14.05.2012

mülksüzler

ursula k. le guin

bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.

hiçbir zaman hiçbir şey olmuyordu. olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı değildi.

ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. o ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.

makineler olmasa da, kürekle kazmak veya sırtta taşımak gerektiğinde belki erkekler daha hızlı çalışır -iri olanları yani- ama kadınlar daha çok çalışır. çoğu kez bir kadın kadar dayanıklı olmayı istediğim olmuştur.

benzetmeleri kullanarak her şeyi kanıtlayabilirsin.

erkeğin istediği özgürlüktür. kadının istediği mülkiyettir. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. bütün kadınlar mülkiyetçidir.

erkeklerin çoğunlukla anarşist olmayı öğrenmek zorunda kaldıklarını düşünüyorum. kadınlar öğrenmek zorunda değiller.

nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. ama gerçekliğin, rahatlık ve mutlulukta görmediğim, acıda gördüğüm gerçeğin, acının gerçekliğinin acı olmadığına inanıyorum. eğer içinden geçebilirsen. eğer sonuna kadar ona dayanabilirsen.

insan yaşamının gerçek durumu sevgidir.

tuhaf ölçüde şık, görkemli makineler olan kiralık arabalarla kent dışına çıktılar. yollarda pek fazla araba yoktu. araba kiralamak çok pahalıydı ve çok az kişinin özel arabası vardı. çünkü vergiler çok ağırdı. halkın özgür kullanımına bırakıldığı zaman, yerine konulamayacak doğal kaynakları kurutma veya çevreyi, artık ürünlerle kirletme eğilimi gösterecek bu tür bütün lüksler yasalarla ve vergilendirme yoluyla sıkı bir denetim altında tutuluyordu.

laia asieo odo: bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.

geri dönmeyen ya da haberini iletecek gemileri göndermeyen kaşif, kaşif değildir, olsa olsa bir maceracıdır; oğulları da sürgünde doğar.

burada yalnızdı; çünkü kendini sürgün etmiş bir toplumdan geliyordu. kendi dünyasında hep yalnız olmuştu; çünkü kendini toplumundan sürmüştü.

laia asieo odo: aşırılık dışkıdır. bedende kalan dışkı da zehirdir.

çocukluğundan beri birçok bakımdan başkalarından farklı olduğunu biliyordu. bir çocuk için böyle bir farklılığın bilinci çok acı vericidir; çünkü henüz bir şey yapmamış ve bir şey yapacak durumda olmadığından, bunu mazur gösteremez. kendi açılarından farklı olan büyüklerin varlığı, böyle bir çocuğun tek güven kaynağıdır.

nezaketi uzlaşma içermiyordu. hükmetme yarışına girmediği için ona hükmetmek mümkün değildi.

anarres öğrenme merkezlerinde dersler böyle düzenlenirdi: öğrencilerin isteğiyle, öğretmenin inisiyatifiyle ya da her ikisiyle birlikte.

en alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin.

o kadar cömertçe sunulan şeyleri alacak kadar güçlü değildi. bu güzel vahada kendini bir çöl bitkisi gibi kuru ve kavruk hissediyordu. anarres'teki yaşam onu mühürlemiş, ruhunu hapsetmişti; yaşam pınarları, çevresinde dolup taşıyor; ama o bir türlü içemiyordu.

bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın. suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

kuşyemi, şehirli işçi sınıfı için üretilen popüler basın, gazeteler, yayınlar ve edebiyata argoda verilen addı.

eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.

bir insana onu birkaç yıl içinde öldürecek ya da sakatlayacak bir işte çalışmasını söyleyemezsiniz. neden bunu yapsın ki?

eğer çoğunlukla mekanik bir dokuma tezgahında çalışıyorsan, her on günde bir dışarı çıkıp değişik bir grup insanla birlikte boru döşemek veya tarla çapalamak hoş gelir insana.. paranın olmadığı bir yerde gerçek dürtüler belki daha açık çıkar ortaya. insanlar bir şeyler yapmaktan hoşlanırlar. yaptıkları işi iyi yapmak isterler. insanlar tehlikeli, zor işleri üstlenirler; çünkü onları yapmaktan gurur duyarlar, daha zayıf olanlara.. nasıl denir.. hava atabilirler -biz buna bencilleşmek diyoruz. hey, bakın küçükler, ne kadar güçlü olduğumu görün!

insan iyi yaptığı şeyi yapmak ister.

yüreği ona kardeşim diyen genç varlıklara uzanmak istiyordu; ama ne o onlara, ne de onlar ona ulaşabiliyorlardı. yalnız olmak için doğmuştu, kahrolası soğuk bir entelektüel, bir bencildi.

düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

eğer gereksinmem olmayan şeyleri alırsam, gereksinme duyduklarıma hiçbir zaman sıra gelmez.

yaşam, aşağıda, soğuk karanlıkta, kayaların arasından çabucak akıp giden ırmak.

zamanı gayet safça, uzanıp giden bir yol gibi görüyordu. ileri doğru yürüyüp bir yerlere varıyordunuz. eğer şanslıysanız, gidilmeye değecek bir yer oluyordu bu.

göbek bağları hiçbir zaman kesilmeyen ruhlar var, diye düşünüyordu. hiçbir zaman evrenden kopmuyorlar. ölümü bir düşman olarak görmüyorlar, çürüyüp humusa dönüşmeyi arıyorlar.

eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen, hep güzelmiş gibi görünür. gezegenler, yaşamlar.. ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur. günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın. uzaklığı ararsın, ara vermeyi. dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. yaşamın ne güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor.

yaşamı bütün olarak görmek için tek yapman gereken şey, onu ölümlü olarak görmek. ben öleceğim, sen öleceksin; başka türlü birbirimizi nasıl sevebilirdik ki? güneş de bir gün sönecek, başka türlü nasıl parlamaya devam edebilir?

