12.11.2016

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler.

apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar. yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. adam "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır." der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

papatya

ismet özel


yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi
kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfenk, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak

sefalet

halit ziya uşaklıgil

bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birdenbire doğuveren neticesidir. bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, o manasız belirtileri, işaretleri açıverir. bunlar, aralarından engelleyici duvarla kalkıvermiş zerreler gibi birbirine katılır, birbirini bulur, onlardan bir küme meydana gelir ki görülmemesi mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır.

insan kendisinin sefaletini bir servetin ihtişamı yanında, talihsizliğinin hükmünü bir saadet görünüşü karşısında daha büyük bir acıyla anlar.

11.11.2016

hayal

william blake

coşkunluk güzelliktir.

budalalık hilekârlığın maskesidir. gururun pelerini utançtır.

şimdi kanıtlanan, eskiden sadece hayal edilirdi.

yeterli olanın fazlasını bilmedikçe, neyin yeteceğini asla bilemezsin.

tatlı hazzın ruhu asla kirletilemez.

bir kartal gördüğünde dehanın bir parçasını görürsün. kaldır kafanı!

küçük bir çiçek yaratmak çağlara malolur.

doyurulmamış arzuları emzireceğine, bebeği daha beşikteyken öldür.

bağlayanları lanetle. gevşetenleri kutsa.

kadının çıplaklığı tanrının yapıtıdır. kederin aşırısı güler. neşenin fazlası gözyaşı döker.

en iyi şarap en eskisidir, en iyi su en tazesidir.

dualar toprağı sürmez, şükürler ekin biçmez.

hazlar gülmez, kederler gözyaşı dökmez.

ilahiyat

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."

yabancı

nilgün marmara


en yakın yabancı sendin
daha sürülmemişken ışığın biberi yaramıza
yaslanırken boşlukta duran bir merdivene henüz

güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız
ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
en güçsüz kollarla-
çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu
çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık olduğunu

yabancıların en yakınıydın sen

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim, zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum.

ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları.. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar. hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile. ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak dünyadaki bütün insanlar yok olsa umrumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı oysa. ben ölümü sol cebimde taşırım.

korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. insanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstüne, sıçıyorlar. geri zekalılar. tek düşündükleri düzüşmek, sinema, para ve düzüşmek. hiç düşünmeden yutuverirler tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler vatan'ı.

çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. pamuk beyinliler. görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir.

gitmesini bilmek lazım. depomuzdaki yakıttır ölüm. devam edebilmek için ihtiyacımız var. hepimize lazım. bana lazım. size lazım. zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.

kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. giysilerde, hayır. ayakkabılar. ya da şapka. ya da eldiven. yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. yapmayın.

insan

pascal

ne iyiliğe ne gerçeğe muktediriz.

insanların bütün uğraşları, kendileri için iyi olan bir şeyi elde etmeye yöneliktir. fakat insanlar ne hakkaniyetle sahip olmaya ehildirler ne de emniyetle sahip olabilecek kadar güçlü. aynı şey bilgi ve haz için de geeçerli: ne hakikate ne iyiye sahibiz.

gerçeği arzularız; ama tereddütten başka şey bulamayız içimizde. mutluluğu ararız; ama sefalet ve ölümden başka şey bulamayız. gerçeği ve mutluluğu arzu etmemeyi beceremeyiz ve ne gerçeğe ne mutluluğa muktediriz. bu arzu, hem bizi cezalandırmak için hem de düşüşümüzün nereden olduğunu hissettirmek için bize bırakılmıştır.

insan, varlığını meydana getiren akılla hareket etmez.

bütün insanlar doğal olarak birbirlerinden nefret ederler. kamunun iyiliğine hizmet ettirmek üzere elden geldiğince dünya heveslerinden yararlanılır. fakat bu sadece bir yalan, sahte bir iyilikseverlik görüntüsüdür; çünkü aslında nefretten başka bir şey değildir.

bahtsızlara acımak dünya heveskârlığına aykırı değildir; tersine, hiçbir şey vermediğimiz halde, şefkatli payesi kazanmaktan ve böylesine bariz bir dostluk sergilemekten ötürü mutlu oluruz.

