11.10.2015

kör baykuş

sadık hidayet

yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

bazı kimselerin ölümle savaşı daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi, sessiz yavaş, ecelleriyle sönerler.

herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

hayat baştan başa kıssadır, hikayedir.

dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

utanma ve haya duygusunun kökeni sadece şehvettir.

gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta; karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. belki de benim hiç yıldızım yok!

dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur.

cinsel ilişki anında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır. 

bazı kimselerin ölümle savaşı daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi sessiz, yavaş, ecelleriyle ölürler. yaşlılar vardır, gülümseyerek ölürler.

yaralar vardır hayatta; ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

kent

alessandro baricco

babaların en kötüsünde bile iyi bir şeyler vardır.

gerçek hayat asla konuşmaz. yalnızca bir beceri oyunudur; ya kazanırsın ya da kaybedersin. bu oyunu oyalanman için yaparlar, böylece düşünmezsin.

hiçbir at sonsuza kadar doludizgin gidemez.

insanın kendisinden bir adım uzakta, eşiğin önünde o sonsuza dek oyalanmada son derece onurlu bir şeyler vardı. gerçeğin acımasız rüzgarının başladığı geceler, ertesi sabah yalanlarının çatısını onarmak zorunda kalırsın, tükenmez bir sabırla; ama sevgilim geri döndüğünde her şey yeniden eskisi gibi olacak, renkli su içerek güneşin batışını izleyeceğiz.

yolda kaybolan bir şeyler hep vardır.

daha önce hiç görmediğin biriyle yatmak yolculuk etmek gibidir. ilk önce her şey çok güç, biraz da gülünçtür. düşünecek olursan, sonrası güzeldir. sevişmiş olmak, ertesi gün temiz ve mükemmel dolaşmak güzeldir; ama ne tuhaf, bir gece önce orada o şeyleri yapıyordun ve o şeyleri söylüyordun; özellikle de o şeyleri söylüyordun, hem de bir daha hiç görmeyeceğin birine.

düello yapan iki aydından daha vahşi ve ilkel hiçbir şey bulamazsın.

bazen insan hiç bilmediği şeyler yüzünden kendi kendini cezalandırır.

yolunu bul. kendi yolunda git. belki de bir meydanda ya da bir parkta yaşamak için yaratılmışızdır; orada durup hayatı geçiririz; belki de bir kavşağızdır, dünyanın bizim yerimizde durmamıza ihtiyacı vardır, ansızın çekip kendi yolumuza gitsek çok kötü olur.

10.10.2015

edebiyat

jack london

insanları edebiyatın dikenli yollarına adım atmaya yönelten pek çok güdü vardır; bu zorlayıcı sebeplerin başta geleni hırs olsa gerek. peki hırs kimin için önemlidir? iki sınıf için -dünyanın duyması gereken ya da duymaktan hoşlanacağı bir mesajı olan ya da olduğunu düşünenler ile yaşamını zor şartlarda, kıraç yerlerde geçiren, karnını doyurmak için uğraşanlar. ilki daha küçük olan sınıftır. bunlar ilahi, ateş fırlatan, ateş getiren yaratıklardır; yaradılışları gereği, kulaklar sağır olsa, gökler yıkılsa da konuşmak zorundadırlar. tarih onlarla doludur ve sina dağı'ndaki oyma tabletlerde olsun, sonraki bir dönemin savaş broşürlerinde ya da bugünün çığırtkan pazar gazetelerinde olsun, onların hep konuşmuş olduklarını görürüz. hırsları öğretmek, yardım etmek, yükseltmektir. özbenlik belirleyici bir unsur değildir. esas olarak kendileri için değil, dünya için yaratılmışlardır. şeref, şan ve iktidar onlara çekici gelmez. bir ekmeğin kabuğu ve bir dilencinin giysisi bütün maddi arzularını karşılar. varoluş bir dönemdir; bir sonuca götüren araçtır. dünyanın rahatlık ve mutluluğu, onların rahatlık ve mutluluğudur. yardımcılar ve akıl hocaları olarak, ne yardım ne de akıl isterler; önerilse de kabul etmezler; çünkü yolları yıldızlar gibi önceden belirlenmiştir. her şey söylenmiş ve hazırlanmışken, olacakları kim değiştirebilir?

körlük

jorge luis borges



ben körüm, bir şey de bilmiyorum. ama
gidilecek daha çok yol olduğunu görüyorum. sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin
ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda

tanrının benim ölü gözlerime göstereceği

körlük bir çeşit hapistir; 
ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma,
yaratmaya elverişli bir yalnızlık,
bir anahtar ve bir cebirdir.

bütün saadetler mümkündür

ziya osman saba

bütün saadetler mümkündür
şu kapının açılması
içeri girivermen
bahar, kuşlar, gündüz
ve bütün dünya
bir an içinde gürültüsüz

bütün saadetler mümkündür
bahtsızların biraz gülümsemesi
körlerin gün görmesi
mümkündür bütün mucizeler
ana, baba, evlat, bütün kaybolanlar
ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha

ölüler! hepimiz için yalvarın allah'a

8.10.2015

sodom'un 120 günü

marquis de sade

çok erken yaşta aştım din safsatasını.

inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; bazılarının kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar.

tüm kaltaklar böyle der, onlara kalsa hepsi bakiredir.

bir erkeğin bu dünyada gerçekten mutlu olabilmesi için yalnızca bütün kötülüklere tamamen teslim olması değil, aynı zamanda da asla iyilik yapmaması gerekir.

kötülüğe biraz bulaşıp da cinayetin duygular üzerindeki imparatorluğunu ve boşalmayı nasıl şehvetli hale getirdiğini bilmeyen hovarda yoktur.

sefalete duyulan her türlü merhamet doğanın düzenine karşı işlenmiş hakiki bir suçtur.