- adlarınızı bir bilgisayardan aldığınız doğru mu?
- evet.
- bir makine tarafından adlandırılmak ne sıkıcı!
- neden sıkıcı olsun ki?
- o kadar mekanik, o kadar kişiliksiz ki.
- ama yaşayan başka kimsenin sahip olmadığı bir addan daha kişisel ne olabilir?
- hiç kimse mi? tek shevek siz misiniz?
- yaşadığım sürece. benden önce başkaları vardı.
- akrabaları mı kastediyorsunuz?
- akrabalara pek önem vermeyiz; hepimiz akrabayız aslında.

onun için telefon acil gereksinmeleri, ölüm, doğum ve deprem gibi durumları bildirmeye yarayan bir araçtı. ne söyleyeceğini bilmiyordu.

takver, cinselliklerini erkeklerle güç mücadelesinde bir silah olarak kullanan kadınlara "beden satıcısı" diyordu.

insanlar genellikle birbirlerine çok yakından dikkatle bakmazlar; eğer anneyle çocuk, doktorla hasta ya da iki sevgili değillerse.

şu eski ikiyüzlülük. yaşam bir kavgadır ve en güçlü olan kazanır. uygarlığın tek yaptığı güzel sözlerle kanı ve nefreti gizlemek!

eş'siz insanların önünde birbirini okşayıp sevişmek en az aç insanların önünde yemek yemek kadar kaba bir davranıştı.

birbirini öldüren ülke adları değil, insanlar. askerler neden gidiyor? bir insan neden gidip yabancıları öldürür?

burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. siz sahipler ise sahiplisiniz. hepiniz hapistesiniz. herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu duvar, duvar!

onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. birey devletle pazarlık edemezdi. devlet güçten başka bir para tanımaz: üstelik parayı da kendisi basar.

düşünen bir adamın işi, bir gerçekliği bir diğeri adına reddetmek değil, onu içermek ve birleştirmekti. kolay bir iş değildi.

var olduğunu bilmek, hükümeti, polisi, ekonomik sömürüsü olmayan bir toplumun var olduğunu bilmek, artık onun yalnızca bir serap, idealist bir düş olduğunu söyleyemeyeceklerini bilmek!

adalet güç kullanılarak elde edilemez.

hiçbir şeyiniz yok. hiçbir şeye sahip değilsiniz. hiçbir şey sizin malınız değil. özgürsünüz. sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

vaadi yerine getirdik biz, anarres'te. özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. başka da pek fazla bir şeyimiz var sayılmaz. biz paylaşırız, sahip olmayız. varlıklı değiliz. hiçbirimiz zengin değiliz. hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. eğer istediğiniz anarres ise, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor. tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. devrim'i satın alamazsınız. devrim'i yapamazsınız. devrim olabilirsiniz ancak. devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.

insanı canlı tutan, bir yerden ötekine dolaşmak değil, zamanı kendi yanına çekmek. zamanla birlikte çalışmak, zamana karşı değil.

her zaman liste yapmaya gönüllü birileri vardır.

sana yaptırdıkları, şunun yaşayıp bunun öleceğini söylemek. insanın bunu yapmaya hakkı yok, herhangi birine yapmasını söylemeye de hakkı yok.

küçük çocuklar metin oluyorlar. kafalarını çarpınca ağlıyorlar; ama büyük şeyleri olduğu gibi kabul ediyorlar, birçok yetişkin gibi sızlanıp durmuyorlar.

gebe kadınların ahlakı yoktur. yalnızca o en ilkel kendini feda etme içgüdüsü vardır. kitabın da, eşliğin de, gerçekliğin de canı cehenneme, eğer değerli cenini tehdit ediyorsa!

odocu toplum kalıcı bir devrim olarak tasarlanmıştı, devrim ise düşünen bir akılda başlar.

doyum, zamanın bir işlevidir. zevk arayışı döngüseldir, yinelenir, zamandışıdır. izleyicinin, heyecan arayanın, rastgele cinsel ilişkide bulunanın çeşitlilik arayışı hep aynı yerde son bulur. bir sonu vardır. sona erer ve yeniden başlamak zorunda kalır. bir yolculuk ve dönüş değildir, kapalı bir çevrimdir, kilitli bir odadır, bir hapishanedir.

ölü anarşistler şehit olur, yüzyıllar boyu yaşarlar. ama ortadan kaybolanlar unutulur.

yok edemezsen evcilleştir.

entelektüeller her zaman yollarını şaşırabilirler; çünkü zaman, mekan ve gerçeklik gibi ilgisiz şeylerle, gerçek yaşamla bağı olmayan şeylerle ilgilenirler. bu yüzden kötü niyetli sapmalar tarafından kolayca kandırılabilirler.

eğer yola çıkarsan. her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. her zaman da geri dönüyorsun.

özgürlük hiçbir zaman çok güvenli değildir.

biz zamanın çocuklarıyız.

hiçbir şey getirmemişti. elleri bomboştu, her zaman olduğu gibi.

engels: yeni bir dünya hayal etmekle yetinilemez. o dünyayı var olan dünyanın, eski dünyanın somut, bilimsel eleştirisi üzerinde kurulabilir.

le guin'e göre, ikide bir gelip tosladığımız duvarlar, bugünümüzü yaşanmaz kılan engellerdir. bir birey olarak çevremizi saran, devletin, kapitalizmin ya da yalnızca "kamuoyu ön yargısının", çoğunluk kanaatinin duvarlarını yıkmak yeterli değildir. ulusları, ülkeleri, dünyaları ayıran duvarları yıkmak da yeterli değildir. kendimizi kendimizden, an'ı zamandan ve hangi toprak parçasında, hangi gezegende yaşarlarsa yaşasınlar tüm canlı varlıkları birbirinden ayıran duvarlar yıkılana kadar her birimizin birer "olumsuz, tersine duvarcı ustası" olmamız gerek.

içeri kapamak, dışarıda bırakmak, aynı şey.

13.05.2012

türkiye'de rezil olmak

murathan mungan

türkiye'de her şey olabilirsiniz; ama bir tek şey olamazsınız, rezil olamazsınız. unuturlar çünkü. hafızaların 24 saate ayarlı olduğu bu ülkede isteseniz de rezil olamazsınız.