tekinsiz

metin altıok



heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken

gülünesi aşklar

milan kundera

insanlığın tarihinin, tarih öncesinden ayrılan yanı, insanın yazgısını kendi ellerine almış olması ve tanrı'ya ihtiyaç duymamasıdır.

bir erkeğin en büyük mutsuzluğu, mutlu bir evliliğinin olmasıdır. hiç boşanma umudu yoktur bu erkeğin.

gerçek aşkın sonunda ölüm vardır ve ancak ölümle sonuçlanan aşk aşktır.

her insan hayatı hesaba sığmaz anlamlar taşır.

mutlulukla kuşku arasında öyle pek büyük bir uzaklık yoktur.

insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır: yaşamsal konumları korumak için en az önemli konumları terk etmenin gerektiği anlar.

kadın ruhunun hamurunda olan katı usdışı engeline ussal olarak saldırmak boşunadır.

10.11.2016

yüzleşme

emil cioran

her şey hiçtir, buna hiçlik bilinci de dahil.

tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der japonlar. aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

umut, hezeyanın olağan şeklidir.

başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe insan köledir ve öyle kalacaktır.

mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

var olmak köşeye sıkışmaktır.

kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

sağlıklı olmak duyarsız olmaktır; hatta gerçek dışı olmaktır. acı çekmeyi durdurduğumuz an var olmayı durdururuz.

acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. anlaşılan nedir peki? gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz. bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

laos gibi bazı asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

via bir nevi dipnot!

başparmak

ahmet haşim

insanın en asil organı hangisidir diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: beyin! halbuki beyinden daha yüksek ve hatta insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkiye çıkaran beyin değil, sadece elinin başparmağıymış. başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki insana nesneler üzerinde üstünlük imkanını veriyor. bunu söyleyen doğa tarihidir.

gerçekten birçok hayvanın parmakları yoktur. parmakları oluşmuş olanlardaysa başparmak insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyum sağlayamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir.

ilk insan zekâsıyla değil, sırf elinin organ haline gelmesi sayesinde taştan bir balta imal etmeyi başararak ağaç dallarını kesmiş ve mağara haricinde, güneş ve sema altında ilk mimari eseri vücuda getirebilmiştir. insan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan mahluklardan hiçbiri başparmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve neticede bir medeniyet kurmayı başaramamıştır.

başparmak insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten sonradır ki beyin kemik mahfazasında tabii uykusundan silkinerek konuşmaya başlamış ve belki insan işlerine müdahalesi faydadan ziyade zarar vermiştir.

aklın başparmağa göre esaret veya galibiyetine bağlı olarak medeniyet ilerlemiş veya gerilemiştir. bütün taş ve demir sanayisi başparmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. orta çağ'ı akıl, bugünkü amerika'yı ise başparmak yapmıştır.

bizde de başparmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kutsal bir vazifesi olmalı.

günah

marquis de sade

belki de gözetlediği insanın günahlarından dolayı isyan eden doğanın, emrindeki tüm felaketlerle onu bağrına yeniden geri döndürmeden kahretmeyi istediği durumlar vardır.

konu üstünde ciddiyetle düşünürsek, bir günahı affedilmez acelemiz yüzünden hayali günahlar uydurmaktan ve böylelikle yok yere gururumuzun kendilerine atfettiklerinden başka hiçbir zaman herhangi bir suç işlememiş insanları gözümüzde lekelemektense sonsuza kadar gizli bırakmak daha iyi olmaz mı? ve dünyamız bu ilkeye daima uyulsa daha iyi bir yer olmaz mı? bir suçu cezalandırmak bunun yayılmasını önlemenin esas olmasından çok daha az gerekli değil midir?

bunu aradığı karanlığın içinde bırakarak, adeta ortadan kaldırmış olmaz mıyız? ilan edilen skandal kesin skandaldır ve bunun anlatılması aynı tür suça meyilli olanların tutkularını uyandırır. suç kaçınılmaz olarak görünmez olduğundan, henüz ortaya çıkarılmamış suçun faili kendisinin suçu ortaya çıkarılmış suçludan daha şanslı olacağını sanır. bu kendisine verdiği bir ders değil, ancak bir tavsiyedir ve kendini adalet adına haksız yere yanıltılmış, fakat gerçekte eksik planlanmış bir sertlik ya da gizli bir kibirden başka bir şey olmayan aceleci açıklamalar olmaksızın girişmeye asla cesaret edemeyeceği aşırılıklara verir.