güzellik basit bir şeydir; olağandışı olan çirkinliktir ve tüm ateşli hayal güçleri, şehvet oyunlarında, şüphesiz olağandışı olanı seçerler. güzellik, tazelik, basitlik asla çarpıcı olamaz; çirkinlik, çürümüşlük çok daha sert bir darbe yaratır, çok daha güçlü sarsar, buna göre tahrik de çok daha canlı olur.

bir kadının başına gelebilecek en güzel şey, genç ölmektir.

bu, altı yüz değişik lezzetin beğenine sunulduğu muhteşem bir yemeğin öyküsüdür. hepsini yer misin? şüphesiz hayır; ama bu büyüleyici sayı seçim olasılıklarını genişletir ve bu artıştan memnun halde, sana ziyafet çeken ev sahibini çekiştirmeye kalkışmazsın. burada da olay aynı: seç ve gerisini boşver; geri kalanı yalnızca senin hoşuna gitmediği için karalama. başkalarının hoşuna gidebileceğini düşün ve filozof ol.

mutluluk hazda değil istekte, bu isteğe karşı çıkan engelleri aşmaktadır.

bu, hasta olmadan sağlığın kıymetini anlamayan adamın öyküsüdür. benim haz aldıklarımdan haz alamayan ve acı çeken birini görmekten dolayı şunları söyleyebilmenin hazzını alır insan: ben ondan daha mutluyum. insanların eşit olduğu ve bu ayrımların olmadığı yerlerde mutluluk olmayacaktır. 

memelerin gerçekte kıç silmekten başka ne işe yarayabileceğini hiç anlamamışımdır.

hırsızlık yaparken, adam öldürürken, bir yeri kundaklarken organımın sertleştiğini gördüm ve bizi harekete geçirenin şehvet nesnesi değil, kötülük olduğundan eminim; sonuç olarak yalnızca kötülük sayesinde istek duyuyoruz, nesnesi sayesinde değil; eğer bu nesne kötülük yapma olanağımızı yok etseydi onun için istek duymazdık.

birine yapmamız gereken iyiliği yapmadığımızda, kötülük yapmış olmanın haince şehvetini yaşarız.

bayağılaşma, bazı ruhların en yaygın hazzıdır; hiçbir şeye yüzü kızarmayan adamın ne kadar ileri gidebileceğini bilmek olanaksızdır.

ne çocukları ne de hamile kadınları seven bir adam asılması gereken bir canavardır.

tanrının gözdesi yok

erich maria remarque

biz her zaman boğayız. ama kendimizi matador sanıyoruz.

bir kadın bir erkeği terk edebilir; ama giysilerini asla.

insan her zaman doğru olanı yapmaz evlat. hem de yaptığının yanlış olduğunu bile bile. yaşamın çekiciliği de buradadır.

hiçbir şeyin yararı yok. insan kısa bir süre için unutabiliyor; ama ondan kaçamıyor.

umutsuzluk bir kadında olabilecek en tehlikeli şeydir; çünkü hiçbir kadın gerçekten umutsuz değildir.

ben saklı bir yaşam sürüyorum. burada, alışılmış yaşam yasalarından başka yasalar geçerli.

insanın tam olarak hakim olmadığı bir şey her zaman tehlikelidir. peki insan hakimse? o zaman daha da tehlikelidir. o zaman insan hafife alır.

aşkta affedilecek bir şey yoktur.

sonsuza kadar yaşayacaklarını sanan insanların arasındayım. en azından öyle davranıyorlar. mallarını mülklerini korumak uğruna bütün yaşamlarını harcıyorlar.  ama hepsi son savaş sırasında, hayatta kalacak olurlarsa, bir daha asla aynı yanlışları yapmayacaklarına yemin etmişlerdi. unutmakta insanoğlunun üstüne yoktur.

en yalın tepkiler her zaman en etkili tepkilerdir.

insan şenlik düzenliyorsa genellikle bir şeyleri unutmaya çalışıyor demektir; ama unutamaz. ötekiler de unutamaz.

insanoğlu hep kendi felaketini ister.

çekip gitmek her zaman o kadar kolay değildir, eğer insan kendisini de birlikte götürüyorsa. sahip olma isteğinin insanı sınırlamaktan başka bir işe yaramadığı bilinirse çekip gitmek çok kolaylaşır. insan hiçbir şeyi elinde tutamaz, kendi kendini bile.

güzel bir kadın beni hüzünlendirir. çünkü insan elinden kaçıp gideceğini bilir; oysa kalmasını ister.

insanlar için önemli olan heyecandı. açıkça olmasa bile gizliden gizliye, ölümün çekiciliğinin tadını çıkaran açgözlülerdi hepsi. sahte bir üzüntü, sahte bir korku içindeydiler. kendi başlarına gelmediği için memnundular. lenfatik bünyeli bir insana dijital iğnesi yapılmışçasına, o ana dek umurlarında bile olmayan yaşama sevinci kısa bir süre için şahlanmıştı.

bir kadın venedik'te yalnız dolaşmamalı. hele genç bir kadın. üstelik bir de güzelse asla yalnız dolaşmamalı.

hiçbir şey sandığımız kadar kötü, hiçbir şey sandığımız kadar iyi değil. hiçbir şey kesin değil.

ölüm korkusu başgösterdiği anda insan yanında birisinin olmasını istiyor. ama o anda artık o kadar yalnız olacaktır ki yatağın çevresinde ordu dolusu arkadaşı duruyor olsa da bir şey değişmeyecektir.

her şeyi seven bir kadından daha tehlikeli bir şey yoktur.

tuhaf, diye mırıldandı lillian, ama insan yuvarlanarak düştüğünü aklından çıkarmayacak olursa hiçbir şey yitirilmiş demek değildir. yaşam çelişkileri seviyor. insan ayaklarının sağlam bastığını sandığı anda uçurumun tam kenarında duruyor demektir. ama insan her şeyi yitirdiğini sandığı anda, yaşam ona karşı eli açık davranıyor. ayrıca bir şey yapmaya gerek yok, yaşam onun peşinden köpek gibi koşuyor.

aşk, gerçeğin tam karşıtıdır.