öncelikle memlekette her şeyin bu kadar kolay "olunmasıyla" ilgili bir şeydir bu. her şeyin bu kadar kolay "olunduğu" bir ülkede rezil olmak elbette imkansız hale gelir. her şey bu kadar kolay olunuyorsa, "sahiden" bir şey olunamıyor demektir.

yalnızca üzerinde "su tesisatçısı" yazan bir tabela ve birkaç aletle köşede bir dükkan açabilir, insanların evlerini berbat ede ede bir zanaat öğrenmeye çalışabilirsiniz; bunun için sizden hesap soracak kimse yoktur. kültür dünyasındaki karşılığı da farklı değildir bunun: bir yayın organında üst üste birkaç eleştiri yazın, kısa sürede "edebiyat eleştirmeni" ya da "sinema yazarı" olursunuz. istanbul'un otopark köşelerini kapanlarla, gazetelerde köşe kapanlar arasında ciddi bir fark olduğunu mu sanıyorsunuz? istanbul'da trafiğe çıkıp taksim'i bilmeyenlerin şoförlük yaptığı bir ülkede elbette tansu çiller ve benzerleri de başbakan olacaktır. türkiye'de tek bir yasa vardır: birleşik kaplar yasası! ya da yerli bir deyişle ekmek kadar köfte!

birilerinin çıkıp sizden hesap sorması; başarısızlıklarınızın, yanlışlarınızın ya da yolsuzluklarınızın hatırlanması mümkün değildir. geçmiş kimseye yük değildir türkiye'de. kurum, şirket, marka, banka batıranların aynı sektörde, aynı makamlara hem de daha yüksek maaşlarla gün gelip oturması işten bile değildir. kayıp değerler, bulanık vicdanlar kısa zamanda başarıya tahvil edilir. arsızlık, ısrar, dayatmacılık, ilkesizlik günün birinde herhangi bir şey olmanız konusunda yeterlidir.

bu nedenle memleketimizde insanların her şeyi zamana bırakması, bir yaşama bilgeliği, bir olgunluk belirtisi olmaktan çok, unutturma kurnazlığına dayalı bir hayat sürdürme tekniğidir. en kanlı katillerden deprem müteahhitlerine kadar ömür boyu hapislerde çürüyecek sandığımız insanların üç gün sonra aramızda ferah ferah dolaşmaları da bundandır.

hafızayı diri tutan adalettir. adaletin olmadığı bir ülkede hafıza silmek, sessiz çoğunluk dedikleri diğerleri için belki de hayatta kalmaya çalışmanın, gerçeklere dayanmanın bir yoludur, kim bilir?

ar damarınızı biraz gevşetmekle her şey olabileceğiniz bir ülkede, ölmek değil, yaşamak tesadüftür. maç sonrasında ya da bir düğün sırasında havaya sıkılan kurşunlara "kader" denilen bir ülkede "olmak" yalnızca karar ve ısrar işi, ölmekse bir anlık dalgınlıktır. "ekmek parası"nın arkasına sığınılarak her şeyin mubah sayılageldiği bir memlekette ölmek nedir ki, olmak ne olsun? kitaplar korsan, rakılar sahte, faturalar naylon, mobilyalar hayali, hayatsa bildiğiniz gibi..

olunması zor bir şey yok mudur bu memlekette peki? ne olursanız olun, "sahici olmak" en zorudur en başta. insanın kendisi olması en zorudur. hiçbir tribüne oynamadan "biri" olmak; zamana uyarak değil, zamana yaslanarak insan olmak; kana, karanlığa bulaşmadan politikacı olmak; "köyün delisi" olmadan aydın olmak; kadınlığını unutmadan kadın olmak; aslını inkar etmeden kürt olmak; kepaze olmadan eşcinsel olmak; yaşlandıkça çocukluğuna geri çekilerek ilkokul düzeyi milliyetçiliğine gerilemeden hayat tamamlamak zordur.

gelecek

murathan mungan


kimi sevsem büyük geldi yüreğim

diyelim buldun sonunda
kendin olmanın hayalini
yeni bir başlangıca imkan kalmış mıdır
acaba, oraya vardığında

bazen ömür yetmez
bazen izin vermez yaşadığın coğrafya

yetmez seni gündeliğin
karantinasından çıkarmaya
geçici körlüğe yol açmayan aşk

kalındır bazı aşkların sisi
yolunu saklar yolcusundan

bazılarının kaderidir
karıncanın bilgeliği
öldükten sonrasını yaşamak
ölmeden önce

şairlerin arasına karışan kısıtlanmışlardan korkulur
üç boyutta delemedikleri şiirin hıncını dünyadan alırlar

her şiir var olduğu dile aittir
çeviri odasıysa platon'un mağarasına benzer
yalnızca bir kez girilir

eksiksiz kavrayış anında şiir sahibine gülümser

susmaktan yapılmıştır bazı anlar
yüksek sesle okunduğunda dağılırlar

olanaksızlıkta söylemektir şiir
gün günden olanaksızlıkta
önceden kaybetmiş olmakla
yeniden kaybetmiş olmak
arasında

şiirin işi olanaksızlıktır
yahut kendi zıddına inanmak tekrar

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

neden anlamıyorsun sevgilim
benim çocuk yüreğim aşkta cesur ayrılıkta korkak

12.05.2012

sevme sanatı

erich fromm

çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir.

insanlık, sevgisiz bir gün bile yaşayamaz.

"tek bir hayat kurtaran, bütün dünyayı kurtarmış gibi olur; tek bir hayat yıkan, bütün dünyayı yıkmış gibi olur." (talmud)

insan emek verdiği şeyi sever, sevdiği şey için emek verir.

çok şeye sahip olan olan değil, çok şey veren kişi zengindir. bir şeyler kaybetmekten korkan istifçi, ne kadar zengin olursa olsun, ruhsal anlamda yoksuldur, zayıftır. kendinden verebilen kişi zengindir.

sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşamına ve gelişimine yönelik aktif bir ilgidir.

paracelsus: hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez. hiçbir şey yapmayan hiçbir şeyden anlamaz. hiçbir şeyden anlamayan kişi değersizdir. ama anlayan kişi hem sever, fark eder hem de görür. bir şeyin yapısında ne kadar bilgi varsa o kadar sevgi vardır. bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını hayal eden kişi üzümler konusunda hiçbir şey bilmiyor demektir.

"sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil."

bencil insanların başkalarını sevemediği doğrudur; ama onlar kendilerini de sevemezler.

karl marx: felsefeciler dünyayı farklı yollardan yorumlamışlardır; ama yapılması gereken, dünyayı dönüştürmektir.

insan

balzac

devasa yaratıkların, balık soylarının ve yumuşakça topluluklarının ardından, değişime uğramış daha iri bir türün belki de yaratıcı tarafından ufaltılmasıyla insan ırkı ortaya çıkmıştır. geçmişe yönelik bakış açısıyla gayrete gelen, daha dün doğmuş bu cılız ve silik insanlar kaosu aşabilir, sonu olmayan bir şarkıyı söylemeye başlayabilir ve evrenin geçmişini geriye yönelik bir kıyamet şeklinde anlamlandırabilirler.

tek bir insanın gayretine borçlu olunan bu ürkütücü yeniden dirilmenin varlığında, tüm gök kürelerinde ortak olan ve zaman olarak adlandırdığımız bu isimsiz sonsuzlukta, kullanma hakkı bize bahşedilen bu kırıntı, yaşamın bu minicik dakikası bize içi sızlayarak bakıyor. kendi kendimize yıkıntı halindeki bunca evrenin altındaki ezilmişliğimizin varlığında, şanlarımızın, şöhretlerimizin, kinlerimizin, aşklarımızın ne anlamının olduğunu soruyor ve gelecekte minicik bir noktadan ibaret olacağımız düşünüldüğünde, yaşamak için bunca zahmete değip değmediğinin yanıtını bulmaya çalışıyoruz.

yaşadığımız andan kopmuş bir halde, uşağımız içeri girip bize, "kontes mösyöyü beklediğini söyledi!" diyene kadar bir ölüden farksızız.

11.05.2012

dil kurultayı

can dündar

dolmabahçe sarayı'nda abdülhak hamit'e özel bir ziyafet veriliyordu ve davet eşliydi; yani lüsyen de gelecekti.

dil kurultayı hala gündemdeydi; muhakkak ki o konu da sofrada tartışılacaktı. kurultaydan çıkan "imal edilecek yeni kelimeleri bir hamlede dilin bünyesine sokma" kararı, birçok kalem erbabını rahatsız etmişti. gazi'nin sofrasında en son yaşananlar herkesin dilindeydi.

anlatılanlara bakılırsa reisicumhur bir gece bu hamle konusunda sofradakilerin onayını aldıktan sonra yunus nadi'ye dönüp "siz ne dersiniz?" diye sormuştu. "bendeniz 'olmaz' derim efendim." cevabını vermişti yunus nadi. gazi inkılap bahsinde tavizsizdi. bu itiraz karşısında sertleşmiş, "öyle ise bu masanın başından kalkınız nadi bey!" diyerek nadir nadi'yi kovmuştu.

sonra falih rıfkı'ya dönüp aynı soruyu ona sormuştu: "sen ne dersin?" "bendeniz de 'olmaz' derim efendim." "öyleyse sen de kalk!"

sofranın kıymetli sandalyeleri birer birer boşalırken sıra necmettin sadak'a gelmişti. gazi, "sizin fikriniz nedir necmettin bey?" diye sorunca sadak cevap bile verememiş, kendisini bekleyen hükmü bizzat icra ederek "müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim." demişti.

10.05.2012

kurtar halkımı musa

william faulkner

her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.

kadınlar o kadar çok şey umarlar ki.. tutkuyla istedikleri şeylere sahip olabileceklerini tutkuyla umarlar; ömürleri bunun hiçbir zaman olmayabileceğine inanmayı öğrenecek kadar uzun değildir.

biz hepimiz kayıp doğmuşuz.

bana öyle geliyor ki insanların karşılaştıkları gerçekler evrenseldir. başka bir deyişle kara, beyaz, kızıl, sarı derili, ne olursa olsun, insan aynı umutlara bağlanır, aynı akılsızlıkları yapar, hep aynı zaferleri kazanır. insanın giriştiği savaşım, ya kendi yüreğine karşıdır, ya başkalarınınkine; ya da çevreyle savaşılır. bu anlamda yöresel yazar diye bir şey olamaz.

zaman, akıcı bir durumdur; kişilerin geçici varlıklarının dışında var olamaz.

insanın bu dünyada geçireceği yetmiş yılı var. bu süre içinde bir dolu şey isteyebilir insan; istediklerinin bir dolusu da ona gelebilir, vaktinde istemeye başlarsa. ben başlamak için fazla bekledim. 

insan ancak başkaları onu gördüğü için düzgün davranır. 

yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. elbette aynı zamanda keder ve acı da var; ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor; çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin; her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir; yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: o da yok olmayı reddeder; yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar.

güçlü ve insafsız olan kişi, kendini beğenmişliği, gururu ve gücü konusunda kuşkucu bir önbilgiye sahiptir ve can verdiği herkesi küçümser. 

koşulların bile durduramadığı insanlar vardır. 

bir insanın özgürlük ile başıboşluk arasındaki ayrımı yapabilmesi için acı çekmekle kazanılan bilgelikten fazlası gerekir.

her zaman her yerde iyi insanlar vardır. çoğu insan iyidir. yalnız bazılarının şansı yoktur; çünkü insanların çoğu içinde bulundukları koşulların iyi olmak için onlara tanıdığı şanstan daha iyidir.

ormanın intikamı, onu yok edenlerin kendisidir.

biz devrimi çok sevmiştik

dany cohn-bendit

her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.

gizli, kaçak hayat insanı değiştirir. bu hayat, insanı topluma karşı olmaya devam etmeye mahkum eder.

okuma yazma bilmeyenlerle bir işçi hareketi yapılamaz.

diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

hayatımı, 6 saat, 6 ay, 6 yıl önce yapılmış şeylerden pişmanlık duyarak geçiremem.

eğer sadece ve sadece anavatana dönmeyi düşünürsen mülteci hayatı da bir düş kırıklığı olur.

devrimci hareketin tek gücü kararlılığındadır.

arkadaşlarımın çoğu askerliğe karşı insanlardı, bense kaleye içeriden saldırmak ve silah kullanmayı öğrenmek için askere gittim.

