23.07.2011

köy enstitüleri

erdal inönü

daha yasa çıkarken meclis'te eleştiriler vardı. eğitim konusu, herkesin bildiğini sandığı bir konudur. dolayısıyla eleştiri çok kolaydır, kıskançlık çok vardır. tabi hasan ali yücel'i de kıskanan çok insan vardı o zaman partide. çünkü kendisi, babamın çok sevdiği bir insandı. konuşkan, iş yapmayı seven bir insan. insan iş yaptıkça kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "artık bundan kurtulalım" havası doğuyor. dolayısıyla bu tasarı daha ilk ortaya çıktığında "bu yapılamaz" diyenler oldu.

iki açıdan çok eleştiri yapıldı:

bir tanesi: mezunlar köylerine döndükten sonra, okulların yapılması biraz zorla oluyordu. köylüleri çalıştırarak okulları yaptırıyorlardı. babama "paşam yapamıyorlar" filan diye söylediklerinde "canım" derdi, "her köyde bir cami yok mu?" "var paşam" derlerdi. "öyleyse bir de okul olacak" derdi. ama bu zorla yapılıyordu. çünkü devletin gücü yetmiyor, köylüler çalışıyordu.

ikinci eleştiri de şuydu: "kız-erkek köy çocukları bir yerde okuyorlar. bu, hoş bir şey değildir. başka tehlikeler ortaya çıkar." tabi bir de komünistlik suçlaması. onun da bir dayanağı yoktu; ama hasan ali yücel'e bu tür suçlamalar yapıldı. "o, solcuları, komünistleri himaye ediyor. dolayısıyla bu okuldan komünistler yetişiyor" dediler. bu suçlamalar, çok partili rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı. muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. onun için de en kolay suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu: "köylüler zorla çalıştırılıyor. köy enstitülerinde kız-erkek çocuklar bir arada kalıyor. ve burada onlara komünistlik aşılanıyor."

bu propagandalar hep yapıldı ve çok etkili oldu. 1946 seçiminde bunun ilk etkisi görüldü. muhalefet partisi daha yeniydi; çoğunluğu kazanamadı; ama görüldü ki bu eleştiriler çok etkili oluyor. sonra da hasan ali bey ayrılmak zorunda kaldı.

anlamak gerekir ki, çok partili rejimde halkın eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. sonunda mecburen "eh pekala, biraz o doğrultuda bir şey yapalım" diyorsunuz. her demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. babamın yaptığı da buydu. hasan ali yücel'in ayrılmasına "evet" demekti.

babam konulara gerçekçi yaklaşırdı; "köy enstitüleri'ne yazık oldu" diye söylediğini hatırlamıyorum. düşünmüş olabilir; fakat gerçekçiydi babam. demokrasi içinde ilerlerken birtakım kurbanlar vermek gerekir. köy enstitüleri de ilk kurban oldu. bunu söylemedi açıkça; ama böyle bir değerlendirme yapmış olduğunu tahmin ederim. tabi amaç, demokrasiyle ilerlemektir. demokrasiye geçme günlerinde şunu söylerdi:

"tek partili rejimde istediğinizi yaparsınız. gelişiyorum sanırsınız; fakat bir gün duvara çarparsınız. çünkü ne yaptığınızı tam manasıyla göremezsiniz. demokraside ilerleme yavaş oluyor; ama sağlam oluyor."

via can dündar

house m.d.

normal değilsen, insanların aptallıklarına alışman gerekir.

çocukların oy kullanmalarına, içki içmelerine, tuz madeninde çalışmalarına izin vermememiz için nedenimiz var: onlar gerizekalı.

kabadayılar, daha güçlü ve daha kötü biriyle karşılaşana dek, geri adım atmazlar.

protokol, yapmaya çalıştığın ve her seferinde başarısız olduğun şeydir.

cinsel yolla bulaşan hastalıkları güvendiğin kişilerden kaparsın. kendini koruma ihtiyacı duymadığın insanlardan.

asla bir bağımlının aptallığını hafife alma.

insanlara pislik gibi davranırsan onlar da sana pislik gibi davranır.

bizler dünyanın üzerinde sürünen bencil ve basit hayvanlarız. fakat beynimiz var ve yeterince çalışırsak bazen saf kötülükten daha az bir şeyi isteyebiliriz.

tıp, güce sahip olmak isteyenleri kendisine doğru çeker.

iki şey bizi aptallaştırır: para ve seks.

evlilikler, çiftler sıkıldığı için bitmez. kişiler flört esnasında eşlerinin istediği kişi gibi davrandığı için biter.

ağrı, hatalı kararlar vermemize neden olur. ağrı korkusu, büyük bir motivasyon kaynağıdır.

hangi bilginin hayatını kurtaracağını asla bilemezsin.

21.07.2011

fatma

amin maalouf

o yıl ilk evliliğimi yaptım. böylece dayımın son arzusuyla birlikte annemin beni hiba'dan ayırma isteği de yerine gelmiş oluyordu. üç yıl boyunca hiba'yı aşkla okşamış, sevmiştim ama ondan ne oğlum, ne de kızım olmuştu. böylece gelenekler gereği dayımın kızı fatma'yla evlendim. biz gelin odasına girer girmez kapıda bir komşu kadın beklemeye başladı. gelinin o geceye değin eldeğmemişliğinin, damadın da gücünün kanıtı olarak içeriden kendisine uzatacağımız kanlı çarşafı yüzünde güleç bir ifadeyle konukların önünde bayrak gibi sallayacak ve düğün böylece başlamış olacaktı.

düğün hiç bitmeyecekmiş gibiydi. sabahın erken saatlerinden başlayarak terziler, berberler, ağdacılar ve yeri doldurulamayacak sara, fatma'nın çevresinde dolanıp durdular, yanaklarına al sürdüler, elleriyle ayaklarını siyaha boyadılar, iki kaşının arasına küçük, güzel bir üçgen, alt dudağının altına da bir zeytin yaprağı çizdiler. herkes onu hayranlıkla izlesin diye bir kürsüye oturttular. bu arada onu giydirip hazırlayanlara yemekleri verildi. o gün öğleden sonra, arkadaşlar ve akrabalar hali'nin evinin dışında toplandılar. sonunda gelin oturduğu yerden kalktı. çok tedirgindi, hemen her adımda düşecek gibiydi. sekiz köşeli, tahtadan yapılmış, duvarları ipekler ve brokarla kaplanmış bir tür tahtırevana girdi. harun'un arkadaşı dört hamal tahtırevanı omuzlarına alıp taşıdılar. sonra ziller, flütler, hastanede çalışanlarla medreseden arkadaşlarımın taşıdığı meşaleler eşliğinde düğün alayı ilerlemeye başladı. önde arkadaşlarımla ben yürüyorduk. bizi, gelinin tahtırevanı ile fatma'nın dört ablasının eşleri izliyordu.

alay önce çarşıdan geçti. dükkanlar kapanmıştı, sokaklar boşalıyordu. büyük cami'nin önünde durduk biraz. orada bizi bekleyen birkaç arkadaş üstümüze gülsuyu serpti. düğünde dayımın yerini tutan en büyük bacanağım yanıma gelip kulağıma artık alaydan ayrılmam gerektiğini fısıldadı. babamın evine gitmeden önce onu kucakladım. gece için babamın evinde bir oda hazırlanmıştı. orada bekleyecektim.

