15.03.2010

yazmak

ernesto sabato

büyük temalar ve küçük temalar, yüce konular ve basit konular yoktur. küçük, büyük, yüce ya da basit olanlar, insanlardır. bir tefeci kadını öldüren yoksul öğrencinin "aynı" hikayesi sadece bir polis haberi de olabilir, suç ve ceza da.

saplantılarımızın kökleri çok derindir ve derinleştikçe sayıları azalır. en derini belki de en karanlık olanı fakat aynı zamanda diğer köklerin tek ve her şeye kadir olanıdır; gerçek bir yaratıcının tüm eserleri boyunca ortaya çıkan köktür. bu bahsettiklerim, şu seri imalat hikaye üreticileri, televizyon dizilerinin ya da vasat best-seller'ların "verimli" üreticileri, şu sanat fahişeleri değil. evet onlar konu seçebilir. oysa yazma eylemi ciddiye alındığında, tersi gerçekleşir: seni seçen konudur. dahası, eğer peşine düşen, en gizemli bölgelere kadar, kimi kez yıllarca seni izleyen saplantın hakkında olmayacaksa tek bir satır yazmamalısın. diren, bekle, eğilimlerini sına; kolaycılık olmasın eğilimin; bu, reddetmen gerekenlerin en tehlikelisidir. bir ressam, resim yapmak için "kolaylık" denen şeye sahiptir; bu, yazarda da vardır. sakın teslim olma. artık daha fazla tahammül edemediğinde, delirebileceğini anladığında yaz. ve sonra tekrar "aynısını" yaz, demek istediğim, başka bir yoldan, daha güçlü kaynaklarla, büyük bir deneyim ve öfkeyle fakat yine her zamankini, aynı şeyi araştırmaya dön. çünkü, proust'un dediği gibi, sanat eseri kaçınılmaz olarak sonrakilere delalet eden mutsuz bir aşktır. yeraltı mağaralarımızdan çıkan hayaletler er ya da geç yeniden ortaya çıkacaklardır ve kendi şartlarına daha uygun bir iş edinmeleri zor değildir. ve terk edilmiş planlar, cenin halindeyken yok edilen taslaklar, daha az kusurlu olarak vücut bulmak için geri dönecektir.

kurnazların, zeki geçinenlerin, senin hep aynı şey hakkında yazdığını söylemeleri seni kaygılandırmasın. elbette öyle yapacaksın! van gogh ve kafka'nın ve önemsenecek herkesin, senin ruhunu koruyan bütün sert (fakat şefkatli) babaların yaptığı da bu. sonraki eserler, öncekilerin yıkıntıları üzerinde yükselen şehirler gibidir: sonrakiler yeni olsalar da bir ölümsüzlüğü, antik efsaneler, aynı ırktan insanlar, benzer alacakaranlıklar ve gündoğumları, kalıtımsal olarak geri dönen gözler ve yüzler tarafından sağlanmış bir ölümsüzlüğü maddeleştirirler.

bir dahi, satrancın standart taşlarıyla satranca yenilik getirir.

how i met your mother

bu işler böyle yürür: bir şeyi başlatırlar, 6 ay sonra herkes yapar.

aşkların başlarken ve biterkenki ilk 30 günü oldukça benzerdir. zamanının çoğunu yatakta geçirirsin. arkadaşların seni dinlemeye dayanamaz. ve hiçbir zaman pantolon giyerken görülmezsin.

tatiller insanların yalnız ve umutsuz oldukları zamandır. yılın en iyi zamanıdır.

hayatta bazen iyi idare ettiğinizi sanabilirsiniz; sonra birisi gözlerinizi biraz daha açar ve fark edersiniz ki tüm dünyanızın dengesi kaymıştır aslında.

ne zaman hasta hissetsem hasta olmayı bırakır ve bunun yerine daha iyi olurum.

normal insanların "seni seviyorum" demesi uzun zaman alır. ilk önce düşündüğünüzü sandığınız bir an vardır. sonra bildiğinizi sandığınız bir an gelir. daha sonra bildiğinizi bildiğiniz ama söyleyemediğiniz bir an vardır. ve en sonunda bildiğinizi bildiğiniz ve bunu daha fazla saklayamayacağınız bir an vardır.

akşamları evde geçirebilmem iç huzurumun olduğunu gösterir. bu yüzden skor tutma ihtiyacı hissetmiyorum. bu binlerce puan eder.

aralarındaki şu geçmek bilmeyen cinsel çekim yüzünden eski sevgililerin arkadaş olmaları zordur.

bu, çağlar öncesinden gelen bir hikayedir. ve her zaman aynı 8 adımda tamamlanır: çekim, pazarlık etme, teslimiyet, ikramiye, bardağı taşıran son damla, araf, yüzleşme, küsme! ama bilmiyorum, geri dönüp bakınca sanırım bir de 9. adım var. biz ona ''bir arada yaşayabilme'' diyoruz. tüm o kızgınlığın ve dargınlığın bir işe yaramadığını anladığınız dakikadır bu ve o duygulardan vazgeçmeye başladığınız an. hayatınıza devam edersiniz; sadece biraz zaman alır.

13.03.2010

tupi kabilesi

alain de botton

montaigne'in jean de lery'den öğrendiğine göre, tupi kabilesinde brezilyalı kadınlar anadan üryan dolaşır, bundan hiç utanmazlarmış. hatta avrupalılar tupi kadınlarına örtünmeleri için giysi verdikleri zaman kadınlar gülüp giysileri reddetmişler; insan böylesine rahatsız şeyleri üzerine giyip kendisine niye eziyet eder ki diye düşünüp şaşırmışlar.

"erkekler de kadınlar da ana karnından çıktıkları günkü kadar çıplaklar." (jean de lery)

de lery'nin bu kabilelerle 8 yılını geçiren gravürcüsü, avrupa'da yaygın bir inancı, tupilerin hayvanlar kadar kıllı olduklarına ilişkin yanlış inancı düzeltmek istemişti. "doğal olarak bizden daha kıllı değiller." (de lery) erkekler saçlarını kazıtıyor, kadınlarsa uzatıp kurdelelerle örüyorlardı. tupi yerlileri yıkanmayı çok seviyorlardı; ne zaman bir ırmak görseler ırmağa atlayıp birbirlerini yıkamaya başlıyorlardı. günde 12 kez yıkandıkları bile oluyordu.