"devrim ne kadar uzaksa o kadar çekici olur."

oğlum bak, sana silahlı mücadele eğitimi yapmak için bir arap ülkesindeki kampa nasıl gittiğimi anlatayım. aynı kampta, bizim biraz aşağımızda, bizi eğiten adamlar, orada da faşistlere talim yaptırıyordu.

devrim, hiçbir zaman bir olay değildir. olsa olsa, değişimler yaratan uzun tarihsel bir süreçtir.

işin gerçeği koşmak için bir sürü insan koştu. ama polislerin önünde koştular. aslında bir şeyleri değiştirmek için koşmaları gerekiyordu; ama bunlar kaçmak için koştular. 68 dediğin işte buydu!

demokrasi, hiç kimsenin inanmadığı komik bir sözcüktür.

şunu çok iyi biliyoruz ki, belirli durumlarda insanlar, erkekler ve kadınlar şahane ya da berbat, en iyi ya da en kötü şeyleri yapabilecek hale gelirler. ne daimi kahramanlara ne de ömür boyu suçluların varlığına inanıyorum.

9.05.2012

game of thrones

istikrarlı bir ittifak kurmanın en iyi yolu bir adamın derisini yüzmek değildir. en iyi yol evliliktir.

düşmanları yakında tutmanın daha iyi olduğunu duymuştum. bunu kim dediyse pek düşmanı yokmuş.

yönetmek budur işte: diken üzerinde yatarak, kimse uykunda seni öldürmeden önce onları birer birer ortadan kaldırmaktır.

zincirlenmiş bir adama söz söylemek kolaydır.

para, birinin sessizliğini bir süreliğine satın alır. kalbine saplanan bir ok ise sonsuza kadar.

herkesin bir tercihi vardır. öyleyse herkes dünyevi zevklerin yarısını kaçırıyor demektir.

bir gün şanslıysan uyanıp yaşlandığını fark edersin. o güzel kıçın sarkar. göbeğin çıkar ve geceleri sırtın ağrır. kulaklarından gri kıllar fışkırır. kimse seni istemez artık. o gün gelene kadar sikebildiğini sikmeye bakacaksın.

kimi sevmemiz ve kimi sevmememiz gerektiği sürekli değişiyor. değişmeyen tek bir şey var, o da kimi istediğimiz.

insan sadece bir hiç olduğu zaman korkacak bir sebebi kalmıyor.

8.05.2012

uzun sürmüş bir günün akşamı

bilge karasu

oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. her şeyden önce, inanmalı..

oysa, bu inancın temsilcisi, insan kılığındaki temsilcisi, din adamı olarak, kimini yerdim insanların, kimini övdüm. gün oldu, insanların inançlarını ölçüye, tartıya vurup kiminin doğru, kiminin eğri yolda olduğunu söyledim. kendimi düşünmedim hiç. kendimi, doğru yoldan ayrılamaz görüyordum demek. demek, yıllarca sevgi sözü ettim, sevgiyi saygıdan, saygıyı el öpmekten, el öpmeyi elimi öptürmekten, resim, haç öptürmekten ayırmadım. evlerde, insanlar arasında birtakım sevgileri beğendim, birtakım başka sevgileri kınadım; benden istenen kutsamayı esirgediğim oldu. bütün bunları yaparken de, bunu yapmaya hakkım var mı yok mu, diye düşünmedim. bütün bunları yaparken, bana öğretilen, içinde büyüdüğüm, içinde varlık olarak gerçekleştiğim, temsilciliği günün birinde elime teslim edilen bir inancı düşünüyor, o inanç adına yapıyordum yaptığımı.

serüven ardında koşmak için insan yürekli olmalı, yiğit olmalı, alışkanlıklardan her an kopabilmeli, daha doğrusu, alışkı edinmekten kaçınan bir kişi olmalı. serüven seven adam tek başına yaşayabilir, tek başına yaşamak için yaratılmıştır.

çocukluğunda az mı gemici, balıkçı öyküsü dinledi.. şimdi, o gemicileri, o balıkçıları gerçekten anlayabiliyor. kendini de anlayabiliyor. kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek.. farkında bunun. yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor.

ölüme karşı çarpışmak gerek. ölüm, ancak gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.

kendini duymak, gücünü sınamak, istediğini yapmaya gücü yetebileceğini anlamak için güç yoldan gitmek, iyidir, gereklidir. insanın gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.

sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların..

herkesin konuştuğu bir toplantıda kendisinden de birkaç söz istenince, herkesin şarkı söylediği bir toplulukta kendisinden de bir şarkı istenince; konuşmak, şarkı söylemek, korkunç bir küçültücülük taşıyordu içinde.

bu adamın en büyük üzüntüsü, başkalarının dertlerine, üzüntülerine ortak olmaktan, onların yardımına koşmaktan kendi hayatını yaşayamaması, kendi üzüntülerine, kendi sevinçlerine dalamaması olacaktı. geçimini ondan bekleyenlere geçim, sevincini ondan bekleyenlere sevinç yetiştirmekten yorulmuş olacaktı. bu haline karşı gönlü ayaklandığı zaman da bencil bir kişi olmaya karar veriyor ama daha bu kararını verirken kendisine seslenen birine "şimdi geliyorum" diye karşılık veriyordu. bu kararla bu "şimdi geliyorum" arasında gide gele, ölüm döşeğine düştüğü gün, ansızın, bir şey aydınlanacaktı bu adamın gözlerinde, bir şeyi apaçık görecekti bu adam: kendi yaşayışı, bu "şimdi geliyorum"dan başka bir şey değildi. olmamıştı. "şimdi geliyorum" diyerek yaşamak istemiş, öyle yaşamıştı.