alay bir saat sonra babamın evine geldi. fatma anneme teslim edildi, annem elinden tutup onu benim bulunduğum odanın eşiğine kadar getirdi. selma bizi yalnız bırakmadan önce bana göz kırptı, böylece bir erkek olarak üstünlüğümü kanıtlamam için hemen yapmam gereken şeyi anımsattı. böylece ayağımı bütün gücümle fatma'nın ayağına bastırdım; fakat nalınları olduğu için canı acımadı. kapımız kapandı. kimileri çok yakından duyulan bağrışmalar ve kahkahalar geliyordu dışarıdan ve düğünün ilk yemeği o gece verileceği için, tava, tencere, kapkacak gürültüleri işitiliyordu.

fatma kırmızı ve sarı giysiler içinde, yüzü boyanmış olmasına karşın bir ölü kadar solgun, kıpırdamadan, taş gibi, soluk bile almadan, gülümsemek için büyük bir çaba göstererek karşımda duruyordu. gözleri öylesine korkuluydu ki, onu kucaklamaktan çok biraz rahatlamak için kendime doğru çektim. başını göğsüme koydu ve ardından gözyaşlarına boğuldu. dışarıdakilerin bunu duymasından korktum, onu biraz sarsarak susturmaya çalıştım. kollarımın arasında, gözyaşlarını tutmaya çalışarak öylece kalalakdı. bütün vücudu titriyordu. sonra yavaş yavaş yere çöktü. kollarıma tutunmuş, kaskatı kesilmişti.

arkadaşlarım bana, düğün gecesi birçok kızın, bu alanda bilgisizliğini kanıtlamak için, çok şaşırmış ya da korkmuş görünmek çabasına giriştiklerini söylemişlerdi; fakat hiç kimse baygınlıktan söz etmemişti. hastanede, dulların ya da kocaların ilgi göstermediği kadınların sık sık bayıldığı konuşuluyordu fakat 15 yaşındaki bir kızın kocasının kollarında bayılabileceğini hiç duymamıştım. fatma'yı sarsıp ayağa kaldırmaya çalıştım; başı arkaya düştü. dudakları yarı aralık, gözleri kapalıydı. kapıyı açıp "yardım edin, gelin bayıldı!" diye bağırsam, yaşamım boyunca herkesin gözünde gülünç biri olarak kalacağımdan korktum. bu kez ben titremeye başladım.

dayımın kızını yatağa taşıyıp sırtüstü yatırmaktan, ayakkabılarını çıkarıp çenesinin altından bağlanmış duvağını açmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

uyuyormuş gibiydi. az önce düzensiz olan soluğu düzene girmişti. yanına oturup bu işin içinden nasıl sıyrılacağımı düşünmeye başladım. elime bir iğne batırıp çarşafa kan damtalabilir, gerdek işini de yarına bırakabilirdim; fakat beyaz çarşafa kanın nasıl damlatılacağını bilmiyordum. kapıdaki kadın yüzlerce kez kızlığın bozulma durumuna tanıklık etmişti, oyunu anlardı. umutsuzca, yalvaran gözlerle fatma'ya baktım. parlak, kızıl saçları yastığın üstüne yayılmıştı. elimi saçlarında dolaştırarak avcuma bir tutam aldım, içimi çektim, sonra da yanaklarını gitgide daha hızlı ve daha sert tokatlamaya başladım. dudaklarında bir gülümseme belirdi; fakat kendine gelemedi. omuzlarından tutup iyice sarstım. yine yararı olmadı; yüzündeki gülümseme bile yok olmadı.

yorgun düşmüş bir halde yatağa uzandım. bir elimle mumluğu ovalayıp duruyordum. çok kısa bir an, mumu söndürmeyi, uyumayı ve işi oluruna bırakmayı düşündüm. fakat bir dakika sonra kapıda sabırsız, belki rastgele bir tıkırtı duydum ya da bana öyle geldi; ancak bu ses bana yapmam gerekenleri anımsattı. dışarıdaki gürültüler daha sabırsız, daha direngen olmaya başladı. bu karabasan odasında kaç saat geçirdiğimi bilmiyordum. elimi fatma'nın göğsüne koyup yürek atışlarını duyumsadım. gözlerimi kapadım, timbuktu'daki zenci müziğini ve hafif amber kokusunu duyar gibi oldum. hiba ayışığında önümde duruyordu; dansı bitmişti, kollarını açmıştı; teni nemli ve yumuşacıktı, denizden çıkmış kara amber kokuyordu. dudaklarım hiba adını mırıldanırken "b" harfi üstünde durdu, titredi, kollarım ona bir daha sarıldı, bedenim aynı çılgınlığa kapıldı, ellerim onun bedenindeki izleri ve gizli yerleri buldu.

fatma baygınken kadın oldu. kapıyı açtım, bitişik odadaki kadın büyük değer taşıyan kumaş parçasını aldı, geleneksel zılgıt başladı, konuklar sağda solda dolandı, müzik yükseldi, yer, dans edenlerin ayakları altında titredi. az sonra birisi gelip şölene katılmamı söyledi. gitmeliydim. geleneklere göre yedi gün evden çıkmayacaktım, dolayısıyla karımı görmek için daha çok zamanım vardı.

ertesi sabah uyandığımda, fatma bahçede, sakin sakin çeşmeye yaslanmış, iki adım ötede yere çömelmiş bakır bir kabı parlatan anneme bakıyordu. o gece düğünün ikinci şöleni verilecekti. bu şölene yalnızca hanımlar çağrılır, hizmetçi kızlar şarkı söyleyip dans ederlerdi. selma kaygılı ve alçak sesle konuşmaktaydı. yaklaştığımı görünce birden sözünü kesti, kabı daha hızlı parlatmaya başladı. fatma dönünce beni gördü. sanki olağanüstü güzel bir aşk gecesi yaşamışız gibi tatlı tatlı gülümsedi. yalınayaktı, üstünde bir gün önceki giysisi vardı hala ve biraz buruşmuştu. yüzü de bir gün önceki gibi boyalıydı ama boyalar biraz silinmişti. yüzüm açıkça fark edilecek kadar asıldı. babamın oturduğu odaya geçtim, babam beni övünçle kucakladı ve yüksek sesle bir seper meyve getirmelerini söyledi. meyve sepetini annem getirdi, sepeti yerine koyarken beni azarlarcasına kulağıma,

"kızcağıza karşı biraz sabırlı ol" diye fısıldadı.

akşamleyin kadınlar için verilen şölene şöyle bir uğradım; bir ara gözüme hiba çarptı. daha bir hafta ondan ayrı kalacaktım. yemekten ayrıldım. hiç kuşkusuz annemin iteklemesiyle fatma da arkamdan geldi. elimi aldı ve birçok kez öptü.