aşkın karşıtı ölümdür. aşk, ölümü kısa bir süre için bize unutturan acı bir büyü. bu yüzden ölüm hakkında bir şeyler bilen herkes aşk hakkında da fikir sahibidir.

ayrıntılar bütünün aynısıdır; ama bütünün içinde daha fazla bir şeyler vardır.

yaşamın, başka bir dünyada işlemiş olduğumuz bir suça karşılık bize verilmiş bir ceza olmadığını kim söyleyebilir? belki de cehennem, kilisenin ölümden sonra gideceğimizi söylediği yer değil de burasıdır. belki de yeryüzündeki zindanda yıllarca kalmaya mahkum edilmiş düşkün meleklerizdir hepimiz.

aşk söz konusu olunca herkes çocuktur.

mutluluk sözcüğünün anlamı zamanımızda abartılıyor. yüzyıllar boyunca mutluluk nedir kimse bilmiyordu. yaşama ilişkin bir şey değildi. çin edebiyatını ya da hint ve yunan edebiyatını okuyun. mutluluk sözcüğünün köklerini içeren heyecan yerine, durağan ve yüce bir yaşam duygusunun peşinde koşmuşlardı. bu duyguyu yitirdikleri anda da bunalımlar başgöstermiş, aldatmaca heyecanlara kapılmışlar, romantizm ve mutluluğun peşinde aptalca bir arayış başlamıştır.

insan asla erken kutlamamalı. yarışçıların batıl inançları vardır.

bu şarap şişesi bir rafael yapıtı kadar çekici. şuradaki çilli kız öğrencilerin her birinin içinde hiç kuşku yok ki bir parça medea ve aspasia ruhu var. perspektifi olmayan bir yaşam: her şey eşit oranda önemli ve eşit oranda önemsizdir. her şey ön planda gözükendir. her şey tanrıdır.

bizim mutsuzluğumuzun nedeni şu: yaşam üzerinde hak iddia edebileceğimizi sanıyoruz. böyle bir hakkımız yok. insan bunu anladığında, gerçekten anladığında, acılar bile tatlı geliyor.

hiçbir beklentisi olmayan bir insan asla düş kırıklığına uğramaz.

en güzel bilgelikler geceleri ölür. ertesi sabah ne çok cesedin süpürüldüğünü bir bilseniz!

zamanında bitirmek, yaşamın en büyük sanatıdır.

bu aşkın hapishanesine girmek istemiyorum. bu hapishaneye karşı hiçbir başkaldırı işe yaramaz. tek çıkış yolu kaçmaktır.

lillian ona baktı. ne demek istediğini hemen anlamıştı. geri kalan her şey, yaralanmış gurur, hastalıklı bencillik, elde kalan bu son avutucu gerçek karşısında silinip gitmişti: sevdiği insan ölmemişti, yaşıyordu, soluk alıp veriyordu. duyguları ya da olup bitenler hiç önemli değildi. boris zayıflıktan ya da merhametten gelmemişti; şimşek etkisi yapan bu son gerçek nedeniyle gelmişti. elde kalan tek gerçek, her şeyi silip atan ve insanın hemen hemen her zaman çok geç farkına vardığı gerçek.

7.10.2015

metrodaki adam

jean claude carriere / umberto eco

carriere: 25 yıl önce bir gün, hotel de ville istasyonu'ndan metroya indim. peronda bir bank, bankın üstünde de bir adam vardı, yanına 4-5 kitap koymuştu. okuyordu. metro vagonları birer birer geçip gitti. kitaplarından başka bir şeyle ilgilenmeyen o adama baktım ve biraz oyalanmaya karar verdim. ilgimi çekmişti. sonunda yanına gittim ve kısa bir sohbet geçti aramızda. orada ne yaptığını sordum nazikçe. her sabah sekiz buçukta gelip yarıma kadar kaldığını söyledi. yarımda çıkar, bir saatliğine yemeğe gidermiş. sonra yerine döner ve akşam altıya kadar bankında otururmuş. konuşmasını, hiç unutmadığım şu kelimelerle bitirdi: "okuyorum; hayatta bundan başka bir şey yapmadım hiç." yanından ayrıldım; zira zamanını boşa harcıyormuşum gibi geldi.

niye metro? çünkü bir şey yiyip içmeden bütün bir gün kahvede oturamazdı ve şüphesiz kendine böyle bir lüks sunacak durumu yoktu. metro parasızdı, sıcaktı, insanların gidip gelmesinden hiç rahatsız olmuyordu. o zaman kendi kendime sormuştum, hala da sorarım, o adam ideal bir okur muydu, yoksa hepten sapıtmış bir okur mu?

eco: ne okuyordu peki?

carriere: çok eklektikti. romanlar, tarih kitapları, denemeler. bana öyle geliyor ki, o adamdaki, okuduğu şeye yönelik gerçek bir ilgiden ziyade, okuma olgusunun kendisine yönelik bir çeşit bağımlılıktı. okumanın cezalandırılmamış bir günah olduğu söylenir. bu örnek, okumanın hakiki bir sapkınlık, hatta bir fetişizm haline gelebileceğini gösterir.

eco: çocukken, komşumuz olan bir hanım, bana her noel'de bir kitap verirdi. bir gün bana şöyle sordu: "söyle bakalım umbertino, okuduğun kitapta ne olduğunu öğrenmek için mi okuyorsun, yoksa okuma sevgisinden mi?" okuduğum şeye her zaman tutkulu bir merak duymadığımı kabul etmek zorunda kalmıştım. okuma zevki için okuyordum; ne olursa. çocukluğumda, kendimle ilgili olarak aniden keşfettiğim önemli şeylerden biri de budur.

carriere: okumak için okumak, tıpkı yaşamak için yaşamak gibi. sinemaya film seyretmek, yani bir anlamda hareket halindeki görüntüleri görmek için gider insanlar, bunu biliyoruz. filmin ne gösterdiği ya da anlattığı fark etmez bazen.

jean-philippe de tonnac: okuma bağımlılığı gibi bir şey olduğu saptanabildi mi?