7.05.2012

aşk istatistikleri

oğuz atay

azgelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. birleşmiş milletler istatistiklerine göre ancak nijerya ve gana bizden daha az gelişmiş. aşık olma oranı yüz binde 42. beş yıllık plan %100 gerçekleştiği takdirde bu oran 1980'de yüz binde 86 olacak. gene yeterli değil. planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üzerinde çok durmuyorlar. 5 yıllık planın uygulanmasına geçeli bizim sınıftan yalnız güner aşık oldu; o da bir bar artistine. cinsi aşk olduğu için sayılmadı. aşkta geriyiz de başka şeylerde ileri miyiz sanki? yalnız trafik kazalarında birinciyiz. buyrun bakalım. binde dört onda iki. gururumuza dokunuyor. selim kadar olamıyoruz. ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. milli gelirin dağılımı gibi. aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, 1 yıl içinde sadece 12,716 muhallebicide buluşma, 7008 durakta buluşma (bunun 1825'i gerçekleşmemiş), 1462 çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar vs.) ve yalnız 612 sinema locası olayı tespit edilmiş. buna gizli aşkları da ekleyin. gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarına göre 4,600 kadar olduğu tahmin ediliyor. emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlak olarak) 126,800 bakıp da iç geçirme, 44,000 otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, 4,200 peşinden gidip de vazgeçme, 850 eve kadar izleme ve 15,700 uzaktan aşık olma ve sadece (bu sayı kesin) 814 ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. bu arada, park bekçileri, 82,000 kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, 60,000 papatya sevgi falı için koparılmış ve aşıkların üzerinde uzandığı 28,000 metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş. tahmini zarar, yarım milyon lira civarında.

mihrimah sultan

ahmet ümit

kimileri mimar sinan'ın mihrimah sultan'a aşık olduğunu söyler. ama bir mimar parçasının sultan kızına gönlünü kaptırması olacak iş değilmiş. zavallı mimar da aşkını kalbine gömmüş, içinde yanan bu gizli ateşi kimseye belli etmemeye çalışmış. bu arada kanuni sultan süleyman, çok sevdiği kızını rüstem paşa adında biriyle evlendirmiş. başına devlet kuşu konan adam, bir anda saltanatın önemli bir sadrazamı olup çıkıvermiş. ama sadrazam olunca da işleri artmış tabi. o işlerin çokluğunda adamcağız karısına nasıl vakit ayırsın? hadi o vakit ayıramıyor, mihrimah sultan kocasından kime dert yansın? çaresiz kalan mihrimah sultan kendini hayır işlerine adamış. kimsesizlerin kimsesi olmaya çalışmış, yoksullara yardım etmiş, şehrin imarı için çaba harcamış. işte içindeki aşkı dile getirme fırsatını o zaman yakalamış mimar sinan. çünkü mihrimah sultan ondan bir cami yapmasını istemiş. ve sinan büyük maharetini göstererek, üsküdar iskelesinin karşısındaki camiyi yapmış ama bu yetmemiş, ikinci bir cami daha istemiş güzel sultan. bunun üzerine sinan ikinci mihrimah sultan camii'ni de edirnekapı'ya yapmış. ama bu iki caminin mihrimah sultan'ın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. mihr, güneş demekmiş, mah ise ay, yani sultanın ismi güneş ve ay'mış. sinan güneşin battığı yere bir cami, ayın doğduğu yere bir başka cami yaparak sultana olan sevgisini en anlamlı biçimde dile getirmiş. ve mihrimah sultan yılda bir kez, gün batımında, edirnekapı'daki caminin minaresinin arkasında güneş batarken üsküdar'daki caminin minarelerinin arasından doğan ayı izlermiş. hatta aynı söylenceye göre, mihrimah sultan burada yattığı için kendi türbesini de süleymaniye'ye yapmış sinan.

6.05.2012

hırsızın günlüğü

jean genet

kendini belli eden ve de unutturan gerçek ya da yapmacık bir fiziksel acının gerisinde daha gizli bir ruhsal acı bulunur.

güzelliği elde etmek için zorunlu olan şey aşktır. ve de onu kıran, acımasızlık.

kötülüğe adanmış erkekler erkeksi özelliklere sahiptirler. kendiliklerinden ya da bir rastlantının onlar için yaptığı seçim sonucu, kınayan, aşağılayan bir ortama bilinçli olarak ve yakınmadan dalarlar; tıpkı derin bir aşkın insanları sürüklediği ortam gibidir bu. erotik oyunlar, sevgililerin gece dilinin ortaya çıkardığı adlandırılamayan bir dünyayı gözler önüne serer. böyle bir dil yazıya dökülmez. geceleyin boğuk bir sesle kulağa fısıldanır. gün ağarırken unutulur. sizin dünyanızın erdemlerini yadsıyan suçlular, yasak bir dünya kurmayı umutsuzca kabul ederler. orada yaşamayı kabul ederler. orada hava iğrençtir: onlar bu havayı solumayı bilirler. aşkta olduğu gibi, kendilerini dünyadan ve dünyanın yasalarından ayırırlar. onların dünyası ter, sperm ve kan kokar.

bir ahlaksal davranışın güzelliği, ifadesinin güzelliğine bağlıdır. böyle bir davranışın güzel olduğunu söylemek, onun güzel olacağına önceden karar vermektir. geriye bunu kanıtlamak kalır. bu işi de imgeler, yani fiziksel dünyanın görkemleriyle gösterilen uyumlar yüklenir. bir davranış, eğer ezgi doğurur ve boğazınızda bu ezgiyi keşfettirirse, güzeldir.

birçok sözümona edebiyatçının aklı çete düşüncesine takılmıştır, sık sık. çeteleri oluşturan bağlayıcı ögenin belki bir doymazlık olmasından çok korkarım; ama bu bir öfkenin, son derece haklı bir isteğin altında gizlenen bir doymazlıktır. elde böyle bahaneler, böyle nedenler olunca, bunlara dayanarak çabucak, kestirmeden bir ahlak anlayışı ortaya konur. yasa tanımayan kişileri birleştirip çeteler oluşturan şey, çocuklar hariç, hiçbir zaman kötülük, sizin ahlak anlayışınızın tersindeki bir aşırılık değildir. hapishanelerde her suçlu, kapalı ama güçlü, dünyaya ve onun ahlak anlayışına karşı sığınak oluşturabilecek iyi bir örgütlenmeyi düşler: bu bir düştür. hapishane, dünya güçlerinin başarısızlığa uğradıkları bir kale, bir ideal mağara, bir haydutlar yatağıdır. suçlu, bu güçlerle ilişkide olur olmaz, o bayağı yasalara uyar.