"dün akşam seni hoşnut edemedim." dedi.

yanıt vermeden yatağın sol yanına uzanıp gözlerimi kapadım. üstüme eğilip zor duyulur bir sesle, ikircimli, kekeledi:

"küçük kız kardeşimi ziyaret etmek ister misin?"

kulaklarıma inanamadan yerimden sıçradım. bu ülkede kimi kadınların, bedenlerinin gizli yerlerini kastederek kullandıkları bu tümceyi bir kez hiba, alaylı bir sesle söylemişti. fakat bunu, daha dün gece yatak odasını görünce bayılıveren fatma'nın ağzından duyacağımı nasıl kestirebilirdim? ona doğru döndüm. yüzünü elleriyle örtmüştü.

"bunu sana kim öğretti?"

utanmış ve korkmuştu. ağlıyordu. gülerek onu yatıştırdım ve kendime doğru çektim. bağışlanmıştı.

o hafta bir şölenle sona erdi. dört bacanağım bana dört koyunla çömlekler dolusu şekerleme armağan ettiler. ertesi gün ilk kez evden çıkıp düğün töreninin son aşaması için çarşıya gittim. balık alıp eve getirdim, annem de onları sağlık ve bereket dileyerek gelinin ayaklarının dibine attı.

o yıl sonuna doğru fatma gebe kalınca, hastanedeki işten daha iyi para getiren bir iş aramam gerekti. bir kitapçının kızı olan annem kendi işimi kurmamı önerdi. bu öneri yolculuğa düşkünlüğümden ötürü beni çok sevindirdi. getirdiği öneriyle birlikte, o günlerde sık sık gülümsememe neden olan önsezisini de sözlerine ekledi:

"birçok kişi varsıl olmak için dünyayı dolaşır. oysa sen, oğlum, dünyayı dolaşırken varsıllığa rastlayacaksın."

20.07.2011

bütün erkekler ölür

ahmet oktay


çünkü gök sıkıntıyla ağar
rüzgar buruşur, bir yaprak düşer
ve kaçıyordur solgun mavilikte
martılar ve al geyikler
işte altın ve kara akıntılar
analar, yitirilmiş resimlik
yoksulluk, o korkunç kadın
susun, tümünün anıldığı gündür
kara yağmur ve ebemkuşağı
usulca bütün erkekler ölür

kıpırdamasın insandan gelen sesler
kamyonlar devrilir dağ yolunda
rehincide kalan bir gümüş saat
emanetçide unutulan bavul
geçip giden gök taşlarıdır
havadan ve selüloit mavilikten
ey mermeri bozuk yalnızlık
sanki kutsal bir avdır susukta
ve bir yakut parıltısıdır artık

çünkü gök kanla ağıyordur
soluk soluğa atan bir damar
kalbinde hırçın denizin
ve toprağın nabzında
unutulmak gibi bir şahdamar
ürperir aynı rüzgarla
darağacı, çarmıh ve çiçek
sussun yatakların fısıltısı
avuçlarda parıldayan kehribar
ekmekli, zincirli ve başları eğik
kadınların erkekleri geçiyordur
ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
bir albüm, bir şarkı, bir çocuk

hangi doldurulmuş hüznün yakutu
çocukluk defterlerince soluk
ki savaş alanlarında parıldar
bütün koruluklardır ay ışığı
ey ulaşılmayan dayanak aşklar
elleri kanatan kesici ağıt
hep unutuştur akılda kalan
sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler
derdin eksilmediği kalem ve kağıt
kısa ve kesin bir sözdür erkekler
ispanya'da "non pasaran"
kızaran kilise çanları
katedrallere çöken gölgelik
italya'da "mamma mia"
işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar
sarkık bir bıyık meksika'da, "viva"
nehirler kurur, susar aşk
ve en katı sözdür erkekler
kıraç ve yoksul anadolu'da

büyük ve yeniktir erkekler
söz dinlemez serüvenci çocuk
su şırıltısında sayıklayan hasta
ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
bulgulu, korkunç ve utançla
yararsız bütün leylak ağaçları
hiç bilmiyordur erkekler
doğan ve ölen çocukların hüznünü
çünkü daha önceden ölürler

çünkü gök ağıyordur kanla
hep yenik yıldızlar vardır
anı defteri, kum saati, savaş alanı
bir yüz
işte o kandır

ey ışığını dağıtan kristal
ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü
ayışığı denizle kendini sürdürür
işte her şey geçip gitmede
usulca bütün erkekler ölür

gizli yüz

orhan pamuk

anlamlı bir yüzün hep bir hikaye anlatacağını söylerdi babam.

herkes bu kadar hissedebilseydi, dünya bambaşka bir alem olurdu.

hiç kimsenin akıl edemediği bir parça takacağım saatinin kalbine. ne saatin, ne de sen huzursuz olacaksın artık.

hayatta ne olmasını istersin en çok?

insanlara saatleri anlatmak isterdim. mekanizmaların inceliğini, yayların korkunçluğunu, çarkların karanlığını.. şimdi kimse saat nedir farkında bile değil.. belki bunun için insanlar kederli, belki bunun için hikayelerini bile anlatmıyorlar.. akreple yelkovanın arkasında nasıl bir can vardır, hissetmiyorlar bile.. insanlara saatlerin sırrını anlatabilmek isterdim.. o zaman uykudan uyanır gibi dünyaya gözlerini açarlardı.. kederlerinden kurtulur, belki kendi hikayelerini anlatabilirlerdi..

onun kelimeleri yoktu sanki. bazı insanlar vardır, hikaye anlatırlar sana. eve döndüğünde kafan bu hikayelerle doludur; ama adamın söylediği tek kelimeyi hatırlamazsın.

bir yüzü diğerinden ayıran nedir? bir hikaye.. anlamlı yüz hep bir hikaye anlatır..

bir baba yalan söylemeye başladı mı, artık baba değildir.

rüyada bir çarşıdaymışım.. her şey var burada, ne istiyorsan, en iyi yiyecekler, elbiseler, ipek kumaşlar, neler neler.. bir bakıyorum, bir dükkanda da hayatlar satıyorlar. istediğin hayatı seçiyorsun, o ruhun yüzü senin yüzün oluyor, artık mutlu yaşıyorsun. tam istediğim yüzü seçeceğim, bir kadın çıktı karşıma. anladım ki melek.. dedi ki saatçi, iyi düşündün mü, bu yolun dönüşü yoktur.. korktum. terle uyandım. öğle vakti bu kadını tam karşımda gördüm. burada, dükkanda, sanki dilim tutuldu. dedi ki: ne tuhaf dükkan burası, ne mahzun bir hali var..