carriere: elbette. metrodaki o adam buna bir örnek. her gün birkaç saatini yürümeye ayıran ama manzaraya, karşılaştığı kişilere, soluduğu havaya hiç dikkat etmeyen birini düşünün. bir okuma olgusu vardır; aynı bir yürüme, koşma olgusu olduğu gibi. o şekilde okuduğunuz kitaplardan ne kalabilir aklınızda? aynı gün içinde 2-3 kitap okuduğunuzda, ne okuduğunuzu nasıl hatırlarsınız? sinemada, bazen seyirciler günde 4-5 film seyretmek üzere salona kapanır. festival jürilerinin ve gazetecilerinin kaderidir bu. insanın kafası karışır.

eco: ben bir kere denedim. venedik festivali'nde jüri üyesiydim. delireceğimi zannettim.

carriere: o gün payınıza düşeni seyrettikten sonra projeksiyon salonundan sendeleyerek çıktığınızda, cannes'taki croisette'in palmiyeleri bile gözünüze sahte görünür. amaç, ne olursa olsun seyretmek ya da ne olursa olsun okumak değil, bu faaliyeti ne şekilde değerlendireceğini ve bundan nasıl özlü ve kalıcı bir besin elde edeceğini bilmektir.

eco: marki fuscaldo, çağının en bilgili adamı haline nasıl geldi? babasından muazzam bir kütüphane miras kalmıştır ama onun hiç mi hiç umurunda değildir. bir gün, tesadüfen bir kitabı açtığında, iki sayfa arasında 1000 liretlik bir banknot bulur. öbür kitaplarda da var mıdır acaba diye merak eder ve ömrünün geri kalanını miras kalan kitapların sayfalarını düzenli olarak karıştırmakla geçirir. bu şekilde bir bilgi küpü haline gelir.

6.10.2015

sözde ölüm

eva demski

eğer herkes birini mutlu edecek olsa, dünyadaki bütün insanlar mutlu olurdu.

yaşanan güzel hikayeler, bir daha yaşanamayacağı için insanı hüzünlendirir; kötüler ise ölen için sonrasında utanç duyulacağından, insanı aynı ölçüde hüzünlendirir.

sürekli saklanmak zorunda kalan erkekleri sevmek zordur.

tembellik olmadan insan düşünemez; can sıkıntısı olmadan da.

insan ölümün ve ölüm korkusunun üstesinden gelirse, o zaman şiddet, kötülük ve rekabet de yok olur.

sadece sağlıksız olan, insanı şehvetli yapar.

insan, sistemden daha iyi yalan söyleyebilmeli. ama yalan söylediğini bir saniye olsun unutmamalı. sistemin tehlikeli yanı, belli bir andan itibaren kendi felsefesine inanmasıdır. bu nedenle siyasetçilerin tümü coşkulu, diğerleri ise söz söylemekten aciz. çünkü onlar yalan söylediklerinin her saniye bilincindeler.

aşkın cep defteri

murathan mungan

hayat hep sizi sahip olduklarınızla cezalandırır. kalbi fazla olanların canı daha çok yanar. 

iyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir.

yalnızlığını seven ve onu iyi kullanan bir hayvandır kedi.

tenimizi ürperten şeyler, her zaman bizim seçtiğimiz şeyler olmayabilir.

delilikle kötülük arasındadır silahların seçimi.

hayat her şeyi bir kerede öğretmiyor.

bazı yolculukların hasarı hiçbir konaklamayla giderilemez.

bazı armağanların geç olması değerini hiç azaltmıyor.

bizde azalan şeyin başkalarında varlığını sürdürmesine tahammül edemeyiz.

hayat, bazen kaybedilmiş şeylerin toplamıdır.

hiçbir gerçek diğerinden daha gerçek değildir. 

nehir başka, vardığı yerler başkadır.

uykusu uzun süren kalbin rüyası kısa sürer.

herkes kendi yaşadığını herkesin yaşadığı sanır.

sen aklınla ne düşünürsen düşün, kalbin kendi hafızası vardır.

tutku her zaman seyirlik, gösterişli, kışkırtıcı bir şeydir.

ne yaparsanız yapın hakkından gelinemeyecek sessizlikler vardır.

"gülmek için canım fazla yanıyor; ağlamak içinse fazla yaşlıyım."

soluk soluğa

cevat çapan


uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan
titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar
bırakıp her şeyi döner
aşk bir buluşmadır çünkü
her zaman gecikmiş bir buluşma

bitmeyen bir kavuşmadır da aşk
araya her zaman bir şeyler girer
bazen kendi sevincinin kanat gölgesi
bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi
tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir
araya her zaman bir şeyler girer
çalışma saatleri, karşılıksız sorular
nereden bilebilir insan
bunların hepsinin de aşk olabileceğini

çoğu kez aldatıcıdır da
bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi
oysa aşk, hiçbir zaman bir yarış değildir ki
bu yüzden yanılır hep
sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili
sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına
borulu bir fonograf kılığıyla da
bakarsın, ona da dadanmış
gündelik hayatın sosyolojisi

yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık
çağıran o titrek yazı yeniden belirir
çünkü aşk en eski köprüsüdür balkanların, en eski

5.10.2015

yüreğin yaban argosu

cemal süreya


bir çocuktun sen
bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte
dolu bir bardak duruyordu eşikte

o zamanlar sen daha neydin ki, annen alucra'nın gizli su kürelerinden geçirdi seni; at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen başdöndürücü mavi su kürelerinden neden sonra aldın o bardağı; o yüz yıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye uğraşan o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden; onun süreğen elinden. annen miydi? kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin? içtin elinden. kar mı yağacaktı artık?