200 kişinin birlikte yattığı ambara benzer yapılar içinde yaşıyorlardı. pamuk yataklarını hamak gibi, sütunlar arasına asıyorlardı. avlanmaya gittikleri zaman tupiler yataklarını da yanlarında götürüyor, öğle vakti ağaçların arasında şekerleme yapıyorlardı. her 6 ayda bir köy yeni bir yere taşınırdı; çünkü köy sakinleri manzara değişikliğinin onlara iyi geleceğini düşünürlerdi. "başka açıklamaları yoktu; yalnızca hava değişikliğinin onlara iyi geldiğini söylerlerdi." (de lery) bu insanlar öylesine düzenli bir yaşam sürüyorlardı ki çoğu 100 yaşına kadar yaşadığı halde kimsenin saçı ağarmıyordu. çok da konukseverdiler. köye yeni biri geldiğinde kadınlar elleriyle yüzlerini kapayıp ağlamaya başlar, "nasılsın? demek bizi görmeye gelmek için bunca sıkıntıyı göze aldın!" diye bağırırlardı. ziyaretçilere hemen en sevilen tupi içkisi ikram edilirdi. bir bitkinin köklerinden yapılan şarap rengi bu içki biraz sertti ama mideye çok iyi geliyordu.

tupi erkeklerinin birden çok kadınla evlenmelerine izin veriliyordu; erkekler eşlerinin hepsine de aynı oranda bağlıydılar. "bütün ahlak sistemleri iki temel üzerinde yükseliyor: savaşta sağlamlık ve eşlere karşı sevgi" diye anlatıyor montaigne. kadınlar da bu düzenlemeden memnunlardı; hiç kıskançlık duymuyorlardı. cinsel ilişkileri konusunda rahattılar; tek yasakları şuydu: kimse yakın akrabalarıyla sevişemezdi.

"bizim eşlerimiz başka kadınlara karşı aşk, sevgi duymamızı ne kadar engellemeye çalışıyorlarsa, onların eşleri de erkeklerinin başka kadınlara aşk duymasını sağlamak için o kadar çaba gösteriyorlar. kocalarının saygınlığına her şeyden çok önem veren bu kadınlar, üstlerine olabildiğince fazla kuma gelsin diye her türlü sıkıntıyı, üzüntüyü göze alıyorlar; çünkü erkeğin eşlerinin sayısı onun saygınlığının bir ölçüsü." (montaigne)

kolomb'un keşfinden sonra yeni topraklara ayak basmak üzere avrupa'dan gelen ispanyol ve portekizli koloniciler yerlilerin hayvanlardan yalnızca bir parça daha gelişmiş olduklarına kanaat getirmişlerdi. katolik şövalye villegagnon onları "insan yüzlü hayvanlar" diye niteliyordu: calvinci bakan richer'e göre bu insanların bir ahlak anlayışı yoktu: "bu sersemler iyiyle kötüyü birbirinden ayırmaktan acizler." 5 brezilyalı kadını inceleyen doktor laurent onların adet görmediklerini ve bu yüzden kategorik olarak insan ırkına dahil edilemeyeceklerini iddia etmişti.

ispanyollar onları hayvanlar gibi boğazlamaya başladılar; çünkü nasılsa onlar insan değildiler. kolomb'un keşfinden 42 yıl sonra, yani 1534'te aztek ve inka imparatorlukları yok edilmiş, yerli halkları köleleştirilmiş ya da katledilmişti. yerlileri yıkan kendi misafirperverlikleri ve silahlarının güçsüzlüğü olmuştu. kentlerinin, köylerinin kapılarını ispanyollara açmışlar, konuklarının kendilerine karşı kötü niyetli olduklarını en hazırlıksız anlarında anlamışlardı. ilkel silahları ispanyolların top ve kılıçları karşısında etkisizdi. işgalciler kurbanlarına hiç acımadılar. çocukları öldürdüler, hamile kadınların karınlarını yardılar, gözlerini oydular, bütün bir aileyi bir arada yaktılar, geceleri köyleri ateşe verdiler.

ispanyollar köpeklerini özel olarak eğitiyor, onları kaçan yerlilerin peşinden ormana salıyorlardı.

yerli erkekler birbirlerine demir zincirlerle bağlanarak gümüş ve altın madenlerinde çalışmaya gönderildiler. birisi öldüğü zaman bedeni kesilerek zincirden çıkartılıyor, zincire bağlı öteki yerliler hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyorlardı. yerlilerin çoğu madenlerde 3 haftadan fazla dayanamadı. kadınlara kocalarının gözleri önünde tecavüz ediliyor, kadınların bedenleri parça parça kesiliyordu.

en sık rastlanan işkence yöntemi çene ve burnu kesmekti. bartolomeo las casas, köpekleriyle yaklaşan ispanyol askerlerini gören bir yerli kadının kendini çocuğuyla birlikte astığını anlatıyordu. bir asker gelip çocuğu kılıcıyla ikiye bölmüş, bir parçasını köpeğine verdikten sonra, çocuğun isa'nın cennetine gitmesi için papazdan son görevini yerine getirmesini istemişti.

kadınlarla erkekler birbirlerinden ayrılmıştı; çaresiz, korku içindeki yerliler arasında intihar edenlerin sayıları giderek artıyordu. 1533 yılından 1588 yılına kadar, yeni dünya'nın yerli nüfusu 80 milyondan 10 milyona düşmüştü.

yerlileri doğrarken ispanyolların vicdanları rahattı; çünkü normal bir insanın ne demek olduğundan emindiler. mantıkları onlara normal insanın pantolon giydiğini, tek bir eşi olduğunu, örümcek yemediğini ve yatakta yattığını söylüyordu:

"dillerini hiç anlayamıyorduk; davranışları, dış görünüşleri, hatta kılık kıyafetleri bile bizimkilerden çok farklıydı. hangimiz onların vahşi birer hayvan olduğunu düşünmedi ki? hangimiz sükunetlerini aptallıklarına, cehaletlerine yormadı? üstelik, bizim el öpme, eğilerek selam verme gibi alışkanlıklarımızdan bile habersizdiler."

görüntüleri insana benzeyebilirdi ama pantolon giymemeleri olacak iş değildi.

bir savaşın tasviri

franz kafka

suskunluk, yetkinliğin özelliklerindendir.

yarın, bütün inanılmazlığına karşın, her şeyin görülebildiği bir gündüzün başlayacak oluşu ne mutluluktur!

bilincin darlığı, toplumsal yaşamın bir gereğidir.

sen çıkmaktan vazgeçmedikçe, basamakların sonu gelmez, senin yukarlara tırmanan ayaklarının altında onlar da yükselip durur.

akıl denen şeye yeniden saygınlığını kazandırmak gerekiyorsa eksiksiz bir girişim olmalı bu.

yaşamınızdaki bütün saçma olaylar, özellikle bunların en saçmaları bir nedene oturtulabilir, öyle büsbütün değil kuşkusuz -işin şeytanî tarafı da burada- ama kendini tatsız sorulara karşı korumak için yeter bu kadarı.

bütün erdemler kişisel, bütün kötülükler toplumsaldır. toplumsal erdem gözüyle bakılan şeyler, örneğin sevgi, bencil olmayış, hakkaniyet duygusu, özveri, gücünü şaşılacak ölçüde yitirmiş toplumsal kötülüklerdir.

benim mutsuzluğum sallanıp duran bir mutsuzluktur, dokunulmayagörsün, dokunanın üzerine yıkılır hemen.