kumarbaz

john fowles

bizler, kötü talihi kabul etmeyi bir erdem haline getiren kumarbazlar gibi davranırız. şöyle deriz: yalnızca bir at kazanabilir. her şey oyunun talihinde. birisi kaybetmeli. ne var ki bunlar buyruklar değil, tanımlamalardır. bizler yalnızca kumarbazlar değiliz, üzerine kumar oynanan atlarız. gerçek yarış atlarından farklı olarak, kazansak da kaybetsek de eş ölçüde iyi muamele görmüyoruz. ve hiç de at falan değiliz; çünkü düşünebiliyoruz, karşılaştırabiliyoruz ve iletişim kurabiliyoruz. hepimiz de insan ırkının üyeleriyiz, onun içindeki rakipler değiliz.

bizler birer kumarbaz olsak da bu rastlantının böylesine saf ve görünen cezaların ve ödüllerin böylesine devasa şekilde ayrı olması kolaylıkla kabul edilebilir bir şey değildir. ancak, acı gerçekliği hoşgörülebilir kılmakta son derece etkili olan şey, en adil olmayan ödüllerin ve ayrıcalıkların bile karşılığında destekleneceği piyango analojisidir. ben bu analojinin kötü bir analoji olduğunu ve ona her türlü inanışın temelde adice olduğunu düşünüyorum.


bize, zeka ve karşı harekette bulunma ve bütün varoluşun altında yatan rastlantının etkilerini kontrol altında tutma özgürlüğü verilmiş; adaletsizliği onlarla haklı çıkarma özgürlüğü değil.

9.11.2016

insanlığın yıldızının parladığı anlar

stefan zweig

gününün yirmi dört saati boyunca yaratıcı olan hiçbir sanatçı yoktur.

savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler.

şans en çok sevdiklerine bile her zaman cömert değildir. ilahların insanoğluna iz bırakan işler başarma şansını bir defadan fazla verdikleri çok az görülmüştür.

insan yaşamında olduğu gibi tarihte de, kaybolmuş bir anın yakınıp dövünmekle geri getirilebildiği hiç görülmemiştir. bir tek saatin kaybettirdiği şeyi bin yıl geri getiremez.

yeniden dirilişin doğruluğuna insanları inandırmak, ölümü bireysel olarak yaşamış olan birinin görevidir.

insanların, çağdaşları bir insanın ya da bir yapıtın büyüklüğünü ilk bakışta anladıkları pek görülmemiştir.

bir yapıtı oluşturan deha, kesinlikle uzun süre gizli kalmaz. bir sanatsal yapıt zaman içerisinde unutulabilir, yasaklanabilir ve hatta bütünüyle yok edilebilir. ancak yaratılmasında var olan cevher, ölümsüz kalmasını sağlamayı her zaman bilmiştir.

fatih sultan mehmet: eğer sakalımın bir teli bile aklımdan geçenleri öğrenmiş olsaydı, onu hemen yolardım.

sevgi

halil cibran

sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.

birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın. daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin. ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin. beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin; tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi. birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil; çünkü yalnızca hayatın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir. ve yan yana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır ve meşe ağacıyla selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez.

boş zaman

guy standing

internette çok fazla zaman harcamak prekarya varoluşunun bir parçası haline gelmiş durumda ve araştırmalara göre bunun depresif etkileri olabiliyor; zira sosyal ağlar üzerinden kurulan bağlantılar, insanlarla kurulan fiili ilişkinin yerini alıyor.

gerçek anlamda boş zaman, üç taraftan kuşatma altında. boş zaman biçimlerinden birisi, insanın kendisini adadığı kültürel ve sanatsal aktivitedir. iyi müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, önemli edebiyat eserlerini okumak, dünyanın ve içinde olduğumuz çevrenin tarihini öğrenmek, popüler tabirle "kaliteli zaman" geçirmek anlamına geliyor. kaliteli zaman geçirmek ise güvencesizliğin verdiği endişe ve uykusuzluğun yanı sıra çalışmayla da bölünmeyen zaman demek oluyor.