birdenbire açıldı yüzün
birdenbire keskin karanfil kokusu kanırtılmış merakın
birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri
birdenbire tırkazından kurtulmuş kan sıcaklığı
birdenbire farkına varılması bu gece de dün geceki gibi sallanan
bir fenerin

birdenbire donması yasaların donan bir ışık gibi
birdenbire esnek bir saniyede toplanmış bütün bir çağın ağırlığı
birdenbire tümdengelmeye başlayan bir gramofon çiçeği
günlerce tümevarıp varıp da
birdenbire karnından boşalmaya başlayan su, iskeleye
yanaşmak üzere olan vapurun

birdenbire gözden siliniveren iki ceylanıbahri
birdenbire iki kafes kıç güvertede
birdenbire iki kuş biri senin kız kardeşinin sandığındaki
kokunun renginde
biri bir ilkokul öğretmeninin bir köşeye atılmış geceliğinden
birbirine yapışık iki kuş çılgın bir sevinçle
birdenbire bir çığlık
yakından, en yakından

gör bizi dünya, görsene bizi!
bir çocuktun sen parıltılar yaratacaktın düzensizliğinden
bunun için belki de
masmavi bir örtü gibi bırakarak gölgeni
geçtin resim çeken söğütlerin içinden

bir yalvaç ılıklığı içindeki ıhlamurları
geçirdin bakışlarının eziklerinden

ve aktı durdu
o ilk
o baş döndürücü
o cahil su

şiirdi bir çeşit
yüreğin yaban argosu

bir çeşit dostluktu
duyardı
çakılın içinde
damla damla gelişen
bir udu

yok etme

thomas bernhard

yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

ömrüm boyunca, akademik unvanların tümünden ve onları taşıyanlardan nefret ettim. bana göre her şeyden daha iğrençler. "üniversite profesörü!" sözünü duyduğum anda midem bulanır. böylesi bir unvanın çoğunlukla çok olağanüstü bir budalalığın kanıtı olduğu söylenebilir. böyle bir unvan kulağa ne kadar korkunç geliyorsa, bu onu taşıyanın ne kadar büyük bir budala olduğunu gösterir.

bütün insanlık tüm güzellikler ve olanaklarla dolu sonsuzluktur. yalnızca ahmaklar kendilerinin sona erdikleri yerde dünyanın sona erdiğini düşünür.

kendimizi aldatmayalım, cenazeler her zaman tiyatrodur.

insanın var olduğu sürece bilgisini artırması ve karakterini oluşturup onu güçlendirmesi kendiliğinden olması gereken bir şeydir. çünkü bilgisini artırmayan, karakterini güçlendirmekten, yani kendini işlemekten, kendini olabildiğinde ilerletmekten vazgeçen kişi yaşamıyor demektir.

insanın en büyük şanssızlığı her zaman ve koşulda zamanının az oluşudur; bu da bilmeyi her zaman olanaksız kıldı. bu yüzden hep yalnızca biraz olsun yaklaşabilmeler olabildi, bir neredeyselik oldu, gerisi saçmalık.

yalnızlık cezaların en korkuncudur. yalnızca bir deli yalnızlık propagandası yapar ve tamamen yalnız olmak demek sonuç olarak tamamen deli olmak demektir.

çocukluğumuzu israf ediyoruz; sanki bitmek tükenmek bilmezmiş gibi. ama öyle değildir; hemen tükeniverir ve geriye açılan boşluktan başka bir şey bırakmaz.

bir kadın ortaya çıkar ve istemediği halde kendisiyle evlenen erkeği tüm iyi huylarından uzaklaştırır ve onu mahveder ya da hiç değilse onu kendi kılıbık erkeğine çevirir.

ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

insanlar yaşamı, sonuçta onlara oldukça yorucu ve kuru geldiği, küstahça bir aşağılama gibi gördükleri ve bu nedenle yaşamı yaşamın kendisinden çok bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için, yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.

felsefi olan, her zaman nefes aldığımız hava gibidir; onu uzun süre tutamadan yine dışarıya vermemiz gerekir. biz onu sürekli olarak ve ömür boyu nefes gibi alır ve veririz; belli bir andan, her şeyi belirleyen o andan daha uzun süre değil.

her şeye saldırmak ve her şeyi kavramak istiyoruz ve de her şeyi kendimize çekmek ama bu hiçbir biçimde olanaklı değil bizim için. biz bir ömür tüketiyoruz kendimizi kavrayabilmek için ve başaramıyoruz; biz bile olmayan bir şeyi kavrayabileceğimizi nasıl sanabiliriz!

doktorlar sohbet etmek için en kötü seçimdir; çünkü insana durmadan çok az ömrünün kaldığını söylerler; bu ne kadar iğrenç ve acınacak, işe yaramaz ve sapıkça, insanın yalnız kendisiyle ve hastalıklarıyla uğraştığı ve uzatılmaya hiç de değmeyecek bir yaşamdır.

biz en hoş, aynı zamanda en pahalı, bir kostüm kadar gülünç olsa da en pahalı olanı almaktan kaçınmazsak, sokağa çıkıp bir mağazaya giderek kendimizi en gülünç biçimde baştan aşağıya yeniden giydirip kitsch bir don giovanni operası için bile olsa kendimizden lüks bir varlık yaratırsak, bu, ölesiye umutsuzluğa kapılmaktan, yatağımızda üç misli uyku ilacı alarak sığınak aramaktan, her zaman yeniden uyanmaya değdiği halde yeniden uyanıp uyanamayacağımızı bilmemekten daha iyidir.

bu toplum yüzyıllar boyunca her türlü yeniliği küçük görmeyi ve ondan nefret etmeyi huy edinmiştir; bunun sonucunda kendisi de yaşlanmış ve bir daha yenilenememiştir.

yazarların hepsi varolanların içindeki en iğrenç kişilerdir. bu insanların her şeyi vasat. bu insanların her şeyi küçük burjuva ve acınası. bu insanların her şeyi kötülük kokuyor ve kendini büyüklük iddiasına kaptırmış tutuculuğun alçaklığının kokusu geliyor. bu insanların hepsi bütünüyle saf ve kaba; tıpkı yazıp piyasaya çıkardıkları şeyler gibi.

insan kendi varoluşunu asıl gerçekleştireni tanımadıkça kesin bilgiye varamaz.