12.03.2010

din

pascal

beni dinin bilgisinden uzaklaştırır görünen bütün tezatlar, beni en çabuk şekilde gerçek dine yaklaştırdı.

bütün insanlar mutlu olmak ister. kullandıkları araçlar değişse de bunun istisnası yoktur. hepsi bu amaca yönelir. birinin savaşa gitmesi, öbürünün gitmekten kaçınması, farklı görüşlerin eşlik ettiği aynı arzudan ötürüdür. iradenin en küçük adımı bile sadece ve sadece bu amaca yöneliktir. gidip kendini asanlar da dahil, bütün insanların bütün eylemlerindeki saik mutlu olmaktır.

hepsi şikayet eder; prensler, uyruklar, soylular, sıradan vatandaş; yaşlısı, genci, güçlüsü, zayıfı, alimi, cahili, hastası, sıhhatlisi, bütün memleketlerden, bütün zamanlardan her çağdan ve mevkiden, herkes.

şimdiki zaman asla tatmin etmez, deneyimlerimiz bizi yanıltır ve ebedi doygunluk olan ölüme kadar mutsuzluktan mutsuzluğa sürükler.

bu hasretin ve bu acizliğin yüzümüze haykırdığı şey, insanın bir zamanlar gerçekten mutlu olduğu, şimdi ise sadece bu gerçek mutluluğun izini ve boş bir nişanesini taşıdığı gerçeği değil midir? bu boşluğu, boş yere etrafındaki şeylerle doldurmayı dener, elindekilerle tatmin olmayınca bunu başka şeylerin eksikliğine bağlar ve bu sefer onların peşine düşer. fakat hiçbiri sonuç vermez; çünkü bu dipsiz, sonsuz boşluğu sadece sonsuz ve değişmez olan, yani tanrı doldurabilir.

öyleyse heves ve gurur hastalığına derman bulmayı bize öğretebilecek din hangisidir? iyiliğimizi, görevlerimizi ve bizi onlardan saptıran zaafları, bu zaafların sebebini, bunları ıslah edebilecek çareleri ve bu çareleri elde etme yolunu bize hangi din öğretecek?

çiçeklerin tanrısı

hamdi koç

seksin insanlara açtığı kredilerden biri de bu; yani kendini salabilme: iyi bir cinsel performanstan sonra kimse kimsenin akıl düzeyine dikkat etmez.

iyi bir aşk şansa bırakılamaz.

dünyada para kadar göze batan, varlığını duyuran başka bir şey yok.

hasta olduğun, öleceğin ortaya çıkınca herkes senin hala yaşayan biri olduğunu unutuyor. ölecek demek öldü demek onlar için. artık onlardan biri değilsin. ilk önce aranızdaki dil ölüyor. etrafında senin dilini bilen kimse kalmıyor. ana dilinde ölmüş, yabancı dilde yaşayan bir kadın oluyorsun.

müzik bizi ölümün acısı içinde güçlendirir.

kız anneleri sırdaş olur; çünkü günah saklamayı bilir.

düşündüğün şey üstüne düşünmeden düşünmek içhuzuru yolundaki en hayati haldir; insanı istemek, hesap kitap yapmak, korkmak, vazgeçmek zorunda kalmaktan kurtarır. bu zorunluluktan kurtulduğunuz zaman dükkanların, lokantaların, barların, dişçilerin, eczanelerin, tamircilerin, bankaların, bakkalların ve taksilerin çalışma saatleriyle, arada bir de geçmiş zamanın karadüş saatleriyle çatışmalar yaşamanız ihtimali dışında, zamandan da büyük ölçüde kurtulursunuz. hayatında hiçbir şey olmayan bir adamın hayatında zaman da olmamalıdır; onun için hayatta kalmanın en acısız yolu budur.

ölmeyen tek aşk ilk aşktır. kimsenin öldüremeyeceği, intihar da etse kendini öldüremeyecek tek aşk.

herkesten geriye bir şey kalır.

kötü geçirilmiş bir hayat.. hepimiz el ele verip her şeyin içine ettik. hepsi bu. kimse kimseden istediği hiçbir şeyi alamadı; kimse kimseye vermesi gereken hiçbir şeyi veremedi. hiçbir zaman. şimdi alamamanın da verememenin de acısını çekiyoruz. üstelik, o acıyı birbirimizden çıkarmaya çalışıyoruz.

11.03.2010

kader

mine söğüt

sadece insanların değil, tanrıların da kaderi vardır.

kader, insanın kendi hayatına hiçbir zaman gerçekten sahip olamayacağının açık tehdididir.

yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. sırları ortaya çıksın istemez. eğer insanlar başlarına gelenin başkalarının başına gelenlerden çok da farklı olmadığını sezerlerse güçlenirler. insanların gücünü azaltan, kendilerini hedef tahtasının ortasında sanmalarıdır. oysa hayatta hiçbir şey şahsi değildir. iyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende.

kaderle başa çıkmanın tek yolu, ona kafa tutmaktır.

hayat

emil cioran

belirsizlik içinde sürüklenirken en ufak kedere bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.