prekarya içinse boş zaman açığı söz konusu. zaman bir türlü yetmiyor ya da prekarya içindekiler bu tür boş zaman aktiviteleri yaptıklarında kendilerini suçlu hissediyor ve bunun yerine sosyal ağlarını genişletip beşeri sermayelerine yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyor.

boş zamanın, özellikle de prekaryanın boş zamanının değerinin azalması, işçicilik doktrininin bırakmış olduğu en kötü miraslardan biri. değerlerin yeniden üretilmesini sağlayan eğitimin giderek aşınması, gençlerin kültürlerinden soğumasına ve içinde bulundukları toplulukta bir toplumsal hafıza kaybına neden olmakta.

günümüzde, kente dair imgelemde "sokak köşesi toplumu" kavramı ön plana çıkmış durumda. insanların zamanlarını geçirme biçimlerinden birisi olan "takılmak" baskın hale geldi. artık zamanı doldurmak bir mesele ve buna "boş zaman fakirliği" diyenler var. maddi yoksulluk, genç prekaryanın hayatını sınırlıyor.

prekaryanın elinde para ya da mesleki aidiyet olmadığı gibi zamanı kontrol edebilmek için gereken istikrar da yok. hal böyle olunca, çalışma dahil her türlü aktiviteye karşı kuralsızlığı ilke edinen bir tavır sergileniyor. işte bu, güvencesizliğin tuzaklarından birisi. sırf hayatta kalmaya yetecek kadar kamusal alana ihtiyaç duyulur ve bu alanlar da kemer sıkma politikaları nedeniyle yok ediliyor. nihayetinde neoliberal akıl, bütün bunları, doğrudan ekonomik büyümeye katkısı olmadığı gerekçesiyle bir lüks olarak görüyor.

iş ve oyuna dayalı hazcı mutluluk tehlikelidir. sürekli oyun oynamak sıkıcıdır. haz geçicidir ve insanın zamanından alır. yeteri kadar haz aldığımızı düşündüğümüzde dururuz. oyundan alınan zevk geçici olduğundan, buna dayalı olarak yaşayan insanların başarısız olması neredeyse kaçınılmazdır. hazcılık başarısızlığa mahkumdur.

paul martin'in "seks, uyuşturucu ve çikolata: hazzın bilimi" adlı kitabında da belirttiği gibi, oyun ve boş zamanla elde edilen hazcı mutluluk, nihayetinde bağımlılık ve zevk dışında kalan her şeye karşı hoşgörüsüzlük yaratır.

memnuniyet, kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili genel olarak şikayetinin olmaması durumudur. ancak mutluluğu fetiş haline getirmek, medeni bir toplum için reçete olamaz.

kara prens

iris murdoch

bir insan bedeninin belirli bir bedene karşı duyduğu dayanılmaz özlem ve onun yerini alabilecekler karşısında duyduğu kayıtsızlık yaşamın en büyük sırlarından biridir.

insanlar kendilerini gerçek anlamda, o uzun eylem süreçlerinde gösterirler; kendileriyle ilgili yarattıkları o kısa teorilerde değil.

bizler var olmak için havada asılı kalan uçuşlara mahkum değiliz, kendimizden sürekli uzaklaşıp tatile çıkarak yenileniyoruz. bizler fasılalı yaratıklarız, her zaman küçük sonlara düşer ve yeni, küçük başlangıçlar için yeniden kalkarız.

gerçek bir insan olabilmek için limitler koymak, çizgiler çekmek ve hayır diyebilmek gerekir. herkese belli belirsiz sempati göstermek, aynı zamanda bir insanı gerçekten iyi anlayabilmeyi de engelleyen bir şeydir.

insan ruhu sürekli yakınlaşmak üzere düzenlenmemiştir. aynı yerde kafese kapatılanların çektiği yalnızlık kadar gereksiz bir yalnızlık yoktur.