4.10.2015

kızlarıma mektuplar

emre kongar

cennet de cehennem de insanın içindedir.

doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür.

insan ilişkilerindeki başarı danışmaktan ve dinlemekten geçer. insanlar kendilerini, dinledikleri değil, konuştukları kişilere daha yakın hissederler. insan karşısındakini konuşarak değil, dinleyerek ikna eder.

size yeterince çabalamadan, yeterince özveri göstermeden ulaşanlar, değerinizi asla bilmezler.

mutluluk, harekette, eylemde, devinimde gizlidir.

bekaret kavramı ne yazık ki, toprak ağaları'nın "ilk gece hakkı"nın güvencesi olarak geliştirilmiş bir gelenektir.

kıskançlık en büyük ilkelliktir. kıskançlığın ve kıskançlığa dayalı şiddetin altında sevgi de yok, aşk da. sadece erkek bencilliği, kadını kendi malı olarak görme ilkelliği var. kıskançlık, hele aşırı kıskançlık, sevginin değil, ilkelliğin belirtisidir. bu nedenle kıskanç biriyle karşılaştığınızda ya da size yaptığı baskıları kıskançlık maskesiyle örtmeye çalışan birini tanıdığınızda, daha yol yakınken hemen ayrılın.

ilk tanışma ya da nişanlılık dönemlerinde yaşanan sorunlar aslında sonradan yaşanacak olanların çok hafifi, çok bastırılmış halidir.

doğa, erkeği, belli bir sürede ancak sınırlı sayıda cinsel ilişki kurabilecek nitelikte yaratmışken; kadına neredeyse sınırsız bir yetenek vermiştir. bu eşitsiz durumdan korkan erkekler de yüzyıllar boyunca kadınları, kendi cinsel denetimlerinde tutabilmek için çeşitli kurallar ve uygulamalar yoluyla onların başta cinsel özgürlükleri olmak kaydıyla, her türlü hürriyetlerini sınırlamış ve kısıtlamışlardır.

her genç kız bir evrendir.

bizimki gibi "köylülüğün ağır bastığı erkek egemen toplumlarda", çevrelerine gülümseyerek bakan, sıcacık ilişki kuran genç kızlar, derhal yanlış anlaşılmaya ve istismar edilmeye açıktırlar. toplum onları hemen damgalamaya, insanlara karşı duydukları güveni ve sevgiyi istismar etmeye hazırdır.

sevgi hiç kuşkusuz duyguların en güzeli; aşk ise en yücesidir.

gençlerin fazla enerjilerini olumlu biçimde kullanmalarını sağlamanın en iyi yollarından biri onları spora yöneltmektir. aynı derecede etkin ve olumlu bir başka yol da onları sanatsal etkinliklere yönlendirmektir.

doğa ve toplum, "sistematik olarak" yapılan aşırılıkları asla bağışlamaz.

yaşamak, hayattan zevk almaktır.

bir insanın karşılaşacağı en büyük acı, kendi çocuğunun öldüğünü görmesidir.

sevgiye dayalı bir ilişkide yapılabilecek en büyük hatalardan biri, karşınızdakinden de sevgisini, kendinizin gösterdiği aynı biçimde göstermesini beklemektir.

bana göre, yaşamın kendisi bir mucizedir.

sevgi, aşk, güven ve benzeri duygular, ancak ve ancak karşımızdakinin özgürlüğüne, bağımsızlığına ve özerk kişiliğine saygı duyulduğu zaman bir anlam ve bir değer kazanır.

hafız ile hatun

turan dursun

hafız'la hatun, kars'ın kağızman ilçesinin bir köyünde birlikte büyümüşlerdi. büyüdükten sonra da hafız'ın "gözü düşmüştü" hatun'a. ama hatun'u elde edememişti. karşılaşmışlardı birçok kez. hele bir keresinde:

"kız hatın, kürd'ün kızı! kız niye bana gelmirsin?"

"kala kala sana mı kaldım fırtıklı celal?"

"senin çatalına korum ha!"

"şimdi sana gösteririm itin eniği!"

gerçekten de göstermişti. büyükçe bir taş aldı eline. kaçan oğlanın ardına düştü. o kaçtı, bu kovaladı. çıldırmış gibi kaçan, bir yandan da "çatalını çatalını" diyerek sesini yükselten oğlan birden kapaklandı o hızla. yüzüstü çok kötü düşmüştü. arkası üstüne döndü ama toparlayamadı kendini. hatun yetişti. hemen atlayıp çıktı üstüne. ağzına doğru ayırdığı bacaklarını yaklaştırdı ve "işte gör çatalımı fırtıklı!" diyerek culladı (sidikledi). "korkusuz zeyneb karı"nın kızı olduğunu kanıtlarcasına. zeyneb karı, erkekler bile korkusundan "evinde hamur teknisine abdestini ederken" kışın çıkardı dışarı, sopayla ya da tüfekle "kurt" kovalardı. celali kürtlerindendi. sonra hep birlikte sivas'a gittiler.

ironi kavramı

kierkegaard

söylev sanatında sık kullanılan bir söz oyununun adı ironidir ve özelliği, söylenen sözün aksinin ima edilmesidir.

deneyci belirlemeyi kare, sezgisel olanı da çember olarak aldığımız zaman ikisi arasındaki niteliksel farkın sonsuz olduğu konusunda okuyucunun bize katılacağını umuyorum. ksenephon'da amaçsızca dolaşan bilinç, karenin içinde sonsuza dek yürür ve kuşkusuz çoğunlukla kendini kandırır. önünde bir düzlem gören bu bilinç, gerçek sonsuzluğa eriştiğini sanır ve köşeye vardığında bir böcek gibi tepetaklak gider; çünkü sonsuzluk gibi görünen şey aslında sadece karenin bir kenarıdır.