şeyleri olduğu gibi görmek hayatı neredeyse çekilmez hale getiriyor. en azından ben kısmen de olsa şeyleri olduğu gibi gördüğüm için harekete geçemedim. daima eyleme geçmenin sınırında kaldım. insanlar şeyleri gerçekten olduğu gibi görmeyi istiyor mu? bilmiyorum. insanların genel olarak bundan aciz olduklarına inanıyorum. yalnızca bir canavar şeyleri olduğu gibi görebilir; çünkü canavar insanlığın dışında bulunmaktadır.

birçok kez sırf evde kalırsam vereceğim ani kararlara karşı duramayacağım için kendimi dışarı atmışımdır. sokaklar daha güven vericidir; çünkü gördüğümüz her şeyin zayıflık ve yozlaşmışlık içermesi, bizi umutsuzluğa sürükleyerek kendimiz hakkında daha az düşünmemizi sağlar.

bu hayatta bir şeyleri fark eden çok az sayıda insan olduğunu gözlemledim. kesinlikle hiçbir şeyi anlamamış büyük yazarlarla tanışabilirsiniz. bunlar, yetenekleri olan ama değersiz kimselerdir. tam tersine sokaklarda, bir barda, sizi aydınlatan, derinlere inebilen, büyük sorunları ele alabilen insanlarla tanışabilirsiniz. sorunlu karakterler kendilerine aşık filozoflardan çok daha ilgi çekicidir. gerçekten de bu tarz insanlarla iletişim halinde olarak çok şey öğrendim. bu anlamda entelektüel ortamlara uyum sağlayan biri olmadığımı söyleyebilirim. diyebilirim ki beni en derinden etkileyen insanlar, hayatında hiç kitap okumamış olanlardı.

her zaman en kötüsüyle karşılaşılacağından korkularak geçen bir yaşamda, kendimi henüz gerçekleşmeden bir talihsizliğin içine fırlatarak her durumda kendimce bir üstünlük kazanmaya çalıştım.

her zaman çelişkiler içinde yaşadım; ama bundan dolayı asla acı çekmedim. sistemli biri olsaydım, bir çözüm bulmak için düzenli biçimde yalan söylemek zorunda kalırdım. bunun yerine sadece şeylerin çözülemez yapıda olduğunu kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda bunun kendine has bir zevki olduğunu fark ettiğimde çözülemezliğin zevkini keşfettim. asla sakinleştiren, bir araya getiren düşünceyi ya da bir fransız deyimine göre "uzlaşmazı uzlaştırmayı" aramadım. her zaman çelişkileri olduğu gibi kabullendim; hatta özel yaşamımda da bu teoriye göre davrandım. asla bir amacım olmadı, asla sonuç aramadım. bence bir çözüm olamaz, genel olarak tıpkı bizlerin kendisi gibi amaçlar ve sonuçlar yoktur. her şey anlamsız değilse bile, ki kelimeler beni terk ediyor yavaş yavaş, ancak gereklilikten yoksundur.

bir otel odasında 25 yıl yaşadım. bunun bir faydası var: hiçbir yere ve hiçbir şeye bağlı değilsin, gelip geçici bir yaşamın öncülüğünü yapıyorsun. her zaman ayrılık noktasındaymış gibi hissedip geçici bir gerçeklik algısıyla yaşıyorsun.

beni kurtaran şey intihar fikriydi. intihar fikri olmasaydı kendimi çoktan öldürmüş olurdum. yaşamaya devam etmemi sağlayan şey, her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti. sahiden de bu düşünce olmasaydı bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım. benim için intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı.

bir gorilin gözündeki perişanlık. bir cenaze hayvanı. işte o bakışın soyundan geliyorum ben.

bir gece, iki yanında ağaçların olduğu bir patikada yürüyordum, ayaklarımın altındaki kestaneleri seziyordum. patlama sesi çıkıyordu, bunun yankısı beni kışkırtıyordu ve bu önemsiz olayın orantısızlığı karşısında altüst oldum; beni bir mucizenin, belirli bir vecdin içerisine sürükledi. burada artık daha fazla soru yoktu, sadece cevaplar vardı. binlerce umulmadık keşfin arasında sarhoş oldum ama hiçbirinden faydalanamadım. işte aydınlanmaya en çok bu şekilde yaklaştım. ancak bunun yerine, yürüyüşüme devam ettim.

her şeye karşın bu sapkın evrenin içinde yaşamımı boşa harcamadım, hiç kimsenin yapmadığı kadar kıpırdanıp durdum. hepimiz her bir anının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz.

via bir nevi dipnot!

10.03.2010

peter schlemihl

adelbert von chamisso

doğru dürüst insanlar güneşe çıktıkları zaman gölgelerini de yanlarına alırlar.

demir zincirlerle sımsıkı bağlanmış olan bir kimseye kanadın yararı olur mu? o, bu kanatlara karşın, hem de daha korkunç bir biçimde, umutsuzluğa düşer.

gölgesi olmayan güneşe çıkmaz, bu en akıllıca ve en güvenilir yoldur.

insan bir kez yitirdiği bir şeyi başka bir kez yeniden bulabilir.

sen dostum, insanlar arasında yaşamak istiyorsan, her şeyden önce gölgeye, sonra da paraya saygı göstermeyi öğren. eğer yalnızca kendin için ve içindeki iyi tarafın için yaşamak istiyorsan, o zaman öğüde gereksinmen yok.

tahakküm

philip pettit

birisinin başkası üzerinde, hangi oranda olursa olsun, tahakküm gücüne sahip olması o gücü elinde bulunduran kişinin tahakküm altında tuttuğu kişiye, iyi ya da kötü niyetlerle, fiili olarak müdahale etmesini gerektirmez; hatta gücü elinde tutan kişinin böylesi bir müdahaleye bir nebze yeltenmesi bile gerekli değildir. tahakkümü oluşturan şey bir bakıma güç sahibinin, hiçbir zaman böyle yapmayacak bile olsa, keyfi olarak kurbanının açık ya da örtük olarak güç sahibinin izin verdiği alan içinde hareket etmesidir; o kişinin insafına kalması, bir bağımlı, borçlu ya da benzeri bir konumda olmasıdır. eğer, genelde olacağı gibi bu içerimin ortak bilgisi varsa, güç kurbanı psikolojik bir eşit statüsü kazanamaz; normal gidişatı, özneler arası eşitlikle gelen içtenlik değil korku ve itaat olan bir konumda bulunur.