biz yalnızca kendimizi özdeşleştirdiğimiz şeyle ilgileniriz. aziz dediğimiz kişi kendisini her şeyle özdeşleştiren kişidir.

gerçek keder, kendisine uzanan her yolu tıkar.

eğer bir kadının yanında yıllarca yatarsan senin bir parçan haline gelir, ayrılman imkansızlaşır. dışarıdan bakan iyimserler evliliğin gücünü genellikle küçümserler.

yalnız insanlar onurlu olur. evli bir kadının onuru yoktur, tek başına kendini gösterebilecek düşünceleri yoktur. kadın, kocasının alt kategorisinde yer alır ve kocası isterse onun bilincine keder bile boşaltabilir, tıpkı suya boşaltılan mürekkep gibi.

hepimiz daha zengin, daha güzel, daha zeki, daha güçlü olmak, daha çok sevilmek ve "görünüşte" başkalarından daha iyi görünmek isteriz. gerçekten iyi olmanın verdiği yük içgüdüsel olarak dayanılmazdır.

kötülüğün doğası

terry eagleton

"canavar", eskil inançların kimilerinde, pek çok şeye ek olarak başkalarından tamamen bağımsız bir yaratık olarak tanımlanır.

insanoğlu gerçekten de belli bir derece özerklik elde edebilir. ancak bunu sadece başka insanlara hissettiği derin bir bağımlılık, onu her şeyden önce bir insan yapan bağımlılık bağlamında elde edebilir. katışıksız bağımsızlık kötünün rüyasıdır.

çoğu kötülük kurumsaldır. bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük.

başkalarının gözünü oymak gibi ayırt edici hiçbir insani davranışımız, toplumsal belirlemelerden bağımsız anlamında özgür değildir. bir yığın sosyal beceri edinmeden işkence edemez, katliam yapamayız.

yazının doğuşu

eduardo galeano

ırak daha ırak değilken ilk yazılı sözcükler orada doğdular.

kuşların ayak izlerine benziyorlar. işinin ehli eller sivriltilmiş kamışları kullanarak onları kilin üzerine çizmişler.

kili pişirmiş olan ateş onları o zamandan beri korumuş. yok eden ya da kurtaran, öldüren ya da hayat veren ateş: aynen tanrıların ya da bizim yaptığımız gibi. çamurdan tabletler ateş sayesinde, iki nehrin arasındaki bu topraklarda binlerce yıl önce anlatılmış olanı bugün de bize anlatmayı sürdürüyorlar.

belki de yazının teksas'ta icat edildiğinden emin olan george w. bush, yaptığının yanına kâr kalacağının sevinciyle, bugün ırak'a karşı bir yok etme savaşı başlattı. bu savaşın binlerce ve binlerce kurbanı oldu ve bunların tamamı etten kemikten insanlar değiller, orada tarihin birçok hatırası da katledildi.

canlı bir tarih vazifesi gören sayısız toprak tablet ya çalındı ya da bombardımanlarda yok oldu. 

tabletlerden birinde şöyle diyordu:

"biz tozdan ve hiçlikteniz.
bütün yaptığımız bir rüzgârdan başka bir şey değil."

7.11.2016

din

montaigne: insanlar tamamen delirmiştir; bir solucan bile yaratamazken, düzinelerce tanrı yaratmışlardır.

elbert hubbard: bir mistik, ortadaki gerçeklerin karşısında kafası karışan; fakat var olmayan şeyleri anlayabilen bir insandır.

james frazer: insanların ölüm korkusunun, ilkel dinin ortaya çıkışında en etkili güç olduğuna inanıyorum.

karl marx: bir mutluluk yanılsaması olan dinin, gerçek mutluluğa ulaşmak için yürürlükten kaldırılması gerekir. onun koşullarındaki yanılsamalardan vazgeçme talebi, yanılsamalara ihtiyaç duyan bir koşuldan vazgeçme talebidir.

jean rostand: bir insanı öldüren kişi katil, bir milyon insanı öldüren kişi fatih, hepsini öldüren ise tanrı olur.

george santayana: yaşam ve ölümün tedavisi yoktur; ikisi arasında eğlenmeye bakın.

eric hoffer: insanları meleklere dönüştürmek isteyen bir kurtarıcı, insan doğasından en az onları kuklalara dönüştürmek isteyen totaliter bir despot kadar nefret eder.

karl popper: gerçek bir rasyonalist, kendisinin ya da bir başkasının hakikati elinde tuttuğunu düşünmez; bir fikrin kabul edilmesinin ya da reddedilmesinin asla tamamen rasyonel bir mesele olmadığının farkındadır.