ksenephon'a göre, sokrates öğretisinin çıkış noktalarından biri de yararlılıktır. ancak yararlılık, sadece iyinin iç sonsuzluğuna denk gelen karedir: kendinden çıkıp kendine döner, kayıtsızca uğraklarından herhangi birine doğru gitmek yerine, tümünün ve her birinin içinde hareket eder. yararlının diyalektiği sonsuzdur; ama bu diyalektik aynı zamanda son derece kötüdür. yararlı, iyinin dış diyalektiği, onun olumsuzlayanıdır; ama parçalandığı zaman, hiçbir şeyin dayanıklı olmadığı, bir şekli ve formu olmayan cisimlerin gözlemcinin süreksiz ve yüzeysel bakışlarına göre sıkışıp dağıldığı, her bir tikel varolanın daimi bir hesap işlemi içinde varlığın sonsuzca bölünebilen parçalarından biri haline geldiği bir gölgeler krallığına dönüşür.

yararlı, her şeyin ortasıdır; hatta yararsızın bile. çünkü hiçbir şey mutlak olarak yararlı ya da yararsız olamaz; zira mutlak yararlılık hayatın sürekli değişen akışında, çabucak uçup giden tek bir andır.

sokrates: bir tezek sepeti güzel midir? elbette ve altın bir kalkan da çirkindir; eğer biri işlevi için iyi şekilde yapılmış ve diğeri yapılmamışsa.

safsata, bilginin fenomene karşı sürekli verdiği, bencilliğe hizmet eden ölüm kalım savaşıdır; bu savaş hiçbir zaman sonuca bağlanamaz; çünkü fenomen düştüğü yerden çabucak kalkar. nasıl ki bilgi tek başına, bir kurtarıcı melek gibi, ölüm fenomenini sürüp atar ve hayata dönüştürür; safsata da sonunda sayamayacağı kadar çok fenomen tarafından ayaklar altına alındığını görür.

aristophanes: her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız; pisi balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz.

aşk, insanın sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmesi ve onu arzulamasıdır.

ironinin doğası, onun hiçbir zaman maskesini çıkarmasına izin vermediği için, hatta ironinin özünde proteus gibi kılık değiştirme zorunluluğu bulunduğu için, ona tutkuyla bağlanan gençlerin çok acı çekmesi de kaçınılmazdır. ironinin nahoş bir tarafı da olduğundan, olağanüstü baştan çıkarıcı ve büyüleyici anları vardır. türlü türlü kılıklara girmesi ve o muhteşem gizemliliği, başlattığı mesafeli iletişim, ayrıca bir de ironistin belli bir uzaklıktan anlaşılma zorunluluğu, bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder. birey ironistle ilk temasında, ironistin bireye açıldığı oranda, kendisini özgür bırakılmış ve yücelmiş hissederse de, bir an sonra onun gücüne esir düşer.

kuşkuculuk bile her zaman birtakım varsayımlarda bulunurken, ironi, yaşlı bir cadı gibi, önce görebildiği her şeyi, ardından da kendisini yiyip yok etmek için olağanüstü bir çaba gösterir.

doğulu, vücudundan kurtulmak isteyebilir ve bunu bir baskı unsuru olarak görebilir; ama bunun nedeni daha özgür olmak değil, daha da bağımlı hale gelmektir; sanki özgürce hareket etmek yerine bir bitkinin hayatını tercih etmektedir. bir esrarkeşin buğulu, uykulu esnemesi, düşüncenin genişliğine yeğrid; tıpkı hareketin enerjisindeki aldatıcı bir duraklamanın dolce far niente'sinin (tatlı avarelik) yeğlenmesi gibi.

bu hayat kusurludur ve özlemin nesnesi şekilsizdir.

insan hayatının iki kutup arasında uykulu uykulu dolaştığından söz edilebilir: birinci kutupta ironi, insan ruhunu göreceliliğin ağlarından kurtardığı için sağlıktır; ikinci kutupta ise, hiçlik biçimi dışında hiçbir mutluulğa dayanamadığı için hastalıktır; ama bu hastalık çok az kişinin yakalandığı, daha da azının kurtulduğu, belirli insanlar özgü ateşli bir hastalıktır.

bilge insanlar, başka bir bilgili insanın değil, bilgisiz bir insanın söylediğinden daha fazlasını söylemek için çaba gösterirler; ama bilgisiz insanlar, hem bilgili hem de bilgisiz insanların söylediğinden fazlasını söylemek isterler.

safsata, benlikçi düşüncenin çılgınca ve ahlaksızca debelenmesi; sofist de onun nefes nefese kalmış rahibidir. safsatadaki daimi düşünce, sonsuz bir düşünceler zinciri olmak üzere dağılırken, bu düşünce yığını da aynı yoğunlukta bir sofist yığını ile canlandırılır.

ahlaklı birey iyiyi asla gerçekleştiremez; ancak olumlu anlamda özgür olan birey iyiyi sonsuz olumlu algılayabilir, görevi bilir ve gerçekleştirir.

"her kim canını kurtarmaya çalışırsa onu kaybedecektir." (yeni ahit, luka 17:33)

her bilgede cesaret vardır ve ancak hayatını öne sürecek kadar cesur bir adam onu kurtarabilir. geri kalan herkes, karısını geri getirmek için yeraltına inen orpheus gibidir; tanrılar ona karısının ancak hayaletini gösterirler; çünkü onu, aşkı için hayatını öne sürecek cesareti olmayan samimiyetsiz bir çalgıcı gibi görürler.

herakleitos: birlik, kendi içinde çatışan şeylerin uyuşmasıdır; tıpkı ok ile yay arasındaki uyuşma gibi.

thrasymakhos: doğru insan iyi yüreklidir; ama istediğini bilmez.

hegel: ölüm, hastalık ve nöbete tutulma gibi durumlarda insanlar, eşyanın bilinen ilişkisi içinde henüz belirlenmemiş olan, gelecekteki ya da halihazırdaki bazı durumları kavrayabilirler.

"insan bilgeliği ya çok az şeydir ya da hiçbir şey değildir. ey insanlar! içinizde en bilge kişi, sokrates gibi bilgeliğin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir." (delphoi bilicisi)

her ne kadar cicero sokrates'in felsefeyi gökyüzünden indirip insanların evine getirdiğini yazsa da, onun yaptığı aslında insanları evlerinden ve yaşamakta oldukları yeraltı dünyasından yükseklere çıkarmaktı.