farz edin ki, kadınlar kocalarının fiziksel kötü davranışları karşısında ne yasal ne de kültürel olarak korunuyorlar. siz kocası muhtemelen kötü davranmayacak şanslı bir kadın olabilirsiniz; ama sizin durumunuzla öteki evli kadınların durumları arasındaki bu farklılık sizin tahakkümsüzlükten payınıza düşenin ötekilerden tamamen bağımsız olacağı anlamına gelmez. aksine, herhangi bir kadın kocası tarafından keyfi bir temelde kötü muameleye maruz bırakılabiliyorsa, kadınlık bu açıdan bir zayıflık alameti gösterir; bu, özelde şanslı olsanız da, başkalarıyla ortaklaşa katlanmak durumunda kaldığınız bir zayıflık alametidir. bu bakımdan, bütün kadınlar tahakkümden kurtulabildikleri takdirde, siz de tahakkümden kurtulmayı umabilirsiniz. kaderiniz onlarınkiyle birlikte örülmüştür. fiili olarak müdahale edip etmeyeceğine bakmaksızın kocanız size müdahale etme kapasitesine sahip olduğu, müdahale kocanız için erişilebilir bir seçenek olduğu müddetçe, siz onun tahakkümü altında olursunuz ve bu tahakkümü kaldırmanın, kadınların genel olarak erkeklerle girdiği ilişkilerin koşullarını değiştirmekten başka yolu yoktur. tahakkümsüzlük olarak özgürlük, kocanızın böyle bir muameleye başvurmasının ihtimal dışı olması değil, onun için keyfi müdahalenin erişilemez olmasını gerektirir.

9.03.2010

doubt

john patrick shanley

bir kadın, çok iyi tanımadığı bir adam hakkında bir arkadaşıyla dedikodu yapıyordu. o gece bir rüya gördü. büyük bir el arkasından belirdi ve onu işaret etti. bastıramadığı suçluluğu onu derhal ele vermişti. ertesi gün günah çıkarmaya gitti. semtin yaşlı papazı peder o'rourke'ye gitti ve ona her şeyi anlattı. "dedikodu günah mıdır?" diye sordu yaşlı adama. "beni işaret eden yüce tanrı'nın eli miydi?" "günah çıkarmalı mıyım? peder, söyleyin bana, ben kötü bir şey mi yaptım?" "evet!" diye cevap verdi peder o'rourke. "evet, seni cahil, terbiyesiz kadın! komşunla ilgili yanlış izlenime kapılmışsın. aceleci davranıp itibarını zedelemişsin ve bu yaptığından çok utanmalısın!" kadın üzgün olduğunu söyledi ve günah çıkarmak istedi. "o kadar acele etme" dedi o'rourke. "eve gitmeni ve çatıya bir yastık koymanı istiyorum, bıçakla kesmeni ve bana gelmeni istiyorum!" böylece kadın eve gitti, yatağındaki yastığı aldı, çekmeceden bir bıçak, yangın merdiveninden çatıya tırmandı ve yastığa bıçağı sapladı. söylendiği gibi, yaşlı semt papazının yanına geri gitti. peder "yastığı bıçakla iyice deştin mi?" dedi. "evet, peder" "ve sonuç neydi?" "tüyler" dedi kadın. "tüyler?" diye tekrarladı papaz. "her yerde tüyler vardı, peder!" "şimdi geri gitmeni istiyorum" ve rüzgarın uçuşturduğu son tüye kadar toplamanı istiyorum!" "şey", dedi kadın, "bunu yapamam." "nereye gittiklerini bilmiyorum. rüzgar onları her tarafa dağıttı." "ve işte," dedi peder o'rourke, "dedikodu böyle bir şeydir."

7.03.2010

yahudi zekası

giovanni papini

yahudi zekası, düşünce binanızın dayandığı sütunları, en aziz inançlarınızı baltalamak ve kirletmekten başka bir şey yapmamıştır.

yahudiler serbestçe yazmak imkanını elde ettikleri andan itibaren sizin fikir yapınız yıkılmak tehlikesindedir.

alman romantizmi idealizmi yaratarak katolikliği ihya etmişti. heine adında düsseldorflu bir küçük yahudi çıktı, kurnaz ve neşeli cerbezesini romantikler, idealistler ve katoliklerle alay etmek yolunda kullandı.

insanlar politika, ahlak, din ve sanatın yüksek fikir ürünleri olduğuna, kese ve mide ile bir ilgisi olmadığına daima inandılar: trevesli ve marx adında bir yahudi çıktı, bütün bu çok yüksek ideallerin aşağı ekonominin fışkı ve gübresi içinde yetiştiğini ispat etti.

herkes dahi bir insanı ilahi mahluk, caniyi de bir canavar zannederler: lombroso adında veronalı bir yahudi gelip deha sahibinin saralı bir yarı deli, canilerin ise ecdadımızdan intikal eden kalıntılar tesirinde mahluklar olduğunu gün gibi açık, meydana koydu.

on dokuzuncu asır sonunda, tolstoy, ibsen, nietzsche, verlaine avrupası, insanlığın en büyük devrelerinden biri olmakla övünüyordu. budapeşteli bir yahudi olan max nordau ortaya çıktı, meşhur şairlerimizin birer soysuz ve uygarlığımızın yalan üstüne kurulmuş olduğunu, çocuk oyuncağı nevinden gösteriverdi.

hepimiz kendimizin ahlak sahibi, tabii bir insan olduğumuza inanmışızdır. freiberg'den, bir yahudi, sigmund freud göründü, en ahlaklı, en kibar asilzadenin içinde bir katil, bir cinsi sapık gizlendiğini keşfetti.

büyük hükümdarların saraylarındaki aşk maceralarından ve platonik saz şairlerinden beri kadını bir mabude ve mükemmelin örneği olarak saymayı adet edinmişiz; viyanalı bir yahudi, weiningh çıktı, ilim ve mantık bakımından kadının iğrenç ve tiksindirici bir mahluk, bir pislik ve alçaklık çukuru olduğunu kanıtladı.

aydınlar, filozoflar ve başkaları, zekanın, araştırılması insan için en büyük şeref olan hakikate erişmek için tek çare olduğunu daima ileri sürmüşlerdi. paris'ten bergson isimli bir yahudi ortaya atıldı; ince ve dahice tahlilleri ile zekanın her şeyden önce geldiği teorisini devirdi, binlerce yıllık platonizm kalesini yıktı ve konseptif düşüncenin realiyeti kavramak imkanına sahip olmadığı neticesine vardı.

bütün dünya, dinlerin allah ile insanın sahip olduğu en yüksek meziyetler arasında yüksek bir işbirliği neticesi meydana geldiğini kabul eder; saint-germain-en-layeli bir yahudi salomon reinach dinlerin sadece vahşi tabulardan kalmış, muhtelif ideolojik maksatlarla kurulmuş bir yasaklar sisteminden meydana gelmiş olduğunu gösteriverdi.