6.11.2016

saf ve düşünceli romancı

orhan pamuk

roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil, içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.

henry james: bir hikayeyi anlatmanın beş milyon yolu vardır ve bunların hepsi eğer esere bir merkez sağlıyorsa meşrudur.

don quijote'dan, hatta genji'nin hikayesi'nden robinson crusoe'ya, moby dick'e günümüze kadar romanın kurmaca olduğu fikrinin gelişmesi, açıklık kazanması, yani hem yazarlar hem de okurların karşılıklı anlaştığı bir şey haline gelmesi hala tam başarılmış değildir.

roman sanatı, kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi söz açabilme hüneridir.

horatius: şiir de resim gibidir. bazısı yakından bakınca etkiler insanı, bazısı uzaklaşınca. bazı resimler karanlık köşeleri sever, bazıları da eleştirmenin keskin yargısından korkmadığından olacak, iyice aydınlıkta seyredilmelidir. bazıları bir kere hoşa gider, bazıları on kere bakılınca zevk verir insana.

lev tolstoy: eğer bir romanda bir kahraman çok kötüyse, ona biraz iyilik eklemeli; eğer fazla iyiyse, biraz kötülük eklemeli.

romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.

friedrich nietzsche: sanattan söz etmeden önce, insan bir sanat eseri yaratmaya çalışmalıdır.

5.11.2016

gece mavisi

salah birsel

"hayat, ancak ruh ile vücut arasında bir uyum varsa, ikisi arasında doğal bir denge kurulmuşsa ve her biri öteki hakkında tabii bir saygı besliyorsa tahammül edilebilen bir şeydir." (d.h. lawrence)

anais nin: yaşamın ya da aşkın bir anını yeniden yaratmak kadar insana mutluluk veren bir şey yoktur.

d.h. lawrence: sessizliğe, dinlenmeye, yalnızlığa önem verin. bunlar insanın çalışmasına yol açan şeylerdir.

charles baudelaire: biçim zorlayıcı olduğu için düşünce daha şiddetle fışkırır. bir hava deliğinden veya iki baca arasından, bir kemerden görülenin, büyük bir panoramadan daha derin bir sonsuzluk fikrini verdiğini bilmem hiç fark ettiniz mi?

fahir onger: değerler alanında mücadeleye atılan yapıt, eleştirmenin durumunu tayin eder. eleştirmenin işi de sanıldığı gibi önceden belli, kurallaşmış maddelerle saptanamaz. eleştirmene görevini ihtar eden de sanat yapıtının değerler alanındaki durumudur.

d.h. lawrence: aşkta sevgiliyi kandırmak; ele geçirmek ve ona aşkını söylemekten daha ince bir iştir.

aristoteles: ruh yaşamın en büyük bir anlatımıdır.

d.h. lawrence: benim en büyük dinim kan ile bedenin akıldan daha akla dayandığına inanmaktır. aklımız yanılabilir ama bedenin duyduğu, inandığı, söylediği şeylerin hiçbirinde yanılma yoktur.

şiir esintinin değil; aklın, hesabın, iradenin verimidir.

her insanda sonsuzluğa ve tanrı'ya yönelme duygusu vardır; bu yüzden insan geçici ve göreli olan her şeye bir karşılık bulmaya çalışır. ama bulamaz; çünkü her şey rüzgar, her şey küldür.

sanat, edebiyat, dil, kültür

nazım hikmet

biz güzel sanatlar sahasında ananelerin hala esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerektir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

ölü bir fotoğraf makinesi gibi değil, bir sarhoş şarkısı, bir deli sayıklaması verimi gibi de değil, olanı olduğu gibi gören canlı bir insan kafası gibi, bir "ruhlar mühendisi"ne benzeyen kitapları severim.

halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

entelektüel dediğin, şarkıya benzer. iyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. kötüsü çekilmez bir nesnedir. ne dinlenir, ne tadılır.

gelen edebiyat neslinin giden edebiyat nesline vereceği en kahredici, en kestirme, en kati cevap meydana eser çıkarmasıdır. bilhassa keyfiyeten eskisinden üstün, eskisinden ileri eser..

afiş sanatkarlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

4.11.2016

ölüm pornosu

chuck palahniuk

bir pilici porno filmde oynatmak istiyorsanız ona bir milyon dolar teklif etmelisiniz. bir herifi oynatmak istiyorsanız ona sadece sormanız yeter.

insan, hayatının geri kalanını sadece bir dakikada tüketebilir.

heriflerin, kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri şeylerin içine sıçmasının bin bir yolu vardır.

porno, ancak hiç umudun kalmadığında yapabileceğin bir iştir.

tek bir hataya bakar; ondan sonra yaptığın hiçbir şey fayda etmez. ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar zeki olursan ol, o yaptığın kötü seçimle tanınırsın. o yanlış şeyi yap ve hayatının sonuna kadar ölmüş ol.

babalar, anneler. ilgi, alaka gösterirler. ve her defasında da içinize ederler. evet, aileler daima çocuklarının içine eder.

arızalı, arızalıyı çeker.

eşcinsel porno filmlerinin kaç tanesi ölüm pornosudur? uzun süre beklersen hepsi öyle biter.

hangi çocuk ailesini ödüllendirmenin veya cezalandırmanın düşünü kurmaz ki?

birinin ölümünü, gerçekten ölümünü izlemek istiyorsan, onun pornonun sonunda nasıl orgazm olduğuna bakman yeter. boynu, düğüm düğüm damar ve kaslardan oluşan bir kemente geçirilmiştir ve çenesi hareketlidir. dişlerini dışarı çıkarır ve havayı ısırmaya çalışır. içeriye göçen yanaklar dudakları ileriye, kulakları ise geriye doğru çekip gerer. derisi gözlerini kapanmaya zorlar. sanki ön dişleri hayatın en önemli kısmını ısırmaya çalışıyormuş gibi görünür. 

bütün kimliğiniz bir anda yok olursa ne yaparsınız? bütün hayat hikayeniz bir yanlıştan ibaret oluverirse bu durumla nasıl başa çıkarsınız?

3.11.2016

ülkü

jean jaures

sanatçılar için ülkü, yapma bir çiçek değildir; gerçeğin en iyi, en tatlı yanlarından örülme canlı bir çiçektir. bu çiçeği koklayan yaratıcılar daha da serpilip gelişirler. demek ki ülkü gerçeği soldurmaz; tersine, onu besler. nitekim insanlığın bulduğu güzel görüşleri benimseyip uygulayınca, sanatın doğurduğu büyük ruhlarla birlikte olunca yaşamı sönük ve bayağı görmekten kurtuluruz. gözlerimiz ve gönüllerimiz dünyadaki güzellik ve insandaki iyilik hazineleriyle tanışır. şiir çimenlerin ürpertisini ruha iletir, yarı kapalı gönüllere güzelliğin ve büyüklüğün gizli çiçeklerini gösterir, içimizde daha ince duygular uyandırır. ülküyle gerçeğin kucaklaşmasını bütünlemek için güzel görüşleri davranışımızla gerçekleştirmemiz, yaşayışımızla ortaya koymamız gerekir. bu güç bizde vardır. nasıl ki meşe ağacı uzayı dolduran havayı köklerine kadar götürüyorsa sanat da yüksek esinleri varlığımızın derinliklerine kadar öyle indirir.