"ceset her nerede ise, akbabalar da orada toplanmış olur." (matta, 24:28)

gorgias: hiçbir şey var olmaz. var olsa bile, bilinemez. bilinebilse bile, başkasına bildirilemez.

olumsuz, kendi içinde yansıyan şeyle ilişki içindeki su gibidir: doğurduğu her şeyin kendisinin çok üzerinde görünmesini sağlarken, karşı olduğu her şeyin kendisinin çok altında görünmesine de yol açma özelliğine sahiptir. ancak olumsuz da, bundan ancak suyun olduğu kadar haberdardır.

schlegel: bir zaman gelecek ki, ikimiz tek bir akıldan, bir bitkinin çiçekleri ya da bir çiçeğin yaprakları olduğumuzu düşüneceğiz. o zaman şimdi umut olarak gördüğümüz şeyin aslında hatırlama olduğunu, gülerek fark edeceğiz.

3.10.2015

en zenginin yoksulluğu

friedrich nietzsche


on yıl oldu bir damla düşmedi bana
ne de aşkın kırağısı, esmedi nemli bir rüzgar
-çorak bir tarla şimdi
bilgeliğime yakarıyorum
bu kuru topraktan esirgeme bolluğunu
sen kendin ak üzerinden
yağmuru ol bu sararmış bozkırın
bir zamanlar adım buluttu
kopup gelen dağlarımdan bir zamanlar
"aydınlanın ey karanlıklar!" derdim
şimdi gelin diye çağırıyorum bulutları
memelerinizin gölgesi düşsün üstüme
-sağmak istiyorum sizi ey gökyüzünün inekleri
süt sıcağı gerçek, aşkın tatlı kırağısı
akıyorum toprağın üzerinden
gidin, gidin ey gerçekler
karanlık karanlık bakan istemiyorum dağlarımda
acı, katlanılmaz gerçekleri görmek
gülümsemeyle yaldızlanmış
daha yakın bana gerçek bugün güneşten
tadını almış, aşktan bronzlaşmış olgun bir gerçek
koparıyorum ağaçtan yalnız başıma
şimdi elimi uzatıyorum rastlantının kıvrımlarına doğru
yeterince akıllıyım
rastlantıyı aynı çocuk gibi yönlendirmek, aldatmak için
bugün konuksever olmak istiyorum
istenmeme karşısında
kaderin karşısında bile dikenlerimi göstermek istemiyorum
-zerdüşt kirpi değildir
 ruhum doyumsuz diliyle
tüm güzel ve kötü şeylerin tadına çoktan baktı
her derinliğe daldı ama
her zaman bir mantar gibi hep suyun yüzünde yüzdü yeniden
kahverengi denizlerin üzerindeki yağ gibi salınıp durdu
bu ruhum yüzünden bana mutlu adam dediler
baba ve annem kim benim
prens gereksiz değil mi babam
annemse sessiz gülüş
ürünü değil miyim ikisinin
evliliğinin gizemli bir hayvan
ışığın düşmanı zerdüşt'ün tüm bilgeliğini boşa harcayan
ben değil miyim hastalanmış sevgi dolu olmaktan
bugün nemli bir rüzgar oturuyor zerdüşt dağlarında
bekleye bekleye kendi özsuyunda tatlanmış
ve pişmiş altında tepesinin altında
buzunun yorgun ve mesut yedinci gününde
bir yaratan -susun gerçek üzerimde dolaşıyor
aynı bir bulut gibi görünmez şimşeklerle vuruyor beni
geniş ve dik merdivenlerden bana geliyor
gerçeğin mutluluğu gel, gel sevgili gerçek
-susun benim gerçeğim bu kararsız gözlerden hafif
korkulardan yakalıyor beni
bakışı sevgi dolu, öfkeli, bir genç kız bakışı
mutluluğumun temeline erişiyor gerçeğim
bana erişiyor -ah, ne düşünüyor acaba
pusuya yatıyor bir ejderha
erguvan rengi bakışının uçurumunda bir genç kızın
-susun! gerçeğim konuşuyor yazıklar olsun sana, zerdüşt
altın yutmuş biri gibi görünüyorsun
karnını yaracaklar senin çok zenginsin
ey sen, birçok insanı mahveden
birçoğunu kıskandırıyorsun birçoğunu da yoksullaştırıyorsun
beni bile gölgelendiriyor ışığın donduruyor beni
git, ey sen zengin adam çek git zerdüşt, çekil güneşimden
 armağan etmek, armağan edip sana gerekmeyeni elden çıkarmak istiyorsun
ama sen kendin en gereksizsin aklını başına topla
ey zengin adam önce kendini armağan et, ey zerdüşt
on yıl geçti ve bir damla olsun düşmedi mi sana esmedi mi nemli bir rüzgar
düşmedi mi aşkın kırağısı bunlara rağmen
kimin seni sevmesi gerekiyordu
ey sen, çok zengin adam mutluluğun çevreni çoraklaştırıyor
aşk yoksunu kılıyor -çorak bir tarla
hiç kimse şükran duymuyor artık sana
ama sen şükran duyuyorsun senden bir şeyler alan herkese
bununla tanıyorum seni
ey sen, çok zengin adam
sen tüm zenginlerin en yoksulusun
kendini kurban ediyorsun, sana acı veriyor zenginliğin
kendinden vazgeçiyorsun kendini sakınmıyorsun, kendini sevmiyorsun
büyük acı zorluyor seni her zaman
büyük korkuların, büyük duyguların acısı
ama hiç kimse şükran duymuyor artık sana
daha fakir olmak zorundasın bilge cahil
sevilmek istiyorsun yalnızca acı çekenler sevilir
aşk, yalnızca açlık çekenlere verilir
kendini armağan et önce, ey zerdüşt
-ben senin gerçeğinim