birbirinden ayrı ve değişme telakki edilen zaman ve mekan esaslarına dayanan, muntazam, sağlam bir kainatta rahat rahat yaşıyoruz zannedilirken, ulm'de doğmuş bir yahudi, einstein, zaman ile mekanın aynı şey olduğunu, tam olarak ne zamanın ne de mekanın mevcut bulunmadığını, her şeyin daimi bir görelik üzerine kurulduğunu, modern ilmin iftihar ettiği eski fizik binasının yıkıldığını tespit etti.

ilmi rasyonalizm, düşünceyi ele aldığına ve realitenin anahtarını verdiğine emindi; lublinli bir yahudi, meyerson, geldi, bu hayali de yok etti; rasyonel kaideler hiçbir vakit realiteye tamamen intibak etmezler, "muhakeme eden fikir"in zafer iddialarına meydan okuyan, asi ve azaltılması imkansız bir tortu vardır.

daha da devam edilebilir: politikadan bahsetmiyorum. diktatör bismarck'ın rakibi yahudi lasalle'di, yahudi disraeli, gladeston'a galip gelmişti. kavur'un sağ kolu yahudi arton ve clemenceau'nunki yahudi mandel, lenin'in ise yahudi troçki idi.

bugünün aydın avrupasının büyük bir kısmı, bahsettiğim bu isimlerin etkisinin, daha doğrusu büyüsü altındadır. muhtelif milletler arasında doğmuş, muhtelif araştırmalara girişmiş olan hepsi, alman veya fransız, italyan veya polonyalı, şair veya matematikçi, filozof ya veya antropolojist, ortak bir vasıf taşırlar, ortak bir gayeleri vardır, o da, kabul edilmiş hakikatlerden şüphe ettirmek, yüksekte olanı alçaltmak, temiz görüneni kirletmek, sağlam görünenleri sarsmak, hürmet edileni ayaklar altına almaktır. 

asırlardan beri imbikten süzdüğümüz bu zehirlerin yıprandırıcı, parçalayıcı tesirleri, grek, latin ve hristiyan aleminden yahudilerin büyük intikamıdır.

masallar

hermann hesse

insan dünyayı öğrenmeyi arzuluyorsa hep ileri gitmeli. 

önemsiz gibi görünen birçok ayrıntının çok kötü yazgılara neden olduğunu gösteren örnekler hiç de az değildir.

her şey yiter, yeni olan da zamanla eskir.

dünyanın bütünlüğü, evrensel bütünlüğün uyumlu bir parçasıdır.

yitirilmiş uzak ezgileri düşünüp anlamaya çalışmak, onları aramak ve onları dinlemek için yaşıyoruz. gerçek yurdumuz aslında o ezgilerin ardında.

6.03.2010

kadınlar

ilhan berk


mendireğin orda durmuşlar konuşuyorlar
sesleri kuşlar kaldırıyor yapraklar döküyor
(kadınları kimbilir hangi zamanların)
hani bazen durur gibi olur ya dünya
çiçekler kurutmuşuzdur bir gün birlikte
bir defterde
öyle bir şeydir işte kadınlar
kim bilir ne zaman, nerde, birden
yaşamışızdır bir sesi
yanımıza bıraktıkları

ben senin krallığın ülkene yetiştim

ben senin krallığın ülkene yetiştim
kaldım gölge tanımayan güzelliğinle
her sabah büyüten denizimizi böyle
gülüşlerindi o ülkede bilmez miyim

sen o çıktığım sularsın, zencim benim
denize bakan evler gibiydim seninle
dur, geliyorum ellerin ne güzel öyle
beni şey et gülüşlerini bekleyeyim

sen gittiğim o ülkesin varılmıyorsun
vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara
güzelliğin balıkları gibi istanbul'un

şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış
yankımış denizlere öbür kadınlara
dünyada sizinle istanbul olmak varmış

suda yan ateşte boğul

charles bukowski



hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken

düşünüyorum da
bir kadın açmamışsa bacaklarını
35 yıl
iş işten geçmiştir
aşk için de
şiir için de

ve onu sürükleyip götürdüklerinde
ölen bir şey olmaz
bir şey geçmiştir
ve neticede kokuşmuş olan
dünyanın kendisidir

o kadar çok kadın var ki dünyayı kurtarmak isteyen
ama kendi mutfaklarını bile idare edemezler

ölmek için hep yeterince erkendir
ve daima fazla geç

bir erkek, trabzana yaslanmış dırdır eden bir kadına
tahammül edemez

tatlım, dedi, suratına ne oldu böyle
panayırda oldu, dans eden bir ayının
dans etmeyeceği tuttu

benim çıldırdığımı düşünüyorsanız
komşunuzun bahçesinden bir çiçek koparmayı deneyin

gülmek şarkı söylemektir bizce

aşk iki yabancının tanışmasıyla başlar

doğru şekilde konumlanmış dört adamla dövüşmek
çok daha fazla sayıda adamla dövüşmekten daha zordur

bazen berbat yazarlar da doğruyu söyler

sabahın üçünde ışığı yaktığında
banyoda gördüğün bir böcek gibiyim

her yerde
yiyecek, barınak
ve giyimden başka bir şey istemeyen
insanlar görüyorum
düşlerini yitirmiş
başka bir şey
düşünemiyorlar

yeni yıl arifesi
hep korkutmuştur beni
yaşam ne anlar ki yıllardan

5.03.2010

oz

duvara yumruk attığında genellikle duvar kazanır.

belki ölürken söylediklerimiz ardımızdan söylenenler kadar önemli değildir. öldüğünüzde birisinin sizin arkanızdan söyleyeceği en güzel şey nedir? peki ya en kötüsü nedir? kim olduğunuz ikisinin arasındadır. veya belki kelimeler bir hayatı tanımlamak için kifayetsizdir. belki de yaptıklarınız tanımlar.

kazanmak her zaman en iyisi değildir. düşünün bir. bir anda bir sürü paranız oluyor. nasıl harcayacağınızı düşünerek endişeleniyorsunuz, nasıl saklayacağınızı, yatırımlarınızı. ihtiyacınız olmayan bir sürü eşya alırsınız ve sonra da bunalıma girersiniz. diğer taraftan kaybetmeninse arındırıcı bir etkisi vardır. hiçbir şeyiniz yoksa ve hayatınızdaki tüm gereksizliklerden sıyrılırsanız özgür kalırsınız.