şu saati sevdi, okşadı.. çok güzel bir saat bu, dedi; ama ruhunu kaybettiği için bozulmuş. bir tek sen tamir edebilirsin onu, dedi. peki, dedim, senin için yaparım. gülümsedi, bir deste para çıkardı, çok para.. gene gülümsedi.. bunu bıraktı. emanettir, dedi, seyret, rüyalarını hatırlayacaksın.. yüzünde kaybettiğin şeyi bulacaksın.. başkaları da seyretsin, onlar da hatırlayacaklar.. genç arkadaşım, hemen seyrettim, başkalarına da seyrettirdim; ama hiçbir şey anlamadım. saati de tamir edemedim.

yıllar önce karlı bir akşam babam bir hikaye anlatmıştı. bir zamanlar, herkesin unuttuğu acıklı bir ülkede küçük bir kızla babası yapayalnız yaşarlarmış. baba, kızını öyle severmiş ki bambaşka bir hayatı olsun istermiş. büyüyüp kocaman bir kadın olduğunda kızı, kaf dağı’nın arkasındaki kuşu bulacak, bütün talihsizlerin yüzünü birbirine benzeten tılsımı çözecekmiş. küçük kız, babasını dinleye dinleye uykuya dalar, rüyalarında bu işleri bir bir yaparmış. ama sabah uyandığında hala o küçük kız kalmasına üzülürmüş. o kızın kim olduğunu çok sonra anladım. bir sabah kar yağarken, rüyalarımdan o yetişkin kadın olarak uyandığım zaman.. bir saat kulesinin altındaki şehre yerleştiğim zaman.. işte, hüzün hikayecileriyle birbirimizi aramaya böyle başladık. harita diye birbirlerimizin yüzlerine bakıyor, hikaye diye ruhlarımızı masaya koyuyoruz.

alınma, ama değil tamir etmek, sen bu saati daha da öldürmüşsün. ruhunu vermemişsin ona.

çok kişiye unuttuğu rüyasını hatırlatabilirdi bu.

sen hüzünle savaşmazsan bütün hayatın boyunca yakanı hiç bırakmaz. korkunç bir hastalık gibi.. boynunu bükersen hüzün adamı yer bitirir.. (çayından bir yudum alır) ben yıllarca uğraştım!

bugün ruhum kurtuluyor.

yüzümüzde kaybolan anlamı ancak hatırlayarak buluruz. kayıp güzel zamanları bularak.. acıyı hatırlayarak.. anlatarak.. ruhumuzdaki gizli saatin çarklarını arayarak.. saatler hatırlar.

aralıklı dizilmiş sandalyelerde oturan kederlileri, dertlileri görür. her birinin önünde, tıpkı çekim yerinde olduğu gibi, birer masa, masaların üstünde de birlikte getirdikleri birer saat vardır. hepsi tek tek kendi hikayelerini, dertlerini anlatıyor, yüreklerini açıyorlardır. belli ki, çekim öncesi kullanılan prova yeridir burası. fotoğrafçı, odada ilerlerken, hikaye anlatanları tek tek dinler.

ilk masada elli elli beş yaşlarında, gür bıyıklı bir işçi oturmaktadır. yıllarca çalışmış, yıpranmış biri. giysileri soluk, sade ve temiz..

insan benim gibi severse, aynı şekilde sevilebilmeyi hayal eder. bunu bir umut olarak yaşar.

hüzne yenilmeyeyim diye yıllarca akşamları güneş battığı saatlerde kahveye indim. sabahları keder bastırmadan önce, hemen kendimi işe verdim. yıllarca.

yüreğine yakın tut ki onu, yüzün konuşsun.

anlattıkça hatırlamakta, bir rüyadan uyanmaktadır sanki.

rüyalar tamamlanmaz ki hiç.. hikayeler tamamlanır.

geçenlerde bir adam geldi, yüzü acıyla yüklüydü. piyango satıcısıymış. bir biletin üzerinde bir kadın resmi görmüş ve bir daha unutamamış. bütün hayatı yolundan çıkmış. alay etmişler. yüzünde öyle bir bakış vardı ki.. ona aramasını söylemek isterdim. resimdeki kadını değil, aramayı seveceğini söylemek isterdim.

söylesene cancağızım, hayatta insan her istediğini elde edebilir mi hiç?

bir zamanlar uzak bir ülkede bir hırsız yaşarmış. hayal hırsızı. geceleri mışıl mışıl uyuyanların rüyalarına girer, hoşuna gidenleri torbasına doldurur çalarmış. sabah da uyananlar içlerinde bir huzursuzluk hissederlermiş, bir eziklik..

yazmak, o çok söylenen basmakalıp deyişle, bir yolculuğa çıkmaksa eğer, yazmak mutluluğu da yolculuk boyunca karşınıza çıkıveren bu yol arkadaşlarını kendi dünyanıza kazanabilmenin sevinci olmalı.

yarı yol

ahmet haşim

 
nasıl istersen öyle dinle, bakın
dalların zirvesindeyiz ancak
yarı yoldan ziyade yerden uzak
yarı yoldan ziyade mâha yakın

19.07.2011

altın sevgisi

thomas more

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

doğa altına ya da gümüşe insanoğlunun öyle kolay kolay vazgeçemeyeceği bir değer yüklememiş. nadir bulunduklarından ötürü onları değerli kılan salt insanların budalalığı. buna karşın o müşfik anamız doğa; hava, su ve toprak gibi olmazsa olmazları gözlerimizin önüne sermiş, değersiz ve bir yararı dokunmayacak şeyleri ise bizden olabildiğince uzaklaştırmış.

hazinen çalındı farz et ve sen çalındığından bihaber 10 yıl sonra bu dünyadan göçtün gittin; o 10 yıl boyunca altınların ha bıraktığın yerde duruyor olsun, ha alınıp götürülmüş olsun, senin için artık bir anlam ifade eder mi? nasıl olsa her iki türlü de seninle bir alakaları yoktu ki.

kimseye bir faydası olmayan şu içi boş saygı gösterilerinden gurur duyanlar da aynı şekilde akılsız değil mi? birilerinin huzurunuza başı çıplak olarak çıkması ya da önünüzde diz çökmesi size doğal ve gerçek bir haz verebilir mi? dizlerinizdeki ağrıyı geçirebilir mi mesela? ya da aklınızı başınıza getirebilir mi? böyle sahte haz görüntüsü sergileyenlerin başında, soylu olduklarını düşünüp kendileriyle gurur duyanlar ve böyle atalardan doğmuş olmalarını ellerini çırparak kutlayanlar gelir ki, aslında muhteşem birer delilik örneğidir her biri.

ıstanbul türküsü

orhan veli kanık


ıstanbul'da boğaziçi'nde
bir fakir orhan veli'yim
veli'nin oğluyum
tarifsiz kederler içinde

urumelihisarı'na oturmuşum
oturmuş da bir türkü tutturmuşum

"ıstanbul'un mermer taşları
başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları
gözlerimden boşanır hicran yaşları
edalı'm
senin yüzünden bu halim."

"ıstanbul'un orta yeri sinema
garipliğim, mahzunluğum, duyurmayın anama
el konuşur, sevişirmiş; bana ne
sevdalı'm
boynuna vebalim!"

