağıt oyunları
gözbağcılık
acılı yemek tarifleri
balkonuna tırmanırken
geceye gizli
aklıma takılan bu sarmaşık
sabahsefası mı
hanımeli mi