gezegenin üzerindeki herkes bir çeşit gerçeğe inanmak üzere büyütülür: tanrı'ya, ahlaka, ölümlülüğe, hayatın amacına. bu tür inanışlara genellikle "din" diyoruz. ve eğer hayat sırasında bu inanışlar çökerse, gerçek olmadıkları kanıtlanırsa, takip edeceğimiz ve inanacağımız başka bir din buluruz. bu dönüşüm sarsıcı olabilir; sadece bizim için, ruhumuz için değil; ama etrafımızdakiler için de.

en iyisini yaptığımız sürece ne yaptığımız önemli değildir.

değişime uğrayan herkes eski inançlarını kötüler. çünkü onun işine yaramadıysa kimsenin işine yaramamalıdır. bakış açısı daralır, ışıktan kör olur. hindu da olsa, adsız alkoliklere de katılsa bir fanatiğe dönüşür. bana sorarsanız dünyanın içine sıçanlar fanatiklerdir. fanatikler, tanrı'nın kendi saflarında olduğuna inanırlar. ya geri kalan bizler? bizim ilahi ışığa ihtiyacımız yok. bize gereken, gecenin karanlığında tuvalete giderken ayağımızı çarpmamıza engel olacak kadar bir ışık sadece.

çeviri roman

aziz nesin

bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.

başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.

"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.

"bir kere okuyun!"

"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.

başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.

nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?

oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.

"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.

"çok güzel. kim bu mark obrien?"

"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.

sarıldım kaleme:

"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'

amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..

anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.

bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.

4.03.2010

bir bilimadamının romanı

oğuz atay

"iyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur."

newton: başkalarından daha ilerisini görebiliyorsam, bunu, devlerin sırtına çıkmama borçluyum.

"düşünmek, en çok enerji kullanılmasını gerektiren fiziksel bir olaydır. bu enerjiyi bulamadığı için veya kullanma külfetine doğuştan istekli olmayan insan yavrusu ise, böyle bir işe karşı daima tembellik içindedir. her fırsatta ondan kaçmanın yolunu bulur. onun için, düşünme sporu ile bu işe alıştırılması ve düşünme sanatını öğrenmesi gereklidir."

"herkes hafızasından, hafızasının zayıf olduğundan kolaylıkla şikayet eder; fakat asla zekasından yakınmaz. bilmez ki hafıza, zekanın bir unsurudur."

"belirli problemleri çözebilmek için elbette belirli bilgileri öğrenmek gereklidir; fakat bence önemli olan, asıl güçlük, problemleri kurmaktır. çoğumuz, problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız."

"basit ve açık fikir, daima muğlak ve karışık fikre galip gelmiştir. basit çözümler aynı zamanda güzeldir."

henry ford: düşünmeye mecbur kalmak bir kimse için en büyük cezadır.

derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler, bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle, dışa dönük bir elbise giyerler.

önce "yabancı ülkelerin ülkemizdeki okulları" denilen garip yaratığın binbir özenle yetiştirdiği gençlere için gider, onlar bu kadar puanı nasıl tutturdu diye hüzünlenirsin. sonra özel dersanelerin yetiştirdiği yarış atlarını izlersin, aman ne hızlı koşuyorlar diye üzülürsün. dünya bir yarıştır oğlum diyerek acele felsefeye başlarsın.yarışa bir tur, iki tur, çok tur geriden başlayan yalınayak bir koşucunun telaşını yaşarsın. antrenmansız bacaklarının yorgunluğunu duyarsın.

herkese kendini beğendirmek de pek makbul değildir.

"çok ağrı çektim, çok parasızlık çektim ve hiç halimden şikayetçi olmadım. güçsüzlüğüm yüzünden hiç spor yapamadım ve kendimi bildim bileli para sıkıntısı çektiğim için ve kendimi bildim bileli onun bunun derdine koşmakla, onu bunu çalıştırmakla uğraştığım için, belki de bilimle gönlümce uğraşamadım."

3.03.2010

işler güçler

pınar öğünç

"evren beyne benzer, makineye değil. hayat şu anda anlatılan bir hikayedir. ilk gerçeklik hikayedir. tamircilik bana bunu öğretti." (john berger)

bulmacacı: bir bulmacada kelimelerin harf ve uzun kelimelerin sayısı ne kadar fazlaysa bulmaca o kadar değerlidir. kapalı karelerin sayısı arttıkça değerinden gider tabi. okuyucular genelde ancak yanlış bir soru, cevap çıktığı zaman arar. bulmaca hastaları zaten detaycı, titiz, biraz da takıntılı diyebileceğimiz insanlardır. (nedret erdoğdu)

faytoncu: at, sahibini tanır; şeker verirsin, sabah kalktığında, sonra yorulduğunda elini yüzünü, apış arasını yıkarsın. terlediğinde su verilmez, önce dinlendirirsin. beygir hayvanı çok hisli bir hayvandır. bir baksın anlar seni. sen ona sopayla vurursan o da sana vurur. insan gibidir, onların da hainleri çıkar arada, durup dururken arkadan vurur. yine de insandan vahşi bir şey yoktur. insan dediğin dağdan vahşi ayı indirip burnuna halka takıp oynatır. (ali kemal gücüyeter)

arşivci: sarı kağıt okumayı kolaylaştırır; bütün kutsal kitaplar sarı kağıda basılır. (mehmet çelik)

aynacı: evde çok ayna olması iyi bir şeydir; mekanı ferahlatır, derinlik verir; ama hep kendini görmekten de sıkılabilirsin. dengesizlik yapabilir ayna. kendisini merak eden, bakımlı insan aynayla ilişkilidir. kendisine bakmayan, aynaya da bakmaz. (mustafa evirgen)

egzozcu: egzoz dediğin çürür, sesi çoğalır. çürüdü mü bağırır zaten. 2 senede çürür mesela. ama tek egzoz da değil ki, baştan sona 3 egzoz vardır. artı borular, artı arkasına uç taktığın zaman 4 yerine geçer. ha bak mesela şu geçen arabanın egzozu patlak. ya da "abart" takmış. bağıran egzozlar var ya, onlara "abart" denir. genç insanlar sever. cezası da var ama takıyorlar işte. kulağa hoş geliyor. normal bir insana "gel takalım" desen, "e ben zaten bağırıyor diye geldim" der. hem de benzini daha çok yakar bağırttığında. (necmi usta)