"aşk dövüşler arasında çiçeklenir."

ibneler namuslu insanların bilincinde bitki gibi yaşayıp giden solgun ve alaca bulaca insanlardır. hiçbir zaman güpegündüz, gerçek güneş ışığında, ortada görünmeye hakları yoktur. ama böyle karanlık yerlere çekilerek yeni güzelliklerin habercisi en ilginç yıkımlara neden olurlar. bunlardan biri olan büyük theresa, müşterilerini genel tuvaletlerde beklerdi. alacakaranlıkta, erkekler için ayakta çiş yapılan limana yakın bu yuvarlak tuvaletlerden birine açılır kapanır bir iskemle getirerek üstüne oturup örgüsünü örmeye bayılıyordu. bir sandviç yemek için bu örgü işine ara veriyordu. kendi evinde gibiydi burada.

işe yeni başlayan bir hırsız, pis herifin birini her zaman soyarak cezalandırmak ister.

yaratmak ciddilikten biraz uzak bir oyun değildir. yaratıcı yarattıklarının karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri sonuna kadar üstüne almak gibi korkunç bir serüvenin içine girmiştir. kökeninde aşk olmayan bir yaratı düşünülemez.

benim gururum utancımın kıpkırmızı rengine boyandı.

barakalardaki mumdan figürlerin önceden haber verdiği çöküşe, o güzelim bedenlerinin çöküşüne, dudaklarında gülümseme, rahat rahat giderler. kahraman ölüme giderse -ki bu zorunlu sondur- mutluluğa gitmedikçe, yüreği sevinçle dopdolu olarak, sanki kendini en kusursuz, dolayısıyla en mutlu biçimde gerçekleştirmeye gider. kahraman, kahramanca bir ölüme dudak bükemez. yalnızca bu ölümle kahramandır. bu ölüm ünsüz kişilerce o denli acı bir biçimde aranılan koşuldur, ündür; kısacası (bu ölüm ve ona götüren apaçık mutsuzlukların birikimi) elverişli, önceden hazırlanmış bir yaşamın ödüllendirilmesi; ama özellikle de kendi imgemizin bizi her zaman ışıl ışıl gösteren ideal bir aynaya bakışıdır (adımızı taşıyacak bu ışığın sönüşüne kadar).

suçluluk özgünlüğe yol açar (karışıklığı ortadan kaldırır) ve suçlu katı yürekliyse (çünkü bir suçu işlemiş olmak yetmez, ona layık olmak ve onu işlemiş olmaya layık olmak gerekir), bir yalnızlık kaidesinin üstüne çıkar. yalnızlık bana verilmemiştir, onu ben kazanırım. bir güzellik kaygısıyla ona doğru götürülürsem, kendimi onun içinde tanımlamak, sınırlarımı belirlemek, karışıklıktan çıkmak, kendimi düzene sokmak isterim.

5.05.2012

aziz

lawrence durrell

insan eski saflığına kavuşmak için yazar.

kadınlar aslında sadıktır; yalnızca başka kadınları aldatırlar.

sanatçı için sanat diye bir şey yoktur; sanat yalnızca eleştirmenler, ön beyinde düşünenler için vardır. sanatçı olsun, toplum olsun bir sismograf gibi hiçbir mantıklı açıklaması olmayan elektromanyetik bir yüklemeyi kaydeder. insan doğru ya da yanlış, başarılı ya da başarısız, bu tür bir iletinin rastgele sürdüğünü bilir. ama onları ögelerine ayırmak, burun üstü yere çakmak insanı hiçbir yere götürmez.

bir aziz bile bütün kusurlarının günahını boynunda taşıyarak ölür.

gençlik umutsuzluk yaşıdır.

gerçek öylesine acıdır ki, onun bilgisine varmak bir tür rahatlama hissi verir insana.

insanlar bir gün olayların gerçekten olmasını sağlayabilecek kişinin sanatçıdan başkası olmadığını; bu yüzden toplumun onun üzerine oturtulması gerektiğini anlayacaklar.

4.05.2012

aşk dediğin laftır

johannes mario simmel

"her erkeğin bir kadını vardır dünyanın bir köşesinde; birbirlerini hemen anlamaları, birbirlerini tamamlamaları için karşılaşmaları yeterlidir." (edgar wallace)

insanları incitmemek için onlara gerçeğin ancak pek az bir bölümünü söyleyebilirsiniz. çünkü gerçek çoğu zaman kırıcıdır.

shakespeare: we are made of such stuff as dreams and our little life is rounded by a sleep.

modern ruh hastalıkları tedavisinde çocuklar üzerinde en etkili ilaç oyunlardır.

tanrının en büyük armağanıdır aşk.

kızlara soracak olursanız bütün delikanlıların çok aptal olduğunu söylerler; delikanlılarsa bütün genç kızların çok bön olduğunda hemfikirdirler.

oscar wilde: gerçeği ancak iş işten geçtikten sonra fark ederiz.

dünyanın hiçbir yerinde savaşın en soylu siyasi çözüm yolu olduğuna almanya'da olduğu kadar körü körüne inanılmaz. hiçbir yerde getireceği felaketleri ve acı sonuçları böylesine görmemezlikten gelmeye yatkın değildir insanlar. barışseverlik, hiçbir yerde böylesine mantıksızca kişisel korkaklıkla bir tutulmaz.

din bir milleti afyon gibi uyuşturur.

bütün kızlar kendilerinden birkaç yaş büyük çocukları tercih ederler. akranları onlara yavan gelir.

her insanın sevebileceği başka bir insana ihtiyacı vardır.

marguerite duras: zaman geçecek. geçip giden sadece zaman olacak. ve zaman gelecek; öyle bir zaman ki adımız çoktan unutulmuş olacak. biz de unutulmuş olacağız. bir zamanlar var olduğumuzu, bir zamanlar bir ad taşıdığımızı kimse hatırlamayacak. ve sonra her şey silinip gidecek.

gerçekten güzel bütün kadınların karnı küçüktür.

"sonradan binlerce defa beynimi yıkadılar; ama on beşindeyken duygulu, akıllı, olgun bir insandım."

kocasını elden kaçırmak istemeyen her kadın, iyi yemek pişirmeyi bilmelidir.