2.11.2016

aydınlanmanın diyalektiği

max horkheimer / theodor w. adorno

aydınlanma, kant'ın deyişiyle, "insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. bu ergin olmama durumu ise, insanın kendi anlama yetisini bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır."

akıl yoluyla bir faşiste ulaşmak mümkün değildir; çünkü o aklı başkalarının pes etmesi olarak görür.

spinoza: aslolan ilk ve tek erdem, kendi varlığını koruma çabasıdır.

burjuva iktisadı pazar dolayımı sayesinde tahakkümü katlayarak çoğaltırken şeylerini ve kuvvetlerini öylesine artırdı ki, bunların idaresi için bir tek krallar değil, burjuvalar da gereksiz hale geldi; artık gerekli olan yalnızca herkestir.

insanın bir plan uyarınca gerçekleştirdiği bütün kurban sunma edimleri yöneldikleri tanrıyı aldatır; tanrı insanın amaçlarına tabi kılınır, erkini yitirir ve tanrının uğradığı aldatmaca doğrudan inançlı cemaatin inançsız rahipler tarafından aldatılmasına dönüşür. kurnazlığın kökeni külttedir.

"pişmanlık bir erdem değildir, akıldan doğmaz; başka bir deyişle, yaptığı bir şeyden pişmanlık duyan kimse daha önce olduğundan iki kat fazla zavallı, yani acizdir."

nietzsche: güçten, kendisini güç olarak göstermemesini, üstün gelmemesini, karşısındakini yere sermemesini, efendi olmamasını, düşmanların ve kendisine direnenlerin peşine düşmemesini istemek, zayıflıktan kendisini güç olarak göstermesini beklemek kadar saçmadır.

schopenhauer'a göre insanlık diye bir şeyin kurulabileceğine yönelik umutlar, hayattan yalnızca bahtsızlık bekleyebilecek bir kimsenin haddini bilmez deliliğidir.

her şeyleştirme bir unutuştur.

gözü dönmüş caniler kurbanlarında daima, kendilerini çaresizce meşru müdafaaya iten o zulmedeni görmüşlerdir ve en kudretli imparatorluklar en aciz komşularının üzerine çullanmadan önce onları katlanılmaz bir tehdit olarak algılamıştır. bu rahatsızlığın nedeni, öznenin yansıtılan malzemede kendi payını yabancı unsurların payından ayırmakta yetersiz kalmasıdır.

günümüzde dönüm noktası diye bir şey kalmadı. şeylerin dönüm noktası her zaman daha iyiye yöneliktir. ama günümüzde olduğu gibi çaresizlik son raddeye geldiğinde gökyüzü yarılır ve alevlerini zaten kaybolmuş olanların üstüne salar.

iletişim insanları birbirinden ayırarak birbirlerine benzemelerini sağlar.

1.11.2016

şiir

ilhan berk

en yaşlı sudur, der ya thales, en yaşlı şiirdir.

şiirde vurucu olan ilk anda imgenin görsel olanıdır; ama asıl vurucu imge, duyuran, sezdiren imgedir.

resim gibi şiir de bir yapı sanatıdır.

bütün iyi şiirler gösterişsiz, alçak gönüllü yapılara benzerler. bilgiçlik taslamazlar, büyüklüklerini gizlerler sanki. nice yollar tepip gelmişlerdir, alçak gönüllülüğü bunun için elden bırakmazlar.

şiir her zaman iktidardadır.

gecedir şiir.
kapalı odalarda görür işini.
kara kitaplar okur.

şiirin geleceği şimdinin sonsuzluğundadır.

kur'an, onca şiir yüküne karşın, korku kitabıdır sanki. cehennem ikide bir önümüze sürülür. bağışlamaya da pek yer verilmez. ya tenin kayganlığı? o hiç bilinmek istenmez.

şiir morg odalarından çıkmaz.

her şiirde "dünyanın yaşamından bir an'ı" görürüz.

ertelemez şiir.

"insan bir resmi tıpkı bir cinayet işler gibi işlemeli." der ya degas; bu, şiir için de böyledir.

dize her şeydir.

dünya sözcüklerden başka bir şey değildir.

şiir insanların, kabaran suların, çiçeklerin, soluk evlerin, bırakılmış tarlaların, yorgun buğdayın, çalışkan suların, kederli nehirlerin, kuru duvarın, sevdanın, firavun arabalarının, yahya'nın deve tüyünden esvabının, bağlar üzerinde dolaşan muştucunun, ham ipeğin kucağında doğar. ağzı da dölyatağındadır. orda çöreklenir.

şiir, varlığını sözcüklerin unutulmasıyla kazanır.

bir şiirin tarihi dilin tarihidir.

şiir çocukluğumuzdur.