ıstanbul'da boğaziçi'ndeyim
bir fakir orhan veli
veli'nin oğlu
tarifsiz kederler içindeyim

17.07.2011

kıskançlık

adnan gerger

namus, inanç, töre, kan davası gibi yargılarla kıskançlık, konukseverlik, yardımseverlik gibi yargıları karıştırmamak gerekir. evet, her ne kadar tüm değer yargıları bir zincirin halkaları gibi iç içe geçmiş olsa da.. her bir halkayı iyi algılamak gerekir.

toplumsal değer yargılarını ve geleneksel yaşam biçimini bilinçli biçimde özümlemek, sahiplenmek zorundayız. egemen güçler, bu ve diğer tüm yargıları devamlı olarak çarpık bir biçimde kışkırtır, insanların bu bilinçle yoğrulmalarını ve ömür boyu taşımalarını ister. bunun içindir ki toplumsal değer yargılarında olduğu gibi çoğu zaman gelenekler, görenekler de istismar edilir.

anadolu insanının günlük yaşamının bir parçası olan başörtü, nasıl türbana dönüştürülerek siyasi simge haline getirilip insanlara dayatılmak istenmişse kıskançlık gibi ilkel olgular da çok rahatlıkla kötüye kullanılabilir. kıskançlık daha çok namus kavramıyla eşleştirilir. kıskançlık da diğer toplumsal değer yargıları gibi yozlaştırılarak, bağnaz hale getirilerek ve vurma-kırma kültürüyle harmanlanarak bu toplumun genetik kodlarına yerleştirilmek istenir. amaç bu konuda da diğer konularda olduğu gibi insanların beyinlerini boşaltarak biat eden ve düşünmeyen insanlar yığını oluşturmaktır. töre ve namus cinayetlerinin özünde işte böyle bir kültür yatar. böylelikle cahil insanları bu tür kavramlarla rahatlıkla oyalayabilirsin, kolayca yönlendirebilirsin.

üstelik hoşgörü kültürünün esamesinin okunmadığı bir toplumda kıskançlık daha bireysel bir olgudur. insanın kendisine daha aittir, insanın kendisine daha özgüdür. sanıldığından daha yaygındır ve büyük sorundur.

erkeğin seçimi

ayn rand

kendinden tiksinen bir adam, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. bu da yapılamaz; çünkü seks bir sebep değildir, insanın kendi değeriyle ilgili kanaatinin bir sonucu ve ifadesidir.

paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar, aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi. aşkın gözü kördür, derler. seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler.

oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, ben de size o adamın hayat felsefesini anlatayım. bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım. 

ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerenidir. o eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? kendini alçaltarak yapılamaz; ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. ruhu çırılçıplaktır o anda. tıpkı vücudu gibi. kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. ona çekici gelecek kadın, kendi en derin arzusunu yansıtan kadın olacaktır. o kadının teslim olması, ona bir kendine saygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.

kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek tip kadını isteyecektir. beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır; çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü değil.

onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. zihninin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur; çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçeklikten o kadın sayesinde kurtulur. kadın ona bir aylığına hayali bir değer kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre için kurtulmuş olur.

aşk bizim en yüce değerlerimize bir cevaptır. bir erkek kendi değerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler; en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır. bedenine söz dinletemez. seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. bu defa, bedeninin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. ondan sonra da aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder.

bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem, nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir.

aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. ama çevrenize bakınca, çoğu insanın ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. bir kısmı paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden türde bir adamdır. hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanamayan duyguları ön plana çıkarır. umutsuzca çığlıklar atar; çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissedemiyorken, çirkefler içindeki yosmaya, karşı konulmaz bir ihtiras duymaktadır. insanların idealist dediği biridir o. öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. ilkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. maddesel objeler elde etmeyi kendi varlığının en önemli amacı sayar. bunların sebebini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. bunların kendisine zevk vermesini bekler. daha çoğunu elde ettikçe daha az zevk almaya başladığını görüp şaşırır.

işte, vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım. bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez; çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. seksin kişisel değerlere saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bunu bilmektedir. bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır; ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler; oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. bu onun hep aradığı ama hiç bulamadığı başarıdır. 

aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?

yazgı

mehmet eroğlu

minnet gerçek dostluğu engeller.

insan dediğimiz, yazgısına hükmedemeyen ruhsal bir süreçtir.

cennetle ilgili en kötü şey, oraya öldükten sonra gidiyor olmaktır. üstelik huriler, tembelliği özendiren iklim, uyuşturucu mutluluk gibi insanı günaha çağıran şeylerle dopdoluyken, içki yok. ne anlamsızlık!

gerçekten güzel olan kadınlar, güzelliğinin kanıtlarını aramayanlardır.

cesaret dediğimiz çoğu kez korkaklığımızı saklama becerisinden başka bir şey değildir.

kaderin yolu hep tek yönlüdür.

öz yıkım eğilimi taşıyan birisinin, başkalarından korkmasına gerek yoktur. çünkü ona zarar verecek tek insan kendisidir.

yarını katlanılabilir kılan tek şey, ölme olasılığımı içeriyor olması. bunun ötesinde bir anlamı yok.

yazarlar analarının rahminden değil, kalemlerinin ucundan doğarlar.

çoğu dost, seni hayatının içine çekmez, bunu yapmak yerine hayatına sızar, ta en ücra köşesine kadar. dostlarımız çok yakınımızdayken onları bu denli az tanımamızın nedeni de budur işte.

insana verilebilecek en büyük ceza, sürekli iyi olmanın bedelini ödemektir.

diyorsun ki

melih cevdet anday

bulut şemsiye açmıştı. zamana bağlı olmadan varlığını sürdüren kapılar olgu bağlamını kuruyorlardı. gökyüzü bir genellemedir. ancak lambalar varsa dünyanın belirgin bir sorusu ortaya çıkabilir. çünkü yazın kutsallığı olmasaydı onu ben de ayırt edemezdim, yoksa soyluluğun çakmak taşı bir gerçeklik tasarımıdır. bir gün, şaşkın bir dalla bakışmıştık, o an gözlerimle onun arasında çok ince bir ip geriliverdi ve bütün öteki nesneler silindi. bakılan şey vardır sade. neye baksam onu var ediyorum. dünya panayırı. yineleme olasılık dışıdır. yanlış olanı hep nesnelerde aradım. aklı da. akıl biçimsel bir kavramın izidir. gördüklerimi yazmadığıma öyle pişmanım ki! su kenarında acılı kediler, gözyaşı bulamayan ağaçlar, ölümün soyduğu toprak ve gecenin ağılı. ah şu kırmızı renk ile öteki, bir iç bağlantıda sallanıyorlar. buna renk değişkeni demek gerek. her değişken bir im tanımlamasıdır. arayın! bulunacak bir şey varsa! yazı imi ile ses imi, betimlenmemiş özdeşliklerdir. gerçekte mantık gökyüzünü aşar ve bize dışardan bakar. ben kendi mantığımım. diyorsun ki, karanlığı delmek için zaman bıçağı kullanılmaz. ölemem, bölünmemişti güz ve damın sınırını yoksayan yağmur, duraklayan sabah. her yerde bulabilirim ışıklı bir çiftliğin kadınlarını ve gençliğin yıldızlarla başlanan yitirilmişliğini. ey kendi benzerini arayan bahçe, ey anımsanan karlar ve kokulu şaraplar. bu gece uyandırmak zorundayım içte çığlıklarla örtüşmüş bedenini, ki ateş böceğidir uçurumla tehdit arasında. bir sevi ki, ona yaşamı anlatan saatlerdir. kimse söyleyemez bize, seni anımsatan ayın sınırsız acısını. yok olun oluşturucu öğeler! yok olun yinelenen tümceler! yok olun zaman dışı idealar! çiçeğin içinde bulunacak yardımsever bir esinti vardır, sevecen bir yazgı, gece kuşu gibi bir gülümseme. artık gecenin imgesi denize bağlanmış bir kırlangıçtır. bu yüzden de denizde hiç beklenmedik şeyler olmaz. bütün bunlar apriori bilgilerdir ve yaşantısız bir sele benzerler. diyorsun ki, çingenelerin çalıştıklarını ve paniğe kapılmadan para topladıklarını duy. duydum sırtında gün dönümünü taşıyan horus'u. ölüleri hiçliyorum artık. siz ey uzaklıkların gömütleri, siz ey yokluğun bağışlanmış kentleri, siz ey bakışlarında taş döşeli avlular bulunan ışıktan köpekler! olmayacak sabah rüzgarları yazıyorum. yukardan aşağı.