üçkağıtçı daima parsanın büyüğünü toplar. dünya kuruldu kurulalı böyledir bu.

aşk; en yoksulundan en zenginine, en akıllısından en aptalına, en güçlüsünden en zavallısına, en gencinden en yaşlısına kadar bütün insanlarda en derin özlemi yaratan duygudur.

insan çevresinin kurbanıdır.

kadın denen yaratık lükse alışıktır, kendini güvenlik içinde görmek ister.

pek çok türü vardır aşkın ve bunlardan pek azı mutlu eder insanı. aslında asıl amacı da mutlu kılmak değildir aşkın. hiç kimse bir defacık olsun bu kutsal duygunun esiri olmayacak kadar bahtsız değildir.

yenilgiyi de gülümseyerek kabul etmeyi bilmeli insan.

3.05.2012

kent ve köpekler

mario vargas llosa

hepimizin korkuları vardır, bizim doğamızdadır bu. birazcık duyarlılık, kimi zaman kendimizi çaresiz ve korku içinde hissetmemize yeter.

george bernard shaw: vatanseverlik bir dindir, sağduyuyla kavga halindedir. cehalet yandaşlığından başka bir şey değildir, bir inanç meselesidir.

vatanseverliğin sağduyumuzu, aklımızı, zekamızı elimizden almasına fırsat vermemeliyiz.

dünyada politikadan beklenmeyecek hiçbir şey olamaz. politika insan uğraşlarının en temizi değildir.

fikirlerinin kurbanı olan insanlara benim pek hayranlığım yoktur. kahramanlara da öyle. gerçekler ya da adalet uğruna kendilerini feda eden insanlar, düzeltmek istedikleri şeye çoğunlukla zarar verirler.

tanrının kendi yöntemleri vardır.

insanoğlunun kötülüklerinin köküne inebilmek için tarihi, sosyolojik, psikolojik ve kültürel gerekçeler tükendiğinde, geriye yine de karanlıklar içinde uçsuz bucaksız bir alan kalıyor.

en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

insan, hayatın yaşanmaya değer olduğunu hissettiği sürece yaşamalı. aksi takdirde, hayır.

hiçbir şey yalnızca siyah ve beyaz değildir.

bizleri zehirleyen kötülük, insanoğlunun olduğu her yerde vardır, yüreklerimize iyice kök salmıştır.

hayat, saçma sapan bir şey, ansızın bir farsa dönüşen dramatik bir oyun değil midir?

insan ne kadar ihtiyatlı olursa olsun, hareketlerini ne kadar öngörüyle tasarlarsa tasarlasın, tüm hesaplardan daha karmaşık olan hayat, planları bozuyor, onların yerine belirsiz ve çelişkili durumlar koyuyor.

halk tarafından tasvip edilmemek, bir davanın haklı olup olmadığına karar vermekte her zaman iyi bir gösterge değildir.

"kahramanlıklarım sonsuza dek hatırlanacaksa, tek bir gün ve gece yaşamış olmak umurumda olmaz." (cuchulain)

2.05.2012

bir-bir

özdemir asaf


seni bende, beni sende arıyorlar
beni senden, seni benden tanıyorlar
bir birim gibiyiz tümünün gözünde
yarımlarımızı bütün sanıyorlar

denemeler

francis bacon

karanlıkta bütün renkler aynı görünür.

talih bir pazara benzer. insan biraz beklemeyi bilirse, çoğunlukla fiyatlar düşer.

kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

kitap vardır; ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek özümlenmek içindir; başka bir deyişle, kimi kitapların insan ancak birkaç bölümüne göz atmalı; kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli; pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı.

öğrenim insan kişiliğini bütünler; ama öğrenimin kendisi de kişiliğin deneyleriyle bütünlenir.

tarih insanı bilge kılar; şiir iç zenginliği, matematik titizlik, doğal bilimler derinlik, mantık ile söz söyleme sanatı ise tartışma yeteneği kazandırır.

insanın kafasından boş düşünceler, böbürlenmeler, yanlış değerlendirmeler, tatlı kuruntular, bütün bu gibi şeyler çıkarılacak olursa, çoğu kimsenin kafasında geriye, kendilerinin bile hoşlanmayacağı, üzüntü, tedirginlik dolu zavallı cılız şeylerin kalacağını bilmeyen var mıdır?

"bilge oğul babasının yüzakı, hayırsız oğul da anasının yüzkarasıdır." (kutsal kitap)

"insanın ne olduğu, yüksek bir yere geldiği zaman ortaya çıkar."

genellikle insan yaradılışında delilik bilgelikten daha ağır bastığından, insan deliliğine ilişkin yetenekler en güçlü yeteneklerdir.

"sonunda ip en hafif bir çekme ile kopuverir." (ispanyol atasözü)

tanrıtanımazlık sağduyu, felsefe, doğal bir inanç, yasalara saygı, töresel bir erdem gibi şeyleri tanımazlık etmez; bütün bunlar da dinin olmadığı yerde bile insanın dış görünüşte bir erdeme yönelmesini sağlar.

insanın, pek az şeyin yokluğunu çekerken, pek çok şeyden korkması yürekler acısı bir durumdur.

kurnazların bilge diye geçindiği bir devletten daha zararlı bir şey yoktur.

"kuşku inancı savar." (italyan atasözü)

insanın düşünceleri çoğunlukla eğilimlerine, sözleri bilgisine, bir de kafasına doldurulan görüşlere, davranışları ise alışkanlıklarına uyar.

okumak insanı olgunlaştırır, konuşmak ustalaştırır; yazmak ise daha somut bir bilgi sağlar.

sıradan kişiler yükselebilmek için bir yere yaslanmak zorundadırlar; kendilerini güçlü duyan büyük adamların ise partisiz kalmaları, yan tutmamaları daha iyi olur.

"yeli gözeten ekmez; bulutlara bakan biçmez." (kutsal kitap)

"çok patırtı eder, az yemiş verirler." (fransız atasözü)

"kamu esenliği en büyük yasadır." (roma yasası)

"güneş altında yeni bir şey yoktur." (kutsal kitap)