lunaparkçı: gelen giden sayısı azaldı tabi yıllar içinde; çünkü önce yemeğini yiyeceksin, elbiseni alacaksın, sigaranı içeceksin, paran artarsa eğleneceksin. insanlar eğlenmeye geliyor; ama 3,5 milyon bilet fiyatını görünce frankenştayn'ın torunu gibi oluyor suratları. bir de yağmuru, karı kışı var. (rafet toksoy)

mısırcı: bende hem haşlama hem közde mısır var. bir gün biri daha çok gider, bir gün diğeri, belli olmaz. her zaman közlemenin kokusu caziptir insanlar açısından. biz de kömür yandıktan sonra, özellikle koku çıksın diye sakat mısırları yakarız. duman yapınca insan çekiyor, dumanı takip ederek geliyor insanlar. hele yemek vakitleri.. (erhan erol)

piyano satıcısı: taşıması ayrı zor tabi. bunun için bir ekibimiz var. yangın hortumlarından yapılan kayışlarla, iki kişi teraziye alarak taşır. o 210 kilo kaç kat çıkar. bir defasında 18. kata piyano sattık. ekibimizin olmadığı, taşıyıcılarla çalıştığımız dönemdi. arkadaşlar taşımak uzun sürer diye önceden zile basmıyor, 18 kat çıkarıyorlar. "hanımefendi piyanonuz" diye kapıyı çalıyorlar; fakat apartman 2 blokmuş. onlar a bloka çıkmışlar. (birol özbek)

takı tasarımcısı: italya'da tasarımda farklı kültürlerin yaratıcılığa nasıl yansıdığını görebiliyorsunuz. mesela japonlar çizimlerde çok titizdir, sinir bozucu bir şekilde çalışkandırlar. almanlarda tasarımlar hep kocaman parçalardır. amerikalıların genel zevksizliği takılara da yansır. italyanlar daha modanın içinde işler yaparlar. (bihter pekin)

veteriner: akşam 8'e kadar buradayız; ama gece acil vakalar da olabiliyor. en çok kedi köpekle haşır neşiriz tabii ki. en çok da kızgınlık dönemlerinde oradan buradan düşen kediler gelir. halk arasında kızgınlık zamanı olarak mart bilinir; ama havanın sıcaklığına ve kedinin bünyesine göre, kedi çiftleşinceye kadar kızgınlığı sürer. mart geçince bitmez yani. (celal karabulut)

yoğurtçu: yoğurt kimin icadı, orası karışık. türk icadı geçer; ama benim ailem bulgaristan'dan gelmiş, orada da yapıyorlarmış. zaten yoğurdun içindeki ana bakterinin adı bilmemneyus bulgarus. (alif sakkaf)

kuru temizlemeci: çok ütü hastaları vardır, her şeyi ütülü ister. ama ütüsüz iç çamaşırı ben de giymem. deterjan çünkü mikrop bırakır. hatta en önemli şey iç çamaşırını ütülemektir.

hiç çıkmayacak leke, koyu renklerde pas lekesi. açık renkte çıkma olasılığı var. sandık lekesi çıkmaz. saç boyası lekesinin ilacı hala bulunamadı. mürekkep çıkar ama pilot kalemlerinki çıkmaz. beklemiş çay, kahve, kan lekesi çıkmaz. (yaşar alel)

müze bekçisi: çivi yazısı hoşuma gitti, sempati duydum, o şekilde öğrendim. o zaman zaten türkiye'de çivi yazısını bilen çok azdı. ankara üniversitesi'nde vardı bir hoca, yurt dışında da bir iki tane. sonra yavaş yavaş çoğalmaya başladı. şu anda dünyada 38 kişi var, türkiye'de 23 oldu. ama kendi kendine öğrenen ben tekim, gerisi hepsi hocadır. onların hepsi benden bilge insanlardır. ben ortaokul mezunuyum. urartu'nun hiçbir kazısına yabancı kabul edilmiyor. türk arkeologlar çalışır. ben de yazılar çıktıkça bakardım. "bunlar da insanlar tarafından yazılmış bir şeydir. ben niye anlayamayayım?" diye düşünürdüm. en azından deneyeyim istedim. o sırada başka bir profesör vardı, sert de bir adamdı. ben "öğrenebilir miyim?" diye sorduğumda, "ne yapacaksın, zaten beceremezsin" diye sert çıktı. o biraz ağrıma gitti. ben de kendi kendime, tek tek kelimeleri çözmeye çalıştım. istanbul'a geldim, oktay (belli) hoca'ya danıştım. bir lügat aldım, oradan da çok faydalandım. çalıştım, çalıştım, çevirdim. sonra iran'a gittim, oradaki kitabeleri okudum. o şekilde geçti, benim için de zevkli bir şey oldu. gözlerimi kapadığımda hep yüzler gelir gözümün önüne. işte o insanlar bırakmışlardır bu izleri. çok isterdim 2800 yıl önce yaşamış olmak. 40 senedir bir dağın başındayım ben; hele istanbul'daki bunca insan çok fazla geliyor bana. (mehmet kuşman)

hoparlörcü: iyi müzik dinlemek zamanla olur. 100 milyona da hoparlör var, 100 bin dolara da. 100 milyonluk hoparlörden müzik dinlemeye alışmış bir kulağa 10 bin dolarlık bir hoparlör dinletseniz, o kulak uygun değildir. önce 1000 dolarlık, sonra 2 bin dolarlık.. kademe kademe eğitilir kulak. (musa sezak)

taksici: gündüzleri evde televizyon seyrediyorum daha ziyade. ben kovboy filmleri severim. bir de hayvanlar alemi. bana kalsa bütün aslanları vururum. doğa kanunu diye ellemiyorlar; ama öbür hayvan su içmeye gitmiş, geliyor aslan parçalıyor. çok vahşet. demek büyükler, küçükleri hep yiyor. insanlar gibi. (tevfik şatcı)

sinemacı: biri sorduğunda "freelance tasarımcıyım" diyorum. bu tabiri bulmaları çok iyi oldu. işsizim demenin en harika yolu "freelance". (hürel çobanoğlu)

kafe işletmecisi: 80 ihtilaline kadar bira da satardık. turist adam sabah kahvaltısında bira istiyor. "yok" deyince, 90 yaşındaki adam yüzünü buruşturuyor. ona alışmış çünkü, anlarım. benim sinir olduğum bizim enteller. onlara özenip sabah sabah bira içmezlerse entelliklerini kaybedeceklerini sanıyorlar. (doğan gündoğdu)