16.07.2011

toprak yeşerince

knut hamsun

aşk akıllıyı aptal yapar.

yabanda her mevsimin adamı afallatan ulu güzellikleri vardır ya, hiç değişmeyen bir şey vardır ki o da yerin göğün o geniş, ağır sesidir. dört bir yanınızdan kuşatılmışsınız gibi gelir size. ormanın karanlığı, ağaçların cana yakınlığı. her şey ağırdır, yumuşaktır; adamın aklına türlü türlü şeyler gelir orada.

biz kadınlar insanlığın ezilmiş, zavallı yarısıyız. yasaları yapanlar erkekler; biz kadınların bu konuda bir tek laf söylemeye hakkımız yok. ama hiçbir erkek kendini doğum yapan bir kadının yerine koyabilir mi? bunun korkusunu hiç duymuş mudur, o korkunç yürek çarpıntılarını tanımış, o saati düşündükçe sıkıntıdan hiç ağlamış mıdır?

15.07.2011

orta doğu

oğuz atay

bu dünya geçicidir. bu dünyada elde etmek ve korumak bir insan için sadece kısa ömrü için gereklidir. bunu unutmamalı. mezarlıklar bu nedenle gözümüzün önünde bulunmalı. evimizin bahçesinde, sokağın köşesinde tek mezarlar yer almalı. her şey geçicidir. belgeler gereksizdir, unutulacak ayrıntıları yazmak anlamsızdır. belki de unutmak esastır. öğrenmek, kendini tanımak mutsuzluktur. bizden geri kalan eserler, birbirine benzer taşlar, yazılar, yapılar olmamalıdır. putlar gibi ayırıcı özelliği olmamalıdır.

hristiyanlık da ikonoklast bir dönem yaşadı; ilk hristiyanlar eski yunan ve roma'dan kalan anıtları yok ettiler. islamlık, özellikle osmanlı bu işi daha ciddiye aldı. osmanlı, islamlığı ciddiye aldı. islamlık, put kırıcılığını ciddiye aldı. osmanlı bunu islamlığın ciddiye alınışından da öteye götürdü. kuralları ciddiye aldı, insanı ciddiye almadı. sorunların sayısını azaltarak mutluluğu artırmaya çalıştı. bütün değişimleri devlet eliyle gerçekleştirmek istedi. nevzat tandoğan (tek parti döneminin ünlü ankara valisi), yakalanıp yanına getirilen bir solcuya "bu memlekete komünistlik gerekirse onu da biz getiririz, sana ne oluyor?" demişti.

bireye ne oluyordu? yahya kemal kendisine soru sorulmasından hoşlanmazdı. o, geleneği temsil ediyordu. onunla tartışılamazdı. kendisine bir toplantıda genç bir adam soru sorunca yanındakine dönerek, "kim bu adam?" demişti. osmanlı gösterişi sevmiyordu. küçük saraylarda, ahşap evlerde oturuyordu. tiyatroyu soytarılık, resmi küfür sayıyordu. bütün sosyal kurumlar, askerlik örgütü için birer araçtı. bunun yanı sıra halk, kendi düzenini ayrı bir biçimde geliştirdi. bugün saray dili yaşamadığı halde, halkın dili yeni düzen için esas oldu. hiçbir ülkenin resmi dili, fermanların osmanlıcası kadar insanların anlayamayacağı bir biçime sokulmamıştır. bu bakımdan devlet, kafka'nın insanları için aşılmaz bir duvar olan bürokrasiye çok benzer. lale devri bir bakıma istisnadır. devlet her türlü eleştiriye kapalıdır. felsefe yoktur. tek felsefe bireyin yok oluşudur, vahdet-i vücuttur.

şiirde, divancılar 'biz' diye seslenir. eleştiri çirkini güzelden ayırır; oysa çirkin yoktur. kapalı sistemdir bu. ülkücü insan yoktur. ülkücülük bireyciliktir. özgün sanat yoktur. usta-çırak ilişkisi içinde taklit vardır. bir bakıma gelenek de yoktur. usta, yaşantısını kimseyle paylaşmaz; yaratıcılığın ayırıcılığı kendisiyle birlikte ölür. ne ruhun ölümsüzlüğü, ne de canlı dünyanın gürültüsü duyulmaz. batıya olduğu kadar, doğuya da kapalı bir sistemdir bu. orta doğu'dur, kenar batı'dır. ne doğu'dur, ne batı'dır. kafka'nın yer altında yaşayan hayvanı gibi, kendisine doğru kazılan bir tünelin içindeki bilinmeyen düşmanı korkuyla bekler.

bizim "ilk günah"ımız belki de budur: kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. yaşama korkusudur. fütuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. bir şehre kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen saray'ın korkusudur. her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. kültür korkusudur. matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden; hatta dinden korkmaktır bu. halk partisi'nin köy enstitülerinden korkmasıdır. demokrat parti'nin modern resimden korkmasıdır. halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır.

korkunun sonucu yabancılaşmadır. yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma korkusudur. temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. bunun için müeyyideler gevşektir, herkes korkmalıdır; ama ceza da uygulanmamalıdır. müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır; ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. fakat herkes her an suç işlediğini hissetmelidir ki başkaldıramasın. her zaman, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız.

bizim "ilk günah"ımız budur: cezalandırılmayan küçük günahların toplamı. hoşgörümüz de budur. ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. bu bakımdan bağışlayıcıdır. karşılıklı bir oyundur bu. bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. gerçeği aramaktır. bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, "deneme" bunun için tehlikelidir, roman ve hikaye bunun için tehlikelidir. belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. taklitçi olmayan batıcılık bunun için tehlikelidir. gerçeği arayan doğu bunun için tehlikelidir.

14.07.2011

kumdan kale

iris murdoch

evli bir çift tehlikeli bir makinedir. evlilik, toplum koruması ile organize edilmiş bencilliktir.

alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar. bu onlara bir çeşit özgürlük ruhu verir. sonuçta hiçbir şey diğer insanlar olmaktan daha eğitsel değildir.

tanıdığınız zaman insan farklı görünür; hatta onun hakkında özel bir şey öğrendiğimiz zaman daha da farklı görünecektir.

özgürlük, fazilet olarak adlandıracağım bir şey değildir. özgürlük için hak veya bir çeşit lütuf denebilir; gerçi onu aramak veya kazanmak da tabii ki bir marifetin ispatıdır.

aslına bakarsanız, çocuklara resim yapmayı öğretemezsiniz. zaten onlar resim yapmayı biliyorlar. insanların doğal olarak sahip oldukları şey sanattır. masumiyetlerini kaybettikleri çağda resim yapmayı nasıl unuttuklarını unuturlar. ondan sonra her şeyi tekrar öğrenmek zorunda kalırlar. boyamak, insanın en temel anlama güdüsünün açığa çıkmasıdır. biz vücut bulmuş yaratıklarız, bilgi kaynağımız hissedilebilir ve hayalgücümüz diğer duyuların üzerindedir. insanoğlu konuşmayı bilmiyorken resim çizebiliyordu.

en büyük ressam nesne neye benziyorsa sadece o şekilde resmetme alçakgönüllülüğünü gösteren kişidir. fakat resimdeki bu sadece her şeydir.

her portre aslında bir ressamın kendi portresidir. ressamlar gerçekten resmini yaptıkları kişilerde kendilerini resmederler.

eğer duygularımız şimdi açık değilse, hiçbir zaman açık olmayacaktır. eğer aşık olmak diye bir şey varsa, işte biz aşığız.

bazen, bazı yargılamalar yapmaya çalışmak kaçınılmaz bir görevdir ve sonra yargılama konusu bir merhamet duygusundan değil yargılanma korkusundan gelir.

engereğin gözü

zülfü livaneli

gece ve gündüz birbirinin yardımcısıdır, birbirine zıt değildir. göster bakalım dünyada hangi şey kötüdür ki onda iyilik olmasın ve hangi şey iyidir ki onda kötülük bulunmasın? kötülük ve iyilik bir tek şeydir, parçalanamaz. iyilik, kötülükten ayrı değildir.

bütün dünyayı dolaşsan, yedi iklim dört bucağı tarasan hiçbir şeye ihtiyaç duymayan tek bir hükümdar bulamazsın. hepsinin saraya, kumaşa, silaha, hayvanlara, ikram edecek yiyeceklere, cellatlara, askerlere, altına, gümüşe ihtiyacı vardır. bunlar olmadan hükümdarlık yapılamaz. engereğin gözünü kamaştıran şatafatı yaratan da bunlardır zaten!

varlık yokluktur, yokluk da varlık. hepsi gören göze bağlı.

bir gün köye bir adam gelmiş, köylülere peygamber olduğunu söylemiş. köylüler, "biz sana inanmıyoruz" demişler, peygamber olduğuna inanmıyoruz, ispat et!" adam, karşıdaki duvarı göstermiş, "eğer bu duvar konuşur da benim peygamber olduğumu söylerse o zaman inanır mısınız?" diye sormuş, "inanırız" demişler. adam duvara dönmüş ve "konuş ya duvar" demiş, "konuş ve benim peygamber olduğumu söyle." bunun üzerine duvar dile gelmiş ve "ey köylüler, bu adam peygamber değildir" demiş, "bu adam sizi aldatıyor, peygamber değil!"

"melek, bilgisiyle; hayvan da bilgisizliğiyle kurtuldu; insanoğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı."

bu acımasız dünyada iyilik cezalandırılıyor. kötülüğü yenmek, iyiliği yenmekten daha zor. bu yüzden iyiler savunmasız oluyorlar; her türlü zararı görebiliyorlar. her türlü mahluku korkudan tir tir titreten hükümdarlara hiçbir kötülük erişmiyor. kimse böyle bir şeyi aklından bile geçiremiyor.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

iktidar insanları değiştiriyor. iktidar görkemi öyle bir şey ki, "bakışıyla her canlıyı kımıltısız hale getiren bir engereğin bile gözünü kamaştırıyor."

13.07.2011

marcus porcius cato

çiğdem dürüşken

m. porcius cato, pompeius'un dava arkadaşı. caesar'ın thapsus zaferinin ardından (m.ö.46) utica'da intihar eder. bu yüzden kendisine uticensis (uticalı) lakabı verilmiştir.

cumhuriyet yanlısı olan cato, caesar'ın diktatörlük isteğine her zaman karşı çıkmış ve ilkeleri uğruna tek başına da olsa onunla mücadele etmekten geri durmamıştır. ayrıca bütün yaşamı boyunca bir stoa filozofu gibi yaşamıştır. seneca onun ölüm biçiminden övgüyle söz eder. cato'nun sonunu hazırlayan olaylar şöyledir:

caesar, senatus'un hükümranlığını sonlandırmak için m.ö.49-45 yıllarını mücadeleyle geçirmek zorunda kalmıştır. senatorlar, caesar'ın düşmanı pompeius'u askeri kuvvetlerin başına geçirmiş; ama kendi aralarında çıkan tatsız olaylar sonucunda bir türlü anlaşıp roma'yı hakkınca savunamamışlardır. caesar muhteşem bir zafer kazandıktan sonra pompeuis'un yanında savaşanların çoğuna birçok unvan bahşetmiş; ama bir tek cato'yu egemenliği altına alamamıştır. cato, caesar'ın korkutucu gücüne rağmen, ülküsü doğrultusunda canla başla devletini savunmaya gayret göstermiştir. pompeius'un ölümünden sonra bile mücadelesine afrika'da devam etmiştir.

caesar roma'daki tüm sorunları halledip bir düzen oluşturduktan sonra deniz yoluyla afrika'ya hareket eder. bu dönemde cato utica'yı korumaktadır. arkadaşları caesar'ın gelişinden dehşete kapılsalar da, cato bunu serinkanlılıkla karşılar. caesar'ın parlak bir zafer kazanmasının ardından utica'daki roma soylularının çoğu kaçmaya karar verir. hatta cato onlara kaçmaları için para ve gemi bile sağlar. kendisi ise birkaç arkadaşıyla utica'da kalmayı tercih eder.

arkadaşları cato'nun caesar'a karşı savaşacağını öğrenince silahları onun bulamayacağı bir yere gizler. bunun üzerine cato gece yarısı güvendiği bir köleden silahını ister ve intihar eder.

seneca, vatanını tek bir adamın yetkisine bırakmak istemeyen cato'nun bu onurlu davranışını över ve onun başkasından ölümü istemeyecek kadar yüce gönüllü olduğunu belirtir. cato'nun büyük bir ruh dinginliği içindeki intihar girişimi ancak stoacı bir filozofa yakışan bir harekettir. üstelik ömrünün son gecesinde ölümü düşüneceğine, yine stoacı ahlak ilkelerine uygun olarak kendini çalışmalarına vermiş ve ölüme kayıtsızlığını tanıtlamıştır. hatta aldığı ilk darbeyle ölmemiş ve yarasını sarmak için gelen hekimi geri çevirmiştir. seneca bu davranışın tanrılar tarafından övgüye değer bulunduğunu ve cato'nun cesaretini gösterme süresinin uzatıldığını, erdeminin yeni; ama bir o kadar da dehşet verici bir ölümle yeniden sınandığını belirtir.

12.07.2011

saydam şeyler

vladimir nabokov

gelecek bir mecazdan, bir düşünce gölgesinden öte bir şey değildir.

kendini kader kurbanı olarak gören bir katil, yalnızca bir cani olmakla kalmayıp bir kuşbeyinlidir de.

dağlarda, elverişli noktalarda, granit kalbin özel zulalarında, bitişikteki kayaların beneklerine benzetilerek boyanmış çelik yüzeylerin arkasında ne güçlü sözler, ne silahlar saklıdır! ne var ki, kısa nişanlılık ve evlilik günlerinde sevgisini dile getirmek istediğinde hugh person onu inandıracak, onu duygulandıracak, onun katı kara gözlerini parlak yaşlarla dolduracak sözcükleri nerede arayacağını bilmiyordu. öte yandan, iyisini kötüsünü tartıp dökmeden rastgele söylediği bir şey, entipüften bir söz, o ruhu kurumuş, aslında mutsuz kadının birdenbire histeri derecesinde mutlu olmasını sağlardı. bilinçli girişimler sonuçsuz kalıyordu. hugh, bazen olduğu gibi, saatlerin en sıkıntılısında, zerre kadar cinsel niyet taşımaksızın, okumayı bırakıp onun odasına girer ve kendinden geçmiş, tanımsız, yere inmiş bir tembel hayvan gibi dizleriyle dirseklerinin üstünde, iniltili bir sesle derin sevgisini dile getirerek ona doğru ilerlerse, soğuk armande, ayağa kalkmasını ve soytarılık yapmaktan vazgeçmesini söylerdi ona. düşünüp bulabildiği en ateşli seslenişler -prensim, sevgilim, meleğim, hayvanım, eşsiz yaratığım- onu çileden çıkartmaktan başka bir işe yaramıyordu. "niçin" diye soruyordu armande, "bir beyefendinin bir hanımla konuştuğu şekilde doğal, insan gibi konuşmuyorsun benimle; öyle soytarıca hareketler yapmak zorunda mısın; niçin ciddi, sade ve inanılır olmuyorsun?" ama sevgi, hugh'un söylediğine göre, asla inanılır olamazdı; gerçek yaşam gülünçtü, sevgiye saf köylüler gülerdi. hugh, armande'nin eteğinin ucunu öpmeye ya da pantolonunun ütü çizgisini, öfkeli ayağının iç yanını, parmağını ısırmaya çalışırdı -ve bet sesiyle ağlamaklı, alışılmadık, ender, kanıksanmış hiçbir şeyleri ve her şeyleri kendi kulağına mırıldana mırıldana yerde sürünürken, yalın sevgi ifadesi, sanki, görünürde dişiden eser yokken yalnızca erkeğin yaptığı bir tür yoz kuş gösterisine dönüşüyordu -uzun boyun dosdoğru yapılır, sonra bükülür, gaga daldırılır, boyun yeniden dosdoğru yapılır. bütün bunlar, kendisinden utanmasına neden oluyordu; ama hugh duramıyordu. armande ise anlayamıyordu; çünkü hugh, öyle zamanlarda doğru sözcüğü, doğru nilüferi hiç bulup çıkaramadı.

11.07.2011

odessa

frederick forsyth

adım salomon tauber. yahudiyim ve ölmek üzereyim. kendimi öldürmeye karar verdim; çünkü bu hayatın artık ne bir değeri var ne de benim için yapacak bir şey kaldı.

yaşantımda yapmaya çalıştığım şeyler bir hiçle sonuçlandı, uğraşlarım bir işe yaramadı. gördüğüm kadarıyla kötülük yaşadı ve serpilip gelişti. öte yandan iyilik toz, toprak ve alay içinde göçüp gitti. tanıdığım dostların, acı çekenlerin ve kurbanların hepsi de öldü. çevremde yalnızca ezenler, öldürenler kaldı.

gündüzleri sokaklarda hep bunların yüzlerini, geceleri de uzun yıllar önce ölen karım esther'in yüzünü görüyorum. bugüne kadar yalnız yapmak istediğim bir şeyi yerine getirmek, bir şeyi görmek için yaşadım. ama artık anlıyorum ki bunlar olmayacak.

alman halkına karşı ne nefret ne de hırs duyuyorum. çünkü onlar iyi insanlardır. halklar kötü değildir. kötü olan kişilerdir. ingiliz filozofu burke "bütün bir milleti suçlamanın nedenini anlamıyorum." derken haklıydı. toplu suç yoktur. kutsal kitap, tanrı'nın, içlerinde yaşayan erkeklerin kötülüğü yüzünden kadın ve çocuklarla birlikte sodom ve gomore'yi nasıl batırmak istediğini; fakat aralarında doğru bir adam bulunduğunu ve onun canının nasıl bağışlandığını anlatır. o bakımdan, kurtuluş gibi suç da kişiseldir.

riga ve stutthof toplama kamplarından çıktım, magdeburg ölüm yürüyüşü'nden kurtuldum. ingiliz askerleri nisan 1945'te bedenimi buradan kurtarıp yalnız ruhumu zincirlerle bağlı bıraktıklarında dünyadan nefret ediyordum. insanlardan, ağaçlardan ve kayalardan nefret ediyordum. bütün bunlar bana karşı birleşmişler, bana acı çektirmişlerdi. hepsinin üstünde de almanlardan nefret ediyordum. o zaman, daha önceki dört yıl boyunca birçok kez sorduğum gibi tanrı'nın, son erkeğine, son kadınına, son çocuğuna kadar bunları neden yere çalmadığını; şehirlerini, evlerini neden yerle bir etmediğini sordum. yapmadığı için o'ndan da nefret ettim. en sevgili kulları olduğumuza bizi inandıran o'nun beni ve halkımı mahvettiğini haykırarak varlığını bile yadsıdım.

ama aradan geçen yıllarla birlikte sevmeyi; kayaları, ağaçları, yukarıdaki göğü, şehrin içinden akıp geçen nehri, sokak kedilerini, köpekleri, kaldırım taşları arasında büyüyen yaban otlarını, çirkin olduğum için sokakta benden kaçan çocukları sevmeyi yeniden öğrendim. onları suçlamıyorum. bir fransız atasözü vardır, "her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır." der. bir kimse insanları anladığı, onların ne kadar kolay aldandıklarını ve korkularını, hırslarını ve güçlü olma ihtiraslarını, cahilliklerini ve en üst perdeden haykırabilen insana gösterdikleri yumuşak başlılığı anladığı zaman bağışlayabilir. evet, insan yapılanları da bağışlayabilir; ama asla unutamaz.

bazı kimseler vardır ki cinayetleri insan anlayışını, dolayısıyla bağışlamayı da aşar. bu gerçek bir başarısızlıktır. çünkü bunlar hala aramızdadır; şehirlerde dolaşmakta, bürolarda çalışmakta, kantinlerde yemek yemekte, gülümsemekte ve el sıkmakta, namuslu insanlara yoldaş demektedirler. bunların yaşamaya devam etmeleri, toplumdan kovulmuş kimseler olarak değil de saygı gören şehirliler gibi yaşamaya devam etmeleri, kişisel kötülükleriyle tüm bir ulusu sonsuza kadar lekelemeleri; işte bu, gerçek bir başarısızlıktır. bunda da başarısızlığa düştük; siz ve ben, hepimiz; başarısızlığa düştük ve üstelik pek kötü bir başarısızlıktı bu.